Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Perşembe, Nisan 13, 2006

| Reklam yapmaya başlamadan önce yapılacak o kadar çoooooooook şey var ki!

Bu yazıya meşhur dizi repliğiyle başlıyorum: “Aman Tanrım!”

O filmi bu gece gördüm. (Soldaki fotoğraf filmden bir kare değil... Benim, filmi gördükten sonraki halimi temsil ediyor!) İyi ki blog diye bir şey var, taze taze yazıyorum. Yoksa ertesi gün iş arkadaşlarımla “Yaa, gördünüz mü? Dün gece televizyonda bir reklam filmine rastladım...” diye başlayan bir muhabbete girişmekten başka bir şey yapamazdım.

Gece... Yatak odası... Karı koca yatakta uykudalar. Kadın birden “Kemaaal... Kemal Kükrer... Kemaaal... Aaaaa, nasıl bi'şeysin sen yaaa! Her şeyimsin. Kemaaal... İyi ki hayatımdasın. Canım benim!” diye histerik bir biçimde sayıklayıp duruyor. Tabii bu yüksek sesli sayıklamalar karşısında koca uyanıyor, karısının, yabancı bir erkeğin adını sayıklamasına elbette ve tabiatıyla fena halde bozuluyor. Kocada bir panik, bir panik... Kocanın, ağzından tükürükler saçarak “Kemal Kükrer kim lan?! Kemal Kükrer kim?” haykırışları arasında bir kamera hareketiyle kadra birkaç Kemal Kükrer markalı sirke şişesi giriyor. Şişeler, yatak odasında tuvalet masasının üstünde mi duruyor ne? Bu arada kocanın adı da Yaşar... Bu addan bir anlam çıkarmalı mıyız, bunu bilmiyorum. Erkeklerden biri Kükrer, biri Yaşar yani!

Ve son söz, hem de kafiyeli: “Mutfakta son sözü o söyler... Kemal Kükrer.” Oh be! Bu dış sesi herhalde Yaşar da duyup rahatlamıştır. Biz de ne sanmıştık? Hay Allah iyiliğinizi versin! Meğer Kemal Kükrer, sadece mutfakta “son söz”ü söyleyen adammış. Yatak odasında son sözü söyleme işi yine Yaşar’da yani! (Gerçi Yaşar’da hiç son söz söyleyecek bir tip yok ama!)

Yaşar‘ı ve yatak odasını geçtik, mutfakta Kemal Kükrer’i gören Ahmetler, Hüseyinler, Mustafalar, Hilmiler, yani bilumum delikanlı kocalar mazallah nasıl kükrerler kim bilir?

Galiba ilk sözü Fersan söylemişti de, ellerinde üzüm tutan çift aslan amblemli Kemal Kükrer buna bozulup kükreyerek son sözü söyleyiveriyor. Yakında dört Anadolu kaplanı çıkıp “En son sözü biz söyleriz!” diye kükrerse şaşırmayalım.

Vallahi, yazık oluyor. Hele bu ürün, şirketin sitesinde yazıldığı gibi “Yıl 1915... Kemal Kükrer iki adet iki tonluk meşe fıçıyla işe başladı... Ve Türkiye’nin ilk natürel sirkesini üretti.” iddiasına sahipse, yani gerçekten iyi bir ürünse daha da yazık! Bir şirket, ürününü bu ölçüde çamura batıran bir reklam yaparak kendi parasıyla yayınlayıp rakiplerinin ekmeğine yağ sürer mi?

İyi veya kötü, doğru veya yanlış, bir reklam kanalları ve noktaları bir biçimde harekete geçirir. Bu satış kıpırdanmaları sakın ha, yanıltmasın. Hani reklamlardan sonra fındık satışlarımız %30 arttı, %50 patladı efsaneleri gibi... Bizim toptancımız, perakendecimiz de uyanık olduğu için “Malın reklamı yapılıyor, aman biz geri kalmayalım, birkaç koli alalım.” psikolojisiyle hareket eder. Tabii asıl tüketicide bir kıpırdanma olmadığı için sonrası fıss!

Reklam yapmaya başlamadan önce çok şey yapılması gerekiyor. Apayrı bir yazı konusu... Hatta bu bloğun birçok yazısında zaman zaman bu konuyla ilgili ipuçları veriliyor. Daha da yazacağız.

“Yaa abi, artık bizim de reklam yapmamız lazım. Bak, satış teşkilatı da sıkıştırıyor. Çocuklar sahada zorlanıyorlar. Zaten falanca da yapıyor.” gibi konuşmalar arasında alınan “reklam yapma” kararları sonucu reklam ajansları aranmaya başlanıyor. “Adam bir filme şu kadar para istiyor yahu, kazıklayacak enayi bulamadı galiba!” tepkilerinden “Reklam ajansı bir de komisyon istiyormuş, niye ki?” şaşkınlıkları arasında eş dost aracılığıyla başka seçenekler de ortaya çıkar: “Reklam ajansına niye para kaptıracaksın ki? Onlar da gidip filmi başkasına yaptırıyorlar. Ben seni bir yönetmenle tanıştırayım. O görür senin işini!” Ya da, “Benim Falanca TV’de kameraman arkadaşımın bir arkadaşı reklamcı var. Vallahi çocuk bir sürü artisti falan da tanıyor, çevresi çok geniş, ucuza oynatır.” gibi zekice tavsiyeler sonucu bir tercihte karar kılınıyor. Eşin, çoluk çocuğun, komşunun, amcaoğlunun, muhasebe elemanlarının fokus grup üyeleri olarak kullanıldığı, “ilk kez reklam yapma mürüvveti ve heyecanı”yla sapla samanın iyice birbirine karıştırıldığı süreci hiç anlatmayalım. Gerçekten yoruluruz.

Zorunluluktan ben de kullandım, ama şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur.

Şimdi bütün şimşekler Kemal Kükrer üzerinde toplanmasın. Bakın daha neler var? Şimdilerde Bahariye’nin de (Hey gidi Bahariye!) arkadan takıldığı bazı halı reklamları, “Mayd in Gayseri Şahin Sucuk”, “Yaşar İpek ve penceresi kapısıyla Kebanpen’dir vay vay, o bir dünya (a kısa okunacak) markasıdır Kebanpen’dir vay vay!”, “Saray Pen”, “Eraslan Güneş Enerji Sistemleri”, “Misbis Jupiter’in çekim gücü”, “Pensa”, “Makel elektrik armatürleri”, “Galite deyince (İtalyan) Gassati”, “arada bir tek tük görünen bazı tuhaf çay reklamları” ve “doğum sancıları çeken Sultan Sucuk”...

Benim şimdilik görüp de hatırladıklarım bunlar. Siz de katkıda bulunabilirsiniz, çünkü bu reklamları ayırt etmemeniz mümkün değil. Kendilerini hemen belli eder ve “Hadi reklam yapalım abi!” kararının bir sonucu olduğunu bas bas bağırırlar.

OKUMA PARÇASI:
Mantık bu mu yani? | Gecce

Edit [ 14 NİSAN 2006 ]

Bu arada reklamcı bir arkadaşım haber verdi; helva ve reçel markası Tunas’ın TV’lerde birkaç reklamı dönüyormuş. Tunas’ı ilk kez duyuyorum, reklamlarını da görmemiştim. Arkadaşım, bu reklamların yukarıdaki eleştiriler kapsamına girip girmediğini merak etmişti. Reklamlar TV’den Tunas’ın tüm reklamlarını izledim. Doğrusu reklam yaklaşımları ortalama, yeterli etkiyi sağlamayacak türden çalışmalardı. Kemal Kükrer, acayip bir biçimde kükrerken, Tunas, sessiz sedasız ve biraz da mahçup bir düzlemden sesleniyordu reklamlarında...

Aslında Tunas, reklama başlamadan önce yapılması gerekenlerin belki de önemli bir kısmını yapmaya çalışmış, ama maalesef reklamları iddiasız kalmıştı.

Amaaa... Bunu yazmamak cidden haksızlık olur; Tunas’ın ürünlerine gösterdiği özen, ürün geliştirme çabaları hiç yabana atılır cinsten değil. Gerçekten tebrikler...

Öncelikle “Aman ürünümü müşteri görsün, kavanozun her yanını kapatmayalım.” korkaklığına kendini kaptırmadan streç etiketlerle ambalaj kalitesini ve albenisini artırma cesaretini göstermiş. Ambalaj dizaynında kullanılan görsel elemanlarda da cimrilik yapmayıp belli bir kalite düzeyini tutturabilmiş. Keşke logo ve grafik dizayn konusunda bu kadar naif ve zayıf kalmasaydı. Neyse...

Ama Tunas’ın en önemli başarısını, hep hayalini kurduğum ürün geliştirme noktasında görüyorum. Bildiğimiz tahin helvasını ekmeğe sürülebilir krema şekline getirmişler. Yıllardır pazar teamüllerinin hazır kalıplarına uyma tembelliğiyle gözü en çok satan çeşitlerden başka bir şey görmeyen sektör büyükleri utanır mı bilmem. Ama bence çok çok önemli bir açılım.

Tunas, belki bu çeşidini çok fazla satamayabilir, klasik tahin helva satışları yanında krem helvanın ciro oranları şimdilik çok düşük kalabilir. Ancak, bu yaklaşımıyla, ufak ufak büyüyecek de olsa kendine yepyeni ve rekabetsiz bir pazar açması yanında toplam marka algısına olumlu yönde hizmet etmiş olur. Bu yaratıcılığının devamını getirirse de sektörün önemli aktörlerinden biri haline gelebilir.

Alt marka daha yaratıcı olabilir, Tunas, yaratıcılığını reklamlarında da gösterebilir, en azından krem helva buluşunun hakkını verebilirdi. Ama ümitlendim, o da olur. Çünkü, eksikleri ve hatalarıyla iyi niyetli çaba kendini açıkça gösteriyor. Tekrar tebrikler...


Edit [ 16 NİSAN 2006 ]

Kemal Kükrer’in kükrediği başka reklam filmleri de varmış meğer! Yeni gördüm. Bu kez sadece küçük dilimi yutmadım, büyük dilimi de sindirmek üzereyim.

Edit [ 5 MAYIS 2006 ]

2 Mayıs 2006 tarihli Milliyet Pazar’da İdrak Yolları üstbaşlığıyla yazan Tuba Akyol Hanım’ın yorumunu buraya alıyorum:

Son sözü o söyler: Ouughh!

En son şu Kemal Kükrer reklamlarını izledim de...

Ne ayol bu?

“Kemal Kükrer 50 yıldır hayatımda”, “Eee rahmetli kocan?”, “O da seviyordu. Kemal Kükrer'in her şeyi zevk veriyor...”

Vay be!

İsme bakar mısınız: Kükrer. Ouughh!

Sirke miymiş, sosları da mı varmış, her ne ise... Bu reklam marka bilinirliğini artırır muhakkak, fakat satışları artırır mı, düşürür mü, orası şimdilik belirsiz.

Kadınlar bakkala gidip Kemal Kükrer alacak, sonra da çapkın çapkın “Ben de faydalanmak istiyorum bu Kemal Kükrer'den...” mi diyecek?

Desinler.

Derlerse... Böyle bir reklamın satışları artırdığı ortaya çıkarsa eğer, bizi yıllardır “geleneksel, muhafazakar Türk aile yapısı” masalıyla yiyenlere, Kemal Kükrer'in acı sosunu önereceğim -yiyin bizi bakalım, nereye kadar!

1 YORUM:

Anonymous volkan yazdı:

Aşağıda paylaşmakta olduğum link, bence hepimize ders verecek niteliktedir.

http://www.youtube.com/watch?v=Kkwt03uvSM8

Nutkum tutuldu, çok yorumda bulunamıyorum :)

Çarşamba, 06 Eylül, 2006  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bir Bağlantı Yarat

<< Home