| Hocanın üfürüğü...

“Yahu, inanmayın böyle hurafelere!” deyip hocayı Uğur Dündar’a ispiyonlamak da var, ama şimdi kayınvalidenin kalbini kırmaya değer mi? “Yahu,” diyorum, “beni bu hallere de düşürdünüz ya, helal olsun size! Bari kimseye söylemeyin de elaleme rezil olmayayım.”
Yola koyuluyoruz. Kayınvalide arabanın arka koltuğunda hafif bir suçluluk duygusu içinde çıt çıkarmadan oturuyor uslu uslu. İlçeye varıyoruz. Köyün yolunu bilmediğimiz için birine soruyoruz. Köy dolmuşlarının kalktığı yerden yol tarifini alabileceğimiz söyleniyor. Duraklara vardığımızda en fazla dolmuşun o köyün durağında dizilmiş olduğunu görüyoruz. Yani, belli ki ciddi bir “hoca turizmi” oluşmuş köyde. Yolu öğrenip devam ediyoruz.
Hocanın mekanını buluyoruz. Tek katlı bir köy evi... Evin sol tarafı hocaya ait küçük bir bakkal dükkanı, sağ taraftaki kapıdan ise hocaefendinin ofisine giriliyor. Girişteki kabul salonunda, basma eteği ve yeşil naylon terlikleriyle, sonradan hocanın kızı olduğunu öğrendiğimiz bir sekreter bizi karşılıyor. Derme çatma koltuklara oturuyor ve bekliyoruz. Kayınvalidede hâlâ çıt yok.
Bekleme odasının bir köşesinde kurulu olan sobanın sadece ilk iki borusu var, yani bacaya bağlanmıyor. Mevsim yaz olduğu için soba kullanılmıyordur tabii, ama ben bu manzarayı görünce Nesrin Hanım’a bir espri yapayım diyorum: “Bak hanım, tam cin peri işi... Duman boruya ihtiyaç duymadan bacaya periler tarafından taşınıyor olsa gerek!”
Şeytan dürttü derler ya, gülmemek için kendimizi zor tutuyoruz. Daha doğrusu tutamıyoruz ve kendimizi huşu içinde randevu saatini bekleyenler arasından koşarak kapının dışına atıyoruz.
Bir süre sonra kabul ediliyoruz. Üçümüz hocanın huzurundayız. Hoca dediysem, öyle ak sakallı, nurani yüzlü biri değil. Tam tersine sakalsız, aşırı esmer, yüzü susuz toprak gibi çatlak çatlak, ince bıyıklı, epeyce kısa boylu, altmış yaşlarında kavruk bir adam. Hoca soruyor, kayınvalide cevap veriyor: Hastanın adı, doğum tarihi, anne adı...
Hoca büyük bir ciddiyetle notlarını aldıktan sonra üçüncü hamur teksir kağıtlarından beş santim genişliğinde kırpılarak birbirine yapıştırıla yapıştırıla kurdele şeklinde uzatılmış kağıdın kuyruğunu masasının altına doğru sarkıtıp masanın üzerindeki ucundan güya yazmaya başlıyor. Güya diyorum, çünkü adam yazı falan yazmıyor, Arapça gibi sağdan sola doğru karalaya karalaya yazıyormuş gibi yapıyor. “Vay üçkağıtçı!” diyorum içimden, “Ben sana gösterirdim ama, kayınvalideye dua et, kadıncağızı bozmak istemiyorum şimdi.”
Sözde hoca, kağıdı düre büke muska haline getiriyor. Arada bir diliyle ucunu ıslatarak kullandığı sabit kalemiyle bir iki kağıt daha karalıyor. Yine büyük bir ciddiyetle tarifleri veriyor; muska takılacak, sonradan yazdığı kağıtların içinde bekletildiği su da hastaya içirilecek. Yani hastanın plaseboları elimizde artık.
Bundan bin yıl önce İbn Haldun şunları yazmış: “Umran ehlinden olan bedevîlerin de (kendilerine has) bir tababetleri vardır. Umumiyet itibariyle bu tıbbı bazı şahısların noksan tecrübelerine bina ederler. Onlar bunu, kabilenin yaşlı adamlarından ve ihtiyar kadınlarından tevarüs etmişlerdir. (Kocakarı ilaçları denilen) bu çeşit tababet sebebiyle nice kereler sıhhate de kavuşulur. Ancak bu çeşit tababet tabiî kanun üzere olmadığı gibi mizaca muvafık olma esası üzere de değildir. (...) Şer’iyat ve (veya nebeviyat)ta naklonunan tıp da bu kabildendir. (İptidaî ve bedevi bir tedavi usûlüdür.) Bunun vahiy ile herhangi bir alâkası yoktur.Araplarda mutad olarak mevcut olan bir husustan ibaretti. Nebi’nin (s.a.) âdet ve cibilliyetinden ibaret olan ahvalinin bahis konusu edilmesi nevinden olmak üzere onun ahvalini zikretme esnasında bu hususa da temas edilmişti. Yoksa bu husus bu tarzda teşri’ kılınan bir amel olmak üzere naklonulmuş değildir. Zira Nebî (s.a.) bize ancak şer’î hükümleri talim etmek üzere gönderilmiş, ne tıp ne de mutad (ve ahvâl-i âdiyeden) olan diğer bir şeyi tarif etmek için gönderilmemiştir. Hurma aşısı konusunda Hz. Peygamber için malum hadise vaki olmuş ve ‘sizler dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz’ demiştir. (...) Şu halde naklolunan sahih hadislerde bahis konusu edilen tıpla alâkalı herhangi bir şeyi meşrudur (şer’î bir hükümdür) diye izah etmemek lazım gelir. Ortada buna delâlet edecek hiçbir şey yoktur. Ancak bunlar teberrük ve bir iman akîdesi, samimi bir iman cihetinden kullanılacak olsa o takdirde fayda itibariyle muazzam bir tesiri görülür. Mizacî (humoral) tıpta böyle bir tesir yoktur. O sadece imanî kelimedeki samimiyetin eserlerindendir. Nitekim ishal hastalığına yakalanan zatın balla tedavi edilmesi hâdisesinde ve benzeri hallerde bu durum görülmüştür. Adam bal şerbetini inanmadan içince iyi olmamış, inanıp kalbini berkitince şifa bulmuştu.” (İbn Haldun, Mukaddime, 2. Cilt, Çev. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 6. Baskı, Ekim 2009, Sa. 892-893, İstanbul)
Şimdi de Gerald Zaltman’ı dinleyelim. Zaltman, “Tüketici Nasıl Düşünür” adlı eserinde plaseboyla ilgili olarak şunları yazar: “Bu rahatlama oldukça gerçektir ve vücut kimyasında değişmelere neden olur. Asıl iyileşme, pozitif tecrübelerin aynen yinelenmesine bağlı olarak etkisini sonra gösterir. Böylece, daha çabuk rahatlama beklentisi güçlenir ve bu yüzden ağrı daha çabuk geçer. Bu fenomen; beklenti, şartlanma ve gerçek tedavinin birleşik faaliyetini sergilemektedir. Bu birleşim, tıp dünyasında ve ötesinde, çok etkili ve kapsamlı bir güce sahiptir. (...) İnançlarımız, beklentilerimiz ve belki geçmiş tecrübelerimiz, kimyasal maddeler tarafından üretilen değişimlerle hemen hemen aynı büyüklüğe ve etkiye sahip olan biyolojik değişimlere neden olurlar. Pek çok insan için olumlu bir sonucun inancı veya beklentisi, aynı fizyolojik süreçleri tetikleyebilir ve bu yüzden, suni bir maddenin yarattığı aynı yararları üretebilir.” (Gerald Zaltman, Tüketici Nasıl Düşünür, Çev. A. Semih Bilencan, MediaCat Kitapları, İstanbul, 2004)
Eğer alıntılardaki bilgileri doğru kabul edersek, bu üçkağıtçı hocanın birçok insanı sağlığına kavuşturmuş olabileceğini de düşünebiliriz, değil mi? Evet, ortada bir çelişki olduğu doğru, ama galiba kayınvalidenin kendince haklı olduğu bir taraf da var.































8 YORUM:
Elinize sağlık,
İlaç şirketleri de bir ilacı geliştirirken seçtikleri endikasyona göre arge yapamıyorlar, aksine hoca örneğinizde olduğu gibi önce bir ilaç keşfedip sonra bunun ne işe yaradığını çözmeye çalışıyorlar. Pazara sürülen tek bir ilaç için bu süreç 30 - 40 yıl ve 5000 varyasyon anlamına geliyor. (Deneme yanılma süresinde harcanan milyon dolarlardan bahsetmiyorum bile) Bir ilaç pazara sürülmeden önce ortaya çıkan 5000 varyasyonun büyük bir kısmı fayda yerine zarar verdiği için çöpe atılırken oldukça önemli bir kısmı tam ilaç piyasaya sürülmeye hazırlanırken plasebodan daha etkisiz olduğu ortaya çıktığı için çöpe atılıyor.
inVivo ve inVitro testlerden, sağlıklı gönüllü deneklere kadar uzanan uzun bir sürecin (toplam 3 faz) sonunda piyasaya sürülen ilaçların bir bölümünün de 4üncü faz'da (satış sonrası dünya genelinde güvenlik ve etkinlik araştırmaları)yan etki ve etkinsizlik nedenleriyle toplatıldığı göz önüne alınırsa, hoca efendinin de deneme yanılma hakkı olduğunu söyleyebiliriz. :)
Not: Bir ilacın argesi, hocanın gizemli kaynakları kadar akla sığmaz yerlerden edinilen ipuçlarıyla başlıyor. Çoğu ilaç yıllarca dağlarda gezen, ormanlarda gezen maceraperest bilim adamlarının buldukları sayesinde ortaya çıkıyor. Hocanın da gizli seyahatleri ve gizli formülleri olabilir. :)
Sevgiler,
Katkı için teşekkürler.
Selamlar, Selim Hocam,
O "anlamsız" yazılar uyduruk muydu hakikaten? Ben onları "özel muska dili" filan sandımdı :-S. Muska fikrine tamamen şüpheyle bakmam bir kenara, muskalarda Arapça âyetler dışında işaretler kullanılmasını kaşımı çatarak izlemiştim. Görüyorum ki galiba yine de fazla iyi niyetliymişim, tamamen uyduruk olduklarını hiç akıl edememiştim. Ama sakın gerçekten özel bir muska yazısı olmasın bunlar?
Benim durumumu biliyorsunuz, kötü bir anksiyete rahatsızlığım vardı; onun için ben de kim bilir kaç kere gittim böyle hocalara. Reçete de hep aynıdır ama ha!
Bir keresinde bir tanesi kolumdan cin çıkaracaktı da tepem atmıştı, "ne cini kardeşim, benim nerem cinli" gibi bir cevap vermiştim, belki de asıl o zaman "cinlerim tepeme çıkmıştır"! Çok hatırlamıyorum gerçi, sakin de söylemiş olabilirim bu sözleri. Babam hatırlatınca sonradan biraz hatırladım.
Bununla beraber ben "parapsikolojik" yeteneklere sahip olan kişilerin varlığını biliyorum. Dertlere şifa bulanlardan değil, fakat mesela çok uzaklarındaki küçük bir mekanda üç arkadaş arasında vuku bulmuş olayları bilenlerden bahsediyorum. Bunlar öyle etrafta muhbirleri olan tipler değil, mesela bizim civardaki kendi hâlinde bir köylü kadın... Şimdi ayrıntıları anlatırdım, ama hiç anlatasım yok... Kadın yanında olmayan bazı olayları biliyordu, öyle tahmin edilebilecek bir tarafı olmayan olayları; fakat şifa bakımından hiçbir işe yaramıyordu sanırım :(.
Biliyorum, asıl konunuz bu değildi; ama paranormal konulara haksızlık edilmesini istemem. Normal üstü şeyler var bu evrende. Kesinlikle... Bir kısmına günlük hayatlarımızda bile denk gelip duruyoruz, daha çarpıcı olan bir kısmına ise aramızdan bazıları denk geliyor.
Not: FriendFeed'den yine çıktım. Artık iyice bıktım galiba. Herhalde bir daha geri dönmem.
Hayır, uyduruk yazmayanlar da vardır herhalde... Ama benim hoca resmen sallıyordu. Bilirsin, eski yazıyı tanırım. Okültik birtakım işaretler olsa onları da anlardım.
Bu arada, benim sözünü ettiğim "plasebo etkisi" paranormal bir olgu olmasa gerek.
Anladım, Selim Hocam. Plasebo etkisi paranormal bir olay değil, ben de onun için zaten bu yorumu yazdım: Sanki bütün paranormal olaylar yalanlardan, aldatmalardan ve plasebo etkilerinden vs. ibaretmiş diye düşünülmesin istedim. Zaten o yorumumda da belirttiğim gibi konunun tamamen değil fakat bir miktar dışına çıktığımın farkındayım.
İsteyen öyle düşünebilir elbette, ama istedim ki kendi bildiğimi söyleyeyim. Nadir rastlandıkları veya hemen her zaman bir şekilde üstü örtük oldukları için normal üstü olayların ve yeteneklerin çokça sahteleri peyda olmuş. Ardından da bazı kimseler bu sahtelere bakarak hepsine birden yanılsama demiş. Fakat daha ben bu kadının yeteneklerini öğrenmeden çok evvel, yıllar önce Kanal D gibi modernist bir kanalda seyrettiğim "top sakallı psikolog abi" bile hakiki paranormalliklerin varlığını kesinkes bildiğini, inandığını, ama bunların sahteleri de çok olduğunu ifade etmişti. Onun bu sözlerini hiç unutmadım ve yıllar sonra kendisine el-hak dedim ben de.
"Eğer alıntılardaki bilgileri doğru kabul edersek, bu üçkağıtçı hocanın birçok insanı sağlığına kavuşturmuş olabileceğini de düşünebiliriz, değil mi?"
Kabul edebilirsiniz, İbn-i Haldun'un da yazdığı gibi, tesiri kabul/teslim/inanma ile ilgilidir muhakkak.
Şöyle de bir konuyu aktaralım darb-ı mesel babında internet literatürüne de girsin.
Vakti zamanında, böyle ünlü bir üfürükçü, muskacı hocaya bebeği yeni doğan ama sütü olmayan bir anneyi götürürüler. Malum, hoca bu işleri bilabedel yapar(!) ama nezakettir hediyesiz de gitmemek lazımdır. Kadıncağız, o gün için bulabileceği en değerli şey olan tavuk götürür.
Hoca muskayı tüm ritüelleriyle yazar, hem de öyle bir yazar ki anında memeler sütle dolar taşar... Herkes de bu işe şaşar.
Gel zaman git zaman yahu bu hoca bu muskaya ne yazdı da yedi köyün çocuğuna yetecek süt geldi böyle diye merak ederler.
Muskayı açarlar, hoca aynen şöyle yazmıştır:
"Hoca yesin bu cücüğü (tavuğu)
Kurusun kuru biciği
Gebercin gavurun çocuğu"
:))
Neredeyse 20 yıl önce duymuş ve çok gülmüştüm. Vallahi de annemin yalancısıyım!
Elinize sağlık çok güzel bir makale uzun zamandır okuduğum yazılar bu kadar sürükleyici olmuyordu bi roman okur gibi zevk aldım
Güzel etkileyici bir yazı
çok beğendim teşekkürler
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home