Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazartesi, Kasım 06, 2006

| Mesele tek başına yaratıcılıksa, bizim Memet de çok güzel sloganlar “buluyor” vallahi!

Birkaç yıl önce, ortakları İtalyan, Alman, Amerikalı ve Fransız pazarlama profesyonelleri olan, New York, Paris, Cenevre ve hatta İstanbul’da ofisleri bulunan bir marka danışmanlık firmasıyla tanışmıştım. Hadi ismine de vereyim, belki işi düşen olur, Brand DNA isimli bu firmanın bildiğimiz anlamda danışmanlık hizmetleri vermesinin yanında en önemli iddiası şuydu: Markanın sahibi olan şirketle yaratıcı çözüm üreten ajanslar ve tasarımcılar arasındaki boşlukları (MT diliyle gap, okunuşu găp) doldurmak...
[ FOTOĞRAFLAR: MISHA-ART ]


Profesyonel yaşamlarında Swatch, Elizabeth Arden, Piaggio, Wedgwood gibi markaların yönetim kademelerinde çalışmış olan bu beyler, pardon aralarında bir de hanım var, kısaca diyorlar ki, müşteri markanın stratejisini bizsiz oluşturamaz, oluştursa da ajansa doğru dürüst brif (Buna Türkçe sözcük muamelesi yapıp böyle yazıyorum, ne yapayım?) veremez, verse de ajans salt yaratıcılığa odaklanıp stratejiyi delik deşik eder, adam gibi işler yapsa bu kez de müşteri anlamaz ve ajansın canım işlerinin canına okur, velhasıl bu iki taraf arasında enerjiyi gereksiz yere boşa akıtan bir çatışma oluşur, arada olan da markaya olur. Tabii ben kendi dilimize çevirdim, onlar daha efendi efendi ve literatüre uygun bir edayla söylüyorlar bunları...

Tespitler doğru mu? Doğrudur. Kendini böyle konumlandırmış bir danışmanlık firması gerçekten boşlukları doldurur mu? Vallahi bilemem, ama her boşluk için bir danışmanlık ihdas edilecek olursa işimiz var demektir. Bu boşlukları başka türlü doldurmak daha mantıklı görünüyor bana, ama böyle bir çare yoksa bu arkadaşları bir deneyin isterseniz.

Müşteriyle reklam ajansı arasında yaşanan krizlerin tümünün müşteri tarafından kaynaklandığını düşünmüyorum. Ajanslarda yaratıcı ekiple müşteri ilişkileri arasında yaşanan çatışmaların bir bölümü, ama bir bölümü, ajanstan kaynaklanır ve bu, aslında müşteriyle yaşanan çatışmanın bir yansımasından ibarettir. Manifesto’muzdaki şu cümleyi burada aktarırsam çatışmanın kaynağını da açıklamış olurum: “Arada kendimiz için yaptığımız olursa da, eseri, onun muhatabıyla birlikte, onun algısında ve onun için yarattığımızı hiç unutmayız. İşi bir ‘emanet’ olarak görürüz. Yaratıcılığımızı, kendimizi ifade etme aracı olarak kullanmaktan kaçınırız; ancak eserimizin yine de bizi ifade etmiş olacağını aklımızdan çıkarmayız.”


Çatışmanın önemli bir bölümü de müşteriden kaynaklanır. Her ajansta, az ya da çok, mesleki sorumlulukla duygusuyla müşteriye rağmen müşteri için savunulan, “işin namusu” dediğimiz değerler olur. Müşteri tarafının, özellikle ölçülebilmesi zor, bazan da imkansız olan yaratıcı çalışmaları değerlendirememesinden, hatta bunların yerine abuk öneriler getirmesinden kaynaklı sorunlar yaşanır. Bu durum, kimi zaman öylesine tuhaf sonuçlar doğurur ki, ne yapacağınızı şaşırır kalırsınız. Diyelim ki bir broşür tasarımı içini ajansınızın fatura edeceği bedel 4.000.-YTL olsun. Müşteri piyasadaki başka bir ajanstan (Buraya parantez içinde ünlem gerekir. İşte ünlem: !) benzer bir hizmeti 500.-YTL’ye alabilecek olmasına rağmen, sizin yetkinliğinize güvenip verdiğiniz fiyatı kabul eder. Sunum yapılır, müşteri başlar kıyısından köşesinden işi tırtıklamaya... Sonuçta öyle bir noktaya gelinir ki, sizin ürettiğiniz değerin 3.500.-YTL’lik bölümü çöp olur. İşin sizin için maliyeti de değişmediği için 500.-YTL’lik işi 4.000.-YTL’ye fatura edersiniz. Komik di’mi? Öyle!

Bir başka sorun ise strateji yoksunluğudur. Yine Manifesto’ya başvuralım: “Her anlamın insana ait tüm ayrıntılarının hesaba katılması gerektiğini bildiğimiz gibi, sağlam bir strateji üzerine çakılmayan hiçbir anlamın algısal bütünlüğe sahip olamayacağına da eminiz. Hiçbir önerinin ‘niçin’ini ve ‘nasıl’ını kendimiz cevaplamadan hiç kimseden keşfetmesini beklemeyiz.”

Şunu herkes kabul eder ki, uzun yıllar boyunca reklam ajansları firmaların pazarlama departmanları gibi çalıştılar, pazarlama çözümleri ürettiler. Dünyadaki gelişmeleri herkesten önce izleyen, işlerin nasıl doğru yapılacağıyla ilgili çabalar gösteren sektör öncülerinin bu haklarını teslim etmemiz gerekir. Bunda, ’80 sonrası reklam sektörünün birikimli insan kaynağını oluşturan sol entelektüellerin payını da inkar edemeyiz. Çevresini ve dünyayı anlayan, en azından anlama çabası içinde olan, başkalarının deneyimlerini iyi okuyabilen bu insanlar, kim ne derse desin, aynı zamanda ortalama bir etik çıta da oluşturdular. Eski anlayışlar her ne kadar yeni gelişmelerin baskısı karşısında zorunlu olarak geriliyorsa da, reklam sektörünün hâlâ bu temel üzerine oturduğunu ve bunu korumamız gerektiğini düşünüyorum. Sektörün genç insan kaynağı, trendleri izlerken bu geçmiş deneyimleri göz ardı etmemelidir.


Bugün itibariyle ülkemizde pazarlama disiplini, artık rüştünü ispat etmiştir. Üniversitelerimizin ilgili fakültelerinde çok ciddi çalışmalar yapılmakta, önemli bir bilgi birikimi oluşturulmaktadır. Üretilen bilginin yaygın bir biçimde hayata aktarılması konusu ise çözüm beklemektedir. Bilginin uygulamacılara nasıl aktarılacağı da ciddi bir sorudur. Bugün Manifesto’ya üçüncü kez başvurmuş olacağız: “Bildiğimiz her şeyi, gerektiğinde yeniden düşünme, gözden geçirme cesaretinin gerekliliğini umursarız. Bilginin, derin karanlıklardaki yaratıcılık cevherini çıkarmak için şart olduğuna inanırız. Kafa lambamızı takmadan ocağa inmeyiz. ‘Cin fikir-hin fikir’ kurnazlıkları peşinden koşmayız. Zekanın parıltısını, daima bilginin ve yaratıcılığın, güzelliğin ve iyiliğin kollarına emanet ederiz.”

Bence daha da önemlisi, öyle bir pratik geliştirmeliyiz ki, pazarlama iletişimi yaratıcılarını, “Bu adamlar bilimden milimden ne anlar!” falan demeden pazarlama disiplininin soyut değerlerini üretme ve uygulama imkanlarını araştırma noktasında mutlaka işin içine sokmalıyız. Dediğim gibi, sektörün böyle bir deneyimi zaten var. Gençler de kendilerini biraz zorlarlarsa bu deneyimleri günümüze devşirebilecekleri gibi, daha da ileri götürüp yepyeni değerler yaratabilirler. Yani hem deneyim hem de potansiyel mevcuttur.

“Yazılacak!” üst başlığıyla biriktirdiğim bir sürü yazı mevzuu var, ama yazılamıyor tabii! Ancak bazan bir muharrik güç devreye giriyor ve “Yaz!” diyor. Ben de yazıyorum. Bu yazı da öyle oldu.

Marketing Türkiye’nin 1 Kasım 2006 tarihli sayısında Güven Borça, boşluğu (gap) fırsat bilip kendi deyimiyle reklam eleştirmenliğine soyunmuş ve “Nöbetçi reklam eleştirmeni” başlıklı bir yazı kaleme almış. Aslında Borça’nın dünyayı anlama ve küresel siyaseti kendi mesleki perspektifinden analiz etme çabalarını ilgiyle izliyorum ve öncelikle o konuda bir şeyler yazmak niyetindeydim. Onlar ağır konular tabii, hop diye yazılmıyor.

Güven Borça, yazısında dört reklamı eleştirmiş; Yapı Kredi, Atlas Jet, Alpet ve Hürriyet reklamları... Yapı Kredi ve Hürriyet’i geçiyorum, zaten onlarla ilgili görüşleri olumsuz Borça’nın... Atlas Jet’in reklamlarını da stratejik açıdan doğru bulmadığını söylüyor. Alpet işini ise gerçekçi bulduğunu hatta sevdiğini ifade ediyor. Tabii bu ifadelerden, stratejik açıdan doğru bulduğunu da anlıyorum ben.

İlk Atlas Jet reklamı yayımlanmaya başladığından bu yana, asıl irdelenmesi gereken konunun taklit falan gibi ithamlar arasında güme gitmiş olduğunu düşündüm ben... Alpet reklamıyla da bu düşüncem pekişti. Ama bunu buraya taşımadım. Reklam eleştirileri konusunda biraz çekingen davrandığımı biliyorsunuz. Bunun iki nedeni var; birincisi, meslektaşlarıma haksızlık eder miyim korkusu, ikinci de, stratejiyi bilmeden yapılan reklam eleştirilerinin isabetsizliklerle malul olabileceği düşüncesi...

Şimdi galiba iyi bir kılıf buldum, hedef tahtasına Güven Borça’yı koyacağım, böylece de bu kaygılardan kurtulacağım.


1.
Güven Borça bu ikincilik, beşincilik yaklaşımlarını “dürüst davranıp harbi olmak”la izah ediyor. Hadi buna “içtenlik” de diyelim. Bunu önemserim.
2.
Birinci olmadığın yerde birinciymiş numarası yapmak, küçükken büyük görünmeyi kimse yemeyecekse samimiyete müracaat etmek iletişim açısından en doğru yoldur.
3.
Şimdi taklit tartışmalarına ben de girmek istemiyorum. Güven Borça, Atlas Jet’in “ikinciyiz” yaklaşımını neden stratejik açıdan doğru bulmadı, onu da bilmiyorum. Ancak, bu reklam konseptinin orijinalinin uygulandığı dönem, yer Amerika bile olsa, şu anda Türkiye için de eskidir. O günden bu güne pazarlamanın ve reklamın paradigmaları değişmiştir.
4.
Atlas Jet’in erotik, hatta pornografik çağrışımlı reklamlarına hiç girmeyelim, cılız bir “aganigi naganigi” denemesi... İş göreceği düşünülüyor demek ki! Ancak, “ikincilik” konusu tartışmaya değer... Peki, şunu soralım: Her ne kadar ikinciliğin avantajları bize kağıt üzerinde sunuluyorsa da, bunlar, bizim Atlas Jet’i tercih etmemiz için yeterli gerekçeyi oluşturuyor mu acaba? Biliyoruz ki, Atlas Jet sadece ikinci değil, çok çok ikincidir! Yani birinciyle kendisinin arasında çok mesafe vardır. Ayrıca hizmet konusunda da birinciye göre bir üstünlüğü yoktur. Niye tercih ediyoruz Atlas Jet’i? Ya fiyatından, ya gideceğimiz yere sadece o gittiğinden, ya kalkış saati o an için bize uygun geldiği için, ya da ondan bir saat önce kalkan uçağı kaçırdığımız için... Yani ikinicilik iddiası ve vaadinin bize söylediği bir şey yok.
5.
İkincilik yerine “bir şeyde” birinciliği hedeflemek, daha samimi, daha ikna edici, daha sahici olmaz mıydı? Yine Edward de Bono’ya müracaat edeceğim: “Rekabet, aynı yarışta koşmayı seçmek demektir. Rekabetüstünde ise rakipler, kendi yarış alanlarını kendileri seçerler.” Buna zaman zaman değiniyorum. İkincilikle, üçüncülükle, beşincilikle niye övünelim ki? [*]
6.
Atlas Jet’i bir yana bırakıp Güven Borça’nın stratejisini doğru bulduğu Alpet’e geçelim. Bir defa, Atlas Jet’in ikinciliğinden sonra Alpet’te de benzer bir yaklaşımın aynı ajans tarafından kullanılması biraz tatsız olmuştur. Borça da yazısında biraz buna takılıp ironik bazı espriler yapmış. Böyle giderse iş hurufiliğe kadar varacak gibi görünüyor. Şaka tabii...
7.
Atlas Jet için söylediklerim Alpet için de geçerlidir. Mesajı ben, “beşinciyiz” şeklinde anlamıştım, meger öyle değilmiş; beşinciliği, daha doğrusu sektörün beş büyükleri arasına girmeyi hedeflemişiz. Kusura bakmayın, ama ben bunu anlayamadım, cevabını da Güven Borça’dan bekliyorum: Akaryakıt pazarında, on yıl sonra hedefi beşincilik olan bir markayı ben niye tercih edeyim? [*]
8.
Hadi diyelim ki, hedef kitle farkı var... E, onlar için yıllar sonrasının sektör beşinciliğinin ne anlamı olabilir? Bu durumda, “Ucuz mazot var!” ya da “Yerli domatesten menemen...” şeklinde reklam yapmak daha mantıklı olmaz mıydı? [*]
9.
Akaryakıt sektörünün çok düşük marjlarla ve farklılaştırma imkanları sınırlı ürünlerle iş yapmaya çalıştığını elbette biliyorum. Bu kısırlıkta “birinci olabileceğimiz bir şey” yaratmak da olağanüstü zor olabilir. Üzerinde çalışmış olduğum bir konu değil, ama on yıl içinde sektörün beş büyüğü arasına girebilme hedefi taşıma birinciliği diye bir şey olmaz. Ancak, şunu rahatlıkla iddia edebilirim ki, duygusal değerler yaratmak ve bu alanda farklılaşmak konusunda hepimizin önünde sınırsız bir alan vardır. İnsana yokmuş gibi görünür, ama vardır. Bir şey daha biliyorum ki, bunu görmek için şablonlardan kafamızı kaldırmamız, büyüklükler ve irilikler kompleksinden kurtulmamız gerekir.
10.
Kendimi zihnen çok zorluyorum ve nesnel olarak şu sorunun cevabını arıyorum: Ben, Fatih Terim’in futbolcu yetenek ararken tesadüfen karşılaştığı, “Allah allah!” detirtecek tarzda yapmacık bir didaktiklik ve hitabet şeklindeki diyaloğuyla ve genç yeteneğin hatırına hakkında olumlu tanıklık ettiği, on yıl sonra da sektörünün ilk beş büyüğü arasına girmesi belki muhtemel (Allah daha çok versin, kimsenin zenginliğinde gözümüz yok!) Alpet markalı benzin istasyonunu gördüğümde direksiyonu tereddütsüz sağa kıvırır mıyım? Bir türlü evet diyemiyorum.


Daha da uzatmayalım; ben bunu stratejik açıdan doğru bulmadım. Güven Borça, stratejik olarak neden doğru bulduğunu bana bildirdiğinde hemen yayımlayacağım. Bu arada M.A.R.K.A. da açıklama yapabilir, ona da yerimiz var. (Gazete gibi değil burası, vurkaç yok!)

Şimdi, yukarıdaki eleştirinin reklam eleştirisi olduğunu söyleyene küserim. Hiç kimse alınmasın. Yeri gelmişken hemen söyleyeyim; özellikle M.A.R.K.A., Rafineri, ATCW, Ultra (Kendi ajansımı saymadım, ayıp olmasın!) gibi muteber yerli ajansların strateji oluşturma konusunda daha proaktif davrandıklarını, özellikle birkaçının da reklam olsun torba dolsun anlayışından uzak olduklarını gözlemliyorum. Bunu yapmaları gerektiğine de inanıyorum, ama gerçekten, gerçekten çok dikkatli olmak ve analitik davranmak, daha da önemlisi yaratıcı iletişim fikrinin üstüne bir strateji kılıfı uydurmamak kaydıyla...

Böyle bir arıza durumunda Güven Borça(lar) bizim vicdanımız olabileceği için, yazısındaki tespiti bu kadar dert ettim kendime! Onun için de hedef tahtasına koyuverdim.

Şimdi başa dönüyorum; sözünü ettiğim danışmanlık firması ayrı bir vaka, ama bize kralın çıplak olduğunu söylemekle vallahi iyilik ediyor. Asıl irdelenmesi gereken ise pazarlama ve markalaşma süreçlerinde reklam ajanslarının konumunun ne olacağı ve boşlukların nasıl doldurulacağı sorusudur. Ben, reklam ajanslarının sadece stratejinin üzerine yaratıcılık inşa edecek (ki bu da başlı başına bir disiplindir) yapılar olarak görülmemesi, buradaki entelektüel birikimin iyi değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Reklam ajansları da bu birikimi yitirmemek, hatta geliştirmek zorundadır.

Tabii ki stratejisiz yaratıcılığı hiç kaale almıyorum. Zaten mesele tek başına yaratıcılıksa, bu konuda “İkizlere takke!” gibi halk irfanının ürettiği yaratımlarla hiçbir reklam ajansının yarışabileceğini sanmıyorum.

Bizim Memet de çok güzel sloganlar “buluyor” vallahi!

Not: Bütün Memetler bizimdir de, burada sözü edilen Bizim Memet ajansın jokeri Memet’tir.

3 YORUM:

Blogger Şahin Tekgündüz yazdı:

Atlasjet ve Alpet reklamları konusunda ben de bir şeyler söylemek istiyorum.

1.
Bu reklamlara taban oluşturan stratejilerin çalıntı olduğunu açık açık söylemekten kaçındığımız sürece, göz göre göre hırsızlıkların önünü açmış, hatta alkışlamış olmuyor muyuz.

2.
Yanlış anımsamıyorsam 60'lı yıllara ait Avis-Hertz rekabetinin doğurduğu ve reklamcılık tarihine geçen "Biz İkinciyiz" kampanyasının içi, takliti ya da çalıntısı gibi boş değildi. Avis o şaşırtıcı kampanyada, ikincilik motifini sadece, taşıdığı iddianın ve göstereceğinden emin olduğu gelişmelerin basamak taşları olarak kullandı. Anımsanacağı gibi bir süre sonra da, sağladığı geliişmeyi, "Şimdi bir buçukuncuyuz" başlıklı ilanlarla açıkladı.

3.
Aslında Avis kampanyasının temel vaadi, "daha çok çalışmak ve daha iyi hizmet vermek"ti. "Biz ikinciyiz. Birinci ile yarışmak ve onun yerini alabilmek için daha çok çalışmak ve size daha iyi hizmet vermek zorundayız." diyordu. Bundan daha inandırıcı ve harekete geçirci bir vaat olabilir mi? Nitekim çok kısa bir süre sonra büyük bir talep patlamasıyla karşılaştı ve Hertz'e adım adım yaklaştı.

4. Ne Atlasjet ne de Alpet reklamlarında böyle bir tüketici vaadine rastlamak mümkün. Madem çalıyorsunuz, hiç olmazsa onu da doğru ve gerektiği gibi yapın da hiç olmazsa müşterinin işine yarasın...

Çarşamba, 08 Kasım, 2006  
Anonymous Güven Borça yazdı:

Bahsi geçen yazının esas amacı bizzat reklam eleştirmek değil, başkasının ağzından yazarak son dönemde yaşanan bazı olaylarla (kendimce) dalga geçmekti. Bir sonraki yazımda bunu açıkladım. O yüzden bir kereleliğine reklam eleştirmenliğine soyunduğum o yazının içeriğinden çok üslubuna ve dönen geyiğe öncelik verilirse sevinirim.

Öte yandan, taklit, esinlenme gibi konulara ortalama Türk reklamcısından biraz daha farklı baktığım da bir gerçek. Bunun umutsuz çaba olduğunu bildiğim halde arada sırada konuyla ilgili bir makale yazar, neredeyse hiç destek bulamam. Konuyla ilgili görüşlerimi burada tekrarlamayıp doğrudan ATlasJet reklamlarına gireyim:

Ben prensip olarak AtlasJet'in Avis benzeri bir ikincilik iddialı reklam kampanyasını ahlaki açından yanlış bulmam. Birincilik, ikincilik, ortak liderlik, value for money...bunlar evrensel konumlandırma ifadeleridir, kimsenin tescilli markası değil. Ancak AtlasJet'in yanlış yaptıkları şunlardır:

Öncelikle THY ile direkt rekabet eden konumlandırma stratejisi yanlış. AtlasJet bir "ekonomi havayolu" konumunu seçmeliydi. THY rekabeti inandırıcı ve ulaşılabilir değil. O yüzden bu reklamlar ve de JETMİL gibi süreklilik programları da bence yanlış.

Ayrıca Avis'in reklam fikrini bize uygun bir uyarlama olmadan bire bir ve içini doldurmadan gibi kullanmaları ve bunun yarattığı hassasiyet o kadar çok gündemde kaldı ki ortalama enetelektüel (ki uçak müşterisiyle örtüşür) Atlas Jet hakkında olumsuz bir kanaat geliştirdi. Reklam entelektüeller dışındaki kitleye de bir mesaj taşımıyor çünkü ilk satırda "biz ikinciyiz" dedikten sonra "bundan sonra daha çok çalışacağız" anlamına gelecek mesajlar vermek yerine alakasız şeyler söylüyor. Yani Avis'in başlığını alıp başka akıllı bir şey yapmayınca arakçı duruma düşüyorsunuz.

Alpet'in mesajını ise net buldum ama dediğim gibi esas meselem gırgır olduğu için takip eden satırlarda M.A.R.K.A. nn yönettiği bir çok marka için onunculuk, yirmincilik çeşitlemesi yaptım.

Alpet için de AtlasJet'e benzer şeyler söyleyebilirim. İlk beş hedefi net ve ayrıştırıcıydı ama sonrasında beş etrafında yaptıkları çeşitlemeler garip kaçmaya başladı. Yani ilk beşe girmek için neler yapacaklarını, nasıl farklılaşacaklarını anlatmak yerine Ahmet Çakar'a beş üzerine çeşitlemeler yaptırıyorlar. Ortada anlamsız bir beş muhabbeti dönüyor. Sanırım bu kampanyanın da "beş"i göründü...
Sevgiler
Güven

Çarşamba, 03 Ocak, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Güven,

Yorumunu yeni gördüm. Öncelikle katkın için teşekkür ederim.

Nasıl olduysa bir sonraki yazını kaçırmış, geyiği de algılamamışım. Belki de eleştirdiğin işlerden birine “evet”, diğerine “hayır” diyerek iki ayrı yargı belirttiğin için “dalga”ya düştüm.

Her neyse, küçük bir diyalog gerçekleşmiş oldu.

E, şimdi ne diyeyim? Bu yoruma söyleyecek bir şeyim yok, büyük ölçüde katılıyorum. Yine de şöyle bir üstünden geçeyim, kendimce:

1.
Taklit, esinlenme gibi konulara ben de soğukkanlı bakmaya çalışıyorum. Hatta burada, asıl tartışılması gerekenin bu taklit tartışmaları arasında güme gittiğini de söylüyorum. Ancak, “çalıntı” iddialarının rahatlıkla yapılabileceği önden belli olan bir işe yeltenmenin (senin de belirttiğin gibi) markaya vereceği zararı öngörmek gerekirdi.
2.
“İkinciyiz” diyerek harbi ve samimi bir dil tutturmak iyi de, yazıda belirttiğim gibi “Atlas Jet sadece ikinci değil, çok çok ikinci” olduğu için tam tersi bir sonuç doğuruyor. Böyle bir pozisyonda “ikinciyiz” demenin “birinciyiz” demekten hiçbir farkı olmuyor çünkü. Nasıl olsa iki iddia da hiç ikna edici değil.
3.
Alpet’in ilk beşe girme hevesi ise, ifşa edilmesi değil, mahrem kalması gereken bir iş hedefi olarak kalmalıydı bence. Tamam, zaten toplam yedi adet akaryakıt istasyonu olduğunu tüketici farketmeyebilir, ama yine de Alpet’in kan ter içinde ve canhıraş bir şekilde ilk beşe girme çabalarını, hatta hayallerini izlemenin tüketiciye ne kazandıracağını anlamlandırabilmek mümkün değildir.
4.
Akaryakıt markaları konusu, hiç üzerinde çalıştığım bir alan değil. Bildiğim şeyler çok sınırlı. Buna rağmen, genel ilkelerden baktığımda bile çıkış yollarının olabileceğine inanıyorum. Evet, marjlar çok sınırlı, fiziksel değerlerde farklılaşma katkılı benzinlerden öteye gidemiyor, sadakatsiz tüketiciyi davet etmek için sabun ve bardak promosyonlarından başka bir şey yapılamıyor, bütün bunları biliyorum. Yine de hizmette ve duygusal değerlerde bir farklılaşma yaratılabileceğini düşünüyorum.
5.
Aramızda kalsın, sana bir konumlandırma fikri vereyim mesela:) Bunu gerçek bir “konumlandırma” projesi haline getirmek senin işin...

Alpet veya Akpet... (Hatta Molpet de var, geçenlerde gördüm.) Şehir merkezlerindeki arsa maliyetleri nedeniyle bayilik alan girişimcilerin bu markaların yüzüne bakmadığı/bakmayacağı bir gerçek... Çünkü o yatırımların karşılığını almak Shell, BP, PO gibi kalabalık müşterisi olan markalarla mümkün ancak. Öyleyse benim markam şehirlerde yok, öyle yakın ve orta vadede de olmayacak. Pazar olarak geriye kalan ise çok belli; şehirlerarası yollar... Kendiliğinden bir segmentasyon yapılmış oldu mu?

Segementasyon zihni açar; artık gerisini getirmek herhalde daha kolay olur.

Sevgiler.

Çarşamba, 13 Haziran, 2007  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home