Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Ağ ekonomisinde yeni ticaret yolu: E-ticaret

Prof. Dr Şule Özmen'in bu kitabı, ağlarla birbirine bağlanan bilgisayar ve mobil iletişim araçlarının yarattığı değişimin ekonomik hayata yansıyan en önemli sonuçlarını, yeni ticaret yollarını ele alıyor. Bu ticaret yolları tüm dünyada, geleneksel iş modellerinin ve türüne odaklı yapılanmaların dışında bir gelişme göstermektedir. Yeni bir ticaret yolu olarak ortaya çıkan elektronik ticaret işletmelerin ve insanların yaşamına hızla girdi ve giderek artan bir oranda kabul gördü, tercih edildi. Ancak bu yolu seçenlerin bir bölümü başarılı olurken, bazısı başarısız oldu. Ne var ki, bilgi çağında kaçınılmaz bir seçenek haline gelen elektronik ticaret için araçları iyi kullanmak, hedeflenen amaçlara en kısa, verimli ve etkin biçimde erişmek için de sağlam bir alt yapıya sahip olmak gerekmektedir. Prof. Dr. Şule Özmen kitabında, bu alt yapının oluşturulması bağlamında, E-Ticaret'teki tüm gelişmeleri, E-İş modellerini, E-İşletme stratejilerini, müşteri ilişkilerinden pazarlamaya, veri ambarından veri madenciliğine, E-Ticaret'teki sistemlerden, E-İşletmelerdeki güvenliğe kadar E-Ticaretin tüm konularını inceliyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Çarşamba, Eylül 20, 2006

| Türk fındığı nasıl kurtulur?

2006 mahsulü fındık için açıklanan taban fiyat nedeniyle hükümet, çiftçi tarafından epeyce protesto edildi. Bu tepkiler, daha da süreceğe benziyor. Bir tarafta Karadeniz İhracatçı Birlikleri ve Dış Ticaret Müsteşarlığı bünyesinde oluşturalan FTG (Fındık Tanıtım Grubu), diğer tarafta bu yıla kadar çiftçiden fındık alımlarını gerçekleştiren Fiskobirlik ve fındık çiftçisinin çeşitli konulardaki çekişmelerine de tanık olmuştuk. Hükümetle de ihtilafa düşen Fiskobirlik'in bu yıl itibariyle fındık alım yetkisi iptal edilerek TMO’ya verildi. Öte yandan, önemli fındık ihracatçılarımız arasında yer alan Cüneyt Zapsu’nun da Başbakan’a yakınlığı çeşitli tepkilere neden olmaktaydı.


Kendisi de bir Karadenizli olan Başbakan’ın bu yıl bu konuyla ilgili olarak başı epeyce ağrıyacağa benziyor. Nitekim dün, Ordu milletvekili Eyüp Fatsa’yı çiftçinin kendisine yönelik tepkisinden jandarmanın kurtardığı yolunda bir haber de yer aldı gazetelerde... Hatta, Türk hükümetinin açıkladığı taban fiyata Katalan fındık üreticilerinin bile tepki gösterdiğini, eğer zararları karşılanmazsa Brüksel’e kadar protesto yürüyüşü yapacaklarını bile duyduk. [*]

İşin bu yönleriyle ilgili olarak analiz yapabilecek yeterli bilgiye sahip değilim. Taban fiyat konusunda da, hükümetin 2007 yazında, yani seçim öncesi bir şansı var zaten. Bizim seçmenin balık hafızasının bu kez de işe yarayacağını düşünülüyor olabilir.


Bu karmaşa içinde şunu söyleyebilirim ki, ihracatçıyla üretici ve iç pazar aktörleri arasında bir çekişme ve çatışmanın olması kaçınılmazdır. İhracatçı, yurt dışı bağlantıları nedeniyle ürünü ucuza almak isteyecek, doğal olarak üretici de daha yüksek bir fiyat talebinde bulunacaktır. İç pazar fındık talebi ve tüketiminin fındık fiyatlarına ne oranda bir etkisinin olduğu konusunda da bilgim yok.

Zaten ben, elbete ki tartışmayı, kendi ilgi ve uzmanlık alanım doğrultusunda yapacağım.

Aslında bu yazıyı çok daha önceleri yazmayı arzu ederdim. Ancak, ajansımın bir dönem, iki yıl kadar FTG’ye hizmet vermiş olmasından kaynaklı çekincelerim nedeniyle erteledim, herkesin yapacağını yapmasını bekledim. Pişmiş aşa su kattığım yorumlarına ya da başka birtakım söylentilere gerekçe oluşturabilirdim.

FTG (Fındık Tanıtım Grubu) deyince, bu yapıyı birazcık tanıtmak gerekir. İki yıl boyunca, burada gerçekten çok değer verdiğim ve sevdiğim insanlarla teşriki mesaimiz oldu. Grubun, benim tanımadığım diğer üyeleri de elbette değerli insanlardır. Fakat FTG’nin kuruluş ve işleyiş mantığındaki bir yanlıştan söz etmeden geçemeyeğim. FTG; Dış Ticaret Müsteşarlığı’ndan, İstanbul ve Karadeniz İhracatçı Birlikleri’nden üyelerin oluşturduğu yarı kamusal bir oluşum... Adı üstünde fındığı tanıtma amacıyla oluşturulmuş. Tanıtımın parasal kaynağı da ihracatçıların, yaptıkları fındık ihracatlarından oluşan belli bir fon kesintisiyle oluşturuluyor.


Yanlışlık nerede? Fındığın hem dış hem de iç pazarda tanıtımı görevi bu gruba verilmiş. Dış pazar tamam... Peki, iç pazarda fındığın talep yaratacak ölçüde bir başarıyla tanıtılması fındık fiyatlarını yükseltmez mi? Bu, ihracatçının işine gelir mi? Elbette, herkes kendi yararını düşünecektir, ayak oyunlarına ve birtakım kirli işlere bulaşmadıktan sonra bunda ayıplanacak bir durum yok. İhracatçının, tanıtım işini, en azından can yakıcı bir hevesle ve sonuç odaklı olarak yerine getiremeyeceği çok açık değil mi? FTG, iç pazarda fındık tanıtımını hakkıyla yerine getiriyor olsa bile, niye bunu ihracatçıların fon kesintileriyle oluşan kaynakla yapsın ki? İhracatçılara, kendi menfaatlerine aykırı bir işi yine kendi paralarıyla yaptırmaya kalkışmak oldukça garip bir durum oluşturmuyor mu?

“Ülkemiz, dünya fındık üretiminin yaklaşık % 70’ini, dünya fındık ihracatının ise % 70-80’ini tek başına gerçekleştirmektedir. Fındık bu yönleriyle ülkemizin gerek üretim, gerekse ihracat yönünden dünya piyasalarında hemen hemen tek başına hakim olduğu veya olabileceği nadir ürünlerimizden birisidir.

Sanayileşme çabasında bir ülke olmamız nedeniyle, toplam ihracat içerisinde sanayi ürünlerinin payının artması ve buna bağlı olarak tarım ürünleri payının azalması öngörülmektedir. Ancak Türkiye ekonomisi tarıma dayalı niteliğini sürdürmekte; tarım ürünleri ihracatının toplam ihracat içerisindeki payı azalmakla birlikte önemini korumaktadır.

Fındık tek başına ülkemize her yıl ortalama 600-700 milyon dolarlık döviz kazandırmakta, tarımsal ihracat gelirlerinin dörtte birini karşılamaktadır.” (Doç. Dr. Yeşim Okay, Prof. Dr. A. İlhami Köksal)

Türk fındığı nasıl kurtulur?

Türk fındığının iç ve dış pazar satış oranını artırmaya yönelik çalışmalar elbette yeterli değildir; önemli olan bu tarımsal ürünü emtia olmaktan çıkarabilmek ve katma değerini artırabilmektir. Yani hedef kitle zihnindeki Türk fındığı algılamasının tarımsal bir emtiadan “marka”ya dönüştürülmesi gerekiyor.

Öncelikle ürünle ilgili bazı bileşenlere göz atalım:

Ürün
Fındık, bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin Karadeniz Bölgesi’nde yetişen tarımsal bir üründür. Ceviz, fıstık, leblebi, kuru üzüm, kabak çekirdeği vb. gibi herhangi bir çerezdir. Genellikle kavrulmuş olarak yenir. Lezzetlidir. Pasta, kek, tatlı vb. gibi evde yapılan ürünlerin katkı maddesi ve süsüdür. Özellikle çikolata, bar gibi endüstriyel ürünlerin katkı maddesidir. Nugat, ezme gibi bazı ürünlerin de ana maddesidir. Doğal ve sağlıklı bir üründür. Özellikle kalp sağlığına etkisi uzmanlar tarafından dile getirilmektedir. Padişah macunu vb. gibi erkeklerde cinsel gücü artırıcı etkisi olduğu söylenmektedir.

Güçlü yönleri
Lezzetli, sağlıklı ve doğal bir üründür. Tüketimi çok kolaydır, hemen her ortamda tüketilebilmektedir. Penetrasyonu yaygındır. Baskın bir tadı olmadığı için pasta, çikolata, dondurma gibi çeşitli gıda ürünlerinde katkı maddesi olarak kullanılabilmektedir.

Zayıf yönleri
Diğer kuruyemiş türlerinin birçoğuna göre pahalıdır. Temel ihtiyaç maddesi olmadığı için tüketim sıklığı azdır ve sürekli hatırlatmaya ihtiyaç göstermektedir. Markalaşma ve ürün geliştirme yolunda daha aktif davranan ikame patates cipsi, mısır cipsi, işlenmiş Amerikan fıstığı gibi ürünler karşısında mütevazı bir tarımsal ürün olarak algılanmaktadır. Hammadde maliyeti olarak yüksek kaldığı için yatırımcı bazında markalaşma ve ürün geliştirme çabaları sonuçsuz kalmaktadır.

Fırsatlar
Kentleşme hızına paralel olarak, insanların, eğlencelik ürünlere talebi nisbi olarak artmaktadır. İnsanların sağlıklı ve doğal ürünlere talebi bilinçlenme ve bilgilenme düzeyine bağlı olarak giderek artmaktadır.

Tehditler
İkame ürünlerin çokluğu ve bunların aktif pazarlama etkinliği içinde bulunmaya devam edecek olmaları bir tehdit unsurudur. Diğer çerez türleriyle fındık arasında fiyat farkı makası kapanmayabilir. Amerikan fıstığı gibi rakip ürünler pazarda daha aktif bir rol üstlenebilirler.

Üretim
Ülkemizin Karadeniz bölgesinde tarımsal bir ürün olarak üretilmektedir. Son on yıllık istatistiklere göre kabuklu fındık üretim miktarı 300 bin tonla 600 bin ton arasında değişmektedir.

Hedef kitle
Hedef kitlenin ana segmentini 15-45 Kadın-Erkek B ve C SES grubu oluşturmaktadır.

Hedef kitle analizi
Fındık, taşıdığı ve yüklenebilecek değerler itibariyle çok daha geniş bir hedef kitle potansiyeli barındırmaktadır. Ancak, sağlıklı bir pazarlama iletişimi stratejisi geliştirmek, bir segmentasyon çalışması gerektirmektedir. Elimdeki verilere göre, hedef kitlenin ağırlığını kadınların oluşturduğunu söyleyebiliyoruz. Fındık, her ne kadar maç ve içki sohbetleri gibi erkek hedef kitlenin ortak mekanlarında tüketildiği izlenimi veriyorsa da, aile içi tüketimin ciddi bir ağırlıkta olduğu belirtilmektedir.

İstanbul özelinde yapılan bir araştırmada genel kuruyemiş kategorisinde satın alma sıklığının haftada bir %43, on beş günde bir %26, ayda bir %13.5 oranlarında olduğu saptanmıştır. Ayrıca kuruyemiş, %49 oranında kuruyemişçiden, %28 oranında süpermarketten, %13.5 oranında bakkaldan, %7 oranında hipermarketten ve %2.5 oranında büfeden satın alınmaktadır.

“İlk akla gelen çerez markası?” sorusuna tüketicilerin sırasıyla Tadım, Ruffless, Panço, Amigo, Cipso, Pringles, Lays, Çitos, Sincap, Findux, Tombi, Patcips cevabını vermeleri fındık, fıstık gibi doğal ürünlerin yanına işlenmiş ürünleri de yerleştirdiklerini göstermektedir. Bu durum, rekabetin fotoğrafını göstermesi açısından önemlidir.

Araştırma sonuçlarına göre kuruyemiş kategorisinde fındığın tüketimi %18 oranıyla üçüncü sırada yer almaktadır. Çekirdek %34 oranıyla ilk, yer fıstığı %23 oranıyla ikinci sıradadır. Dördüncü sırada %11 oranlarıyla antep fıstığı ve leblebi gelmektedir. Bademin tüketim oranı ise çok düşüktür.

Fındık, genelde diğer kuruyemişlerle birlikte satın alınmaktadır. Fındığa karşı tüketici nezdinde önemli bir satın alma nedeni oluşmamış görünmektedir. Fındık üreticisi ülke olmamıza rağmen yıllık kişi başına tüketim 1 kg.’a zor ulaşmaktadır.

Bir satın alma nedeni olarak, son zamanlarda Prof. Dr. Mehmet Öz’ün açıklamalarının satışlarda %20 oranında artış sağladığı şeklindeki gazete haberlerinin ise ne ölçüde gerçeği yansıttığı ve bu yayınlarda artıştaki zaman parametresinin yer almaması, bu türden bilgilere kuşkuyla bakmamıza neden olmaktadır. Ancak, kuruyemişçilerle yaptığım sohbetlerde çok nisbi bir hareketin olduğu, ancak arkasının hemen kesildiği bilgisi edindim.

Daha önce etkili bir kampanya olarak gerçekleşen Aganagi kampanyasının fındıkla ilgili temel vaadi ise, hedef kitlenin çok önemli bir kısmı (kadın ve ergenlik dönemine girmemiş onlu yaş grubu çocuklar) için satın alma nedeni oluşturmamaktadır. Herhalde, bu konuda fındıktan medet ummayanların sayısı da az değildir, erkekler arasında!

Ürün kavramı ve konumlandırma

Ürün kavramı, geleneksel olarak daha çok somut özellikler üzerinde yoğunlaşmıştır. Günümüzde ise tüketiciler alışverişlerinde, ürünün somut özelliklerinden daha fazla şeyi satın alırlar. Artık hepimiz biliyoruz ki, bir ürün fiziksel bir nesneden çok daha fazla anlam içerir. Satın alıcının zihninde ürünün özellikleriyle, sağlayacağı yararlardan oluşan beklentileri de içeren bir dizi soyut bileşen yer alır. Bu açıdan değerlendirildiğinde ürünün iki temel bileşeninden söz etmek gerekir: Soyut bileşenler ve somut bileşenler. Tüketici ürünleri sadece fiziksel nesneler olarak değil, bir “tatminler demeti” olarak görür. Revlon yetkililerinin “Biz fabrikada kozmetik üretir, mağazada umut satarız.” sözü bunun en somut kanıtıdır. (Pazarlama İletişimi Yönetimi, Yavuz Odabaşı, Mine Oyman, 2001)

Marka ise; fonksiyonel (somut) ve simgesel (soyut) değerler, ürüne yüklenen beklentiler, çağrışımlar, duygular ve deneyimlerin tümünün temsil odağıdır. Gerçek bir başarı elde etmek istiyorsak, gerçekçi bir konumlandırmayla Türk fındığını markalaştırmalı, tüm iletişim faaliyetlerini de bu doğrultuda gerçekleştirmeliyiz.


Fındıkla ilgili mevcut tüketici algısı

Ürünle ilgili olarak oluşan tüketici algısı üç noktada odaklanmaktadır:
1.
Lezzetli ve nisbeten pahalı, diğer çerezler gibi doğal bir çerezdir.
2.
“Erkekler için cinsel gücü artırır.” (Aganigi) mesajının oluşturduğu popüler algı... Bu mesajın doğruluğuna inanılıp inanılmadığıyla ilgili bir araştırma verisine rastlamadım.
3.
Sağlıga yararlıdır.

Fındığa yüklenen mevcut değerler yeterli mi?

Aslında soruyu “doğru mu?” şeklinde de sorabilirdim. Mevcut değer algılarını kritize edecek olursak;
1.
Algı: Lezzetli ve nisbeten pahalı, diğer çerezler gibi doğal bir çerezdir.

“Herhangi bir çerez” algısı, markalaşmanın en büyük düşmanıdır. Şartların olgunlaşması sonucu oluşturulacak farklılaştırılmış ürün arzları gelişene kadar mevcut ürünün fiziksel özelliğinde büyük bir değişiklik yapabilmek mümkün değildir. Soyut değerlerde farklılaşma yaratarak fındığın diğer çerezlerden ayrıştırılması şarttır. Yani fındık, tarımsal bir emtiadan markaya dönüştürülebilmelidir.
2.
Algı: “Erkekler için cinsel gücü artırır.”

Bu mesajın doğruluğuna inanılıp inanılmadığıyla ilgili bir araştırma verisi yoktur.
a.
Zaten bu konuda, tüketicinin, fındığın afrodizyak özelliğine inanmasından çok, her toplumda az ya da çok rastlanan belden aşağı erkek kültürünün oluşturduğu ilgi etkili olmuştur.
b.
Yine, böyle bir özelliği olduğuna inanıp fındık satın alanların genel tüketici kitlesine oranıyla ilgili bir araştırma verisi mevcut değildir.
c.
Tüketicinin bir bölümünde böyle bir inanışın olmasının herhangi bir sakıncası yoktur. Sorun, bu inanışın fındığın kimliğini belirlemesi ve hedef kitlenin çok önemli bir bölümünü dışlamasıdır.
d.
Bu algının, kısa vadede olumlu sonuçları olduğunu varsaysak bile, konumlandırma ve orta-uzun vadeli stratejiler açısından ciddi bir sorun oluşturmakta, uygun ve satın alma değeri yaratacak konumlandırmaya yer bırakmamaktadır.


d.
Sonuçları konusunda ciddi tereddütler olsa bile FTG tarihinde en çok ses getiren kampanya olan Aganigi kampanyasının fındık satışlarını %30 artırdığına dair bir bilgi tedavülde dolaşsa da bunun gerçekliğine dair bir veri yoktur. Yine bu bilgi, zaman parametresinden bağımsız dile getirildiği için güven verici değildir. Mesela bir günlük ya da bir haftalık fındık satışında gerçeleşen %30’luk bir artışın, yıllık satış tonajına yansıma oranı çok düşük olacaktır. Zaten, hiçbir resmi veride böyle bir dramatik artış gözlemlenmediği gibi ilk “aganigi” kampanyasından sonra 3 bin tonluk bir düşüş göze çarpmaktadır.

Bir market zincirinin yöneticisiyle yaptığım görüşmede şöyle bir cevap almıştım: “Uyanığız ya! Reklam başladığında saldırıp malı stokladık, sonra da bir yıl boyunca yavaş yavaş sattık!”
e.
Ali Saydam’ın ifadesine göre bu durum %80’i kadın olan Türk fındık tüketicisinin değerler sistemiyle çatışmaktadır:

“İşte bu nedenle bu kadar ‘mahrem’ bir konuda, içinde yetiştiği değerler sistemi, hiçbir Türk kadınının risk almasına izin vermez, yani fındık almasına....

Algılamayı yönetebilmek için hedef kitle veya kişinin değerler sistemiyle kesinlikle çatışmamak gerekir. Değerler sistemi öyle bir süzgeçtir ki, bu süzgeçten geçilemediği takdirde algılama yönetiminin diğer 10 temel kuralının tamamına harfiyyen uyulsa da bir işe yaramaz. Çünkü bu durumda, deyim yerindeyse, uçağın burnunu havaya kaldırmak mümkün olamayacağından, yere çakılmak kaçınılmaz hale gelecektir.” (Ali Saydam, Algılama Yönetimi, 2005, Sayfa: 255)
f.
Fındığı yeniden konumlandırırken mevcut algıyı dikkate almadan bir planlama yapmak mümkün değildir. Olumsuz yargıları ve olumlu müktesebatı dikkatle analiz ederek çalışmaya başlanmalıdır.
3.
Algı: Sağlıga yararlıdır.

Bu algı olumludur, ancak tek başına yeterli değildir. Yani bir “ilaç” konumlandırması tüketici kitlesini daraltacak ve yaş oranını yükseltecektir.


Yeni bir konumlandırma

Fındık için yeni bir konumlandırma çalışması yapmak ve pazarlama iletişimini de bu konumlandırmaya uygun olarak realize etmek bana göre kaçınılmazdır.

Yeni konumlandırma bir reddi miras üzerine oturtulmamalı, mevcut müktesebatı içine almalıdır.

Ancak, yeni konumlandırma kapsamı içinde “aganigi”nin etkinliği yumuşatılmalı ve küçültülmeli, “sağlık” ise muhafaza edilmeli, hatta vurgusu, dozunda olmak kaydıyla artırılmalıdır.

Peki nasıl bir konumlandırma?

Fındığın çekirdek değerini (core value) afrodizyak özelliği olarak vurguladığımızda kendimize kendi ellerimizle yeni rakipler icat ettiğimiz muhakkaktır: Viagra, padişah macunu, bal vb. afrodizyaklar veya afrodizyak olduğuna inanılan ürünler...

Çekirdek değerin tek başına “sağlık” olarak benimsenmesi durumunda da benzer bir sonuçla karşılaşmamız mukadderdir.

Oysa eşsiz (uniqe)bir konumlandırma yapılmalı, tüm rakipler ve ikame rakipler yanında farklılaşarak ciddi bir rekabet avantajı elde edilmelidir.

Sadece bir öneri: Türk fındığı hayatın en yararlı neşesi, eğlencesi ve lezzet keyfidir.

Türk fındığı, soyut ve somut bileşenler olarak; herhangi bir tarımsal emtia ya da bir kuruyemiş değil, Brezilya kahvesi, Rus votkası, Küba purosu, Amerikan fıstığı gibi “gusto”su olan bir markadır. Yepyeni bir lezzet deneyimidir. Her yerde, her koşulda tüketilebilir. Dinamik, enerjik, eğlenceli ve kıpır kıpırdır. Bu özellikleriyle hayatın neşe kaynağıdır. Sağlıklıdır, birçok yönüyle sağlığa yararlıdır. Yerine ikame edilebilecek herhangi bir benzeri yoktur. Tüm bu değerleriyle “kabuğuna sığmayan bir mucize”dir.

O, sohbetlerin vazgeçilmez konuğu... Yalnızların arkadaşı, aşıkların sırdaşı... İçeceklerin dostu, tatlıların yoldaşı... Yaşlıların enerjisi, gençlerin eğlencesi... Ruhları güzelleştirir, bedenleri gençleştirir. Sinirleri yatıştırır, dargınları barıştırır. Zayıfları güçlendirir, zihinleri dinçleştirir. Olmayanı oldurur, gülmeyeni güldürür.

O, kabuğuna sığmayan bir mucizedir!


Konumlandırma önerisi için kullanılan bazı anahtar kavramlar

ağız tadı, zevk alma, kişisel tecih (gusto)
hoşlanma, haz, bir şeden zevk alma yeteneği (enjoyment)
çeşni, lezzet verici şey (relish)
dinç, enerjik, diri, canlı (vigorous)
hayatiyet, canlılık (vitality)
hayal, düş, imge (fancy)
tat. lezzet, beğeni (taste)
aşırı sevinç, coşku, aşırı mutluluk (ecstasy)
kült, inanç, moda ve sadakat (cult)
mucize, harika, keramet (miracle)
şen şakraklık, kıpır kıpır olma (vivacity)
eğlence, davet, ziyafet ağırlama (entertainment)

Stratejik iletişim yaklaşımı için bazı temel kriterler

1.
Her iletişim etkinliği satışa destek yanında yeni konumlandırmayı ve kimliği yerleştirme ve markalaşma yönünde ciddi adımlar olarak değerlendirilmeledir.
2.
Eylül 2005’te Ordu’da gerçekleştirilen Ulasal Fındık Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde yer alan Türk fındığı markalaşma hedefine uygun olarak ileşitim enstrümanları geliştirilmelidir.
3.
İletişimde, tüketicinin mevcut fındık algısını baskılayıp yeni konumlandırmanın önünü açacık görkemde bir tarz ve ton benimsenmelidir.
4.
Hedef kitlenin değerler sistemini dikkate almalı, alt grup ve düşük profil popüler kültür anlayışına teslim olunmamalıdır.
5.
Tüm iletişim faaliyeti, kendisini değil fındığı starlaştırma başarısı göstermelidir.
6.
Hedef tüketici kitlesinin sosyoekonomik statü kriterleri yanında psikografik değerleri asla ihmal edilmemeli, hedef kitle segmentasyonunun genişliği gözden uzak tutulmamalıdır.
7.
Fındığı tanıtmak için onu tanıdığımızdan emin olmalıyız.
8.
Talep yaratma ve talebi istikrarlı hale getirmede istikrarlı ve uzun vadeli bir iletişimin koşulları oluşturulmalı, medya alternatifleriyle tüketiciye fındık aralıksız hatırlatılmalıdır.
9.
Yararlanılacak entegre pazarlama iletişimi araçları doğru tespit edilmeli, etkili bir medya stratejisi oluşturulmalıdır.
10.
İletişimin görevi stratejiyi en iyi ekilde hayata geçirmektir. Bir başka deyişle, reklam, satın alma nedenini dramatize etmektir. Satın alma nedenini anlatırken tüketicinin ilgisi elbette çekilmelidir.
11.
FTG, sahibi olduğu bir ürünü satmadığı için operasyonel satış aktiviteleri, penetrasyon ve benzeri konulara müdahil olması mümkün değildir. Ancak yine de satış noktalarına uygun POP malzemesi destekleri sağlanmalıdır.
12.
Geçmiş kazanımları reddetmeyen, ancak markayla ilgili birikmiş kirleri silebilecek güçte bir iletişim stratejisi geliştirilmelidir.

Türk fındığı marka görsel kimliği (Brand identity)

Marka diyorsak, Türk Fındığı logosuna ve marka görsel kimliğine ihtiyaç var demektir. Fındık, doğadaki en güzel görünümlü ve en estetik ürünlerden biridir. Yapısındaki dinamik denge, içindeki gücü ve enerjiyi yansıtır niteliktedir. Fındık hem fiziksel yapısı, hem de taşıdığı değerler açısından sıkıştırılmış bir gücün ve enerjinin dinamiğine sahiptir. Kabuğun, içteki zarın ve ürünün renk uyumu ise, fındığın sahip olduğu değerler arasındaki uyumun bir ifadesidir. Bu özet tanım, ürünün görsel kimliğini belirleyen unsurlardır. O halde Türk Fındığı markası için, ürünün fiziksel yapısını yansıtıcı, dinamik, enerjik, uyumlu, özgün ve soyutlama yeteneği yüksek bir amblem-logo kullanılmalıdır.

Sonuç

1.
Bana göre “aganigi” yaklaşımı son derece yanlış olmuş ve bütün popülaritesine rağmen Türk Fındığı’nı maalesef kirletmiştir. Eleştirdiğim, bu reklam serisinin temelini oluşturan afrodizyak konumlandırmasıdır. İkincisini değilse bile, ilk reklamı ben de keyifle izlediğimi hatırlıyorum.
2.
Fındığı markalaştırırken, hedef kitlenin değerler sistemi dikkate alınmalı, alt grup ve düşük profil popüler kültür anlayışına teslim olunmamalıdır.
3.
Tüm görüş ayrılıklarına son verecek yöntem, bilimsel yaklaşımdır. Her iletişim faaliyetinin Türk Fındığı’na ne kazandırıp he kaybettirdiğini ölçümlemek bilimsel yöntemlerle mümkündür. Bu araştırmaları yapmak, Türk Fındığı’nın markalaşma yolundaki yönünü tayinde çok yararlı olacak, benim de burada nefes tüketmeme gerek kalmayacaktır.
4.
Türk fındığının ancak sağlam, doğru ve hedef tüketici kitlesinin beklentilerine uygun bir konumlandırmayla istenilen başarıya ulaşacağına inanıyorum.
5.
İletişimde istikrar şarttır. Süreklilik, aynı zamanda harcanan bir önceki iletişim kaynağının boşa gitmemesinin güvenceye alınması, verimliliğin yükseltilmesi açısından da çok önemlidir.
6.
Türk fındığının Amerikan fıstığına göre tek eksiği markalaştırılamamış olmasıdır.

Sorunu, yalnızca taban fiyat, üretici-ihracatçı çekişmeleri, Fiskobirlik seçimleri gibi noktalardan tartışmaya devam edersek, belki de asıl odağı kaybederiz. Bu konuya devam edeceğim ve dış pazarlarla ilgili görüşlerimi de daha sonra açıklayacağım.

OKUMA PARÇALARI:
| FTG’de sağduyunun sesi… Eşbaşkan Özongun: “Türk vatandaşının değerlerine özen göstermemiz lazım.”
| Ali Saydam: Kadınlar! Haydi fındık almaya!..
| Fındığın üretimi bizde, ticareti başkasında, Abdurrahman Yıldırım, Sabah Gazetesi
| Aganigi, Yılmaz Özdil, Sabah Gazetesi
| Fındıksal patlama, Yavuz Donat, Sabah Gazetesi

24 YORUM:

Anonymous Bilge SEMETEY yazdı:

Selim Hocam,

Yazınızı her zaman olduğu gibi keyifle okudum. Sorularım var. Fındığın markalaşma serüvenini ele alacak olan kimdir? Siz de eleştrilerinizi dile getirmişsiniz zaten ama, FTG ile bu iş (içeride ya da dışarıda) yürür mü? Fındık üreticilerini bir araya getirip, "Verin kardeşim fındıkları, ben bu işi layıkıyla yapacağım, Türkiye'ye ve dünyaya satacağım, alın size de 10 YTL kilogram başına.." diyecek bir girişimci yok mudur? Buna yasal bir engel mi var? Bizim bu ihracatçılardan kafası çalışan yok mudur? Çuvalla fındık alıp gemiye yüklemeyi, hepsi mi marifet sanıyor?

Mazur görün sorumsuzca yorumumu, ayrıca Katalonya'dan olan haberi yazınıza bağladım.

Sevgiler, Saygılar,

Çarşamba, 20 Eylül, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Bilge,

Öncelikle yorumun için teşekkür ederim. Aslında bu yazının yayımlanmasını, taban fiyat tartışmaları yanında senin yazın da hatırlatıp tetiklemiş oldu.

Ben maddeleştirmeyi seviyorum, öyle yapayım mı?

1.
Fındık sonuçta bir tarımsal ürün... Böyle bir ürünün markalaşma stratejisi elbette farklılıklar gösterecektir. Colombia’nın kahve atağı gibi dünyadaki bazı vakaları incelemek yararlı olacaktır.
2.
Fındık konusunda Türkiye’nin avantajı dünya üretiminin %70’ten fazlasını gerçekleştiriyor olmasıdır. Ayrıca, iklim koşulları nedeniyle Türk fındığı gerçekten diğer coğrafyalarda üretilenlere göre daha kalitelidir.
3.
İhracatının en çok Almanya ve diğer Kuzey Avrupa ülkelerine yapılmasından da anlaşılacağı gibi fındık, kakaoyla çok iyi uyum sağlayan bir katkı maddesi... Bu nedenle çikolata üreticilerinin maliyet girdilerinde önemli bir yer işgal ediyor. Bu üreticiler fiyatların yükselmesine duyarlılar. Eğer nihai ürünlerinin fiyatlarını etkileyecek ölçüde bir maliyet artışı söz konusu olursa ikame hammadde olarak bademe yöneliyorlar. Dengeler hassas yani... İhracatçılar da bu nedenle tedirgin oluyorlar. Kısacası, önerilerinin öyle kısa vadede gerçekleşme ihtimali ne yazık ki yok.
4.
Bu yazıda dış pazarlarla ilgili yorumlara girmedim. Belki daha sonra... Oralarda da yapılabilecek çok şey var. Eğer markalaşma hedefi benimsenecekse zaten buna öncelikle iç pazardan başlamak gerekir.
5.
Fındık, bana göre markalaşma konusunda Amerikan fıstığından bile daha avantajlı...
6.
Bu hedefi kim koyacak ve kim uygulayacak, bilemiyorum. Devletin organizatör ve koordinatör konumu burada ortaya çıkıyor, ama ihracatçıların bu noktada biraz imtiyazlı olduklarını düşünüyorum. Hani ne de olsa ihracat yapıyorlar. Üretici zaten mahkum! Belki de FTG gibi bir yapılanmanın DTM bünyesinde değil de, hem ihracatçıları hem de üreticileri bir araya getirecek bir yapıda olması daha mantıklı olurdu. Mesela fındığın tanıtımı diyorsunuz, içinde Fiskobirlik yok! Veya FTG’nin iç pazarla ilgili sorumluluk ve yükümlülükleri kaldırılır, bununla ilgili ayrı bir yapılanma oluşturulur. İhracatçıya iç pazarla ilgili misyon yüklemek zaten çok saçma. Aslında devlet, ihracatçıdan topladığı fonu, yine onun eliyle kullanmayı yeğlemiş, ama olmuyor işte! Sonuçta onların yaptığı da üç yılda bir "Ceee!” der gibi “Aganigi!” demek oluyor. Fındığın iç pazarda tanıtımının onlar için yakıcı bir durum olmamasını da anlamak gerekiyor.
7.
Ben de bir reklamcı olduğum ve bir dönem FTG’yle çalıştığım için “Aganigi” konusunda ister istemez biraz tedirgin konuşuyorum. Ama bunun sorumluluğu reklamcıdan daha çok FTG’ye aittir zaten. İlk "aganigi" kampanyası bir yönünden baktığınızda gerçekten çok başarılıydı. Etkisi, mizahı, filmin kalitesi, Özkan’ın oyunculuğu gibi çok artısı olan bir işti. Ancak fındık, çok, ama çok yanlış konumlandırılmıştı. Filmi, ilk olarak tesadüfen bir toplantı esnasında birkaç arkadaşla birlikte izlemiştik. Hepimiz çok hoşlandık. O arkadaşlar tanıktır, bir taraftan gülerken bir taraftan da şunları söylemiştim: “Çok eğlenceli bir film... Çok da dillere dolanır. Şimdi ortalığa yayılan popüler dalganın etkisiyle bakkalı, marketi, büfesi fındık stoklayacaktır. Ama bunun fındığa hiçbir faydası olmayacağı gibi, tüm perakende noktalarının da depolarında kalır bu fındıklar.” Nitekim, yazıda da bir marketçinin görüşünü aktardım. Buna benzer çok şeyler de duydum.
8.
Popüler bir dalga yayılınca buna rasyonel itirazlar getirmek kolay olmuyor. Ya cesaret istiyor ya da bu cesareti gösterseniz bile ikna etmek kolay olmuyor. O dönemin yetkililerinden Ahmet Baskan, bu kampanyayla birlikte fındık satışlarının %30 arttığını söyleyince bu iddia bir veri haline dönüşüverdi. Tabii buna inanmak, FTG’nin de, medyanın da, reklamcının da, diğer ilgililerin de işine geliyordu. İnanmak iyi bir şeydi yani! Bu iddiaların ortalıkta dolaşma dışında bir geçerliliği olmadığı ikinci aganigi kampanyasından sonra Trabzon Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Sebahattin Arslantürk’ün de bu kervana katılarak fındık satışlarının %50 arttığın iddia etmesinden belli. Yani 5-10 değil, 50... İnanılır bir şey mi? Geçenlerde Prof. Mehmet Öz’ün açıklamasından sonra da %20 artış olduğu iddia edilmişti. Bir gazeteci atıyor, herkes onun peşinden gidiyor. Tabii, kasıt bir haftalık, üç günlük satışlardaki artışsa bir şey diyemem, ama onun veri olarak bir değeri yoktur.
9.
Konuyla ilgili olduğum için araştırdım; resmi verilerde yıllık bazda böyle dramatik bir artış yok. Reklam yapıldığı yıllarda da artış, bir önceki ya da bir sonraki yılın artış oranlarıyla neredeyse aynı. Yani kıpırtı yok. Ben bunu FTG’ye sorduğumda “Sözü edilen oranlar bir aylıktır” falan gibi bir cevap beklerken daha tuhaf bir açıklama duydum. Söz konusu artışlar kayıt dışı olduğu için istatistiksel verilerde görünmüyormuş. Kayıt dışı Türkiye’nin bir gerçeğidir, ama bu ölçekte büyük bir pazarda satış artışlarının yalnızca kayıt dışına yansıması, belgeli satışları etkilememesi gibi bir şey düşünülebilir mi? Tabii eğer Migros, Gima gibi zincirler faturasız alım yapmıyorlarsa!
10.
Yani bu artış işi, fındığın cinsel gücü arttırdığına inanmak gibi yalnızca bir inanıştan ibaret, gerçekle ilgisi yok.
11.
İlk kampanyada FTG de bir arayış içindeydi, hata yapılmış olması mazur görülebilir, ama Ali Saydam’ın dediği gibi ikinci kez aynı hataya düşülmesini mazur görmek mümkün değil. Daha doğrusu buna hata demek mümkün değil. FTG, Aganigi’den sonra da bir iki kampanya daha yapmıştı, onlar da çok etkisizdiler. Bu olumsuz tecrübenin etkisinde kaldıklarını da düşünüyorum. Satışları artırmasa da hiç olmazsa konuşuluyor falan diye düşünmüş olabilirler. Oysa bu kez konuşulmadı da, hatta eski büyüyü bozdu. Neyse, daha derine inmeyeyim.
12.
Fındık, Türkiye için avantajlı bir üründür. Önemli olan da markalaşma niyetidir; bu niyet ve irade ortaya konduğunda gerçekleştirilemeyecek bir hedef değildir.

Çarşamba, 20 Eylül, 2006  
Anonymous Cengiz | Marketing Post yazdı:

Üreticileri, satıcıları, reklamcıları geçtim de gözden kaçan çok daha büyük bir çabayı da haber vermek isterim.

Bir grup yemek blogu önderliğinde "Finduk Zamanı" adında bir projeye başlanmış. İçinde fındık olan yemek tarifleri yapmaya başlamışlar, daha çok fındık tüketilmesi için. Sonra bu tarifleri bir blogda toplamaya başlamışlar. Ayrıca gelirleri çocuklara gidecek, ve bu fındıklı tariflerden oluşacak bir yemek kitabı hazırlığına başlamışlar. Buna toplumsal destek diyorum ki en muhteşemi de bu bana göre. İyi işlenebilirse, fındığın kurtulmasına büyük katkı sağlayabilir bu proje.

Finduk zamanı hakkında linkler :

http://kedilimutfaklar.blogspot.com/2006/08/finduk-zaman-son-durum-aklamasdr.html

http://yemekgunlugum.blogs.com/yemek_gunlugum/2006/09/finduk_zaman.html

Finduk zamanı blog :
http://finduklutarifler.blogspot.com/

Fındık ye :
http://gelincikler.blogspot.com/2006/08/fndk-yiyelim-fndk-konualm.html

dilekce:

http://dilekce.blogspot.com/2006/09/finduk-ye.html

Perşembe, 21 Eylül, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Haber verdiğin için çok teşekkür ederim Cengizciğim. Bu tür girişimler çok önemli. Daha yakından ilgileneceğim.

Perşembe, 21 Eylül, 2006  
Anonymous Zeynep Özata yazdı:

Muhteşem bir çalışma olmuş. Bu yazı derslerde örnek olay olarak okutulmalı bence.

Yazıyı okurken, Zapsu'nun da konuk olduğu bir tartışma programı geldi aklıma. Programda, Arjantin'de (yanlış hatırlamıyorsam) yoğun olarak fındık üretimine başlandığından bahsediliyordu. Ağaçlar dikilmiş ve büyüyor. Diğer yandan Çin'in de piyasaya girebileceğinden bahsediliyordu.

Bu noktada, Türk fındığının markalaştırılması çok daha büyük önem taşıyor çünkü bu yeni oyuncular nedeniyle dünya piyasalarındaki gücümüzü de kaybedebiliriz (zaten badem ikamesi ciddi bir sorun, yorumunda da bahsetmişsin). Bu nedenle, fındığın yutrdışı pazarlardaki konumlandırmasında Türkiye'de üretilmesini de bir yerlere yerleştirmek gerek diye düşünüyorum (gerçi bunu da yorumunda söylemişsin ama ben bir daha söyleyeyim dedim:). Yani, bizim benzersiz iklimimizde yetişen fındığın lezzetinin, Arjantin'de ve İtalya'da üretilenlere; Çin'de üretileceklere (eğer bu işe girerlerse) hiç benzemediği.

Mesela İtalya bu konumlandırma stratejisini Parmesan ve Domuz Pastırması için kullanıyor. Her ikisi de Parma'da üretiliyor ve bu ürünlerin lezzetinin o bölgedeki iklimden kaynaklandığını, bu ürünlerin başka yerlerde üretilmesi halinde o eşşiz lezzetin kaybolacağına vurgu yapıyorlar.

Son olarak, hedef kitlenin 45'de kesilmesine karşıyım :) Yaşlı tüketicilere duyarlıyım biliyorsunuz. Madem enerji ve sağlık öne çıkan temalar olacak, 45 yaş üstü neden dışlanıyor anlayamadım. Bu grubun işi bitik mi demek istiyorsunuz sayın Tuncer? :)

Perşembe, 21 Eylül, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Güzel katkılarda bulunmuşsun, teşekkür ederim. Taban fiyat ve diğer konular arasında meselenin odağı kayboluyor. Akademisyenler olarak sizin ulaşacağınız daha çok “case study”ler olabilir.

Bu arada, hedef kitlenin ana segmenti dedim Hocam, 45 sonrasını dışlamadım. Ayağıma niye kurşun sıkayım ki?

Perşembe, 21 Eylül, 2006  
Anonymous Zeynep Özata yazdı:

Hedef kitlenin ana segmenti? Ben anlamadım bunu?

Perşembe, 21 Eylül, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Yani, ben hedef kitleyi çok daha geniş düşünüyorum. Evet, çok geniş, ama merkez olarak 15-45’i aldım. Ana segment derken bunu kastettim. Hedef kitle, aşağıya ve yukarıya doğru daha geniştir.

Perşembe, 21 Eylül, 2006  
Anonymous Zeynep Özata yazdı:

Tamam :)

Perşembe, 21 Eylül, 2006  
Anonymous Zeynep Özata yazdı:

Bu arada aklıma takılan başka bir konu daha oldu benim. Yazının başında Fındık Tanıtım Grubu ile bir dönem çalıştığınızı söylemişsiniz. İyi de, bu görüşlerinizi onlara neden iletmediniz?

Cuma, 22 Eylül, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Kendilerinde bu görüşleri içeren hem iç pazar hem de dış pazarla ilgili iki ayrı sunum raporu var. Hatta bunlardan çok küçük bir bölümü uygulanır gibi oldu da! Yukarıda, FTG’nin yapısından ve psikolojisinden de kısaca söz etmiştim.

Cuma, 22 Eylül, 2006  
Anonymous ozgur alaz yazdı:

Harika bi analiz Selim abi
Ben de bu konuyla ilgili bi yazı hazırladım
http://www.marketallica.com/?p=427

Cumartesi, 23 Eylül, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Seninkiler de harika öneriler olmuş Özgürcüğüm. Türk fındığının dünyada markalaşmasıyla ilgili değerlendirmelerimi ayrı bir yazı olarak düşünüyorum. Senin önerilerinden de yararlanacağım. Teşekkür ederim.

Cumartesi, 23 Eylül, 2006  
Anonymous Ekrem yazdı:

Fındık kadar önemli gördüğüm bir başka stratejik ürünümüz de zeytinyağı. İspanyolların ve İtalyanların akıllı stratejileri ve "Akdeniz tarzı"nı dünyada İspanya, İtalya ve hatta Yunanistan ile bağdaştırmaları sayesinde; Türkiye'den yok pahasına aldıkları zeytinyağını şişeleyip markalayarak İtalya, İspanya zeytinyağı imajıyla bizden aldıklarının 5 katına satabiliyorlar.

Zeytin ağaçları arasında büyümüş biri olarak Selim Bey'in fındık ile ilgili değerli görüşlerini paylaşmasına neden olan bu özel ilgisini kıskanmadım desem yalan olur.

Pazartesi, 25 Eylül, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Ekrem Bey,

Zeytin ve zeytinyağı pazarıyla ilgili olarak çok ayrıntılı bilgiye sahip değilim. Sorunların ve çözümlerin çok da farklı olduğunu sanmıyorum. Ancak uluslararası gıda fuarlarında sözünü ettiğiniz ülkelerin reyonları yanında bizim Türk reyonunun zeytinyağı konusunda çok zavallı kaldığına en son Japonya’daki bir fuarda tanık olmuştum. Fakat, yine de zeytinyağında işlenmiş ürün ve bununla uğraşan firma sayısının fındık sektörüne göre çok daha fazla olduğunu sanıyorum.

Bu arada, sonuçları nedir bilmiyorum, ama Tariş’in Güven Borça ve Concept Reklam Ajansı işbirliğiyle gerçekleştirdiği atılımlar gerçekten takdire şayan. Umarım bunu başka şirketler takip eder. Çok geç kaldık, ama bu türden yaklaşımlara ihtiyacımız var.

Bir de, saydığınız ülkeler zeytinyağı konusunda gerçekten rekabetin önemli aktörleridir. Oysa fındıkta böyle güçlü, hatta zayıf rakipler olmadığı halde bu zavallılığa mahkum oluyoruz, bu da işin en acıklı yanı!

Pazartesi, 25 Eylül, 2006  
Anonymous Ekrem yazdı:

İspanya'daki üreticilerde Türkiye'deki fındık fiyatlarının yükselmesi için harekete geçmiş.

Pazartesi, 25 Eylül, 2006  
Blogger Serdar Öner yazdı:

Selim bey, mükemmel yazınız ders niteliğinde. Üzerine söylenecek pek az şey kalmış.

Millet olarak uluslararası ticareti bilmiyoruz. Hatta uluslararasını geçtim, kendi ülkemizdeki ticarette bile dizginleri hep yabancılara vermeyi tercih ediyoruz. Bunun çok eskiye dayanan sebepleri var tabii ki. Ticaretten kastım, bir malı alıp, pat diye başkasına satmanın ötesinde, o mala değer katarak onu satabilmeyi başarmak.

Batı develetlerine baktığımızda ise, onların ana gelir kaynaklarının ticaret olduğunu, bu konuda uzmanlaştıklarını görüyoruz. Kendileri, herhangi bir malı markalaştırıp, değer katarak satma sayesinde bu günlere ulaştılar (sömürgecilik bunun başlangıcıydı tabii ki). O yüzden de bizim yeterince değerini bilemediğimiz zeytinyağımızı bizden alıp 3-5 kat fiyata ABD'de satmaları çok normal.

Şunu çok iyi düşünmek lazım, biz küresel anlamda %80 pazar payına sahip olduğumuz bir ürünle, uluslararası rekabet yapamıyorsak, baskın olmadığımız pazarlarda acaba nasıl rekabet edebiliriz?

Millet olarak, organize olmayı ve değerlerimizi korumayı, yüceltmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Fındık bu konudaki en önemli test bence.

Sevgiler.

Salı, 26 Eylül, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Serdar Öner, katkı için teşekkür ederim. Gerçekten çok acı bir durum bu... Bırak eldeki değerleri doğru yönetebilmeyi, kazanılmış mevzileri bile kaybediyoruz. Türk tütününün geçen yüzyılın başlarındaki itibarını düşün, bir de şimdiki halini... Bunu kullanan bir tek Camel kalmıştı, hâlâ kullanıyor mu, ondan da emin değilim. Sevgiler.

Salı, 26 Eylül, 2006  
Blogger IQ't yazdı:

Oldukça uzun olmasına rağmen, başından sonuna kadar yorumları da dahil ederek okuduğum, dopdolu ve düşündürücü bir yazı olmuş.

Benzer şekilde zeytinyağı için TARİŞ'in son yıllardaki 'sessizce' yaptığı işler bence taktire şayan. Zeytinyağına açtıkları lüks ve iyi düzenlenmiş köşebaşı dükkanları ile 'kaliteyi etiketlemişler' neredeyse.

Her konuda olduğu gibi sanırım fındık konusunda da, birlik olma ve zamanında, düzgün hareket etme gibi bir sorunumuz var. Nedense hep iş işten geçtikten sonra önlem almaya çalışıyoruz. Tıpkı 'hasta olduktan sonra tedaviye ayrılan masraflar' gibi, bununda faturası yüksek olacaktır.

Fındık ile alakam tüketici boyutunda kalsa dahi, bu yazı ile neden daha fazla tüketmediğimi/tüketmediğimizi sorguladım birden kendimce. Sanıyorum, üzerine basa basa değindiğiniz gibi, düzgün bir marka ve logo oluşturduğumuzda tüketimde paralelinde artış gösterecektir zamanla.

Çarşamba, 27 Eylül, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Çok kısa bir yorum yapmak istiyorum. Türkiye'de ve dış piyasa da fındığı tanıtmak için ne kadar para harcandı bunu açıklıyorlarmı ya da bunu sorgulayan insanlar varmı. Bu alınan fonlar sizce doğrumu kullanılıyormu HİÇ SANMIYORUM. Biz
dünyanın fındık ihtiyacını karşılıyoruz ama en pahalıya da biz yiyiyoruz. Devlet büyüklerimiz koltuk kavgası yaparken halkı düşünmeye fırsatları kalmıyor ve sadece kendi içlerinde büyüyorlar. HALK SESSİZ. Hatırlıyorum da ilkokuldayken 50gr fındık dağıtmışlardı ve hocamız bize fındığın nerede yetiştiğini ve dünya da büyük önem taşıdığımızı söylemişti bizde gurur duymuştuk. Yurt dışında fındığı kiloyla alırlarken biz hala 100gr işlenmiş fındığa SEKİZ EKMEK parası veriyoruz. Bir akşamlık eğlencelik(Tarsusta eğlencelik diyorlar) çerez almanın maliyeti 16 EKMEK yapıyor.

Çarşamba, 27 Eylül, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Selim bey harika bir yazı yazmışsınız. Keşke ülkemizde etkili ve yetkili insanlar da olaylara sizin gibi bilimsel yaklaşabilseler.

Fındığı katma değerli bir ürün haline getirme düşünceniz çözümün temelini teşkil ediyor. Bu konudaki önerilerinizde çok değerli.

Ben şahsen Türk fındığının yurt dışında markalaşabileceğine ve rakiplerine göre avantajlı olduğuna inanıyorum. Fakat yurt içinde Türk fındığı markalaşamaz ve belli bir satış rakamının üstüne çıkamaz.

Her şeyden önce sizinde bahsettiğiniz gibi fındık oldukça pahalı bir ürün ve ülkemizde nüfusun çoğunluğu katma değerli mal tüketebilecek maddi imkandan yoksun.

Diğer önemli neden; yurt içinde fındığa sahip çıkacak kişi ve kurumların var olmayışı. Bizde çiftlik sahibi büyük fındık üreticileri yok, tarımsal üretimde genel olarak bir organizasyon problemi var, üreticiler aslında küçük toprak sahibi köylüler. Ülkemizde insanların bir araya gelip organize olamamaları (evet gösteri yaparken bir araya gelebiliyoruz yani gaza gelerek kısa süreli işler yapabiliyoruz) tarım birliklerinin çokta fonksiyonel olamamaları sonucunu doğuruyor. Fındık söz konusu olduğunda Fiskobirlik ten söz edilebilir. Fakat Fiskobirlik sonuçta küçük üreticilerin üye olduğu (kurduğu değil) amacı yüksek fiyat açıklayarak üyelerini memnun etmek olan bir birlik. Ve Fiskobirlik yüksek fiyat ile aldığı fındığı nasıl değerlendireceği konusunda bir fikre sahip değil. Geçen sene satın aldığı fındığı çok düşük fiyatla sattı yada fiyat düşük olduğu için satamadı.
Hükümet fındık üreticisi yerine fındık tüccarını gözetiyor. (Bu çok normal aslında.)

Sözün özü, yurt dışında Türk fındığını katma değerli bir ürün haline getirecek kişiler ihracatçılardır ve FTG gibi bir organizyonla zaten bu konuda bir girişimde bulunmuşlar. Üreticinin fındık taban fiyatı düşük bir düzeyde kalmaya mahkümdür çünkü üreticiler Hükümetlerden yüksek taban fiyat istemek dışında bir çalışmaya sahip değiller. Önce birlik olmak ve mevcut birliği (Fiskobirlik) daha aktif, bilimsel ilkelerle yönetilen bir kuruluş haline gitirmek lazım. Açıkcası küçük köylü üreticilerin yapabileceği bir şey değil bu.

Not: Yazdıklarım için kınanacağımı biliyorumi fakat realite değişmiyor malesef. Yanıldığımı gösterip beni utandurmaları dileğiyle.

İyi çalışmalar.

Perşembe, 28 Eylül, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Kınanacak bir durum yok. Bazılarına ters bile gelse, karnımızdan konuşmaktansa her şeyi açık açık tartışmak çok daha önemli. Ayrıca bugün üreticinin zararına gibi görünen birçok uygulama orta vadede yararına olabilir.

Bu arada, iç pazarda fındığın şansı olmadığı yorumuna katılamıyorum. Bu ülkede “ice tea” bile kendine bir pazar bulabiliyor, değil mi?

Cuma, 29 Eylül, 2006  
Anonymous Numan L Pazarlama Dehası yazdı:

Selim bey yazınız ve bakış açınız cidden çok etkileyici.Neredeyse bizlere yazacak birşey bırakmıyorsunuz.

Sizin son cümlenize takılıp kaldım:"Bu ülkede “ice tea” bile kendine bir pazar bulabiliyor, değil mi?"

İşte sorunun çözülmesi için ilk önce atılması gereken adım : Klasik olacak ama kendisine bir kategori yaratamamış zihinlerde sadece ve sadece "fındık" olarak kalmış onlarca çerezin içinde bir ürün...İce tea neden başarılı oldu; kendine bir kategori yaratıp oraya konumlandı.

Kendi kategorisinde zihinlere ilk olarak kazındı.Bu boş reklamlar ve tanıtımlarla hala fındık benim için onlarca çerezin içinde fiyatı genel ortalamanın üstünde olan bir ürün.Alt tarafı "finduk"...

Perşembe, 15 Şubat, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

“...kendisine bir kategori yaratamamış zihinlerde sadece ve sadece ‘fındık’ olarak kalmış onlarca çerezin içinde bir ürün...”

Evet budur, ama keşke sadece “fındık” olarak kalabilmiş olsaydı. Kirlenmeden...

Pazar, 18 Şubat, 2007  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home