| Reklam ve şöhret
Alper Akcan'dan sık "pas" alıyorum. Yazmam gerekenler arasına not edilmiş, fakat bir miktar derinliği olan yanları olduğu için elimin bir türlü değmediği konulara değiniyor. Ben de hemen, devamını sonraya bırakmak kaydıyla bu konularla ilgili ilk söylemem gerekenleri paylaşıyorum.
Bazı kardeşlerimizin "pas"larıyla ilgili olarak notlar alıyorum, ama kimileri öyle çetrefilli ve ayrıntı gerektiren konular oluyor ki, elimin değmesi daha da uzuyor. Bunlardan biri de Eylül Ataklı'nın, reklam ajanslarıyla çalışma yöntemleri konusunda kaleme aldığı "Reklam Yazıları" başlıklı yazısı...
Bu, gerçekten yakıcı bir sorundur. İnanır mısınız, reklamveren-reklam ajansı barışı ve çalışma uyumunu sağlamayı taahhüt eden "aracı" yapılar kurulmaya başladı Batı'da... Geçen yıl bir Kanadalı, bir İsviçreli ve bir İtalyan'ın kurduğu böyle bir firmayla tanıştım ve kendileriyle sohbet etme imkanı buldum. Ortaklarından biri de zamanında Swatch'un yaratıcı kadrosunda yer almış pazarlama üst yöneticilerindendi. Türkiye'den de müşteri arıyorlardı, ama bizim reklam ajansları reklamverenle pek uyumlu oldukları için buralarda itibar görmediler galiba... Eylül'ün yazısında çok ciddi soru ve sorunlar yer alıyordu. Bu konuyu yazacağım, biraz daha zaman!
Gelelim Alper'in "Ünlülerden Marka Olur mu?" başlıklı yazısına... Yazıdaki görüşlerin önemli bir bölümüne katılıyorum tabii ki. Benim ilk elde söyleyeceğim şeyler, konuyu genişletmeye ve bazı açık kalmış alanları doldurmaya katkı sağlamayı amaçlıyor.
Öncelikle "Ünlülerden marka olur mu?" tartışmasına ben de katılmış olayım. Evet, olur. Pop müzik pazarında Sezen Aksu elbette bir "arz"dır. Bu segmentte başka bir Sezen Aksu da yoktur. "Marka, ticari bir amaç doğrultusunda yaratılır." diyenler için bile uygun bir örnektir. Alper'in sözünü ettiği konuya gelince... Eğer Sezen Aksu bir markaysa, bu marka adı altında tişört üretilebilir. Ancak tişört, markanın temel kategorisinin çok uzağında kaldığı için başarı şansı yok denecek kadar azdır. Bu sorun, yalnızca "ünlü/marka"larla ilgili de değildir. Nestle'nin tişörtü için de aynı başarısızlık tabii ki söz konusu olabilecektir. Al Ries'in dediği gibi, marka yayıldıkça gücünü kaybeder çünkü... Yani, taş yerinde ağırdır. Oysa Sezen Aksu markasının, ses sanatçılığı kategorisi yanında "komşu alanlar" sayılabilecek sinema sanatçılığı veya dizi oyunculuğu gibi kategorilerde başarılı olma şansı daha yüksektir.
Bir de şu var: Markanın doğal genişlemesi dışında, özellikle sinema ve ses sanatçıları markalarında olduğu gibi salt "şöhretten sonuna kadar istifade etme, kazanın dibini kazıma" kurnazlığı üzerine kurulmuş girişimlerin uyanıklık ve samimiyetsizliği hissedildiği için, bunların başarı şansları iyice azalıyor. Zaten bu anlamda, belki dar segmentler dışında başarılı bir örnek de yok galiba.
Haddini aşıp "Ben artık marka oldum!" diyen kifayetsizler için ne yapabiliriz ki? Merter'de, Osmanbey'de, Kayseri'de, Denizli'de de olmadan oldum diyenler ya da sananlar var. Cahillik işte!
Bir başka konu da ünlülerden marka için yararlanma durumudur. Özellikle reklamlarda ünlü kullanma, “ünlü”nün marka olma gücünü markaya katmak ve yukarıdaki markayla aynı “irtifa”ya yükseltmek amacını da taşır. Böylece "ürün/marka" için bazı mesafaler kısalabilir.
Avantajları ve elbette dezavantajları da vardır.
Aslında bu gibi durumlarda "ürün/marka"yla "ünlü/marka" arasında yapışık ikizler pozisyonu söz konusudur. "Ürün/marka", "ünlü/marka"nın olumlu değerlerini kendi değerlerine kattığı gibi olumsuz değerler de bu ortaklığa karışır. Ben buna birleşik kaplar modeli diyorum. Eğer birleşik kapların "ürün/marka" tarafı boşsa, dolu olan "ünlü/marka" tarafındaki değerler boş tarafa doğru yürümüye başlar. Dikkat edin, "ünlü/marka" tarafında bir boşalma söz konusu olabiliyor. Yani böyle bir uygulamanın "ünlü/marka" için mutlaka bir bedeli var. Eğer "ürün/marka"nın taşıdığı değerler varsa, o değerler de "ünlü/marka" tarafına doğru akabilir.
Tabii, asıl arzu edilen her iki tarafın değerlerinin birleşik kaplar yöntemiyle birbirlerini, temel olarak da "ürün/marka" değerlerini beslemesi ve zenginleştirmesidir.
Demek ki seçim çok önemli... "Ünlü/marka" değerlerinin olumsuz olmaması durumunda bile farklı ve uygun olmayan değerler "ürün/marka"ya zarar verebilir.
Özellikle "ürün/marka"nın "ünlü/marka"dan ayrılma gerekçelerinin oluşması ciddi riskler taşıdığından, böyle bir durumda çok hassas stratejiler ve ciddi bir "yapışık ikizler" operasyonu gerekebilir.































6 YORUM:
Ünlüler ve markalar konusundaki değerlendirmelerinize katılmamak mümkün değil. Ama benim asıl derdim buradan Lustre-Creme Shampoo reklamından inci kolyesi ve hoş küpeleriyle bize bakan Mitzi Gaynor'a bir selam göndermek. Gaynor 50'li yılların Amerikan müzikallerinde şarkıları ve danslarıyla öne çıkan bir yıldızdı ve onu beyazperdede seyretmeyi çok severdim. O yıllarda yabancı filmler Türkiye'ye yıllar sonra geldiği için kendisini daha çok 1960'larda "keşfettim".
Mitzi Gaynor şarkı söyleyerek ve dans ederek sinemada marka olmuştu. Lustre-Creme Shampoo reklamlarında Deborah Kerr'den Joan Crawford'a ve hatta Marilyn Monroe'ye kadar pek çok sinema yıldızıyla birlikte görev aldı (Daha sonra Lux Tuvalet Sabunu reklamlarında da görünmüştü ve bu reklamlar bizim Hayat dergisinde de yer almıştı).
Gaynor, eminim Lustre-Creme Shampoo'ya çok şey katmıştır. Şu günlerde 75'ini devirmiş olmalı. Yolu açık olsun...
Yorum için teşekkürler Bülent Bey. Yüreğinizin bir yerlerinde minik bir titreşime vesile olduğum için sevindim. Selamınız Gaynor'a mutlaka ulaşmıştır. 60'lı yıllarda küçük bir çocuktum. Dayımın yazlık sineması olması nedeniyle kim olduklarını bilmeden birbirini andıran birçok Hollywood yıldızının oynadığı filmleri, biletsiz müşteri imtiyazıyla, kimi zaman başından, kimi zaman ortasından bir hafta boyunca izler dururduk. Mutlaka Mitzi Gaynor da onlar arasındadır, ama bize "teyze" gibi göründüğü için sizdeki duyguları elbette yaşatmamıştır. Selamlar.
Sevgili Selim,
Anlaşılıyor ki "marka" ve "ünlü" konusunda kafalar hâlâ çok karışık. Bu konu daha önce de değişik ortamlarda ve değişik düzeylerde çok tartışıldı, ortak görüş oluşturulamadı. Oluşturulabileceğini de pek sanmıyorum.
Bu açmazın asıl nedenini sadece markada değil, pek çok konuda kavram kargaşası yaşıyor olmamızda görüyorum. Daha sanatçı ile şarkıcı, türkücü, dansöz kavramlarının birbirinden ayrılamadığı bir ortamda, "ünlü" ve "marka" kavramlarını doğru değerlendirebilmek ve her ikisini de yerli yerine oturtabilmek elbette pek kolay değil.
Her şeyden önce "marka" kavramını doğru tanımlamak ve yine her şeyden önce onu "markalaştırmak" gerekiyor. "Marka" ve "ünlü" kavramlarını birbirine karıştırmanın temelinde hâlâ "marka" kavramına kuşkulu ve kararsız yaklaşmamız yatıyor. Bu nedenle de kimi "ürün"lere bile, iyice düşünüp taşınmadan, hemen marka damgasını vuruveriyoruz. Bir İngiliz şirketinin Türkiye’de de yayımladığı "Super Brand" adlı kitap bunun en iyi örneği. O kitapta, daha dün ortaya çıkıp da, reklam desteğiyle adını duyuran, ama marka olmanın gerektirdiği ölçütlerin pek çoğundan yoksun ürünlerin pek çoğu parayı bastırıp marka olarak yer alıverdi. Hatta bunların kimileri, markayız diye öğünmek için sayfa sayfa gazete ilanı yayımladı. RD ve RV’nin ortaklaşa geliştirdiği TM Türk Markaları projesinde sorumluluk aldığım için çok iyi biliyorum. 70 Türk markasını seçebilmek için göbeğimiz çatladı.
Durum böyle iken siz kalkın, hem medyanın, hem de bu medyanın yarattığı arabesk toplumun alkışlarıyla ünlenen ve hiç hak etmedikleri halde de "sanatçı" diye adlandırılan şarkıcı, türkücü, sunucu takımının da marka olabileceğini tartışın. Kimileri istediği kadar sanatçı olarak tanımlasın ya da değerlendirsin, öylesine ünlülerimiz var ki, saymakla bitmez. Sezen Aksu, Hülya Avşar, Ajda Pekkan, Sertab Erener, İbrahim Tatlıses, Tarkan, Mehmet Ali Erbil, Zekeriya Beyaz, Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Kadir İnanır ve daha neler neler... Keşke bunların her biri birer "marka" olabilse. Türkiye markadan geçilmez bir ülke olur ve bakarsınız kimilerini de uluslararası alana taşıyıveririz.
Hiç unutmayalım, bugün Frank Sinatra, Pavarotti, Albert Einstein, Pablo Picasso, Bill Clinton ve daha pek çoğu, en azından "Coca Cola", "Marlboro" , "Sony" ya da "Mac Donalds" kadar bilinen, ancak "marka" ölçütleriyle uzaktan yakından ilgileri bulunmayan ünlülerdir.
Durum böyle iken, "ünlülerden marka olur mu?" tartışması için nefes tüketmek ve ahkâm kesmek iyice anlamsızlaşıyor. Hele şu "ünlü/marka", "ürün/marka" karşılaştırmasını ve bunları birleşik kaplarda dengelemeye kalkışmanın mantığını anlamaksa ne mümkün. Bu karşılaştırma, ünlülerin marka olabileceği, hatta olduğu anlayışından kaynaklanıyorsa, kavram kargaşası için bundan daha belirgin bir örnek bulmak güç.
Bazı şeyleri birbirinden ayırmak gerekir.
1. Bir ünlüyü marka olarak görmek
2. Bir ünlünün adını marka olarak kullanmak
3. Bir ünlünün adını bir markaya destek olarak kullanmak (celebrity)
Bunları sırayla ele alalım.
1. Bir ünlüyü marka olarak görmek, "marka" ve "ünlü" kavramlarını birbirine karıştırmak, "marka"yı doğru algılayamamak anlamındadır.
2. Bir ünlünün adını marka olarak kullanmak, bugüne kadar hpek de olumlu sonuç vermemiş bir pazarlama yaklaşımıdır. Alain Delon parfümlerinin pazardaki yerini özgün markalarla karşılaştırmaya bilmem gerek var mı? Türkiye pazarında yaşanan "Ajda Pekkan Çarşafları"’nın akibetini bilmeyen varsa anlatırım. Olay, reklamcılık geçmişimizdeki sarsılmaz yerini korumaktadır.
3. Bir ünlünün adını bir markaya destek olarak kullanmak ise, reklamda çok sık kullanılan bir yoldur ve doğru uygulandığı zaman elbette çok işe yarar.
Yazındaki, "ünlünün marka olma gücünü markaya katmak..." ifadesini anlayamadım. Ben de boşa nefes tüketiyorum galiba. Sen, "ünlü"yü "marka" yapmışsın bile...
Şahin Bey,
Keşke yazına "marka olmanın kriterleri"ni sayarak başlamış olsaydın. Böylece biz, neyin "marka" olduğunu, neyin olmadığını kolayca anlamış olur, her önümüze gelene de "marka" yakıştırması yapmazdık.
Madem öncelikle "marka" kavramını doğru tanımlamak ve yine her şeyden önce onu "markalaştırmak" gerekiyor, madem "marka" ve "ünlü" kavramlarını birbirine karıştırmanın temelinde hâlâ "marka" kavramına kuşkulu ve kararsız yaklaşmamız yatıyor, madem bu nedenle de kimi "ürün"lere bile, iyice düşünüp taşınmadan hemen marka damgasını vuruveriyoruz, madem bugün Frank Sinatra, Pavarotti, Albert Einstein, Pablo Picasso, Bill Clinton ve daha pek çoğunun "marka" ölçütleriyle uzaktan yakından ilgileri bulunmuyor, madem "Ünlülerden marka olur mu?" tartışması için nefes tüketmek ve ahkâm kesmek iyice anlamsızlaşıyor, öyleyse "marka ölçütleri"ni bizden niye gizliyorsun, "marka" kavramını niye "doğru" tanımlamıyorsun ki?
Ne markadır, ne marka değildir kararını, kafanda gizlediğin ölçütlere göre vereceğine "şu şu şu nesnel ölçütlere göre" olamayacağını anlatsaydın, belki de ikna olurduk. Nesnel ölçütleri bir tarafa bırakalım, öznel ölçütlere de razı olurduk, o da yok! Ben, "Sezen Aksu şu şu şu nedenlerle markadır." diyorum, sen "Zinhar marka olamaz!" diyorsun. Niye? Tartışmamız gereken bu değil mi? Yoksa şarkıcı, türkücülere "sanatçı" denmesine bozulduğun için mi, bunları "marka" olmaktan mahrum bırakıyorsun?
Konuyu yazıda ben de aynen üç maddede inceledim. Senin sıranla yeniden ele alalım:
1.
"Bir ünlüyü marka olarak görmek, "marka" ve "ünlü" kavramlarını birbirine karıştırmak, "marka"yı doğru algılayamamak anlamındadır." diyorsun. Yukarıda da söyledim; "marka"yı doğru algılayabilmemize yardımcı olur musun?
2.
Yazıya tekrar göz atarsan aynı şeyi söylediğimi görebilirsin.
3.
Bu konuda da aynı şeyi "farklı" ifade ediyoruz. Ben markanın markaya desteği şeklinde ifade ederken, sen, ünlünün markaya desteği şeklinde ifade ediyorsun.
Çok basit biçimde Sezen Aksu niye bir markadır, yeniden açıklayayım. Bir büyük müzik "pazar"ı var mı? Var. Bu pazar içinde bir pop müzik segmenti var mı? Var. Bu pazar da bir "arz" ve "talep" ilişkisi üzerinden işlemiyor mu? Evet. Pazarda talebi karşılamaya yönelik olarak çeşitli "arz"lar var mı? Var. Bu "arz"lar arasında bir "rekabet" var mı? Var. Bu pazarda "pazarlama" kurallarının geçerli olmadığını söyleyebilir miyiz? Hayır. Pazarlamanın olduğu yerde "marka"nın olmaması mümkün mü? Hayır. Bu "marka"lar kendi aralarında bir farklılaşma rekabeti içinde mi? Evet. Bu pazarın toptancısı, perakendecisi var mı? Var. İlanı, reklamı, afişi, broşürü var mı? Var. Bütün bunlar ticari bir faaliyet kapsamı dışında değerlendirilebilir mi? Hayır. Daha uzatmayayım, Allahaşkına ne eksik? Yine o soru: Peki, o zaman marka ne?
Evet, Bill Clinton veya Albert Einstein "yalnızca" ünlüdür, onlara marka demedim. Pablo Picasso marka mıdır? Bak, işte bu başka bir tartışmanın konusu... Burada sanat, pazar, para falan gibi konulara girmek gerekir ki, şimdilik mevcut çerçevenin dışına çıkmayalım. Bu konuya "Reklam galiba sanat değildir" başlıklı yazımda kısmen değinmiştim.
"Ünlü" olma durumuyla "marka" olma durumunu birbirine karıştırmıyorum, merak etme. Her ünlü marka değildir, ama her marka ünlüdür.
Sevgili Selim,
Dilersen, "marka nedir, tanımla" soruna yanıt vermeden önce, ünlüleri bir yana bırakalım da, markanın ne olmadığı konusunda senin sorup da yanıtlarını verdiğin cümleler üzerinden bir yerlere gitmeye çalışalım. Yazından bir bölümü olduğu gibi aldım:
"Çok basit biçimde Sezen Aksu niye bir markadır, yeniden açıklayayım. Bir büyük müzik "pazar"ı var mı? Var. Bu pazar içinde bir pop müzik segmenti var mı? Var. Bu pazar da bir "arz" ve "talep" ilişkisi üzerinden işlemiyor mu? Evet. Pazarda talebi karşılamaya yönelik olarak çeşitli "arz"lar var mı? Var. Bu "arz"lar arasında bir "rekabet" var mı? Var. Bu pazarda "pazarlama" kurallarının geçerli olmadığını söyleyebilir miyiz? Hayır. Pazarlamanın olduğu yerde "marka"nın olmaması mümkün mü? Hayır. Bu "marka"lar kendi aralarında bir farklılaşma rekabeti içinde mi? Evet. Bu pazarın toptancısı, perakendecisi var mı? Var. İlanı, reklamı, afişi, broşürü var mı? Var. Bütün bunlar ticari bir faaliyet kapsamı dışında değerlendirilebilir mi? Hayır. Daha uzatmayayım, Allahaşkına ne eksik? Yine o soru: Peki, o zaman marka ne?"
Şimdi soruların ve verdiğin yanıtları bir başka alanda birer birer ele alalım. Örneğin, demir-çelik sektöründe...
Önce şu soruyu yönelteyim: "İsdemir" bir marka mıdır? Markadır, diyorsan, marka kavramı konusunda farklı yerlerde olduğumuz çok açık. Peki, bunu bir yana bırakıp, senin sorularına İsdemir örneğine uygun olarak yanıtlar oluşturalım.
Çok basit biçimde İsdemir niye bir marka değildir, yeniden açıklayayım. Bir büyük demir-çelik "pazar"ı var mı? Var. Bu pazar da bir "arz" ve "talep" ilişkisi üzerinden işlemiyor mu? Evet. Pazarda talebi karşılamaya yönelik olarak çeşitli "arz"lar var mı? Var. Bu "arz"lar arasında bir "rekabet" var mı? Var. Bu pazarda "pazarlama" kurallarının geçerli olmadığını söyleyebilir miyiz? Hayır. Pazarlamanın olduğu yerde "marka"nın olmaması mümkün mü? Mümkün... İsdemir bir markadır diyorsan, edecek en küçük bir sözüm yok, sen haklısın...
Şimdi soru ve yanıtlarının devamına bakalım:
Bu "marka"lar (ki İsdemir bence marka değildir) kendi aralarında bir farklılaşma rekabeti içinde mi? Evet. Bu pazarın toptancısı, perakendecisi var mı? Var. İlanı, reklamı, afişi, broşürü var mı? Var. Bütün bunlar ticari bir faaliyet kapsamı dışında değerlendirilebilir mi? Hayır. Daha uzatmayayım, Allahaşkına ne eksik? Yine o soru: Peki, o zaman marka ne? Bunun yanıtını lütfen sen ara ve "marka" nedir söyle.
Ünlü-marka konusunu daha sonra yeniden ele alırız.
Sevgiler
Sen, toplam markalar yelpazesi içinde bir yere odaklanmışsın ve markayı orada görüyorsun sanırım. Orası neresi tam kestiremedim. Eğer kült markalarsa, bunların sayısı çok azdır, ancak markalaşmanın zirvesini oluşturular. Küresel markalarsa, Türkiye'de marka yok demektir. Ulusal markalar mı? Bence çok dar bir segmentte de marka olur. Zirveden aşağıya yönelirsek, Sezen Aksu'nun bulunduğu yerlerden de aşağılara iner, İsdemir'e kadar varırız. Tabii ki İsdemir de markadır. B2B ilişkilerin egemen olduğu bir yerde duran, dar ve özel bir segmente seslenen bir markadır. Ürünün işlevsel değeri üzerine bir gram simgesel, irrasyonel ve maddi olmayan değer ilave etme başarısı gösterilebiliyor ve hedef kitlede Erdemir'e göre farklı bir algı yaratılabiliyorsa markalaşma o anda başlamış demektir. Tabii İsdemir'in bulunduğu kategoride o kadarı da yeter. Daha fazlasına ihtiyaç yoktur. Bu, müşteriye verilen hizmetin kalitesi olabilir, muhasebecisinin güleryüzü olabilir vesaire. Ama hassasiyet gerektiren konu şudur; bu marka doğrudan hedef kitle nezdinde markadır. Yani İsdemir'in muhatapları kimse onların nezdinde... Ürün demir tüccarının deposuna girdiğinde anında emtialaşabilir. Çünkü İsdemir'liği falan kalmaz.
İsdemir'in pazarlama ve pazarlama iletişimi profesyonellerinin ilgisini pek çekmiyor olması "marka" olduğu gerçeğini değiştirmez. O da öyle bir marka işte! Böyle çok marka var. Marka olmak büyük bir hedef değildir, marka olunca da her şey bitmiştir anlamına gelmeyecektir. Hedef "değerli", "çok değerli", "en değerli" marka olabilmektir.
Marka denildiği zaman, herkesin kabulünü görme mecburiyeti varmış gibi bir kanaat oluşuyor. Eğer siz herkes yerine bir tüketici grubunun gözünde (ister B2C, ister B2B olsun) farklılaşabiliyorsanız, yine markasınız demektir.
Evet, İsdemir markadır, diyorum. Sezen Aksu da... Şimdi sen markanı söyle. :) Ve kriterlerini...
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home