İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Ağ ekonomisinde yeni ticaret yolu: E-ticaret

Prof. Dr Şule Özmen'in bu kitabı, ağlarla birbirine bağlanan bilgisayar ve mobil iletişim araçlarının yarattığı değişimin ekonomik hayata yansıyan en önemli sonuçlarını, yeni ticaret yollarını ele alıyor. Bu ticaret yolları tüm dünyada, geleneksel iş modellerinin ve türüne odaklı yapılanmaların dışında bir gelişme göstermektedir. Yeni bir ticaret yolu olarak ortaya çıkan elektronik ticaret işletmelerin ve insanların yaşamına hızla girdi ve giderek artan bir oranda kabul gördü, tercih edildi. Ancak bu yolu seçenlerin bir bölümü başarılı olurken, bazısı başarısız oldu. Ne var ki, bilgi çağında kaçınılmaz bir seçenek haline gelen elektronik ticaret için araçları iyi kullanmak, hedeflenen amaçlara en kısa, verimli ve etkin biçimde erişmek için de sağlam bir alt yapıya sahip olmak gerekmektedir. Prof. Dr. Şule Özmen kitabında, bu alt yapının oluşturulması bağlamında, E-Ticaret'teki tüm gelişmeleri, E-İş modellerini, E-İşletme stratejilerini, müşteri ilişkilerinden pazarlamaya, veri ambarından veri madenciliğine, E-Ticaret'teki sistemlerden, E-İşletmelerdeki güvenliğe kadar E-Ticaretin tüm konularını inceliyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazar, Temmuz 23, 2006

| Mükemmel olmayı bırak, çarpıcı olmaya bak!

Hemen söyleyelim ki, kusursuzluk diye bir şey yoktur; eşyanın tabiatına aykırıdır bu... Kastedilen ya kusursuzluk çabası ya da görece bir algıdır. Elbette, plastik anlamda mükemmel denilebilecek formlar görmek mümkündür. İşte, bu mükemmellik de yazık ki o formların kusurudur. Mesela insan formunda kusursuzluktan söz etmek mümkün olacaksa, o formun kusursuzlaştırıcı bir kusurunun olması beklenir.


Eski Yunan heykelleri gibi bir kusursuzluk arayışı, kusuru baştan kabul etmek anlamına gelir. Güzel görünme ve fark edilme durumu, bir kusurla ortaya çıkar. “Put gibi güzel”lerden “yıldız” olmaz mesela, gözlemleyin. Belki aşk bile bir kusura tutulmaktır; “Ne buluyorsun o herifte/kadında?” sorusunu duyar veya sorarsınız. Sorunun cevabı “Senin bulamadığını...” olabilir mi?

Geçtiğimiz aylarda İkebana Evleri’nin reklam filmiyle ilgili oyuncu seçimi yaparken, geçen yıl Romanya güzeli seçilmiş olan bir kız üzerinde yaklaşık on beş kişi oybirliğiyle karar vermiştik. Sekiz on “kusursuz” güzel kız arasından seçilen Romanya güzelinin bir kusuru vardı; ağzı büyüktü. Hatta yazarlarımızdan İbrahim Akar “Güzelliği bir kusur ortaya çıkarır, senin ağzın büyük!” gibi bir densizlik yapıvermişti de, kızcağız biraz bozulmuştu. Ama o kusur, diğer on güzel arasında sıyrılmasını, ayrılmasını ve seçilmesini sağlamıştı. (Romanya güzeli seçilmesini de buna mı bağlamalıyız?) Hatta İbrahim dışında, belki kimse ağzının büyüklüğünü algılayamamıştı bile.

Farklılaşmayı farklılaştırarak fark ettiren adam Seth Godin, The Big Moo (Büyük Mor İnek) isimli kitabının kapağında “Stop trying to be perfect and start being remarkable!” (Mükemmel olmayı bırak, çarpıcı olmaya bak!) derken de benzer bir gerçeğe işaret etmiyor mu? Küçük kusurlar, markanızın yalnızca farklılaşmasını sağlamaz, aynı zamanda sevimlileştirir ve doğallaştırır da... Aslında kusurlu olmak, doğal olmak anlamına da gelir.

Farklılaşmak ve çarpıcı olmak, yalnızca kusurlu olmakla mümkündür demek istemiyorum kesinlikle. Ancak, küçük kusurlarınızı dert ederek hem markanızın yönetimini imkansız hale getirirsiniz hem de “kusursuzluk çabası” nedeniyle yaşayacağınız “yetersizlik duygusu” özgüveninizi yeyip tüketir.

Bence markanız kusursuzsa, mutlaka bir kusur icat edin ki, kusursuzluk kusurundan kurtulun. Aslında Cindy Crawford’un “ben”i de bir kusur sayılmalıdır, değil mi?

14 YORUM:

Anonymous adem yılmaz yazdı:

Ne dersiniz bu sitenin kusuru da pazar günü düşen ziyaretçi sayısı olmasın!
Son derece yumuşak ve öğretici bir pazar yazısı olmuş.
Kusurlarımızla barışık yaşamamız dileğiyle....

Pazar, 23 Temmuz, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkürler Ademciğim, mesaj alınmıştır.

Pazartesi, 24 Temmuz, 2006  
Anonymous Cengiz yazdı:

Eğer kusursuz bir şey yağılırsa, ondan daha iyisi yapılamaz demektir. O yüzden farkında olarak veya olmayarak, mutlaka ortaya çıkan şeyde bir kusur oluyor.

Bu konuda cep telefonlarını örnek verebiliriz. Ne kadar mükemmel yapılırsa yapılsın, mutlaka bir tarafından hoşunuza gitmeyen bir şey bulunuyor. Bu da yeni modelin çıkmasına ve sizin o modeli almanıza yol açıyor ( Telefon üreticilerinin Böyle bir stratejileri olduğunu düşünmüştüm bir zamanlar :)

Pazartesi, 24 Temmuz, 2006  
Anonymous Cengiz yazdı:

Düzeltme : 1. cümle
"Eğer kusursuz bir şey yağılırsa, ondan daha iyisi yapılamaz demektir." değil

"Eğer kusursuz bir şey yapılırsa, ondan daha iyisi yapılamaz demektir." olacaktı

:)

Pazartesi, 24 Temmuz, 2006  
Blogger Alper Akcan yazdı:

Kusursuzluk, subjektifliğinden gelen özüyle zaten bulması imkansız bir unsur değil mi? Dolayısıyla, zaten kusursuza ulaşmak aslen mümkün değil. Çok büyük oranda kabul görmüş mükemmeller olsa bile, yine de bunlara dünya üzürinde birileri eleştirebilir ve kusurlarını bulabilir.

Zaman faktörünü de göz önünde bulundurmak gerekir. Bugün kusursuz görünen birşey zamanla çok büyük kusurlar taşıyan şeyler olabilir. Örnek mi? 1980'lerde aldığını çok gelişmiş bir fotoğraf makinası o zaman için mükemmel olarak değerlendirilebilirdi. Ama şimdi? Zannetmiyorum.

Bu noktalar da zaten sizin yazınızda belirttiğiniz konular. Katıldığımı belirttikten sonra asıl soruma geliyorum; Seth Godin'in söylediği acaba ironik bir şekilde dikkat çekmek miydi? Sırf dikkat çekici olmak, başarı için yeterli midir? Mükemmele ulaşmak mümkün değil, kabul. Ama dikkat çekici olmak, ürünlerimizin kusurunu örtmeye yetecek midir? Malum dikkat çekmek daha kolay. Kolayı mı seçmeliyiz hep?

Pazartesi, 24 Temmuz, 2006  
Anonymous Ali Saglam yazdı:

Ferhat'a sormuslar: "Bu kara-kuru kizi mi seviyorsun?"
Ferhat: "Onu bir de benim gozumden gorun" demis.

Malum hikaye ama kusur veya da kusursuzluk bizde baslayip bittigini anlattigini dusunuyorum.
Bunu saglayan seyde dikkat cekmek... biraz buyu gibi.

Alper'in dikkat cekmekten anlattigi sey ile benim kafamda olusan imaj kesinlikle farkli.
Ben biraz Nasrettin hoca gibi "Ye kurkum ye" diyesem geliyor. Bas kosede agirlanmak icin dikkat cekmekten baska sansimiz var mi?

Pazartesi, 24 Temmuz, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Ben de Nasrettin Hoca'lık yapayım o zaman, vallahi hepiniz haklısınız.

Meşhur maddelerime başvurmadan işin içinden çıkamam:

1.
Konu, aslında yanlış anlaşılmaya çok müsait. Belki daha ayrıntılı yazılmalıydı.
2.
Buradaki “kusur”u “ayıplı ve kalitesiz mal” gibi almamak gerekir.
3.
Segmentine göre kategorik olarak kaliteyi koşulsuz bir veri olarak alıyorum. Tartışılmamalı bile.
4.
Seth Godin, şunu demek istiyor olmalı: “Bugün zaten herkes iyi. Sen dikkate değer olmaya odaklan.”
5.
“Dikkate değer olmak” ve “çarpıcı olmak”taki olumlu anlamları dışarıda bırakacak olursak konu tamamen şirazesinden kayar. Bundan, dikkat çek de, ne halt edersen et gibi bir anlam çıkarılmamalı.
6.
Konunun felsefi boyutları var. Belki “netleşmek” için bir miktar kaynak karıştırmak gerekirdi. O zaman da “kusursuzluk çabası” uğruna bu yazı kaleme alınamazdı.
7.
Orhan Baba’yı analım: “Hatasız kul olmaaaz, hatamla sev beniiii...” Bir tane daha: “Beni böyle sev, seveceksen.”
8.
“Dikkat çekmek” ve “çarpıcı olmak”taki olumsuz anlamları elimin tersiyle itiyorum. Bu hataya çok sık düşülüyor, bir de ben katkıda bulunmayayım.
9.
Bir fayda elde etmemek, hatta zararını göze almak üzere “dikkat çekmek” ve “çarpıcılık” hiçbir yaratıcılık, hatta zeka bile gerektirmeyen bir husustur.
10.
Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur.
11.
Güzel yurdumuzda, bu aşırılıkta olmasa bile buna benzer vakalar yaşamıyor muyuz? Üstelik bunun adına da yaratıcılık demiyor muyuz?
12.
Bir örnek: Sizce Benetton çok mu mükemmel süveterler üreterek başardı. Yoksa orta kalitedeki kazaklarının falan renkleriyle gözümüzü mü boyadı? (Gözümüzü boyama kısmı şaka!)
13.
Hedefin “doğal farklılaşma” olması gerektiğini söyleyelim. Cindy’nin ‘ben’inden söz ediyorum.
14.
Benim kel ve göbekli olmam ne anlama geliyor? Niye “güzellik kusurdadır” dediğimi sanıyorsunuz? Beni intihara mı sürükleyeceksiniz?
15.
Bu yorumun kusursuz olabilmesi için 1165317314541324 kadar madde yazsam başarabilir miyim, acaba?
16.
“Kusurlu olmak, kusursuzluktur.” dediğime göre tadında bırakıp yorumu kusurlu hale getirmeyeyim.

Hepinize teşekkürler.

Pazartesi, 24 Temmuz, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Kusurlu olmak kusursuzluksa, hiçbir zaman kusurlu olamayacağız demektir! E kusurlu değilsek, o zaman da imkansızı başarmışız demektir!

İşte böyle abuklattırdınız beni sevgili Selim Bey.

Pazartesi, 24 Temmuz, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sana bir sır vereyim mi Metin Beyciğim, şu Malum Muhalif de abuklamış görünüyor.

Pazartesi, 24 Temmuz, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bu arada, 9, 10 ve 11. maddelerle bağlantılı olarak Farketing'de bir yazı varmış.

http://www.farketing.com/fikirler/2006/07/reklam_yapmak.html

Pazartesi, 24 Temmuz, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Sevgili Selim,

Yaziyi düzelterek tekrar yolluyorum. Cunku astigmatım yüzünden defolu yazmışım. :-)))

....

Agzina sağlık, durumu gayet guzel anlatmışsın...

Farklılaşmak ille de güzel olmakla sağlanmaz...

Mesela sen, daha zengin olsaydin bu kadar şeker ve anlayışlı olabilir miydin? Ya da uzun boylu ve sırım gibi biri olsaydın bu kadar tatlı dilli kalır mıydın? İlgi alanın mecburen baska konulara yönelir ve pisişik enerjini değişik şekilde değerlendirirdin... Bardaki sarışın kız gibi, daima istisnai durumlar ilgi çeker. Körler ülkesinde tek gözlü olmak da bir defodur... Artemis heykelini iki göğüslü düşünsene ne kadar çok anlam yitirirdi...

Julia Roberts'i idolüm kılan özelliği ne 90-60-90 ebatları ne de iri göğüsleri.. O iri burnu, iri gözleri ve bir o kadar da büyük ağzı olmasaydı, sıradan bir kainat güzeli olurdu... Söylesene, Keriman Halis Ece ve Azra Akın dışında kaç kainat güzeli hatırlayabiliyorsun?

Keza Playboy kapak kızlarının hemen hepsi birbirine benzer ama hiçbirini iri göğüsleri dışında hatırlamayız. Ama sıska manken, tahta göğüslü Twiggy halen belleğimizdedir.

Hem defolu olmak, insanın rekabet gücünü artırır. Meseleyi örtmek için başka yönlerini veya yeteneklerini ortaya çıkarmak zorunda kalırsın. Mesela mühim olan işlevi oluverir birden...

Ya da benim gibi, ağzı laf yapan biri olursun...

Mesela beni ele alalım, densizliklerimi çıkardığında ne kalır ki geriye?

Hatta ileri gidelim biraz. Notre Dam'ın Kamburu sırım gibi bir delikanlı olsaydı, hikaye cazibesini koruyabilir miydi?

Ne Sezen Aksu ne de Okan Bayülgen bu kadar güzel gelebilirdi bize, eğer kalemle çizilmiş gibi olsalardı... Nejdet Tosun çirkin miydi? Dünyanın en sempatik- en şeker adamıydı... Vahi Öz çirkindi, Mualla Sürer de... Ama onları o halleriyle, olabilecekleri başka hallerden çok daha fazla sevdik.

Defolarım olmasaydı, mesela şampuan reklamlarında oynayan biri olsaydım, ben bile cazibemi yitirirdim inan!

Yeri gelmişken sorayıım, Romanya güzelini bir daha hangi filmde oynatabiliriz?

Yazdiğın yazının Rumence'sini çevirtip ona gönderebilmem acaba mümkün mü?

Yoksa otur oturduğun yerde ve çeneni kapa mı diyorsun?

Tamam, kapattım!

ibrahim akar

Perşembe, 27 Temmuz, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Merhaba İbrahim,

Astigmatından dolayı defolu yazdığın yorumu, gereksiz yer işgal etmemesi için sildim. Niye bir yorum silindiği yolunda istifham uyanmasın diye bu açıklamayı yapıyorum.

Katkın için teşekkür ederim. Neyse ki yorumunda densizliklerinin oranı epeyce düşük :)

Bir şey var ki, patronun olduğumu unutmuş görünüyorsun. Ne demek uzun boylu ve sırım gibi biri olmamak, ne demek psişik enerjimi değişik şekilde değerlendirmek? Tamam, ajansta patronculuk oynamıyoruz, ama bildiğin gibi burası kamuya açık bir alan... Biraz daha saygılı davranıp “Sen mükemmel bir insansın!” demek çok mu zordu mesela?

Neyse, benim de zavallı bir patron olarak kendimi savunmamı sağlayacak bazı imkanlarım vardır herhalde! Benim kusurum da bu olsun. :))

Cumartesi, 29 Temmuz, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Sevgili Patron,

Benim icin patronlar genelde sinif dusmanidir...

Bu nedenle de seni, yaratici emegin sagladigi arti degere el koyan birisi olarak tanimlamam gerekir.

Ancak sen istisnasin...

Bunda senin caliskan bir patron benim ise ajans oylariyla da tescillenmis tembel bir proleter olmamin payi var tabii ki...

Senin patronluk kapsamindaki defolarini daima sevmisimdir...

Bu yuzden aramizdaki sinif farkliligini dikkate almiyor ve seni cok ama cok seviyorum...

Sen her sartta, ozellikle cuma aksamlari iyi ki varsin, dedigim bir patronsun...

Bir de Alanya tatilim icin bir guzellik yapsan, senden daha iyisi olamaz...

Azicik oportunizmden kim olmus ki? Birak bu yagcilik da benim kusurum olsun...


Sevgiyle,


ibrahim akar, saygili proleter

Pazartesi, 31 Temmuz, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

"Güzellik kusurdadır." :))) ne güzel bir söz bu şu an karşıma çıkan:D bende diyorum niye garip, tuhaf, gizemli şeyler beni çekiyor diye :) dikkat çekmek için gerekli farklılaşma noktaları bunlardan bazılarıymış demek... heykel duruşlu modellerden ziyade kendi halindeki birinde bulduğum birşey (?) beni peşinden sürükleyebiliyor...

Perşembe, 21 Ağustos, 2008  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home