| “Bu reklamın yu-es-pi’si ne oluyor şimdi arkadaşlar?”

Rosser Reeves tarafından 1950’li yıllarda ortaya atılan, sadece Türkiye’de değil, dünyada da reklamcılığın en önemli temel kavramlarından biri olarak uzun yıllar tedavülde kalan, ürünün temel ve biricik yararı üzerinde duran ve bunun reklamın ana teması olarak kullanılması gerektiğini söyleyen bir yaklaşımdı USP.
Dönemine göre iş görmüş olabilir, ama aklıma Leo’nun kovboyları üşüştükçe hepten kuşku duyduğum bu “biricik öneri”ye o zamanlarda da bir türlü yeterince ısınamadığımı ve itibar etmediğimi itiraf etmeliyim. Elbetteki ürünün, benzerlerine göre hangi noktalarda farklılaştığını, gerçek gücünü ortaya çıkaran rekabetçi üstünlüklerinin neler olduğunu tespit etmek ve reklamı bunun üzerine kurgulamaktan daha rasyonel bir yaklaşım olamazdı. Zaten bugün de, en azından bu farklılaşmayı arıyor, eğer yoksa bu farklılaşmayı yaratmaya çalışıyor değil miyiz? Ancak çok temel bir ayrışma noktası vardı ki, USP, bu farklılaşma ve “biricik” olma durumunu hep işlevsel ya da fiziksel yararlarda (physical benefits) arıyordu. (Yoksa biz mi öyle anlamıştık?)
Ben, o yıllardan beri hep aynı şeyi, belki biraz farklı biçimlerde ve tabii ki zaman zaman uyanıklık yapıp moda kavramlarla söylemeye devam ediyorum: Reklam, fabrikada (veya her nerdeyse) üretilen “işlevsel değer”in üzerine (veya sağına, soluna, önüne, içine) bir “simgesel değer” inşa etme işidir. Onun için, Şahin Tekgündüz’e bir türlü beğendiremediğim, “Üretim fabrikada başlar, reklam ajansında devam eder.” sözüm, aslında vurguyu üretime değil, pazarlamaya yapan bir yaklaşımı içerir. Üretimin tamamlandığı noktada “marka” yaratılmış ve tüketicinin algı dünyasındaki yerini almış olur çünkü. (Hadi buyurun, üretimle pazarlamayı birbirinin içine soktum şimdi de!) Ve bana göre, süreç tamamlandığında, tüketicinin algı dünyası içinde “işlevsel değer” ve “simgesel değer” ayrışması ortadan kalkar, yegane ve yekpare bir “marka” algısı oluşur. Reklam yerine başka bir kavram, ne bileyim, fabrika yerine başka bir sözcük kullanın, yaklaşımın özü değişmiyor. Yani gördüğünüz gibi, yirmi seneye yakın bir süredir aynı şeyi söylüyorum, bende bir gram gelişme yok mu, ne?
Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar.
Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. Tamam, çok ‘kör parmağım gözüne’ bir yaklaşımdı diyebilirsiniz, ama Turkuaz’ın, suyla ilgili hiçbir fiziksel vaat içermeyen “İyilik onun özünde var.” kampanyasını hatırlayın. Bunun gibi, güzellik de çeşitli biçimlerde ve çeşitli yöntemlerle bizatihi mesajın kendisi olabilir.
Biliyorsunuz, malların ve hizmetlerin, fiziksel vaatleri itibariyle birbirlerinden ayrışacak tarafları gittikçe azaldı. Bu nedenle uzun yıllardır bu USP’den kurtulmuş bulunuyorsak da, zaman zaman karşımıza çıkmıyor değil. Dört beş yıl önce, bir sunumda, işi o kadar da rasyonalize ettiğimizi düşündüğümüz bir anda, bir holdingin yönetim kurulu üyesi olan emekli generalin, “Bu reklamın yu-es-piii’si ne oluyor şimdi arkadaşlar?” diye sormasıyla sırtımdan soğuk terlerin boşaldığını hatırlıyorum. Yani, tekrar anlatmaya nerelerden başlamamız gerektiğini tahmin ediyorsunuzdur. Allah’tan, çalışmalarımızı başından beri takip eden ve bizi anlayan şirketin genel müdürü imdadımıza yetişmişti de, “Dünya ateşten bir toptu...” diyerek lafa yeniden başlamaktan kurtulmuştuk.
Sabrınıza teşekkür ederim, bu kadar lafı niye ettiğimi açıklamama çok az kaldı. Marketing Post’tan taşıyarak yazının en başına yerleştirdiğim görseli gördünüz. Şili’de Gacel markası için yapılmış bir reklam çalışması bu. Cengiz’in “İlk defa Marketing Post’ta görüntüsünden dolayı bir reklamı yayınlıyorum. Etkileyici!” diyerek bloğuna taşıdığı bu çalışmaların çok benzerini, aynı sektörde faaliyet gösteren müşterimize birkaç yıl önce sunduğumuzda “Bu reklamın yu-es-piii’si ne oluyor şimdi arkadaşlar?” diye bir soru gelmemişti, ama sanki kafalarda bu USP arayışı sürüyor gibiydi. İşle ilgilenilmedi bile. Öyle ya, söyleyeceğimiz neler vardı; rahatlık, sağlamlık, sağlık gibi... Ha, bu arada, sunduğumuz işle ilgili ajans içinde bazı arkadaşlardan gelen eleştiri de şuydu: “Ürün, suya dayanıklıymış gibi yanıltıcı bir mesaj verilmiş olmuyor mu?”
Gacel’e dönelim. Vaadi ne? Hiçbir vaadi yok demeyin! Muhteşem zerafeti görüyorsunuz. Ayaklarınızda bir serinlik hissetmediğinizi de söylemeyin. Peki, burnunuza ayak kokusu yerine çilek rayihalarının esintileri gelmiyor mu?
Üniversitede bir hocam “Şiir tahlili yapmak, enfes bir kadının bağırsaklarını dışarı dökmek gibidir.” derdi. Daha fazla tahlile gerek yok. Bu görsel etki karşısında, siz benim söylediklerimden çok daha fazlasını algı hücrelerinize yazdınız. Farkında olsanız da, olmasanız da!

Rastlantıya bakın ki, yukarıda gördüğünüz bu çalışmanın yaklaşım olarak aynısını da geçen yıl sunmuştuk. Yine uygulanamadı.



















12 YORUM:
Benim Türk alışkanlığı olarak adlandırdığım bazı davranış kalıpları var.
Bunlardan biri de yurt dışından alınan yabancı sözcüklü bazı kurallara iş dünyasında, anayasanın değişmeyen maddeleri muamelesi yapılmnası. Ve her şeyde bunun öne sürülmesi. pazarlamanın p'leri de buna dahil. bir kaç kural öğrenip bunların sonsuza kadar süreceğini sanıyoruz. Hele bu kuralları bir de kendimiz uyduruyorsak, bizim olduğu için yanlışlığını ya da zamanının geçtiğini asla fark edemiyoruz.
Söz tüketici için çok fazla önem taşımıyor artık. Görüntü daha önemli. Ve gözle algılanan mesajlar hafızada sonsuza dek silinmeyebilir. Ama söz uçup gider. İsimleri unuturuz ama yüzleri zor unuturuz.
Gelelim sadede.Bir gün Şili'ye gidersem hediye aldığımda mutlaka Gacel'de alacağım.
Gacel reklam görüntüleri o kadar çekici olmuş ki, Flickr'teki sayfamda görüntülenme miktarları, diğerlerinin 30 katı fazla. yani bir günde, 1 haftalık görüntülenme sayısına ulaşmış.
Sanat yönetmenleri bence en çok bu tarz reklamlarda ortaya çıkar. Sanat yönetmeni denmesinin sebebi estetik algı değil midir? Bir de art director yerine neden sanat yönetmeni demiyoruz! Neyse bu başka bir konu. Biraz deşmeli aslında ne demek "Sanat yönetmeni"?
Eklemeyi unuttum. Tom Peters, her yeni kitabında, bir önceki kitabında yer verdiği tezleri mezara gömer. Yani bir önceki kuralları yıkar ve hiç gocunmaz bundan.
Zaman çok hızlı akıyor ve iletişim internet sayesinde çok yüksek hızlara ulaştı. Bu değişime ayak uydurmalıyız artık. Gerekirse müşterimizin alışkanlıklarını da değiştirebilmeliyiz.
Pazarlama çok ilginç bir süreç izliyor. Değişim kaçınılmaz. Değişmekten korkmayalım :)
Selim Bey, bakıyorum tatil yaramış size. Son günlerin ve belki de haftaların en iyi yazısı olmuş.
Bu arada hala kim ürünün işlevsel ve simgesel değerlerini birbirinden ayrı olarak düşünüyorsa söyleyin bana gidip saçını başını yolayım. Olur mu canım bu çağda böyle düşünce. Tövbe tövbe...
Son olarak, reklamları görünce yine ayakkabı alasım geldi. Çok kötü çok. Evde ayakkabı koyacak yer kalmadı zaten :)
Hah! Bu görüşleri nihayet bir akademisyene onaylatmış oldum. Artık gam yemem!
Geçen hafta tatilde olduğumu farkettirmemeye çalışmış, arada bloğumun yemini suyunu vermiştim, ama senden gizleyememişim demek ki! Hay allah!
Katkıların için teşekkür ederim Cengizciğim. Bu yazının yazılmasına da sen vesile oldun zaten...
Selim Bey,
"Geçen hafta tatilde olduğumu farkettirmemeye çalışmış, arada bloğumun yemini suyunu vermiştim, ama senden gizleyememişim demek ki!"
Peki, benden gizleyebildiğinizi kim söyledi size?!
İyi ki kimseye çaktırmadan bir tatile çıkalım dedik yani! Allah'tan yalnızca masum bir tatil... Sizden gizli bir şey yapamayacak mıyım? Lâ havle!..
Bir atasözüyle başlamak istiyorum. Yanılmıyorsam şöyle: “Eşeğe altın semer vursan, eşek eşektir” Pazarlama disiplininden yararlanmaksızın üretilen metaya dilediğin kadar “altın” simgesel değerler yükle, o yine metadır... Ben onun için marka oluşturacak üretim fabrikada başlamaz, reklam ajansında da devam etmez, diyorum. Fabrikada sadece meta üretilir.
Marka üretimi, ki üreticinin böyle bir derdi varsa, üretim fikrinin zihninde oluştuğu anda başlar. Bu nedenle de, amaç markalaşmaksa, ‘üretim’le ‘pazarlama’yı birbirinden ayrı düşünebilmek zaten mümkün değildir. Pazarlama hatta pazarlama iletişimi, daha ürünün, hatta üretici yeni bir girişimci ise, kurumunun adıyla başlar. Şimdi sen gel de Şalvarlı Et’e yükleyebildiğin kadar simgesel değer yükle, bakalım marka olabiliyor mu? Olsa olsa ‘kendin pişir kendin ye’cilerle ‘çubuklu pijamalı piknik mangalcıları’nın en değerli metası olur.
Kimi ürünler yani metalar vardır ki, onlara birer parmak da olsa marka değeri bulaştırabilmek ya da pazar değerini yükseltebilmek için, ancak USP denilen o eskimiş aletten yararlanabilirsin.
Yazının pek beğendiğim bir bölümünü olduğu gibi aktarıyorum:
“Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın iki temel özelliği barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar.”
“DOST ÖNDEN BIÇAKLAR.” OSCAR WILDE
Bu aforizmanın konumuzla bir ilgisi yoktur, ama seninle ilgisi çoktur. :)
Konumuza gelirsek; düşünsene, bir yargıyı aktarabilmek için, o yargıya ulaşırken kullandığınız onlarca, yüzlerce yargıyı nasıl dışarıda bırakırız.
Eğer aradaki sonsuz sayıyı görmezden gelmezsek 0’dan 1’e geçebilir miyiz? Teorik olarak geçmek mümkün değildir zaten, çünkü ‘sonsuz’u sayamayız.
Elbette “Üretim fabrikada başlar, reklam ajansında devam eder.” sözünde de ‘fabrika’yı ‘fabrika’, ‘reklam’ı ‘reklam’ olarak alırsan yargıyı doğru anlamış olmazsın. Ayrıca bu, yaklaşık yirmi sene önce, o dönemin ilişki biçimleri göz önüne alınarak ve o dönemin kavramlarıyla söylenmiştir.
Senin, “Fabrikada yalnızca meta üretilir.” sözündeki abartıyı görmezsek emtia (commodity) ile ürünü de (product) birbirine karıştırmamız an meselesidir.
Yorumdaki bir hükmünü şöyle değiştirsem diyorum: “Şimdi sen gel de Şalvarlı Et’e yükleyebildiğin kadar simgesel değer yükle, bakalım ne oluyor? Olsa olsa ‘kendin pişir kendin ye’cilerle ‘çubuklu pijamalı piknik mangalcıları’nın en değerli ‘marka’sı olur.”
Yanlış mı oldu?
Üretim ve pazarlamayı, işimizi kolaylaştırmak için elbette birbirinden ayrı düşünebiliyoruz. Başka birçok bileşen ve değişkeni de... Ben “Üretimin tamamlandığı noktada ‘marka’ yaratılmış ve tüketicinin algı dünyasındaki yerini almış olur çünkü.” derken hangi ‘üretim’den söz ediyorum ki?
Seninki de biraz “enfes bir kadını ‘önden’ bıçaklayarak bağırsaklarını dışarı dökmek” olmuyor mu? :)
Aman Allahım, yazdıklarımın böylesine dramatize edileceğini düşünemezdim doğrusu. Ne oluyor yahu?.. Önden bıçaklamalar, bağırsakları dışarı dökmeler...
Yazını bir kez daha okudum. Özellikle "...sözüm, aslında vurguyu üretime değil, pazarlamaya yapan bir yaklaşımı içerir" cümlesini dikkatten kaçırdığımı farkettim. Aslında aynı yargıya değişik ifadelerle ulaşmış durumdayız. Ancak açıklık kazandırılmaya muhtaç "Üretim fabrikada başlar reklam ajansında devam eder" sözünü tek başına bırakırsan, itirazım devam eder. Sloganların altına, 'yani' diye başlayan birer cümle daha eklemek zorunda mı kalacağız?
Şalvarlı Et'e marka yakıştırması yapmanı bekliyordum. Şu markanın ne olduğu ne olmadığı konusunda ne zaman anlaşabildik ki zaten?..
Çubuklu olmasa da bu Cumartesi senin pijama terlik muhabbetin iyi gidiyor. Evden çıkmadın galiba. Biz ajansta çalışıyoruz müdürüm! Cevabın içine biraz mizah katmadan çekilir mi şimdi? Sonra, önden bıçaklayanlara da canımızı vermekten imtina etmezdik, eğer birkaç tane olsaydı!
Senin “ulvi marka” algına bizim ufkumuz yetmez ayrıca! Çubuklu pijamalıların markası mı olurmuş? Onlar meta meta kuzu pirzolaları götürsünler bakalım. Biz de şimdi Burak Kafe’den tavuk şinitzel ve çoban salata söyleyeceğiz Kayhan’la.
Sahi, bizim Burak Kafe marka mı acaba? Parasını verseydi Interbrand’e koyarlar mıydı ki?
Şu pazarlamacıları anlamak ne mümkün. İşleri güçleri yok mu ki, yıllardır marka yaratabilmek diye, akademisyeninden pratisyenine, yazarından araştırmacısına, üst düzey uzmanından sahada çalışan neferine kadar kitaplıklar dolusu ahkâm keserler... Şalvarlı Et yetmez mi?.. Elin adamı kılını kıpırdatmadan marka oluveriyor, helal olsun doğrusu. Zaten Burak Kafe'ye de marka demeyen haltetmiş. Ülkemizde markadan geçilmez oldu da nedense hâlâ marka yaratmayı beceremiyoruz diye dövünüp duruyoruz.
İşin hazin yanı, ben bir türlü marka olmayı becemediğim için, evde pijama terlik dolaştığım algısını bir türlü üzerimden atamadım. Yalnız Selim Tuncer nezdinde de olsa...
Her neyse, çalışmanıza katılamadım ama, uzaktan da olsa ahkâm kesmekten kendimi alamıyorum. Lütfen ince düşünün, ince uygulayın. Bengi'nin taaa Japonyalardan Kuzey Afrikalara kadar ünlenmesindeki bilinçaltı algının evrensel olduğunu da unutmayın. Şunu da unutmayın, bu bir büyük nasihatidir... Kolay gelsin.
Pazarlamacılar çubuksuz pijamalılar için uğraşıyorlar.
Büyük nasihatını her zaman dinleriz, ama büyük de şunu unutmasın ki taaa oraların evrensel algısına hitap eden tarz, tek bir tarz değildir. Biz oraları başka tarzlarla da fethetmesini biliriz, ince ince...
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home