Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Cumartesi, Nisan 11, 2009

| “Sri-Lankalı bir arkadaşım Türkiye’de çay üretimindeki özensizliği görünce ağladı!”

Türkiye’nin sayılı çay uzmanlarından, dostum Muharrem Uzunkavak’la Masste’nin Haziran 2001 tarihli 2. sayısında çay üzerine yapılmış bir söyleşi... Çaya ve sektöre biraz daha yakından bakabilmek için yararlı bilgiler içeriyor. Muharrem Uzunkavak kimdir? 1960’da Adana’da doğdu. 1984’te Çukurova Üniversitesi İngiliz Edebiyatı bölümünden mezun oldu. İncirlik Amerikan Üssü’nde bir yıl Housing Inspector olarak çalıştı. Ardından Sabancı Holding’e bağlı Sasa’da kambiyo uzmanlığı yapan Uzunkavak, üç yıl da Beta firmasında genel müdürlük yaptı. Bu dönemde uluslararası çay ticareti konusuna yoğunlaştı. Yaklaşık bir yıl Sri Lanka’da ikamet ederek çay ticaretinin yanı sıra konuyla ilgili araştırmalar yaptı. Özbekistan ve Kazakistan’da, Sri Lanka’nın son yedi yıldır çay alanında lider kuruluşu Akbar Brothers ile ortak çay ticareti yaptı. Halen yurt içi ve yurt dışında bazı şirketlere çay konusunda danışmanlık yapıyor.


Bizler çok çay tüketen insanlar olarak, biraz da ajansımız çay sektörüyle çok içli dışlı olduğundan, şöyle bir intiba var bizde; çay adeta bizim milli içeceğimiz… Oysa bildiğimiz kadarıyla çayın Türkiye’deki tarihi de o kadar eski değil. Türklerin çayla tanışması nasıl olmuş?

Dünyada kişi başına çay tüketiminde Türkiye üçüncü durumda. Sırasıyla İngiltere, İrlanda ve Türkiye olarak geçiyor kayıtlarda. Dolayısıyla, çay bizim milli içeceğimiz sayılabilir. Fakat Türkiye’nin çayla tanışması yaklaşık 60 yıllık bir mazi. Türkiye’de çay tarımının başlaması için Gürcistan’dan çay getirildi, uzun yıllar denemeler yapıldı. Bu ilk çay araştırmalarında Zihni Derin’in büyük emekleri var. İlk yıl 181 kg. çay üretildi. Bu çaylar Millet Meclisi’ne götürüldü; işte Türkiye’de çay üretiliyor, o savaş zamanlarında bu büyük bir hadiseydi. Şu anda ülkemizin yıllık çay üretimi yaklaşık 150-200 milyon kilo arasında değişiyor. Sadece Çaykur 150 milyon kilo üretiyor. 50 milyon kilo da özel sektör, yani 200 milyon kilo çay üretiliyor. 181 kilodan 200 milyon kiloya yükselen bir artış var.

Türkiye’deki üretim tüketimin ne kadarını karşılayabiliyor?

Tüketimin 170 bin ton civarında olduğu düşünülüyor. Yani üretim fazlası var. Çaykur yaklaşık 150 milyon kilo çay üretiyor. Bunun da yaklaşık 100 milyon kilosunu satıyor, geri kalan 50 milyon kilosunu stok çekiyor. Ve bu da devreden bir stok olarak devam ediyor. Tabii Türkiye’ye legal ve illegal yollardan giren yabancı menşeli çaylar var. Bunun da 30 bin ton civarında olduğu tahmin ediliyor.

Şimdi ilginç bir nokta var. Sizin de söylediğiniz gibi dünyada çay tüketiminde İngiltere, İrlanda ve Türkiye olmak üzere bir sıralama var. Fakat çayın kökenine gittiğimizde Çinliler’i, Japonlar’ı görüyoruz. Çin’de çay hâlâ güçlü bir üretim dalı mı?

Çok ciddi bir üretim dalı. Çin’de daha çok üretilen çay, yeşil çay.

Genelde Japon geleneklerinde çay içme törenleri görüyoruz. Japonlar’da nasıl çay tüketimi?

Japonlar’da çayın kutsal bir anlamı var. Aile meclisinde çay içme törenleri, seremonisi yapılıyor. Bu onlar için oldukça kutsal bir tören. Orada tüketilen daha çok yeşil çay, bunun yanında siyah çay da tüketiliyor. Çay içmek aile içerisinde bir araya gelme sebebidir. Misafir geldiği zaman çayla başlama vb. seremonileri var.

Dolayısıyla dünyada şöyle bir ayrım mı var; yeşil çay tüketenler, siyah çay tüketenler? Türkiye herhalde siyah çay tüketenler grubunda...

Türkiye tamamıyla siyah çay tüketiyor. Mesela Özbekitan’da tüketimin %50-60’ı yeşil çaydır, geri kalanı da siyah çaydır. Özbekistan’ın sınır komşusu, yani hemen yanında yaşayan insanların yeşil çay tüketimi sıfırdır.


Konuşmamızın girişi çay kültüründen oldu. Bununla bağlantılı olarak İngilizler’de de adeta gelenek şeklinde, törensel bir çay içme alışkanlığı görüyoruz. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Zaten çayı dünyaya tanıtan İngilizler. Çin’de, Sri Lanka’da, dünyanın muhtelif bölgelerinde yetişen çayları, İngiltere’nin o sömürgecilik zamanında, gemilerle limanlardan alarak dünyanın her tarafına götürmüşler. Ve sonuçta dünyada çay dediğin zaman ilk diyeceğin şey İngiliz çayı veya İngiliz beş çayı diye isimlendirilir. Onlarda da benim okuduğum ve gördüğüm kadarıyla çay için özel örtüler, tepsiler, fincanlar hazırlayıp yemekten önce çay içerek başlanıyor.

Çay daha ön planda yani...

Evet, çay daha ön planda ve yemekten önce geliyor. Yemek esnasında da çay tüketiliyor. Şimdi ilginç bir durum var, sizin de söylediğiniz gibi Türkiye’de çayın mazisi yüz yıl kadar bile değil. Fakat özellikle son yıllarda, özel sektörde çay üretiminin başlamasıyla hem çok sayıda kuruluş piyasaya girdi hem de gerek ambalaj teknolojisinde gerekse çay çeşitliliğinde bir artış var. Örneğin bir on yıl önce, piyasada poşet çay konusunda Lipton’dan başka bir ürün bulmak mümkün değildi.

Bu hızlı değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de çayda 60’lı yıllara kadar kalite sorunu yok. O yıllara kadar Türkiye’den gönderilen, yurtdışına borsalara gönderilen ve İngiliz firmalarına gönderilen çayın analizlerinde, dünyada en üst düzeyde olan Sri-Lanka çaylarıyla arada bir fark olmadığı, kalite olarak onlarla aynı olduğu gözlendi. Ama 60’lardan sonra Türkiye’de üretilen çay kalitesinde ciddi şekilde bir gerileme var. Şimdi yurtdışından gelen analiz raporlarında müthiş ve gitgide artan bir kalite düşmesi var Türk çayında.

Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

Çay üretimi ciddi rakamlara ulaştığında ve bölgeler artık tam oturduğunda, çayın toplanmasından tutun, tarımından tutun birtakım gerilemeler oldu. Bu da nedir; yetkililerin yani çaya önem vermesi gereken kurumların buna önem vermemesi. Toplanmasında elle toplamadan makasla toplamaya geçilmesi; ki bu çok önemli bir faktördür. Şu anda Sri Lanka’da, ülke genelinde bilaistisna tamamen elle toplanır ve “iki buçuk yaprak” toplanır. Bilemediniz üç buçuk yaprak toplanır. Türkiye’de şu anda dört buçuk, beş buçuk, altı buçuk yapraklar toplanıyor. Dolayısıyla bu kart yapraklar kaliteyi ciddi şekilde etkiliyor. Ve Türkiye’de, çay bahçelerinde budama -benim bildiğim kadarıyla- şu ana kadar ciddi şekilde yapılmış değil. Geçen sene biraz başlandı, bu sene bakıldı ki çayda kalite gidiyor ve üründe kalitede düşme var, daha yeni budamaya gidildi. Ve bu da eğer devamlı şekilde yapılırsa çaydaki kalite artar. Şimdiye kadar budama yapılmaması, toplanırken makasla toplanıp altı buçuk, yedi buçuk yapraklı kart yaprakların toplanması üretimde de kaliteyi düşürdü.

Biraz da siyasi sebeplerle herhalde…

Düşünün Türkiye’de iki yüz bin ton çay üretiliyor, bunun 150 bin tonu Çaykur tarafından üretiliyor. Yani hâlâ tekel… Geri kalan 50 bin ton özel sektör tarafından paylaşılıyor ve özel sektör de Çaykur’un devamlı baskısı ve gölgesi altında, rahat hareket edemiyor. Çünkü Çaykur yönlendiriyor hâlâ bölgeyi…


Buna rağmen sizin bir ihracat teşebbüsünüz oldu galiba…

İhracat teşebbüsümüz oldu. Dubai ve Hindistan’a, çayın memleketi olan Hindistan’a Türk çayı gönderdik. Fakat dediğim gibi, kalitesizlikten dolayı çay tekrar ilgi görmedi.

Üretimde hangi ülkeler teknoloji sahibi ya da öncülük ediyor?

Çayda çok yüksek teknoloji gerekmiyor kesinlikle. Ben Sri Lanka’da, Hindistan’da, Endonezya ve Kenya’da, ki bunlar ciddi miktarda çay üreten ülkelerdir, dünyadaki çay talebini karşılayan ülkelerdir; buralarda gezdiğim ve incelediğim tüm fabrikalardaki teknoloji aşağı yukarı birbirinin aynıdır. Türkiye’deki de geri bir teknoloji değil. Çünkü çayda teknoloji yok. Çay hep doğal yöntemlerle üretiliyor. Dolayısıyla teknoloji hususunda bir sıkıntı yok. Burada bakış açısı, mantalite çok önemli. Sri-Lanka’da bir çay fabrikasına gittiğiniz zaman, fabrikadaki en alt seviyedeki işçiden tutun, en üstteki fabrika müdürüne kadar, çayı üretirken hepsi şu lafı söyler: “Bu bizim için kutsal bir iştir.” Bunu kutsal bir görev olarak görüyorlar. “Çayla bizim aramızda duygusal bir bağ var.” diyorlar. Bu, görünmeyen bir şey. İşte bu duygudan dolayı Sri Lanka (Seylan) çayı bu kadar güzel üretiliyor. Bu gözle bakıyorlar; kutsal bir görev sayıyorlar…

Mesela İngiltere, İrlanda gibi dünyada en çok çay tüketen ülkeler var. Ve ithal çayların satıldığı raflara baktığınız zaman, örneğin ambalajlama yöntemleri arasında ciddi farklar var ve bu da şüphesiz farklı yönlerde etkiliyor. Yani markalaşmış çaylar, ambalajı profesyonel olan çaylar daha cazip geliyor insanlara. Belki içeriği aynı ama... Bu noktada gözlemleriniz nasıl?

Benim izlediğim kadarıyla, Türkiye’deki çay tüketicilerinin ciddi şekilde bir güvensizliği var. Bu nedir? İşte 60’lı yıllardan sonra çaydaki kalitede gerileme var. Dolayısıyla özel sektöre çay üretme şansı verildiğinde özel sektörün yapmış olduğu çaydan, “merdiven altı” diye tabir edilen markalardan dolayı insanlara bir türlü güven gelmedi. Ambalaj belki parlak, şık, birbirinin hep aynıdır zaten... Aşağı yukarı 300-400 tane marka olduğu söyleniyor; bu Rize, Filiz ve Kamelya türü çaylarda. Onlar için markalaşmak önemli olmadığından, çayda devamlı “Ben bu yıl bu markayla satayım, seneye bir başka markayla girerim.” gibi insanları aldatmaca yöntemine gidildi. Tüketici son derece haklı, artık bir özel marka gördüğü zaman “Gene aynı şeyleri yaşayacak mıyım, gene aynı kalitesiz çayı alacak mıyım?” diye bir güvensizlik duyuyor. Bu da insanları son yıllarda bilhassa müthiş bir arayışa sevk ediyor.

Son yıllarda Türkiye’de de ambalaj teknolojisi takip ediliyor. Demlik poşet çaylar olsun, fincan poşet çaylar olsun veya körüklü poşetler… Bu bir çeşit AR-GE çalışmaları gerektiyor. Dünyada bunun öncülüğünü kimler yapıyor?

Dünyada mutlaka İngiliz firmaları… Çünkü çayın dünyaya tanıtıldığı yıllarda, İngiliz tacirleri bunu dünyaya dağıttığı için, bütün gelişmeler de İngiltere’den çıkıyor. Bu fincan poşet, demlik poşetin de vatanı gene İngiltere’dir. Bunun, dünyada son yıllarda müthiş derecede artan bir trendi var. Bu da pratiklikten dolayı. Ben, fincan poşet ve demlik poşet çayın, bilhassa fincan poşet çayın iki dakika içerisinde sıcak suda bir torba içerisinde ne vereceğini pek kestiremiyorum. Sonuçta bana sorsanız; çayı demlikte demleyip mi içersiniz, yoksa fincan poşette mi içersiniz diye, ben demliği tercih ederim. Ancak bu hızlı yaşam şekli ve pratik olması açısından, insanlar fincan poşet ve demlik poşet çayı artan bir şekilde kullanıyor.


Peki siz çayın ana vatanına, Seylan olsun Hindistan vs. seyahatlerinizde dünyadaki güçlü çay markalarının üretimlerine şahit oluyorsunuz. Henüz Türkiye’ye girmemiş birtakım uygulamalar var mı? Gerek ambalajlama yöntemlerinde ya da çayın işlenmesi ile ilgili?

Şu anda aşağı yukarı Türkiye’de olmayan bir teknoloji ile üretilen bir çay paketi yok. Sonuçta çay dediğimiz, doğadan alınan bir yaş yaprağın kimyasal anlamda hiçbir katkı olmadan üretilerek pakete veya poşete konmuş şeklidir. Bunun başka bir alternatifi yok. Türkiye’de pek olmayan, daha yeni yeni giren bu teneke kutudaki meşrubatlar gibi çaylar var. Örneğin Japonya’da çok içilen bir şey bu...

Daha önce bazı rakamları verirken 200 milyon kilo üretim, 170 milyon kilo tüketim demiştiniz. Bir stok fazlası var. Bir taraftan da Seylan çayları getirilip harmanlanıyor. İthalatta durum nedir?

İthalatta Türkiye’ye tahmini rakamlarla 30 milyon kilo yabancı menşeli çay giriyor. Bunun çok ciddi bir kısmı, yaklaşık %95’lik bir kısmı sınır ticareti denilen ve daha başka yöntemlerle, illegal yöntemlerle Türkiye’ye giriyor. Çok az firma normal gümrüklerden malı geçirip Türkiye’ye getiriyor. Bunun da sebebi, şu anda Türkiye’de gümrük vergisi en yüksek olan ürün çaydır. %145 gibi bir gümrük vergisi var. Dolayısıyla, insanlar gümrüklerden çayı geçirmeyip, illegal yöntemlerle çayı getirmeyi tercih ediyorlar.

Önceki yıllarda insanlar kaçak çay arardı Türkiye’nin her yerinde. Ama şu anda oldukça azalmış ve sadece Güneydoğu’ya kaymış gibi görünüyor.

Güney, Güney Doğu, Adana, Antep, Doğu bölgeleri… Fakat burada şu var; Türk çayını tehdit eden birkaç unsur var. Bunlar şudur; 1. Üretimdeki kalitesizlik. Bilhassa geçen sene, kalitesi pek de iyi olmayan İran menşeli çayın gene sınır ticareti kapsamında Türkiye’ye getirilerek, Türk çayı adı altında satılması bence Türk çayını baltalamıştır. Çünkü, İran çayının Karadeniz çayının yarı maliyetine depolara geldiği söyleniyor. Ve Türk çayı diye İran çayı satıldı.

Muharrem Bey, sizin Sri Lanka ve Özbekistan’da bir dönem görev yaptığınızı biliyoruz. Oralardaki gözlemlerinizi almak istiyoruz.

Sri Lanka’da bir yıl ikamet ettim, oradan Özbekistan’a geçtim. Sri Lanka’da bir yıl ikamet etmemin ana sebebi, dünyanın en iyi çayı olan Seylan çayını incelemekti. Seylan çayı tartışmasız dünyanın en iyi çayı… Kalite olarak en yakın rakibiyle arada bir uçurum var. Orada ikamet ederken çay bahçelerinde bulundum, ama esas bulunma sebebim fabrikadaki üretim ve en mühimi de çayın sınıflandırılması, yani siyah çayın sınıflandırılarak tadım olayına, yani çay tadıcılığına gitmekti.

Sınıflandırma meselesi sadece üretimle alakalı değil sanıyorum. Yörelerle, iklimle de alakası var galiba.

Sri Lanka’da sıcaklık 12 ay boyunca hep 33 derecedir; artı eksi 3 derece olmak kaydıyla. Ekvator kuşağında olan bir ülkedir, iklimi çok nemlidir. Dolayısıyla çay için ideal bir ortamdır. İngilizler, önce Hindistan’da çay tarımını yapmışlar. Halen Hindistan’da ciddi miktarlarda çay üretiliyor. Dünyada en fazla çay üreten ülke, yıllık 750 bin ton çay üretiyor. Fakat daha sonra İngilizler Sri Lanka’ya geçtiğinde, Sri Lanka’daki ortamın, iklimin çay için son derece ideal olduğunu görmüşler ve çay tarımını oraya kaydırmışlar. Orada büyük bir emek vererek, insanları eğiterek bütün ormanları filler vasıtasıyla kaldırarak oralara çay bahçeleri yapmışlar. Bu müthiş bir emek... Bu işi yaparken de Hindistan’dan Tamil kökenli, çayda çok başarılı olan insanları da oraya getirmişlerdir. Şimdi Sri-Lanka’da “Tamil terörü” vardır. 40 bin can alan bu Tamiller de o dönemlerde İngilizlerin ülkeye çay tarımı için getirdiği insanlardır. Sri-Lanka’da ciddi bir iş yapılarak bu cangıllar, balta girmemiş ormanlar, fillerle yok edilmiş ve yerine çay bahçeleri yapılmıştır. Daha sonra filler çay bahçelerinde çay yapraklarını yedikleri için de bir çoğu katledilmiş. O yüzden de Sri-Lanka halkı tarafından İngilizler pek sevilmez. Çünkü filler Sri-Lanka halkı için kutsaldır. Sri-Lanka’da kaldığım bir yıl boyunca genelde çay fabrikalarında bulundum. Çay fabrikalarında çayı üretirken o insanların çaya bakışını gördüm. Müthiş bir hassasiyetle, sanki nadide bir çiçek yetiştiriyor gibi, çaya dokunurken bile heyecan duyuyorlar. Oradaki çay fabrikasının müdürleri, uyumadan fırının başında, üretim anında devamlı gezerler ve her aşamayı izlerler. O heyecanı gördüm. Hani, “Bir çiçekle iletişim kurarsanız, çiçek daha iyi yetişir” derler; bunu hissettim. Türkiye’de çay yaprağı bir noktadan koparıldıktan 50 gün sonra yeniden oradan yeşeriyor. Sri-Lanka’da her 5 günde bir oluyor bu... Arada ciddi bir fark var. Orada çay toplayan kadınlar genç kızken başladıkları bir hatta, ölene kadar çay topluyor. Ona orada bir hat veriliyor. Kadın bir noktadan başladığı zaman çay toplamaya, tekrar aynı noktaya gelene kadar beş gün geçiyor. Her gün toplama devam ediyor. Yavaş yavaş, toplaya toplaya o noktaya geldiği zaman oradan tekrar bir yaprak çıkmış oluyor. Dolayısıyla orada çay toplayıcı olarak başlayan bir genç kız, o hattan emekli oluyor. Ömür boyu aynı hatta çay topluyor. Bunun çayın kalitesinde en büyük sır olduğunu söylüyorlar. Sri-Lankalılar şu noktayı yakalamışlar; aynı insan o hattı hayatı boyunca gördüğü için artık ezberliyor. En ufak bir hastalık olduğunda, en ufak olağan dışı bir durum olduğunda, anında kendi yetkilisine o hattın raporunu veriyor. Budama zamanının geldiğini biliyor, bunu hemen aktarıyor. Sri-Lanka’da bu çok ciddi bir iş. Kadınlar oranın yaprağını ezberliyorlar. Çay toplamanın, daha doğrusu koparmanın 20-25 şekli olduğunu söylüyorlar. Sorduğumda “Çıkan sesten bunu biz anlıyoruz, yanlış kopardığında oradan yanlış bir yaprak çıkar!” diye cevap verdiler. Kalite orada başlıyor; tarımında, koparmasında… Beğenilmeyen veya hiç düşünülmeyen bu çay toplayan insanlar, esasında çok ciddi bir görev yapıyorlar.


Biz şöyle bir şey biliyoruz; “iki buçuk yaprak”… Orada da iki buçuk yaprak mı?

Tamamıyla, %100 neredeyse… İki buçuk yaprak, taze yaprak beş günde bir toplanır. Bu çayda kaliteyi arttırıyor.

Çay ağacının bir ömrü var mı?

Bölgeye göre değişiyor. Altta olan bölge, üstte olan bölge diye değişiyor. 70 yıl, 100 yıl arasında değişen ömürleri var.

Bu kadar ömürleri var ve sökülüp yerlerine yenileri dikiliyor...

Türkiye’de daha hiç sökülen çay ağacı yok. Ömür doldu ya da şu an dolmak üzere. Ciddi şekilde ömürleri doluyor.

Budama kaç yılda bir yapılıyor?

Sri-Lanka’da dünyanın en büyük ve en aktif çalışan, devlete ait bir Çay Araştırma Enstitüsü var. Bu çok önemli bir konu. Sri-Lanka’da devlet, Türkiye’de olduğu gibi üretim yapmıyor. Sosyalist bir ülke olmasına rağmen, üretimi devlet yapmıyor, tamamen özel sektöre bırakıyor. Bu farklı bir sistem. Devlet, araştırma enstitüsünde devamlı gelişmeler yaparak; haftada bir, on günde bir bölgelerde tüm çay fabrikası müdürlerini toplayıp, brifing vererek; işte filan bölgede hasat şu kadar azaldı, filan bölgede hasat şu kadar çıktı, hemen tetbir alın.” diye bilgi vererek yönlendiriyor. Ve kesinlikle devlet orada çay üretimine ve satışına karışmıyor.Tamamıyla özel sektörde... Dolayısıyla Sri Lanka Çay Araştırma Enstitüsü müthiş gelişmeler sağladı. Mesela yapraktan fidan üretimine geçtiler ve bunu pilot bahçeler yaparak denediler. Daha önce bir aldıkları bahçelerden üç aldıklarını gördüler, üstelik kalitede fark yok. Dolayısıyla oradaki çay araştırmaları enstitüsü yani devletin ana görevi, gerçekten yeni gelişmeler yapıp bunu aktarmak. Sri-Lanka’da bahçeler devamlı yenileniyor şu anda ve üretim artıyor. Daha fazla kazanıyorlar. Bizde böyle bir enstitü yok.

Çaykur’un yapması gereken bir şey bu…

Çaykur’un yani devletin yapması gereken bir iş bu... Sadece çay bahçelerini yapıp bırakmak kafi gelmiyor. Devamlı, kaliteyi nasıl bulurum diye çalışması gerekiyor. Dolayısıyla Sri Lanka’da çay tarımını gördüm, toplamanın ne kadar önemli olduğunu gördüm. Bilhassa toplandıktan sonra fabrikaya taşırlarken, hassas bir şekilde, sanki bir orkideyi taşır gibi taşıdıklarını gördüm. Türkiye’de kamyonun üzerine koyup ayakla ezerek daha fazla taşımaya çalışıldığını biliyoruz. Bunu bir Sri Lankalı arkadaşım gördüğünde ağladı burada… Çay yaprağına bunu nasıl yaparlar diye adam ağladı… Dolayısıyla Sri Lanka’da üzerine basmadan fabrikaya taşıyorlar. Yani kalite nerede diye sorduğunuzda; kalite tarımda, kalite koparılma esnasında ve bunun fabrikaya taşınmasında ve vakti geçmeden anında işleme geçilmesinde... Türkiye’de bunların hiçbiri yok. Sri Lanka’da bunların hepsini yaşadım. En önemlisi de çay tadıcılığını öğrendim. Dünyanın her yerinde, en büyük firmalarda insanlar çayı tadıyor. Çayı tadarak fiyatını, kalitesini, her şeyini belirliyor. Çay tadıcılığı budur. Oradan da Özbekistan’a gidip yerleşerek çay ticareti yapmaya başladım. Son üç yıldır da Türkiye’de bu işi yapmaya çalışıyorum. Şimdi devletin ekonomiden elini iyice çektiğini, ya da çekmesi gerektiğini falan söylüyoruz. Bazı sektörlerde zorunlu olarak çekiliyor artık. Mesela Sümerbank basması diye bir şey yok ya da Beykoz kundurası yok. Çağdaş pazarlama yöntemlerini kullanmadığı için, üretimde hantal kaldığı için… Bunlar zaten ekonomik olarak kendi kendine ölüyor. Çayda ise hâlâ hem tekel olma özelliğini sürdürüyor yasalarla hem de hakikaten satılıyor pazarda ve şu anda pazarın bir numarası. Ambalaj dizaynı kalitesiz, çay yeterli kaliteye sahip görünmüyor. Pazarlama ve satış konusuna gelecek olursak bir özel sektörün heyecanını yakalaması mümkün değil devlet sektörünün.

Buna rağmen Çaykur Türk pazarında lider. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Özel sektörün burada çok büyük kabahatı var. Özel sektör ciddi şekilde yapılanmaya giremedi ve kalite vizyonuna sahip olamadı. Bu da Çaykur’un bir ara tamamen %100 olan pazar hakimiyetini destekledi. İnsanlar belki Çaykur’dan bıktığından veya daha iyi kalite alacağını umarak özel sektör çaylarını aldığında, kimin tarafından üretildiği bile bilinmeyen markaları aldığında sükut-u hayale uğradı ve tekrar “Napalım bari, şu alıştığımız çaya dönelim.” diyerek, tekrar döndüler. Çaykur, miktarda lider olabilir ama kalitede ve ambalaj dizaynlarında iyi olduğunu kimse söyleyemez.

OKUMA PARÇALARI:
| “Marka odaklı” bir özelleştirme yaklaşımı önerisi: Bir türlü özelleştirilemeyen Çaykur
| Bu çay değil ki, yeşil çay!

2 YORUM:

Blogger efe yazdı:

Bot

blogspot bot taytırları tüm blog sitelerine atmaktadır.
Not:taytırlar kullanıcılarımız tarafından kaldırıldıgı an bloglarınız silinebilir.
Saygılarla blogspot.com
dini sohbet - dini chat -alemsohbet -film izle -dizi izle -bedeva film izle -sohbet -chat - sohpet - yonja - netlok - netlog - sohbet - yonja - sohbet - chat - sohpet - netlog - netlok - irc - sngt - sohbet - alemsohbet - alem sohbet - sohbet - sohbet odalari - chat - sohbet - manolya - yonja - sohbet -balim -balim sohbet -cet -lez sohbet -mirc - sohbet -sohbetci -facebook -sohbet -yonja -sohbet chat -mirc indir -film izle -dizi izle -bedeva film izle -film izle -dizi izle -bedeva film izle -


htp://www.aygulum.net
htp://www.alemsohbetde.net
htp://www.alemsohbette.net
htp://www.manolyam.net
htp://www.sohbettadi.com
htp://www.sohbetcide.com
htp://www.mirc-tc.com
htp://www.balimsohbet.com
htp://www.dinisohbet.us

Cumartesi, 11 Nisan, 2009  
Anonymous Reklam yazdı:

Teşekkürler Admin Paylaşım için..

Çarşamba, 06 Ocak, 2010  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home