Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazartesi, Ekim 16, 2006

| Raf seni çağırsın!

Bir gün Şahin Tekgündüz “Artık kırk yıllık rakımı terk ettim!” deyince “Helal olsun adama, beş yıl önce sigarayı bıraktı, şimdi de alkolü...” diye geçirmiştim içimden, meğer kazın ayağı öyle değilmiş. Dediğine göre Tekel’in Yeni Rakı’sının pazarlamasını yapan Mey İçki, bakkalları, marketleri, büfeleri, hatta çok büyük ulusal zincirleri benim rakımdan başkasını satmayacaksın diye tehdit edip, bu yönde münhasırlık anlaşmaları yapıyormuş. Tekgündüz de bu duruma kızıp, rakı içmeyi değil de, kırk yıllık Yeni Rakı’sını içmeyi bırakmış. Bana da “Şirketlerin kaba gücü deyip duruyorsun, al sana bir örnek. Bunu yazsana!” demişti, ama elim değmemişti bir türlü... Sonra kendisi “Ben artık Yeni Rakı içmiyorum!” diye bir yazı kaleme aldı bloğunda... Hâlâ da içmiyor, tanığıyım.


Instore dergisi 15 Ekim 2006 tarihli sayısında marketlerdeki raf savaşlarını “Rafta kavga büyüyor!” başlığıyla kapak konusu yaptı bu ay... Şahin Bey’in dile getirdiği bu konu da irdelenmiş, taraflarla görüşmeler yapılmış, ama ilginç bir şekilde asıl aktörlerle konuşul(a)mamış. Acaba bu ilişkilerden suçluluk mu duyuyorlar diye düşünmedim değil, çünkü derginin tüm taraflarla görüşme talebinde bulunmamış olması düşünülemez.

Yerel pazarda üreticinin önünde iki önemli sorun vardır; bunlardan biri dağıtım, diğeri de perakende satış noktaları... Her ikisi de penetrasyonun en önemli araçları... Dağıtım, başlı başına ayrı bir konu; bu sorunun önümüzdeki yıllarda lojistik sektörünün gelişmesiyle ortadan kalkabileceğini düşünüyorum. Veya üreticiler arasındaki çeşitli işbirliği modelleri sorunu çözebilir. Mesela Japonya’da lojistik ve operasyon maliyetlerinin gereksiz yüksekliğini farkeden üreticiler, ortak dağıtım organizasyonlarıyla bu sorunu aşmışlardır. Türkiye’de dağıtım gücü hâlâ rekabetin önemli bir enstrümanını oluştururken Japonya’da dağıtım ortaklaştırılarak rekabetin dışına çıkarılmıştır. Bizde de kısa veya orta vadede böyle bir gelişme bekliyorum.

Dağıtım sorununu aşan üretici için ikinci engeli ulusal zincir mağazalar ve bunların ağır koşulları oluşturuyor.

Burada detaylarına girmeyelim, ama temel sorunu şöyle özetleyeyim. Büyük market zincirleri, daha çok orta ölçekli üreticinin ürünlerinden kendilerince yeterli ciroyu ve kazancı elde edebilmek için raf kirası, gondol, tanıtım bedeli adı altında taleplerde bulunuyorlar. Buna tahammül gösterebilen üretici de zincirlerde yer almak adına bu bedellere razı oluyor. Yani marketler, ellerindeki gücü bir şekilde küçük ve orta ölçekli üreticiye karşı kullanıyorlar.

Neden küçük ve orta ölçekli üreticilere bu “yaptırımlar” uygulanabiliyor dersiniz? Çünkü bunların ürettiklerinin bir bölümü markalaşma sürecini tamamlamamış ürünler olduğu gibi, bir bölümü de toz şeker gibi, yufka gibi markalaşma potansiyeli taşımayan emtiayı içeriyor. Yani tüketici henüz o marka lehine yeterince kazanılmamış olduğu için, güç marketin elinde bulunuyor. Zincirlerin, tüketici nezdinde benimsenmiş ve kabul görmüş markalara bu türden ağır yaptırım uygulama imkanları bulunmuyor tabii... Orada da güç, tüketicinin elinde olduğu için market zincirleri bu güce boyun eğmek zorunda kalıyor.


Instore’un yazdığına göre, yapılan araştırmalar tüketicilerin %80’inin ürün tercihini rafların önünde yaptıklarını gösteriyor. “İlk görüşte aşk” bu esnada gerçekleşiyor. Tüketicilerin ürünle karşılaşmaları 7-20 saniye sürüyor. Eğer bu süre zarfında ilgi ve satın alma isteği uyandırılabiliyorsa markanın rafa çıkana kadarki üretim ve iletişim faaliyetleri de boşa gitmemiş sayılıyor. Aslında rafa girebilmiş ürün, rafta durduğu sürece markalaşma ve iletişim faaliyetini de sürdürmüş oluyor. Tabii bu durum, rafın değerini yükseltiyor ve onu kutsallaştırıyor. Market de elindeki bu kozu sonuna kadar kullanma eğilimine giriyor.

Zincir mağazalar, bir kamu kuruluşu olmadığına göre ellerindeki imkanları bu şekilde kullanmalarının önünde herhangi bir yasal engel bulunmuyor. Mey İçki’nin yaptığı türden münhasırlık anlaşmalarını bunun dışında tutuyorum. Duyduğuma göre zaten o konu, haksız rekabet gerekçesiyle Rekabet Kurulu’na intikal etmiş durumda...

Bu arada Ülker’in Instore’a yaptığı sağduyulu açıklamayı buraya almadan geçemeyeceğim: “Bu bir güç kazanma yarışı olursa hem perakendeci hem tedarikçi hem de tüketici kaybeder. Stratejik paralellik ve tüketicinin faydası için beraber çözüm arayışlarını oluşturabilen ticari ilişkiler kazanacak. Bu olmadan tek tarafta toplanan güç tüketiciye kaybettirir.” Eğer Ülker bu açıklamada geçen ilkeleri kendisi de uygulama iradesini taşıyorsa ve gösteriyorsa bence gerçekten doğru yolda demektir.

Küçük ve orta ölçekli markalar, bugün itibariyle pazar hakimiyetini elinde bulunduran bakkallar, büfeler ve yerel zincirler gibi satış noktalarını kullanıyor olsalar da, çok kısa vadede marketleşme oranının artmasıyla bu imkanı da yitirecekler. Her ne kadar büyük zincirlerin bazı kaba güce dayalı uygulamalarını engeleyeceği düşünülen ve bugün itibariyle Başbakanlık’ta bekleyen Marketler Yasası bazı düzenlemeler getirecek olsa da bundan çok umutlu olmamak gerekiyor. Haksız rekabet uygulamalarının elbette engellenmesi şart, ama küçük ve orta ölçekli markalar için bu yasanın bir şey sağlayacağını düşünmüyorum. Serbest piyasa ortamında hiçbir üreticinin malını hiç kimseye zorla aldıramazsınız ki!

Yeni ve ilginç bir şey söylemeyeceğim; hepimiz biliyoruz ki bu tür markalar için tek yol öncelikle tüketicinin fethedilmesidir. Bunu gerçekleştirdiğiniz oranda büyük zincirlerin karşınızdaki gücü zayıflayacak, sizin pozisyonunuz güçlenecektir. Bunun başka da bir çözüm yolu yoktur.

Diyeceksiniz ki, bizim tüketiciyi kazanmamızın ve markalaşma sürecini tamamlamamızın yolu da market raflarından geçiyor. Tamamen haklısınız. Tabii ki, hesabını kitabını, bütçelemesini siz yapacaksınız, ama bu süreci tamamlayana, yani köprüyü geçene kadar gereğini yapmaktan başka şansınız da görünmüyor. “Bu market bana kazandırmıyor!” yakınması, tamamen bilançolarla ilgili bir sorundur, gerçekten kazandırıp kazandırmadığını, ne kazandırıp ne kaybettirdiğini isterseniz yeniden gözden geçirin. Bu arada da sakın beni yanlış anlamayın, ben verili bir durum üzerine yorum yapıyorum; yoksa her marka keşke ağır bedellere muhatap olmadan market raflarında yerini alsa... Marketleri savunmuyorum; ancak onların o kadar çok günahı var ki, şimdi bunlara girmek yazının insicamını bozar. Yalnız bu arada sizi belki sevindirecek bir düşüncemi aktarmak isterim ki, ben, sundukları bütün avantajlara rağmen uzun vadede devasa market zincirlerinin ömürlerini sürdüreceklerine, böyle Sovyetik bir sistemi en azından bu haliyle devam ettirebileceklerine ihtimal vermiyorum. Bunu; post-modernleşme, bireyselleş(me)me, yeni ekonomi vb. alt başlıklarla beraber bir ara inceleyeceğim.


Maddelere geldik:
1.
Her üretici, bildiğimiz anlamda marka yaratmak zorunda değildir. Bazı emtia, zaten marka olma potansiyeli taşımazlar. Onlar için gerçekten söyleyebileceğim bir şey yok. Çünkü benim kafa yorduğum alanın içine girmiyorlar. Ancak şunu biliyorum ki, yeryüzünde günde milyonlarca ton emtia alınıp satılıyor ve insanlar bundan para kazanıyor. İşinizi baştan öyle kurduysanız onun inceliklerini en iyi siz bilir, siz öğrenirsiniz. Marketlerle nasıl mücadele edersiniz onu da bilmem.
2.
Ancak, eğer bir peynir üreticiyseniz tüketicinin gönlüne yerleştireceğiniz bir marka yaratmak zorundasınız. Bunun temel prensipleri bellidir, ama unutmayın ki her marka, sahibinin ruhundan doğar. İnşallah sizde onu doğurabilecek ruh vardır.
3.
Ulusal zincirlerde yer almak ve rafta tüketiciyle iletişimi sürdürmek markalaşma sürecinin en önemli parçasıdır. Tüketicinin gözünün önünde olmayan bir marka onun için yok demektir. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Ancak rafta olmayı markalaşmanın tek ve yeterli aracı olarak görürseniz, işte orada da yanılırsınız. Böylece de ömür boyu raf bedeli ödersiniz, kalbiniz buna ne kadar dayanırsa! Yukarıda bir araştırma sonucunu naklettim, ama onu biraz yorumlamak gerekiyor. Tüketici, rafta gördüğü her ürüne elini uzatmaz. Bu, karmaşık bir konudur ve üründen ürüne, kategoriden kategoriye değişik tüketici reaksiyonları ayrı ayrı incelenmelidir. Eğer üründen kastımız çamaşır mandalıysa rafta olmak nerdeyse işi bitirmek anlamına gelebilir. Ama raftaki zeytinyağından söz ediyorsak, (eğer herhangi bir markaya karşı tüketici sadakati söz konusu değilse) diğer farklı iki markanın yanında sizin zeytinyağınızın da marka gücü olabilmelidir ki, tüketici o saniyelik süreçte bu kez sizinkine teveccüh gösterebilsin. O saniyelerin anlamı, rafa girdim, oldu bitti demek değildir. Bir de tükecinin tercihe bırakmadığı, marketçinin hiçbir raf manipulasyonuna kanmadığı, doğrudan gönlündeki markaya yöneldiği durumlar vardır ki, dostlar başına diyelim.
4.
Diyorsunuz ki “Bırak markalaşmayı, ben bu raf bedellerinin ödersem batarım.” Hımm! O zaman raf bedellerini ödeyebilecek güçteki markaların yolunu takip etmek için niye çırpınıyorsun? İki seçeneğin var; ya markalaşma hevesinden vazgeçip kaderine razı olacaksın ya da sonuca götürecek bambaşka bir yol bulacaksın!
5.
Tabii tabii, market taleplerinin gereğini yapmak zorundasın diye ben dedim, ama son söylediğinle koşullar değişti. Diyorsun ki bu raf bedellerini ödeyemem. Bu durumda, o rafa girebilme gücünü kazanmak için, o rafa girmeden önce ne yapılabileceği üzerinde sıkı sıkı çalışmaktan başka çaren yok! Ne bileyim, belki göğsünü gere gere “Ben ulusal marketlerde şu şu şu nedenlerle yokum arkadaş! Size ulaşmak için de sizin menfaatleriniz doğrultusunda şunu şunu şunu yapıyorum. Siz de bana ulaşmak için azıcık bir zahmete katlanacaksınız, ama buna değdiğini de göreceksiniz.” diyerek zaten marketlerden bir şekilde kıl kapan bir segmenti ele geçirebilirsin. Belki dedim, dur hemen harekete geçme!

Kısaca diyorum ki, sen rafa girmeye uğraşmak için kan ter içinde kalma... Terini ya da kanını başka yerde akıt, sonra da raf seni çağırmak zorunda kalsın.

Evet, raf seni çağırsın!

3 YORUM:

Blogger Mustafa Avcı yazdı:

"... Dağıtım, başlı başına ayrı bir konu; bu sorunun önümüzdeki yıllarda lojistik sektörünün gelişmesiyle ortadan kalkabileceğini düşünüyorum. Veya üreticiler arasındaki çeşitli işbirliği modelleri sorunu çözebilir. Mesela Japonya’da lojistik ve operasyon maliyetlerinin gereksiz yüksekliğini farkeden üreticiler, ortak dağıtım organizasyonlarıyla bu sorunu aşmışlardır. Türkiye’de dağıtım gücü hâlâ rekabetin önemli bir enstrümanını oluştururken Japonya’da dağıtım ortaklaştırılarak rekabetin dışına çıkarılmıştır. Bizde de kısa veya orta vadede böyle bir gelişme bekliyorum..."

Selim bey, bu kısmı biraz daha açabilir misiniz? yani; buradaki lojistik ve operasyon maliyetlerinden kasıt, kabaca nakliye bedeli dediğimiz kısım mı? yoksa satış ve dağıtım konusunda üretici firmaların yerel faaliyet gösteren bayi ve/veya distribütörleri olan kuruluşlar mı? Bunu, şunun için merak ettim, günümüzde eski adıyla toptancılığın halefi olarak işleyen Bayilik/distribütörlük sisteminin önümüzdeki yıllarda öngörülebilir bir sürede değişim göstermesi ve bunun ne şekilde olması sözkonusudur?
Sevgiler, Mustafa Avcı

Çarşamba, 25 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Dağıtıcı da, toptancı da, tedarikçi de, perakende satış noktası da lojistik zincirinin içindedir. Ben, yazıda özellikle dağıtım konusuna odaklanmıştım. Bugün itibariyle, toptancılığın eski itibarını kaybetmesinin iki önemli nedeni var: Birincisi, marketleşme arttıkça toptancının aradan doğal olarak çıkarılması, ikincisi ise, bugün itibariyle toptancıların enflasyonist ortamdaki avantajlarının ortadan kalkmış olmasıdır. Eskiden toptancı için tek başına "toplamak" bile bir fayda oluşturuken, bugün toplamamak ve stok maliyeti yüklenmemek önemlidir.

Nakliye ise dağıtımın işleminin bir bölümünü oluşturur ancak.

1.
Ülkemizde henüz marketleşme oranı oldukça düşük düzeydedir.
2.
Bu nedenle eski ve yeni sistemler birlikte varlığını sürdürebilmektedir.
3.
Türkiye’de şirketlerin dağıtım hizmetini “outsource” etme oranı %10 civarlarında... Bunda, yeterli arzın oluşmaması yanında, dağıtım firmalarıyla şirketler arasındanki yaşanan sorunların da etkili olduğunu sanıyorum. Bu oran Avrupa’da %30’larda. Amerika’da ise %65.
4.
Kendi dağıtım ağını kurmuş olan büyük şirketler, küçük ve orta ölçekli firmalara karşı çok ciddi bir rekabet avantajını ellerinde bulundurmuş oluyorlar.
5.
Ellerindeki ürün portföyü yeterli olmayan şirketlerin kendi dağıtım ağlarını kurup bunun maliyetini kaldırabilmeleri mümkün değil. Bu durumda da güç, zaten az sayıdaki dağıtım şirketinin eline geçmiş oluyor. Yazıda bahsettiğim gelişmeden kastım, bu sektörün gelişmesiyle küçük ve orta ölçekli üreticilerin de bu önemli sorunu aşacak olmaları şeklinde bir öngörüden ibarettir.
6.
Bu gelişmeyi hızlandıracak bir faktör de enflasyonist sürecin sona ermiş olmasıdır. Bu da, ihtiyaçların anlık çözümlerini gerekli kılıyor. Yani kimse stok maliyeti taşımak istemiyor. Üreticiyle satış noktası arasındaki süreci kısaltacak olan dağıtım sektörü olacaktır. Bilindiği gibi, eskiden fabrikadan çıkan kamyon toptancıya varıncaya kadar içindeki mal zam görebiliyordu.
7.
Dağıtım sektöründen, küçük ve orta ölçekli üreticinin bu önemli ihtiyacına cevap vermesi, perakende noktaları açısından da raftaki ürünün tükenmesine çok az kala yeni siparişin noktaya ulaştırması beklenmelidir. Sektör, bu gerçekler doğrultusunda değişime uğrayacak ve gelişecektir diye düşünüyorum.

Çarşamba, 25 Ekim, 2006  
Blogger alierisi yazdı:

Size Yuzde Yüz katılıyorum.
Gelecekte dağıtım kanallarına sahip olan üreticiler sektoru yönlendirecekler.
Toptancıların aradan cıkmasını öngörmüyorum fakat toptancılar ileride lojistik merkezi olarak çalıabilir. Nedeni bolgeye ait dinammiklere toptancıların daha hakim olması ve üretici firmaların bolgesel satışlarda risk takibi yapabilen geleneksek pazarlama yapabilecek kadrolarının yetersiz olmasıdır.
Burada geleneksel perakendecilerin de kendilerini yerel zincir magzalarla desteklemeleri veya konsept değiştirmelerşi gerekmektedir.
Olmaz ise %100 kapatma yoluna gideceklerdir. Bu sadece buyuk şehirlerde gerçekleşecektir.

Cuma, 19 Şubat, 2010  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home