| Birazcık şeker, birazcık meyve aroması, birazcık reklam ya da “yörüngeye oturmak”...

Belki bazı okurlar çözeceklerdir, ama şimdi kategoriyi ve markayı açıklamak istemiyorum. Pazarda zaten uzun yıllardır yer alan klasik bir ürüne birazcık şeker ve birazcık da meyve aroması katılarak yeni bir lezzet yaratılmıştı. Üstelik bu lezzetin, pazarın damak tadı tercihleriyle de çakıştığı gösterilen ilgiden belliydi.
Üreticiye göre birazcık şeker, birazcık meyve aromasının üstüne birazcık da reklam eklendiğinde her şey tamam gibi görünüyordu. Nitekim bizim kapımızı tıklattıkları zamana kadar kısıtlı bütçelerle de olsa o bildiğiniz türden reklamlardan yapmışlardı. Bizden de istenen elbette reklamdı, ama daha iyisinden!
Sektörün önemli aktörlerinden birinin uzun yıllar üst düzey yöneticiliğini yapmış, dönemindeki başarılar göz kamaştırmış bir pazarlama profesyonelini de yanımıza alarak vaka üzerinde bir miktar çalıştık.
Tabii ki yapılması gereken “reklam”dan daha fazlasıydı.
Neyse, fazla uzatmayayım, belki de aynen kelimesi kelimesine kendilerine şunları söylediğimi bugün gibi hatırlıyorum: “Böyle bir ürün geliştirdiğiniz için öncelikle sizi tebrik ederim. Fikir çok iyi olduğu gibi bulunmaz bir fırsat da yakalamışsınız. Fakat, çok kritik bir sürece adım atmış bulunuyorsunuz. Moralinizi bozmak istemem, ancak pazarda yerel ve ulusal birçok üreticinin de ürettiği bir ürünü çok kolay bir biçimde farklılaştırmışsınız. Sizden küçük veya büyük bu üreticilerin tamamı şu anda sizi gözlüyor. Yarın bunların tamamının, zaten ürettikleri ürünlerinin içine birazcık şeker, birazcık mevye aroması ekleyip pazara arz etmelerini engelleyebilecek teknolojik veya hukuki hiçbir imkana sahip değilsiniz. Bugün teksiniz, ama yarın pazarda onlarca rakiple karşı karşıya kalmanız kaçınılmaz görünüyor. Bugün “ilk”siniz ve kategorinin sahibisiniz, ama yarın bu konumunuz bir anda tepetaklak olabilir. Size bu kritik aşamada reklamdan daha fazlası lazım olduğu gibi, her ne yapacaksanız, bütün gücünüzü seferber edip hemen şimdi yapmalısınız. Yarın çok geç olacaktır.”
Tabii ki sakalımız olmadığı için sözümüz dinlenmedi. Müşteri lehine müşteriyle kavga etmek ironik bir durumdur gerçekten... Uzun münakaşalardan sonra biz teslim olduk ve onların istediği gibi bir “reklam” hazırladık. Daha önce yaptırdıkları çalışmalardan farkını görünce de çok mutlu oldular, ama maalesef biz mutlu olamadık.
Üzerinden iki yıl geçmedi ki, market rafları çeşit çeşit rakip ürünlerle doldurduldu. Bizimki de ya birçok raftan kovuldu ya da raflarda hak etmediği (belki de hak ettiği) bir köşeciğe razı olmak zorunda kaldı. Yakalanan çok ciddi bir şans, yine üreticinin ayağıyla rakip oyuncular lehine tepilivermişti. Tam gole giderken stratejik bir hata nedeniyle kendi kalemize giren golleri saymanın bile anlamı kalmamıştı artık!

Terminoloji dar bir çevrenin özel bir dilidir. Eğer bu dar çevrenin dışında anlaşılmak gibi bir niyetiniz varsa farklı bir anlatım yolu geliştirmek zorundasınız. Bu nedenle, bazı doğruları, terminolojinin dışına çıkarak daha anlaşılır kavramlarla anlatmaya çalışmak benimsediğim bir yöntemdir. Nitekim bunu yapmaya da çalışıyorum.
Jack Trout’un, belki kendisinin de pek önemsemeden satır aralarına sıkıştırdığı “yörüngeye oturtmak” benzetmesini doğrusu çok sevdim: “Bir şirketin ya da bir ürünün ayağını yerden kesmek, tıpkı bir uydu fırlatmaya benzer. Çoğu kez size gereken, sizi bir an önce yörüngeye oturtacak bir itkidir. Sonrasında işler değişir.”
Bu benzetmeden yola çıkarak, Y.O.Ö. (Yörüngeye Oturmadan Önce) ve Y.O.S. (Yörüngeye Oturduktan Sonra) süreçlerini birbirinden ayırmak ve ona göre stratejiler geliştirmek gerektiğini, hele hele yörüngeye oturmamışların, yörüngeye oturmuşların yaptıklarını körü körüne taklit etmelerinin ne vahim sonuçlar doğurduğunu/doğuracağını bir kez daha hatırlatmış olalım.
“Reklam yapmaya başlamadan önce yapılacak o kadar çoook şey var ki!” ve “Pazarlama iletişimi demek, kafamıza logo kakmak ya da gözümüze gazoz şişesi sokmak demek değildir!” başlıklı yazılarımda da bu “yörüngeye oturtmak” gerçeğinin başka yönlerine başka türlü ifadelerle işaret etmeye çalışmıştım. Hatta başka yazılarımda da...
Birazcık şeker, birazcık meyve aroması ve birazcık reklam “yörüngeye oturmak” için asla yetmez, anlayacağınız!































16 YORUM:
Selim Abi,
Reklam verenlerin büyük çoğunluğu safi reklamdan medet umarken, sakal da kesmez sözünü dinlettirmek için.
Şimdi bu adı meçhul firmanın, çizdiğin senaryo, güneş doğudan doğar kadar net, belli ve kaçınılmaz iken, ne tip görüşlere ya da inançlara itibar ederek sözünü dinlemediklerini de detaylandırsan çok şık olur diye düşünüyorum, dedikoduya girmez ise.
Saygılar...
Sevgili Bülent, güneş doğudan doğar kadar net olan bu konuda ne kadar çok firmanın aynı çukura yuvarlandığını TV ekranlarına baktığında zaten net bir biçimde görebiliyorsun.
Bunun tek bir nedeninin olmadığını düşünüyorum.
1.
Öncelikle sınırlı imkanlar, “sokağa atılacak para”nın olmaması durumu ve bunun yarattığı aşırı korku sürekli yanlış yapmaya neden oluyor.
2.
Zaten iletişimi işe yaramaz hale getiren aşırı mesaj yüklemeleri de buradan kaynaklanıyor. Bir taşla çok kuş vurma telaşı!
3.
Her firmanın kafasında analitik olmayan, kendince bir görgüyle oluşmuş kendince bir reklam fikri var. Bunu birkaç celsede doğrultmak öyle pek kolay olmuyor. Herhalde kafanın birkaç kez duvara çarpılması gerekiyor:)
4.
“Reklamın iyisi kötüsü olmaz.” vecizesi de buradan kaynaklanıyor. Armudun iyisi kötüsü oluyor da, nedense reklamın olmuyor!
5.
“Reklam”ın ne olduğunu, firmanın muhasebe elamanından sekreterine, ihracat müdüründen ofisboyuna kadar herkes “kendince“ biliyor. Ben, literatürde kaldıkları sürece eski terimlerin tedavülden kaldırılması yanlısı değilim, ama reklam yerine sık sık “pazarlama iletişimi”ni kullanmak ezberi bozmak açısından işe yarayabiliyor. Çünkü sözünü ettiğimiz arkadaşlar “pazarlama iletişimi”ni reklam kadar iyi bilmezler ve “Pazarlama iletişiminin iyisi kötüsü olmaz!” gibi bir vecize uydurmakta biraz zorlanırlar:)
6.
“Yörüngeye oturmak” tabiri bence iyi oturdu. En önemli açmazlardan biri “yörüngeye oturmamışlar”ın, “yörüngeye oturmuşlar”ın reklam çalışmalarını görüp “ahan da yapılacak iş budur” düşüncesine sahip olmalarıdır. Onların reklam yapmadan önce neler yaptıkları bilinmediği için de “görünen”le hüküm vermek öncelik kazanmaktadır.
7.
Pazarlama iletişiminin, maalesef kafamıza logo kakmak veya gözümüze gazoz şişesi sokmak olduğu inancı yaygındır ve bu yöntemin işe yaradığı sanılmaktadır.
8.
Yapılan işlerin, “Körlerle sağırlar, birbirini ağırlar!” vecizesi mucibince, üretici firmadan bayiye, plasiyerden bakkala kadar cemaat içinde “Ne güzel iş yaptık abi be!” yalakalığıyla ödüllendirilmesi krizi daha da derinleştirmekte ve çözümsüz kılmaktadır.
9.
Bütün suçu firmalara atmak pek adil olmaz. Reklam sektörünün profilinde ve itibar katsayısında yaşanan sorun ister istemez firmaları ürkütmekte, inandırıcılığımız da zayıflatmaktadır. Firmanın zihnindeki “reklam” algısıyla bu durum birleşince; şarkıcı, aktör, gazeteci, film yönetmeni, komedyen, karikatürist gibi meslek erbabı da reklam dairesi içine girebilmektedir. Reklam ajanslığı yapan film yönetmenleri duymuşsundur.
10.
Vallahi biz, elimizden geldiğince düzgün davranmaya ve eğitici olmaya çalışıyoruz. Bu blog da bu niyetin sonucudur. Ama iş, sonuçta gelip firmanın “pazarlama zekası”na dayanmaktadır. Daha fazlası elimizden gelmez.
11.
Say say bitmiyor, ben burada keseyim.
Ellerin dert görmesin Selim Abi,
Tamamen hem fikirim. Şu 3, 5 ve 9. maddeleri bağlayıp kısa bir yorum eklemek isterim.
Mesela benim boru fabrikam olsa, işimde de başarılı olsam ve sınırlı kaynaklarım "benim de reklamım olsun" talebimi karşılayacak düzeyde olsa...
Zaten reklam hakkında bilgi sahibiyim kendimce. Zira büyütecek ne var, her an bir tanesini izleyerek reklam ne imiş görüyorum...
Reklam ajanslarının büyük çoğunluğu benzer bir durumda, ne kadar ekmek, o kadar köfte mantığıyla yaklaşıyor olmalı ki, tek celse senin payına düşüyor. Hal böyle olunca da zihinsel dönüşüm bir başka yazında belirttiğin gibi pek de mümkün gözükmüyor.
Zira dediğim gibi benim işim reklam bilmek değil, boru bilmek, reklam hakkında da fikrim hatta kendimce bilgim olabilir. Bunlar yanlış da olabilir.
Bu durumda hatanın büyüğünü reklam ajanslarında bulsam yanlış olmaz herhalde.
Yörüngeye oturmak kavramına eş değer bir de "bataklığa saplanmak" var. Al Rise'in kitabında rastladım ilk olarak. Markaların tamamının bataklığın çevresinde dizili olduğunu, her markanın bataklığa saplanma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu ve bazılarının çoktan bataklığın dibine gömüldüğünü anlatırken kullandığı bir ifade.
Saygılar...
Al Ries “bataklığa saplanmak” demiş... Ben de bir önceki yorumumda “çukura yuvarlanmak” demişim zaten! Demek ki Ries ümidini tümden kaybetmiş, ben ise elinden tutup kurtarma temkinliliğini gösteriyorum:)
Selim Bey Merhaba,
Sözünü ettiğiniz vakayı ve süreci paylasan biri olarak birseyler yazma ihtiyacı hissettim.
Dediğiniz gibi müşteri reklam hatta reklam filmi siparişiyle gelmişti ve sonuç olarak (olması gereken konusundaki tüm ısrarlarımıza rağmen) filmini yaptırıp kendince amacına ulaşmıştı.
Bir laf vardır. "Senin tüm anlattığın karşındakinin anlayacağı kadardır." gibi bir şey. Bunu karşıdakinin vizyonu, hedefleri, beklentileri gibi değiştirirsek sanki daha yerine oturacak gibi görünüyor. Hatırladığım kadarıyla bu müşterimiz her ne kadar ürünlerinin farklı olduğunun farkında idiyse de marka olmak, pazarı ele geçirmek gibi bir derdi yoktu.
Nitekim derdi olan büyük gruplar da yapması gerekeni yaptılar.
Diyeceğim vizyon, hedef ve de güç çok önemli. Belki de bunları olabildiğince analiz etmek ve de enerjiyi boşa harcamamak gerekiyor.
Ne kadar yapılabilirse tabii!
Ya ben dersem ki, "pazarlamaya ne gerek var, satış departmanı herşeyi yapıyor işte" diyen bir patron tanıyorum!!!!
Bu mantıkla, reklam da "yap birşeyler reklamsızlardan olmayalım" gibi olur.
Burası Türkiye, sizin gibi uzmanların olduğu halde bu kadar olumsuzluklar veya istenmeyen durumlar var.
Siz bir düşünün bizim tarafları...
Çok önemli bir nokta şudur bence;bazı şirketler reklama ve hatta pazarlamaya bir insanın yapması gereken günlük iş gibi bakıyorlar. Reklam departmanındaki adamdan patronun istediği reklam hazırlatması ve birkaç kanalda yayımlatmasıdır. Amaç, Sonuç-boş bunlar onlar için, önemli olan "reklam"dır.
Hem yazı, hem de yorumlar çok güzeldi.Ellerinize sağlık.
“Bilgi sahibi olan ve bilgisini söze dökerek anlatan/yazan çok bulunur, ama ilginçtir ki bunları anlayacak anlayış sahibi kişi çok azdır.”
Mealen yazdığım bu sözler Yusuf Has Hâcip’e ait. 1070 yılında Kutadgu Bilig’de yazmış.
Anlayış sahibi marka yöneticilerinin çoğalması dileğiyle diyeceğim ama 1070'ten bugüne fazla bir değişiklik yok galiba.
bir de firma icinden olmayan birisinin goruslerini aldiginda uretici sanirim ne anlar ki o bu isten mantigi olusuyor. Eger bir reklam takimi tuttuysan onlar da takimin bir parcasi halbu ki. Bunu gormek zor olmali onlar icin.
Herkese merhabalar.
Sağolsunlar, konuklar gelmiş, ev sahibi ortada yok:)
Tanıklığın için teşekkür ederim Sema.
Rüstem, Emrah ve Mert’e de katkıları için teşekkür ederim.
Bu arada, Emrah Doğu Akay’ın adını görünce Movida’nın Fortis lansmanını hatırladım. Birçok yönden eleştirilse bile, temel yaklaşımı itibariyle o da tam bir “uydu fırlatma” işiydi. Nitekim bunu da “Fortis yalnızca Dışbank’ı değil, bizi de satın aldı” başlıklı yazımda kısmen dile getirmiştim. Ancak, uyduyu başarıyla fırlatan Fortis, yörüngeye oturduktan sonra bir rehavete mi kapıldı, bilmem!
Jack Trout’tan fazla söz ettik, ama konuyla ilgili bir alıntıya daha yer vermek istiyorum kendisinden... Al Ries’le birlikte yazdıkları “Pazarlamanın 22 Kuralı” adlı kitapta pazarlamanın üçüncü kuralı olarak belirttikleri “Zihin Kuralı”nda şu ifadeler yer alıyor:
“Bilgisayarda kayıtlı bir şeyi silmek mi istiyorsunuz? Üstüne yeni bir şey kaydedin veya silin, tamam. Birinin zihnindeki bir şeyi değiştirmek mi istiyorsunuz? Unutun gitsin. Çünkü biri bir konuda bir karara varmışsa, o konudaki düşüncesi kolay kolay değişmez. Yapabileceğiniz en müsrif pazarlama hamlesidir bir insanın fikrini değiştirmeye çalışmak.
İnsan beyninde bir anda oluşuveren sabit fikirlerin gizemidir bu durumun altında yatan şey. Bir gün bir bakmışsınız, daha önece adını sanını duymadığınız biri ünlü oluvermiş. ‘Tek gecede şöhret’ az rastlanan bir şey değil artık.
Etkilemek istediğiniz kişinin zihnine sızıp sonra zaman içinde yavaş yavaş iyi bir izlenim oluşturmanız mümkün değildir. Beyinde işler böyle yürümez çünkü. Bir anda, pat diye yer yapmalısınız kendinize.
Yavaş yavaş işlemektense ani hareket etmenin daha işe yarar olmasının nedeni, insanların fikirlerin değiştirmekten hoşlanmamalarıdır. Hakkınızda bir fikir edindiler mi, tamam. Beyinlerinin derinliklerinde sizin için açtıkları dosyada sabit bir tanımları vardır artık. O tanımı değişitirip başka biri olamazsınız artık.
Pazarlamanın gizemlerinden biri de paranın rolüdür. Kimi zaman birkaç dolarla mucizeler yaratırsınız, kimi zaman ise milyonlarca dolar şirketin batağa saplanmasını engelleyemez.
Duru akılla düşünürseniz az parayla çok iş yapabilirsiniz.”
Bu alıntı üzerine bir uyarıda bulunmak isterim. Hem yazımın içeriği hem de bu alıntıda yer alan “yörüngeye oturana kadar gereken güçlü ve ani itki” konusu meselenin sadece bir yönüdür; füze ateşlensin de nasıl olursa olsun anlamında değildir.
Konunun diğer yönlerini başka yazılarımızda dile getiriyoruz zaten.
Fortis lansmanıyla ilgili şu link de burada yer alsın.
Selim abi, "içerden" verdiğin bu deneyimi dışardaki ben gibilere aktardığın için çok teşekkür ederim.
Gerçek pazarı ve sektörü daha iyi kavrıyoruz böylece. Teorik bilgilerden kat be kat değerli benim için. Yorumlarla birlikte yazının doyuruculuğu da çok artmış. Hepinize teşekkür ederim.
Hepimiz içerideyiz. Hem sen yüzme de biliyorsun:)
Ben teşekkür ederim Selimciğim.
Herkes urunun ne oldugunu buldu mu? meyveli yogurt mu? meyveli soda mı?
cok ornek yok mu boyle:)
Merhaba,
Yılların birikimiyle edinilmiş bu bilgilere söylenecek tek şey var diye düşünüyorum. Çok güzel ve yararlı. Aklınıza ve bilginize sağlık. Bunların üzerine söylecek çok fazla şey olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca toplantı salonlarında defalarca dinlediğim ve zihnime yerleştirmeye çalıştığım bu entegre hazır bilgileri, aynı toplantı salonlarında olmayanlarlada paylaşmanız inanın çok yerinde olmuş.
Saygılar,
Emel Erdoğan
Teşekkür ederim Sevgili Emel. Seninle birlikte de başka benzer deneyimler yaşadığımızı hatırlıyorum. Sırası geldikçe değiniriz. Sevgiler.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home