30 Ekim 2008 Perşembe

| Stratejik derinlik ve kaostan kozmoza geçişin aktörü olmak...

KENDİ UZMANLIK ALANINIZLA İLGİLİ OLMAYAN BİR KİTABI OKURKEN KAZANDIĞINIZ YENİ BİLGİLERİ EĞER KENDİ BİRİKİMİNİZİN ZEMİNİ ÜZERİNDE YENİDEN İNŞA EDEMEZSENİZ YETERLİ FAYDAYI ELDE EDEMEZSİNİZ. BEN, MESLEKİ DERİNLİK KAZANMA KONUSUNDA, MESLEK DIŞI BESLENMELERİN İÇ BESLENMELERDEN DAHA ANLAMLI OLDUĞUNU DÜŞÜNÜRÜM. YENİ FÜZYONLAR YARATMAK DA ANCAK BU ŞEKİLDE MÜMKÜNDÜR. HERKESİN “OKUMA”SI KENDİNEDİR; ÇÜNKÜ HER KİTAP HER ZİHİNDE FARKLI ŞEKİLLERDE AÇILIR. BİLGİYİ BÜYÜTEN VE ÇOĞALTAN DA BU DEĞİL MİDİR? BAŞBAKANLIK DANIŞMANI VE BÜYÜKELÇİ PROF. DR. AHMET DAVUTOĞLU’NUN “STRATEJİK DERİNLİK” KİTABINA, KRİZ TARTIŞMALARININ ORTASINDA YENİDEN GÖZ ATMAK BANA İYİ GELDİ. BELKİ GİRİŞ BÖLÜMÜNDEN BİRKAÇ PARAGRAFI OKUMAK SİZE DE İYİ GELİR DİYE DÜŞÜNDÜM. BUYURUN:


Dinamik bir uluslararası çevrede kendileri de dinamik bir değişim süreci içinde bulunan toplumların önünde temelde üç farklı psikolojiye dayanan üç farklı alternatif vardır: Birincisi, kendi dinamizmini sınırlayan statik bir tavrı benimseyerek uluslararası yapının dinamizminin geçmesini beklemek ve bütün tanımlama ihtiyaçlarını uluslararası sistemin istikrara kavuşmasına kadar ertelemektir. Eğer bir toplum kendi dinamizmini yönlendirme konusunda özgüvene sahip değilse, kendi dinamizminden korkuyorsa ve kendisini bu nedenle statik tanımlamalar içinde tutmaya çalışıyorsa bu yolu tercih edecektir.

İkincisi, kendi dinamizminin odaklandığı güç unsurlarını anlamlandırmaksızın uluslararası dinamizmin akışına kendini kaptırmaktır. Bu da kendini tarih içinde bir özne olarak tanımlama sıkıntısı çeken ve tarihi akan bir nehir, uluslararası güç merkezlerini bu nehri yönlendiren etken unsurlar, kendini de bu akışa kapılmak zorunda olan sıradan bir nesne olarak gören bir bakış açısının ürünüdür.

Üçüncüsü ise kendi dinamizminin potansiyelini uluslararası dinamizmin potasında bir güç parametresi haline dönüştürebilme çabası içine girmektir. Bu tercih her iki dinamizmin kaynaklarını da, mekanizmasını da, akış seyrini de resmedebilen, açıklayabilen, anlayabilen ve anlamlandırabilen bir yaklaşımın ürünü olabilir.

Birinciler bir özgüven, ikinciler bir kimlik tanımlaması problemi ile boğuşurken üçüncüler kendi tarih ve coğrafya derinliklerinden kaynaklanan bir özgüvene sahip olmanın psikolojik gücü ile sadece diğer iki yaklaşımca risk unsuru gibi görünen kendi dinamizmlerini bir güç oluşturma kanalına akıtmayı bilmekle kalmazlar, aynı zamanda uluslararası dinamizmin dengeye dönüşmesi sürecinde belirleyici olan bir strateji performansı da gösterebilirler. Bu çerçevede birinciler vakit kazanmaya ve dinamizmi geçiştirmeye, ikinciler dinamizmin sarhoşluğunda vakti unutmaya yönelirken, üçüncüler vaktin her anını geleceği şekillendirme potansiyeli taşıyan bir büyük değer olarak telakki ederler ve hakkıyla değerlendirilmeden geçen her anı kaçırılan bir büyük fırsat olarak görürler.

Birinciler kendi toplumsal potansiyellerini kontrol altında tutmaya, ikinciler kendi toplumları ile yabancılaşarak küresel trendlerin trenini kaçırmamaya çalışırken, üçüncüler kendi toplumları ile tarihi bir yürüyüşe çıkmış olmanın kararlılığı içinde toplumun kendi bünyesinde barındırdığı her dinamik unsuru gerektiği anda ve gerektiği şekilde kullanmaya çalışırlar. Birinciler kendi yerel varoluş alanlarını korumaya, ikinciler yerel varoluş alanlarından koparak mümkün olduğunca çabuk bir zamanda küresel varoluş alanlarına ulaşmaya çalışırken, üçüncüler kendi yerel varoluş alanları ile küresel varoluş alanları arasında yeni bir anlamlılık ilişkisi kurarak gelecek nesillerini tarihte onurlu birer özne kılacak zemini hazırlamaya çalışırlar.

Birinciler kaosun anaforundan korunmaya, ikinciler bu anafora kapılmaya çalışırken, üçüncüler kaostan kozmoza geçişin aktörleri olmaya gayret ederler.

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, (Küre Yayınları, 25. Basım, Nisan 2008) s. 10-11

| Türk kadını çok mu iyi karga kovalar?

Başrolünü Ata Demirer’in oynadığı Osmanlı Cumhuriyeti filminin girişinde, tarihin akışını değiştirmek amacıyla Atatürk’ün kargaları kovalarken film icabı ölmesi tartışılırken, tam bunun üstüne bir de Anadolu Sigorta’nın “karga”lı filmi vizyona girdi.


Osmanlı Cumhuriyeti filmiyle bizim bir işimiz yok, ama reklam filmi üzerine bir çift laf edebiliriz. Niyetim gerçekten “bir çift laf”la yazıyı bitirmek. Bakalım başarabilecek miyim? Bunu başarabilmek için en son söylenecek sözü başa almak işe yarayabilir: Düşündüm taşındım, ben bu filmin neye hizmet ettiğini bir türlü anlayamadım.

Geçen yıl, aynı grubun bünyesinde yer alan İş Bankası’nın “Atatürk ve çocuk” filmi epeyce bir heyecan dalgası yaratmıştı, hatırlarsınız. Ticari bir kuruluşun reklam filminde Atatürk’ün kullanılmasını eleştirenler de olmuştu, ama eğer başka bankaların da böyle bir hakkı varsa, yani herhangi bir haksız rekabet oluşmuyorsa bence bir sakıncası yok. Tabii dozunda tutmak kaydıyla! Ancak, pek değinilmemiş olsa bile o reklamın amacı, Oyakbank’ın ING’ye satılmasıyla canı sıkılan emekli ve muvazzaf asker mudilerin mevduatlarını İş Bankası’na kaydırmak gibi görünüyordu. Anadolu Sigorta’nın da Türk kadınına yönelik birtakım hesapları olabilir diyeceğim, ama bu filmle o hedef kitlede algı ve davranış değişikliğini sağlayacak bir etkinin doğacağını söylemek epeyce güç.

Algı ve davranış değişikliğini bir yana bırakalım, kuru bir mesaj olarak ne akıyor o tarafa, onu bile kestiremedim. Gerçi genel müdürün, “Bu çalışmayla, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kadınına verdiği değerden yola çıkarak, onun yolunda ve Türk kadınının yanında olduğumuzu vurgulamak istedik.” şeklinde bir lafı var ama, bu da bir şey söylemiyor.

Belki de Anadolu Sigorta, abisi İş Bankası’nın reklam filmine gösterilen ilginin böyle bir filmle tekrarlanacağını ummuş olmalı.

Anadolu Sigorta’nın işine yarar veya yaramaz, ama buradan bir mesaj akması için, izleyici tarafından “karga”nın bir metafor olarak okunması gerekir. Oysa ilkokuldan bu yana Atatürk’ün yaşam öyküsünü dinleyen herkes, metaforik bir amaç taşıyor olsa bile, bu karga hikayesini gerçek bir olay olarak yerleştirmiştir zihnine... Yani “karga”yı, çok geniş kitlelere uğursuzluğun, karanlığın, geri kalmışlığın, cahilliğin, hatta kara çarşafın metaforu olarak belletmek mümkün değildir. Çünkü, “gerçek bir olay” olarak bellemişlerdir bugüne kadar... Dayının çiftliği çiftlik, bakla tarlası bakla tarlası, karga da kargadır. O kadar!

Metafor çalışmayınca, yani film düz bir okumayla izlendiğinde ne oluyor? Atatürk’e de, kızkardeşi Makbule Hanım’a da, Türk kadınına da, Anadolu Sigorta’ya da, hatta filme de yazık oluyor.

Sonuçta, bu yapıştırma ve sentetik yaklaşımın aktardığı mesaj, “O, Türk kadının gücüne her zaman inandı. Çünkü Türk kadını çok iyi karga kovalardı.” oluveriyor.

28 Ekim 2008 Salı

| “Hepimiz hayvanız!”

İki kere iki dört, reklam vurucu olmak zorundadır. Reklamı vurucu kılmak için iyi bir vaatte bulunmak, tanıklıklara başvurmak, bir yenilikten söz etmek ya da çarpıcı sorular sormak gibi taktikler işe yarayabilir, fakat yetmez. Çünkü reklam, daha daha da vurucu olmak zorundadır.

Hatta öyle ki, reklamın vuruculuğu bir varlık yokluk meselesidir. Çünkü, günde beş bin mesaja muhatap olan, fakat çok azını içeriye alan insana ulaşabilmek ancak vurucu olmakla mümkündür.

Reklamı vurucu kılmanın en etkili yolu ise yaratıcılıktır. Ancak, muhatabınızın dikkatini kendinize odaklamanın tek yolunun yaratıcılık olduğunu söyleyemeyiz. Çeşitli şaklabanlıklar, abukluklar, saçmalıklar da bu konuda işe yarayabilir. Hani, henüz kişiliği yeterince gelişmemiş küçük çocukların, dikkat çekmek için kırk takla atmaları, vazo ve bardakları kırmaları, duvarları tekmelemeleri, halıya işemeleri, ana avrat küfür etmeleri gibi davranış bozuklukları var ya, buna benzeyen ve yaratıcılıkla karıştırılan yöntemler de vurucu reklam için yeter de artar bile…

Ancak, reklamın vurucu olmasının en önemli işlevi, bir füze gibi mesajı arzu edilen yere taşımak, kitlesel zihnin kapılarını açarak içeri girmektir. Peki, ondan sonra? İşte reklamın misyonu bu noktadan sonra daha da ağırlaştığı için, vuruculuk efektinin şaklabanlık değil, yaracılıkla geliştirilmesi önemlidir. Çünkü şaklabanlık, reklamın daha sonraki görevini ifa etmesine engel olur.

Reklamdaki davranış bozuklukları, aslında markanın narsisist ruh halinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Narsisist kişiliğin en önemli özelliği, kendini değersiz hissettiği için, “Ben bir taneyim, ben muhteşemim. Herkes de bunu teyit etmelidir!” talebiyle sentetik ve balon gibi şişirilmiş bir egoya sahip olması, teyit çabaları için de, yukarıdaki çocuk örneğinde olduğu gibi çeşitli abukluklara başvurmasıdır. Narsisizm, bir yanıyla da aşırı yalnızlık duygusunun yansımasıdır.

Bu abuklukların dikkat çekmeyeceğini, hatta geçici bir süre için markaya satış patlaması bile yaşatmayacağını söyleyebilmek mümkün değildir. Hedef bununla sınırlıysa muhteşem bir iş yaptınız demektir! Ama geleceğe yönelik hedefleriniz, hatta sağlıklı bir kişilik olarak yaşamınızı uzun yıllar sürdürmeye niyetiniz varsa, bilin ki ömrünüz, balon gibi şişirdiğiniz egonuza bir topluiğne ucunun değeceği ana kadardır.

Bir düşünün bakalım, narsisist marka kişilikleriyle topluiğne ilişkisinin ne kadar kurbanı var memlekette?

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, reklam hem vurucu olmak hem de markanın sağlıklı bir kişilik olarak tezahür etmesini sağlayacak mesaj bütününün optimal noktasını yakalamak zorundadır. Reklamcıyı da öldürse öldürse bu stres öldürür. Gerisi, eski tabirlerle bir “kavl-i mücerred” veya “lâf-ı güzâf”tan ibarettir.

Bir torba dolusu laftan sonra hem vurucu hem de markayı tuğla tuğla yeniden inşa eden bir reklam kampanyasından söz etmek istiyorum. Wrangler, Türkiye’de sanırım epeyce mevzi kaybetmiş bir marka… Son kampanyası da bildiğim kadarıyla Türkiye’de yayımlanmadı. Bu nedenle ben yayımlıyorum.



“We are animals!”, yani “Hepimiz hayvanız!” bu kampanyanın başlığı… Markanın Türkçe sitesi de kampanya konsepti doğrultusunda yeniden düzenlenmiş. Ne yazık ki, bu kadar “vurucu” bir başlık, markayı kim yönlendirdiyse, sitede Türkçe’ye çevrilmemiş, sadece İngilizcesi kullanılmış. Herhalde bir çekingenlik olacak ki, bu “hayvan” meselesinden kampanya metninin Türkçe çevirisinde de kaçınılmış. Bu nedenle aşağıda okuyacağınız metni, Türkçe çevirisinden de yararlanıp İngilizce orijinalinden yola çıkarak iyi kötü aktarmaya çalıştım:

“İnsan… Hepimizin içinde uyuyan bir hayvan var. İnsan bir hayvandır. Sadece şimdi bunu unutanlar var. Kimileri de var ki, hiç unutmadılar. Şehir ışıklarının altında bile hâlâ doğal davranabiliyorlar. Kimse onları yıldıramaz, doğal olmayan davranışlara zorlayamaz. Güven ve enerjiyle doludurlar. Onlar, sadece içgüdülerinin sesini dinlerler. Şimdi derinlerdeki içgüdülerimizi uyandırmanın ve gerçek kişiliğimizi cesaretlendirmenin tam zamanıdır. Kendiliğinden, saygıyla ve coşkuyla… Farklı olarak… Saf, doğal ve içgüdüsel olanı insani olana uyarlayarak… Ortak yaşamın sürmesine olumlu katkılarda bulunacağız hepimiz… Biz… Her şeyden öte hayvanız.”

Bu kampanya dünyada oldukça yankı yaptı. Biraz “olsayla bulsa, bir araya gelse” tadında olacak ama, Türkiye’de de yayımlansaydı epeyce etkili ve vurucu olurdu. Tabii biz bilemeyiz, bu karar, markanın stratejik yol haritasıyla ilişkilidir. Demek ki buraya ilgi bu kadar!

“Hepimiz hayvanız!” başlığındaki vurucu ve durdurucu etkinin, yukarıda anlatmaya çalıştığım narsisist davranış bozukluklarıyla hiçbir akrabalığı yok! Evrensel kodlamalardan yararlanıldığı için de gücünü hiç kaybetmeden neredeyse her dile çevrilebilecek imkana sahip… Kodlar ise her kültürel havzada farklı biçimlerde açılabilir. Ağzınızı musluğa dayayıp su içmeyeli ne kadar oldu mesela?

Benim “şalvarım” Wrangler bundan böyle!

Güncelleme [ 28 EKİM 2008, SALI ]

Daha önce yazmıştım: Bazı arkadaşlarım var, İnternet’i tek yönlü kullanırlar. Yani sadece okurdurlar, yazmazlar. Bir yazımla ilgili, ister olumlu ister olumsuz olsun, söyleyecekleri bir şey varsa, ya ilk karşılaştıklarında mevzuyu açarlar ya da telefonla arayarak görüş bildirirler. Hayır, yorum butonuna basıp yazamayacak kadar kabiliyetsiz adamlar/kadınlar değil bunlar. Tam tersine bir kısmı da profesyonel yazar... Ama yok, yazmazlar!

Kendi yaş grubumdan, hatta biraz daha genç veya biraz daha yaşlı olanlardan söz ediyorum. Nasıl bir duygudur, bilemiyorum. Bir tedirginlik veya yabancılama duygusu gibi bir şey... Buradan içeri girince öcüler kapacakmış gibi bir fobi:) Bir izahı vardır mutlaka...

Bugün yine iki arkadaşımdan benzer yöntemlerle eleştiriler aldım, yukarıdaki yazıyla ilgili olarak... Aynı eleştirileri başkalarının da paylaştığını düşünerek buraya taşıyor ve cevaplıyorum.

Eleştiri şu: “Davranış bozuklukları sergileyen narsisist marka benzetmen çok isabetli olmasına rağmen, senin gibi aklı başında (Teşekkürler, ama başka neremde olacaktı?) bir adamın “Hepimiz hayvanız!” başlıklı bir kampanyayı benimseyip savunması akıl alır gibi değil! Bu kampanya Türkiye’de yayımlansaydı, kesinlikle “şalvarlı” markadan daha fazla tepki alırdı. Bizde kimse hayvanlığı kabul etmez!”

Nitekim “hayvan”a hiç vurgu yapmayan markanın Türkiye temsilcisi de aynı şekilde düşünmüş olmalı.

Cevap da bu:
1.
Bu konuyla ilgisinin olup olmaması ayrı konu, eğer yapılması gereken iş “aklı başında olmayan” bir işse, “aklı başında” bir adamın yapacağı ilk iş, “aklı başında olmayan” işi yapmaktır.
2.
“Kampanya”, benim burada yayımlamamla “kampanya” olmuyor. Hayata geçmiş olsaydı, blog sayfasında durduğu gibi durmazdı. Kendi bağlamını kendisi yaratacak güçte bir iş olduğu için, hiçbir söz ve hiçbir imgeyle çıplak haliyle muhatap olmazdık.
3.
“Hepimiz hayvanız!” demekle “Hepiniz hayvansınız!” demek arasında farkı görürseniz, ilkinin, ortaya koyduğu yargı açısından “Hayvan herif!” cümlesindeki anlama hiçbir şekilde yaklaşmadığını da görürsünüz.
4.
Üniversitede bir hocam, “Şiir tahlili yapmak, güzel bir kadının barsaklarını dışarı dökmek gibidir.” derdi, ama burada zaruret doğdu, azıcık daha tahlile ihtiyaç var. Tabii ki hepimiz bir yanımızla hayvanız, ama insanın bir canlı türü olarak hayvanla mukayese bile edilemeyecek üstün nitelikleri var. Kimi markalar da kendilerine böyle “yukarılarda” yer ararlar. Bu marka ise, ancak insan iradesinin sentetikleştirebileceği bir hayata karşı meydan okuyarak, hiçbir zaman değiştiremeyeceğimiz içgüdülerimizden yardım bekliyor. Burada hakaret falan yok, kimse alınmasın. İnsanın insan olma haysiyetine yönelik bir saygısızlık da yok. Hatta ararsak, felsefi derinlikler bile bulabiliriz!
5.
“Sizi doğallığınıza davet ediyoruz!” gibi sakız olmuş bir başlık yerine, elbette vurucu ve durdurucu bir başlığı tercih etmek gerekecekti. Beş bin ya da daha fazla mesajı eleyerek zihinlerin kapısını açmak başka türlü mümkün olmuyor demedik mi?
6.
Abartılar mı? E, bu işler böyle olur. Amazon ormanlarında komün hayatı yaşayan insanlar olduğuna inandığınızı söylemeyeceksiniz, değil mi?

Başka ne diyeyim?


Güncelleme [ 29 EKİM 2008, ÇARŞAMBA ]

Kampanyayı “Wrangler’ın yeni stratejisi, bastırılmış içgüdülerimizi tekrar uyandırmamızı, kim ve ne olduğumuzun ötesinde sahip olduğumuz bu saf içgüdülerimizi yeniden fark etmemizi sağlamayı hedefliyor ve doğal bir insan olma eğilimini ön plana çıkarıyor.” cümlesiyle tanımlayan Marketing Türkiye, Wrangler Başkanı Giorgio Presca’ya “Ya hayvan olmayı kabul etmeyen tüketiciler?” diye sormuş. Presca da cevaplamış: “Bu slogan ve kampanya hayatımızda daha iyi dengeler oluşturmamızla ve içgüdülerimizi daha fazla dinlememizle ilgili. Bu çok heyecan verici, çünkü derinlerimizdeki gerçeklerle bağlantılı. Kendi içgüdülerini ve hislerini yeniden pozisyonlandıran Wrangler’ın yeni vizyonunun bir yansıması...”

21 Ekim 2008 Salı

| “Haddini aşan zıddına döner!”


Haddini aşan polis katile, hakim zalime, aşk nefrete, otorite kaosa, güç zaafa... İsterseniz siz saymaya devam edebilirsiniz. Benim amacım, bu muhteşem sözü, günün mânâ ve ehemmiyetine binaen buraya kaydetmekten ibaretti.

19 Ekim 2008 Pazar

| Çin’den dünyaya bol vitaminli yepyeni bir yemiş: Weizhenguo!

Bugün okuduğum iki ayrı haberi birbiriyle birleştirince zihnimde beliren fotoğrafın fındık üreticilerini üzeceğini sanıyorum. Bu haberlerden biri AKP Kocaeli Milletvekili Nihat Ergün’ün Akçakoca’da yaptığı fındıkla ilgili konuşma... Diğeri de Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin öncülük ettiği ve geçmişte sigaranın nasıl pazarlandığını anlatan bir sergi haberi...


Stanford Ünivresitesi, geçmişte sigaranın doktorları, din adamlarını, hemşireleri, hatta çocukları kullanarak etik dışı mesajlarla nasıl pazarlandığını ortaya koyan bir sergi düzenlemiş. Ayrıca bu sergiyi İnternet ortamına da taşımış. Eleştirilen bu pazarlama yöntemi, zaman içinde anlayışların nasıl değiştiğini de gösteriyor. Bu, ayrıca tartışılabilir, ama benim bu sergide daha çok ilgilendiğim şey, Türk tütünüyle üretilmiş Omar, Fatima, Murad markalı sigaraların reklamları oldu. Daha doğrusu bu reklamlar, Türk tütününün bir zamanlar ne kadar şöhretli olduğunu hatırlattı bana...



Tütün ekimi Anadolu’ya Yunanistan ve Makedonya’dan taşınmış. Galiba Osmanlı döneminde, patlıcangillerden olan bu bitkinin iyileştirilmesi yönünde bazı çalışmalar yapılması ve bitkinin bu toprakları severek yeni bir lezzete kavuşması gibi etmenler Türk tütünün şöhretini arttırmış. Reklamlardan da gördüğümüz gibi Türk tütünü en önemli satış vaadi olarak yansımış sigara paketlerine... Günümüzde sadece Camel bu mesajı “Turkish&American Blend” olarak kullanmaya devam ediyor. Mesajın ne kadar satış vaadi içerdiği de kuşkulu... Nitekim, Camel’i Japonlar’ın almasından sonrda Amerika’daki üretiminde Türk tütünü kullanılmasından vazgeçilmiş.



Bugün hâlâ birçok sigarada harman olarak Türk tütünü kullanılıyor olabilir. Ama ne yazık ki olumlu imajı ve itibarı göçmüş durumda! İstediğiniz kadar uluslararası sigara tekellerinin oyunlarından falan söz edip topu taca atabilirsiniz, ama bence bu durumun en önemli nedeni, bizim, tüketiciyle tütünün buluştuğu noktayı hiç dikkate almamamız, birçok alanda olduğu gibi, tütünü yalnızca tarımsal bir emtia olarak görmemiz olmuştur.


Diğer habere geçelim. Kocaeli Milletvekili Nihat Ergün, fındık üreticilerine Çin uyarısı yapmış. Fındıktaki fiyat tartışmalarına değinen Ergün, “Bakın, Çinliler fındık ekmeye başladı. Eğer Çinliler’in fındığı dünya piyasalarında yer almaya başlarsa, vay halimize! Bizim 5 liraya beğenmediğimiz fiyatı, bunlar 50 kuruşa dünyaya fındık satarlar. Çin piyasaya fındık sürmeye başlarsa asıl o zaman bu fiyatları çok ararız.” demiş.

E, şimdi ne yapalım yani? Tamam, abanın altındaki sopayı gördük, verilen fiyata sesimizi çıkarmayalım ama, sorunun çözümü için Akçakoca’dan, Ünye’den veya Giresun’dan Çin’e savaş mı açalım? Böyle bir tehlike varsa, bunun bertaraf edilmesine yönelik stratejileri geliştirecek olan hükümetimiz değil mi? Sayın milletvekilinin bize tehlikeyi değil, çözümü göstermesi gerekmez mi?

Haber doğru mu, yoksa kuru sıkı bir tehditten mi ibaret, bilemiyorum. Ama pek mümkün! Demek ki Fındık Tanıtım Grubu’nun fındığı hiç tanımayan, hatta dillerinde fındık sözcüğü bulunmayan Çin’de fındığı tanıtma çabaları kendi ayağımıza sıktığımız bir kurşun olarak geri dönüyor. Adamlara fındığı o kadar çok sevdirmiş olmalıyız ki, artık dayanamayıp yetiştirmeye karar vermişler.


Hatta öyle ki, FTG, Çince’de “fındık” kavramını karşılayan bir sözcük olmadığı için, fındığa Çince isim bulmak için yarışma bile açtı oralarda... Yarışma sonucu, Çince’de “bol vitaminli yemiş”anlamına gelen “weizhenguo” ismi, fındık kavramının karşılığı olarak benimsendi. Her gün yeni teknolojilerin isimlerinin Çince’ye girdiği bir ortamda, fındığa Çince isim verdirmeyi de başarmış olduk. Fındığa “fındık” dedirtseydik olmaz mıydı? Çinliler artık dünyaya “fındık” değil, bol vitaminli yemiş, yani “weizhenguo” satacaklar demektir.

Şimdi, iki ayrı haberi birbiriyle birleştirince zihnimde beliren fotoğrafı ve bu fotoğrafın fındık üreticilerini neden üzeceğini anlamışsınızdır. Aynen Türk tütünü gibi, Türk fındığı da elden gidiyor.

Sorunu, yalnızca taban fiyat, üretici-ihracatçı çekişmeleri, Fiskobirlik mi Tarım Mahsülleri Ofisi mi gibi noktalardan tartışmaya devam edersek odağı asla yakalayamayacağımız kesindir. Çözüm öncelikle Türk fındığının tarımsal bir emtia olmaktan çıkartılıp hem içeride hem de dışarıda markalaşması, daima fındıkla tüketicinin bulaşacağı noktayı hesaba katan politika ve inovasyonlar geliştirilmesidir.

Fındık, çikolatanın katkı malzemesi olarak kaldığı sürece ha “fındık” ha “weizhenguo”, ne fark eder, değil mi?

Eğer Çinliler 50 kuruşa fındık satarlarsa bunun bize bir yararı olur ki, o da, kendi ürettiğimiz fındığı çikolata içinde fahiş fiyata satın almaktan kurtulur, Çinli’nin “weizhenguo”sunu daha ucuz fiyata edinmiş oluruz.

Tabii bu, ayda birkaç kilo çikolata tüketiyorsanız anlamlı olacaktır!

17 Ekim 2008 Cuma

| “Bu kapıdan odunun bile eğrisi geçemez!”

Para ve Yunus Emre... Uygun düştü mü, bilemem, ama yeni paralardan birinin üstüne Yunus Emre’nin resmi konuldu ya, bu hafta ayrı ayrı iki arkadaştan aynı Yunus hikayesini dinledim farklı vesilelerle... Dün de “Yaşamdan Dakikalar” programında Sunay Akın anlatınca, bu kıssadan benim aldığım hisseyi aktarmayı daha fazla geciktirmek istemedim.


Tapduk Emre, Yunus’u dergahın odunculuğuna tayin eder. Yunus kırk yıl boyunca bu hizmette bulunduğu halde, bir kez olsun dergaha eğri ve yaş odun getirmez. Bunu farkeden Taptuk Emre bir gün Yunus’a: “Dağda hiç eğri odun kalmadı mı?” diye sorar. Yunus: “Dağda eğri odun çok, ancak senin kapına odunun bile eğrisi yakışmaz.” diye cevap verir.

Felsefenin üç bahsi olan “mantık”, “etik” ve “estetik”i işaret eden “üç selim formülü”nün, yani “akl-ı selim”, “kalb-i selim” ve “zevk-i selim”in, zıtlıklarıyla birlikte ifade edecek olursak “doğru-yanlış”, “iyi-kötü” ve “güzel-çirkin”in, insanlığın en temel terazileri olarak iletişimin de birbirinden ayrılmaz temellerini oluşturduğunu yeri geldikçe yazıyorum.

Yunus Emre, Tapduk’un dergahında, erdemli bir insan olmanın, yani “iyilik”in yolunu ararken, aynı zamanda yaş olmayan odunla “akıl”a, eğri olmayan odunla “güzellik”e çağırmıyor mu bizi?

Ve bunların birbirinden ayrılamaz olduğu hissesi çıkmıyor mu bu kıssadan?

16 Ekim 2008 Perşembe

| Krizi yorumlarken havanda su dövmek!..

Bir süredir bazı yerli ve yabancı sitelerde Dr. Marc Faber adlı yatırım analisti ve gurusuna izafe edilen, bu yılın Haziran ayında yazılmış bir paragraf dolaşıyor. En son Arzu’nun da ilgisini çekmiş. Hatta bazı ekonomi yazarlarımızın da... Yazının kaynağına ulaşamadığım için aslı var mıdır, bilmiyorum. Mesajına tümüyle katıldığımdan değil, en azından eğlenceli olduğu için ben de yayımlayayım, herkeslerden geri kalmayayım dedim. [FOTOGRAF: MIKE PURO]


“Federal hükümet, her birimize kişi başı 600 Dolar geri ödeme yapıyor. Eğer biz, bu parayı Wal-Mart’ta harcarsak Çin'e gidecek. Benzin alırsak Araplar’a... Eğer bir bilgisayar satın alacak olursak paramız Hindistan’a gidecek. Paramızı sebze ve meyveye yatırırsak Meksika, Honduras ve Guatemala’yı zengin edeceğiz. Eğer iyi bir araba alalım desek Almanlar kazanacak. Hadi ıvır zıvır, boktan şeyler aldık diyelim, bu kez de paracıklarımız Tayvan’ın cebine girecek. Yani yaptığımız hiçbir şey Amerikan ekonomisine yarar sağlamayacak.

Parayı ülkede tutmanın tek bir yolu var; bol bol bira içmek ve paraları orospularla harcamak! Çünkü artık Amerika’da yalnızca bunlar üretiliyor.

Ben, üstüme düşeni yapıyorum.”

Bazı yorumlarda Türkiye’nin daha da beter durumda olduğu, çünkü ikinci seçenekte paraların Rusya ve Ukrayna’ya gideceği iddia ediliyor.

Neyse, boşverin. Havanda su döverek eğlenelim diye aktardım bunu...

14 Ekim 2008 Salı

| Kriz, reklam ve züğürt tesellisi!..

Çince’de ‘kriz’ sözcüğü, ‘tehlike’ ve ‘fırsat’ sözcüklerini simgeleyen ideogramlar yanyana getirilerek yazılırmış. İlginç! Bizde de her kriz ortamında “krizi fırsata dönüştürmek” diye bir laf tedavüle girer ve yüreklere sular serpilir. [FOTOMANİPÜLASYON: ALEXANDER KRUGLOV]


Bu gibi ortamlarda krizde reklam yapanın kazançlı çıkacağı da, geçmiş krizlerden örnekler sunularak her seferinde dile getirilir. Peki, öyle midir gerçekten? Hem evet hem hayır! Daha doğrusu bazıları için evet, herkes için hayır...

Antonio Gramcsci, “Eskinin yok olduğu, yeninin ise henüz doğmadığı andır.” diyor krizi tanımlarken... Bir halden başka bir hale geçiş süreci yani... Taşların yerinden oynadığı, bağlamın dağıldığı, koşulların tepetaklak olduğu, önleme ve öngörme mekanizmalarının göçtüğü, korku ve paniğin kol kezdiği dalgalı bir süreç... Bu kırılma noktasının ardından dalgalar durulduğunda ise yepyeni koşullar oluşmuş, ‘eski’ ölmüş, ‘yeni’ doğmuş olur. Artık yeni koşulların hüküm sürdüğü yeni ortamda, eski pratiklere karşı geliştirilmiş olan hiçbir idame faaliyeti, hiçbir savunma mekanizması işe yaramayacaktır.

Eski koşullara tâbi olanların son derece kırılgan hale geleceği yeni ortam, yeni koşulları sıçrama tahtası yapabilecek devrimci karakterler için gerçekten de yeni fırsatlar sunabilir. Eski oyuncular için tehdit, yeni oyuncular için fırsat!..

Soruyu tekrar soralım: Krizde reklam yapanlar gerçekten kazançlı çıkar mı? Şunu kabul edelim ki reklam, ekonomik hayatın canlılığını sürdürdüğünün en önemli göstergelerinden biridir. Bu bakımdan bir şekilde herkesin işine yarar. Fakat, krizde reklam yapan herkesin kazanacağını iddia etmek mümkün değildir. Hatta bir züğürt tesellisinden ibarettir.

Ancak, eski stabil ortamın koşullarından dolayı kıpırdayacak imkanı bulamamışken yeni koşulları doğru okuyup yeni ortama uyum yeteneği gösteren, hatta bu koşulları fırsata dönüştürmesini bilen devrimcilerin, her dönemin stratejik enstrümanı olan reklamla kazanacaklarını söylemek kesinlikle bir “kriz geyiği” olarak değerlendirilemez.

Reklamdan kaçanların kaybedeceklerini söylemek için ise hiçbir kayıt ve şart aramaya gerek yoktur.

Güncelleme [ 5 KASIM 2008, ÇARŞAMBA ]

Ali Saydam, “Her krizden herkes için fırsat doğmaz” başlıklı bugünkü yazısında “Şu sıra bir kriz-fırsat söylemidir gidiyor... Neredeyse bazıları ‘İyi ki kriz çıktı’ diye sevindirik olacak... Oysa krizlerde fırsat, ancak değişimi görüp onu tetikleyenler için çıkar. Yani sadece gelecek tasarımı yapabilenler için fırsat vardır krizlerde...” paragrafıyla başlamış, “Dilerseniz guruların peşine takılır ‘Krizlerden fırsat doğar palavrasıyla’ da avutabilirsiniz kendinizi...” cümlesiyle bitirmiş.

Haklı.

12 Ekim 2008 Pazar

| Konumlandırmanın sonu yok: Can boğazdan gelir, boğazdan da gider!

Günümüzün beslenme trendlerini artık ezbere biliyoruz: Kırmızı etten, katı yağlardan, üç beyazdan, gazlı içeceklerden, kimyasal katkılı ürünlerden, kızartmalardan uzak dur, ekolojik ürünlere, rengarenk sebze ve meyvelere, zeytinyağına, balığa, lifli ürünlere yönel... Sigaraya veda et, alkolü sadece dudağına değdir. Sporu ihmal etme...


Yiyecek içecek sektöründe olsanız, markanızı nasıl konumlandırırsınız? Tabii ki trendlere uygun olarak... Çünkü ekmek orada! Halis meyve suları, sızma zeytinyağı, katkısız ve ekolojik ürünler, her türlü unlu mamülün kepeklisi, tatsız tuzsuz diyet ürünler...

Peki, herkesin o tarafa üşüştüğü bir durumda tam tersine bir konumlandırma stratejisine ne dersiniz? Hani o kalabalıktan kaçmak için! Bol kırmızı et, sigara, dibine kadar alkol, her türlü gazlı içecek, üç değil on üç beyaz, bol tereyağ, baklavalar, börekler, cipsler, midye tavalar, çeşit çeşit kızartmalar... Belki de pazarın öte yanına geçen “sağlıklı yaşamcı”lara göre bu yanda kalan “atın ölümü arpadan olsun”cuların oranı da fena değildir!

“Konumlandırmanın sonu yok!” dedik ya, Amerika’da John Basso adındaki adamın biri, Phoenix’te Kalp Krizi Kebapçısı (Heart Attack Grill) adıyla kurduğu restoranda tam da bunu yapmış. Yani herkes Mersin’e giderken o gitmiş tersine... Herkese “ters” gelebilecek tutum, belki de onun “düz”lüğü olmuştur. Amerika’dan Mehmet Kavaklı’nın bir e-postasıyla haberdar olmuştum, Uğur Özmen’in “Bir yengen, bir de karışık tost…” yazısını okuyunca birden aklıma geldi. Biraz inceledim ki, bu kebapçının nâmı bütün dünyaya yayılmış. Wikipedia’da madde olmuş, çeşitli yerlerde üzerine yazılar yazılmış, televizyonlar haber yapmışlar. Zincir olmaya, ilk olarak da Paris’te şube açmaya hazırlanıyormuş. Restoranın mottosu ise “Ölmeye değer bir lezzet!”


Heart Attack Grill’’in “sağlıksız menü”sünde Tek Bypass ($7.39), Çift Bypass ($9.25), Üçlü Bypass ($11.10), Sigara ($5.55), Domuz Yağında Kızartılmış Cips ($1.85) gibi çeşitler var.


Restorana gelen müşterileri kapıda karşılayan mini etekli hemşire kostümlü güzel garson kızlar, onları tekerlekli sandalyelere oturtarak restorana alıyorlar. Müşterilere bu hamburgeri yediğinde hastanelik olacakları da anlatılıyor.


Lafı fazla uzatmayayım, bağlantılarda gerekli ayrıntıları görürsünüz. Hatta şurada bolca fotoğraf da var.

Mini etekli hemşireler, halis domuz yağında kızartılmış cipsler, tekerlekli sandalyeler, serumlar ve kocaman sağlıksız hamburgerler... Gerçi buna, trendlerin tersine gittiği için “anti-marketing strategy” diyenler de var, ama bundan âlâ “marketing strategy” nasıl olur, bilmem!


Hey, bu yazıyı kızlara bakın diye yazmadım; “konumlandırma” diyorum size! “Atın Ölümü Arpadan Olsun Kebapçısı” üzerinde kafa yorun biraz!

11 Ekim 2008 Cumartesi

| Kola Amerika’nın hoşafı, pizza İtalya’nın lahmacunudur!

Sizi önce şuraya, sonra da Bigumigu’ya ve Ekşi Sözlük’e göndereyim, bugün itibariyle yine bana bulaşma ihtimali olduğunu hissettiğim bir mevzudan kendimi sessizce sıyırayım. Yoksa, vallahi çıt çıkartmayacaktım. Emeklere yazık! [FOTOGRAF: MISHA-ART]

9 Ekim 2008 Perşembe

| “Bundan daha iyi bir sigorta reklamı göreniniz var mı?”

“Bundan daha iyi bir sigorta reklamı göreniniz var mı?” diye sormuş Bigumigu... Cevap veriyorum: Ben hatırlayamadım.



SBN Bankasürans Müdürü Zeynep Arslan Gezgin filmle ilgili olarak “Kulak çekip tahtalara vurma, yıllar öncesinden gelip hepimizin hayatına girmiş ve vazgeçemediğimiz bir batıl alışkanlık. Bunu yaparak kendimizi kötülüklere ve tehlikelere karşı korunmuş gibi hissederiz. Oysa hepimiz biliyoruz ki gerçekler böyle değil... Bu alışkanlığın bir işe yaramadığını şaka yollu dile getiren bir reklam filmi hazırladık. Burada tüketiciye vermek istediğimiz mesaj, batıl alışkanlıklarından vazgeçip bir an önce güvenli bir sigorta şirketi olan SBN’ye gelmeleridir.” demiş.

Genel Müdür Erhan Özsertel de, “Yerli olmanın size getirdiği bir takım avantajlar olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusunu, “Evet düşünüyoruz. Biz, bizi en iyi anlayanın bizler olduğuna inanan insanlarız. Yerel davranabilme yetkinliğimizin oldukça yüksek olduğuna inanıyoruz. Bence bu ciddi bir avantajdır.” şeklinde cevaplamış. Ki bence, bunu reklam filmiyle de kanıtlamışlar.

Net olarak saptayamadığımız reklam ajansını kutlarız. İşe yarar mı bilinmez, ama eğer ortaya çıkarlarsa kendilerine “Tü tü, kırk bir kere maşallah!” demekten de geri durmayız!

Başarının sigortası var mı?

Not: Sevgili Alp Esin, bir hayvansever olarak seni çok iyi anlıyorum. Evet, filmde eşeğin durumu gerçekten üzücü, ama hadi ona film icabı diyelim ve prodüksiyon ekibine de zavallının şu anki sağlık durumunu soralım.


OKUMA PARÇALARI:
| Toplumun “kültür kodları”nı bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?
| “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz.”
| “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...”

8 Ekim 2008 Çarşamba

| Dam üstünde kazma, vur beline saksağanı!

İki veya daha fazla sözcükten oluşan, çoğunlukla kendi gerçek anlamından ayrı bir anlamı olan, ilgi çeken ve ifadeyi zenginleştiren kalıplaşmış söz topluluklarına deyim diyoruz. Deyimler, geniş bir kavramı daha az sayıda sözcükle anlatmak, düşünceyi etkili, canlı, çekici ve çarpıcı hale getirmek için kullanılırlar. Bu nedenle deyimlerin çoğu, metaforlar, mecazlar ve çeşitli söz sanatlarıyla oluşturulmuşlardır. [FOTOĞRAF: KASSANDRA]


Mesela “aba altından sopa göstermek” deyiminin, ne abayla ne sopayla ne de göstermeyle ilgisi vardır. Deyimin anlamı, “sakin görünmekle birlikte karşısındakini gizliden gizliye korkutmak”tır. “Dananın kuyruğu kopmak” deyimini duyduğumuzda da aklımıza ne dana gelir ne de kuyruk! Bunun anlamı da “beklenen kötü olayın nihayet gerçekleşmiş olması”dır. Dilin, kavramları aktarma gücünün en önemli göstergelerinden biridir deyimler...

Deyimler, kavramı etkili, canlı, çekici ve çarpıcı bir biçimde aktardıkları için, reklamcıların sıkça başvurduğu kaynaklar arasında yer alırlar. Hatta öyle ki, sözün gücünden yararlanmak isteyen reklamcı, analoji yoluyla “sözde deyimler” bile yaratır.

Bayram tatilinin ardından İstanbul’a dönerken yolda eşim kendini biraz kötü hissedince küçük bir Anadolu kasabasının hastanesine uğramak durumunda kaldık. Akşam saatlerinde Kurşunlu Devlet Hastanesi’ndeydik. Sağolsunlar, görevli memurlar ve nöbetçi doktor hanım hastamızın durumuyla yakından ilgilendiler. Doktor hanım, önemli bir sağlık sorunu olmamasına rağmen, yolculuğunun rahat geçmesi için Nesrin Hanım’a serum vereceğini, bu işlemin de bir saat süreceğini söyledi. Kabul ettik ve bu bir saat süresince çocuklarla hastanenin koridorlarında vakit geçirmeye başladık. Ve acil girişinin kapısına asılmış bir afişle karşılaştık. Hem bloğumun ana sayfa görünümü kirlenmesin hem de sürpriz olsun diye, oğlum Sina’nın fotoğrafını çektiği afişi pul büyüklüğünde yerleştiriyorum. Şimdi lütfen soldaki o pulun üstüne tıklayın. Bizim, hastane ortamının bağlam etkisini ve afişin mesajındaki ciddiyeti hiçe sayarak kıkır kıkır gülmekten kendimizi alamadığımız afişi görünce bakalım siz ne yapacaksınız?

Afişi gördünüz. Grafik tasarım konusuna hiç girmiyorum. “Organ bağışına evet deyin, yanan yüreklere su serpin.” başlığını da okudunuz. Başlığın içinde “duyulan üzüntüyü hafifletecek bir gelişme sağlamak, ferahlatmak” anlamına gelen “yüreklere su serpmek” deyiminin yer aldığının farkındasınız. Afişin tam merkezinde ne görüyorsunuz? Deyimin görselleştirilmiş halini... Öncelikle, kupa kağıtlarından araklanmış irili ufaklı üç adet kırmızı kalp... Yani deyimde geçen “yürekler”... Sonra da “yanan” sıfatının alevleri... Ne oldu? Yanan yürekler... Bir de “su serpme”yi karikatürleştirirsek, aslında başlığın ikinci bölümünü yazmasak bile olur yani! Onu da yapıyoruz ve yukarıdan yanan yüreklere doğru, içinde nedense yine küçük küçük kalpler yer alan su damlacıkları serpiyoruz.

Uğur Alpraslan’ın bu gibi durumlar için, “Bu tutmuş, bu kesmiş, bu pişirmiş, bu yemiş!” tekerlemesinden bozma bir lafı var. “Bu düşünmüş, bu yapmış, bu basmış... Buraya kadar anladım da, bu da almış!” der. Durum bu...

Anlaşılan o ki, bu işi yapan “afişçi” arkadaşların yerli yabancı bunca reklam külliyatından algılayıp özümsedikleri sonuç, deyimi karikatürleştirmek şeklinde tezahür etmiş. İyi de, son yıllarda sağlık sektöründe devrim niteliğinde başarılı işler yapan Sağlık Bakanlığı’nın bu afişin altına “imza koymasını” biz nereye koyalım?

Halk irfanı, bu deyimleri anlatımı güçlendirmek, zihinleri açmak için yaratmış, biz içindeki sözcükleri resimleştirerek onları tam tersine kabızlaştıralım diye değil! Elbette deyimler de görsel dünyanın diliyle yorumlanabilir, ama daraltmak değil genişletmek, kapatmak değil açmak için!

Yani, iyi ki bu afişte “yüreği parçalanmak” ya da “yüreği ezilmek” gibi deyimler kullanılmamış. Yoksa hastane kapısında kuşbaşı ve biftek görüntüleri gerçekten “içimizi burkar”, hatta “yüreğimizi ağzımıza getirirdi!”

Aklımızın erdiği konularda hâl-i pür-melâli görebiliyoruz da, ekonomi, eğitim, turizm, adalet gibi aklımızın pek ermediği konularda da seviye bu mudur, ondan ürküyorum.

Güncelleme [ 9 EKİM 2008 ]

Muhittin Özer, bu afişi çok isabetli bir şekilde bobiler.örg tasarımlarına benzetmiş. Gerçekten de öyle... İşte size bu yazının bonusu olarak aynı mantıkla hazırlanmış muhteşem bir Bobiler kreasyonu... İkisinin arasındaki fark, birisinin ciddi, hem de oldukça ciddi bir konuyla ilgili bir iletişim enstrümanı olarak tasarlanmış olması, alttaki çalışmanın ise zaten gırgır dışında bir amacının olmaması...

6 Ekim 2008 Pazartesi

| “Sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır!”

Mevlana Celaleddin-i Rûmî “Sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır.” der. Bu sözün farklı bir versiyonunu da duymuştum: “Sen ne söylersen söyle, bildiğin, karşındakinin anladığı kadardır.” [FOTOGRAF: ALP ESİN]


Birbirine benzeyen bu iki söz arasında, vardıkları nokta açısından önemli bir fark var. Birincisi, karşındakinin anlama kapasitesinin düşüklüğü nedeniyle boşa çene yormuş olduğunu söylerken, ikincisi, böyle bir durumda senin bilginle karşındakinin bilgisinin eşitlendiğine işaret ediyor. Yani, sende fazla bir şey varsa da yok hükmünde kalıyor.

Yine Mevlana’nın benzer bir vecizesini bir ara not etmişim: “Senin marifetin karşındakinin aklı nispetindedir.” Sözün kaynağını bilmiyorum, ama eğer çevirilerde hata yoksa, Mevlana yüzyıllar ötesinden diyor ki: “Eğer karşındakinin aklı ne kadar eriyorsa, yaptıklarının hükmü de o kadardır.” Bu söz de, beceri ve uzmanlığımızın düzeyini karşımızdakinin belirlediğini ifade etmiş oluyor.

Öyleyse, ya bizi anlayan, marifetimize iltifat eden birilerini bulacağız ya da susup oturacağız.

Üçüncü bir yol yok mudur?

3 Ekim 2008 Cuma

| Kapitalizm, karakteri gereği Keynes’siz yapamıyor olabilir mi?

“Kapitalizm hem piyasa ekonomisi taraftarlarınca hem de piyasa ekonomisi karşıtlarınca kullanılan bir kavram olmakla beraber bu iki kesim kavrama farklı anlamlar yüklüyor. Piyasacılar özel mülkiyete dayalı rekabetçi serbest piyasa ekonomisine kapitalizm derken, diğerleri sermaye grupları ile iç içe geçmiş siyasi otoritenin kontrol ve güdümündeki ekonomik yapılanmaya kapitalizm adını veriyor. Aynı kavramın birbirinden hayli farklı iki anlama gelmesi elbette anlam karışıklığı ve tartışmalarda kavramsal zorluklar yaratıyor. Bu yüzden, sağlıklı tahlil yapabilmek için, kapitalizmin ana hatları itibarıyla iki türünün olduğunu söylemek gerekir. İlki serbest piyasacı kapitalizm, ikincisi ise crony kapitalizm de dediğimiz devlet kapitalizmidir.” [FOTOGRAF: ZAHANGIR KABIR]


Yukarıdaki satırlar Prof. Dr. Atilla Yayla’nın “Kapitalizm çöküyor mu?” başlıklı yazısından... Bu görüşlere katılmakla birlikte, “serbest piyasacı kapitalizm”in “komünist ütopya” gibi bir şey olup olmadığı sorusunun cevabını aramanın sanki daha fazla önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kapitalizm, karakteri gereği Keynes’siz yapamıyor olabilir mi?

Benim aklım ermez, sadece bir soru bu?

Güncelleme [ 5 EKİM 2008 ]

Sorunun cevabı olmasa bile, Mustafa Özel’den ilgili bir yazı: “Hayvan herifler!”

Mümtaz’er Türköne, “Marks galiba haklıydı” başlıklı bugünkü yazısıyla sorunun bir açıdan cevabına katkıda bulunmuş olabilir mi?

Bu arada, asıl memba şu taraftaymış da haberim yokmuş: Taraf gazetesinden Cemil Ertem’in Bitişler [1, 2, 3, 4] ve Başlangıçlar [1, 2, 3, 4] başlıklı yazı dizileri gerçekten okunmaya değer... Başlamışken, en iyisi siz Ertem’in “Eskinin kavramları bugünü anlatamaz!” başlıklı yazısını da okuyun. İsterseniz de tamamını... Tabii, Taraf’ın zaafı olan İnternet sitesinin, geliş-gidişleriyle sizi çıldırtmasına tahammül edecekseniz!

Güncelleme [ 6 EKİM 2008 ]

Bugünkü Milliyet gazetesinde Marksist bir iktisatçıyla yapılmış bir söyleşi... Prof. Dr. Erinç Yeldan: “İşin doğrusu şu: Devlet sermayenin önünü açsın, fakat emeğin haklarını kısıtlasın! Sermaye serbestçe dolaşsın, fakat emek ulus-devlet sınırları içersine mahkûm olsun! Emek piyasası esnekleştirilsin fakat devlet sağlığa, eğitime, sosyal güvenliğe kesinlikle karışmasın! Böyle bir sisteme devlet her zaman müdahale eder, ama sermaye lehine müdahale eder. Zaten “küreselleşmeci devlet” dediğimiz de ekonomiye karışmayan değil, sadece sermayenin mantığına karışmayan, ama çalışana, emeğe, enflasyonla mücadeleye, para politikasına, kamu maliyesi politikasına, ticaretin yönlendirilmesine hep sermaye lehine müdahalede bulunan devlettir. Bu kriz bunları hatırlamamıza sebep oldu, hepsi bu.” [SÖYLEŞİNİN TAMAMI]