| Bütün bu kullandığımız prensipler Göbbels’in gö-gö-göbeğinden mi çıkmıştı yoksa?

Hemen birkaç satır şu Goebbels’ten bahsedelim, sonra da göbeğine geçeriz. Bu zatın adını duymayanınız yoktur; çok meşhurdur kendileri... Hani şu Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels... Goebbels, 1933 yılında Naziler’in iktidara gelmesiyle bakanlık koltuğuna oturmuş ve Almanya’nın savaşı kaybetmesine kadar o zamanın iletişim araçları olan yazılı basın ve radyonun imkanlarını sonuna kadar kullanarak halkı devlet ideolojisi doğrultusunda manipüle ve motive etme görevini hakkıyla yerine getirmişti. Savaş yenilgisi kesinleşince altı çocuğunu ve karısını siyanürle zehirledikten sonra kendisi de tabancasıyla intihar etmişti. Çünkü ona göre Führer’in ve nasyonal sosyalizmin olmadığı bir Almanya’da ne çocuklarının ne karısının ne de kendisinin yaşaması anlamlıydı. İnançlı adammış demek ki!
Bildiğiniz gibi, zaman zaman propaganda, tanıtım ve reklam kavramları birbirine karıştırılır. Propagandanın, tüm olumsuz anlam ve çağrışımlarına rağmen, aslında ‘siyasi reklam’ anlamı taşıdığına inananların sayısı az değildir. Çünkü reklam da ‘ticari propaganda’ olarak algılanır. Bu üç yöntemin de benzer tekniklerden yararlandığını söylemek yanlış olmaz, ancak varmak istedikleri hedefler noktasında birbirlerinden keskin biçimde ayrılırlar.

Gelelim Goebbels’in göbeğine...
Amerika’da yaşayan tasarımcı ve illüstratör Dilek Bulut, Grafik Tasarım dergisinin Ocak 2007 sayısında yayımlanan “Görsel İlteşimin Gücü Adına: Joseph Goebbels Hakkında Bir Proje” başlıklı bir yazısında, Belgrad Sanat Akademisi’nde öğretim görevlisi olan Aleksandar Macasev’in Joseph Goebbels’le ilgili bir kampanya sunumunu aktarıyor. Bulut, Macasev’den dinlediği sunumun ayrıntılarını anlattığı yazısına şöyle bir giriş yapıyor: “Bu yazıyı okuduktan sonra, insanın içini ısıtan bir tiyatro afişi hazırlarken ne kadar şanslı olduğunuzu hissetmenizi istiyorum. Çünkü tarihin çeşitli dönemlerinde en az sizler kadar yetenekli, istekli ve heyecanlı tasarımcılar, iletişimin gücünü kendi kötü emellerine alet eden insanların emrinde çalışmak zorunda kaldılar. Bu insanlardan birisi Joseph Goebbels’tir. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi propagandasının fikir babası ve propaganda malzemelerinin yaratıcı yönetmeni olarak önemli bir rol üstlenmiş ve tüm dünya tarafından tanınmıştır. Goebells’in emrindeki tasarımcılar Hitler’in ‘katliam kampanyası’nı bayraklarla, rozetlerle, posta kartlarıyla ve afişlerle milyonlara duyurmuş ve gerçekleşecek olayı bir anlamda meşrulaştırarak kamuoyu tepkisini sindirmişlerdir.”
Peki, Macasev’in bu Goebells Kampanyası nedir acaba? Bu fikri anlatmak için bu kadar uğraşmaya değer miydi bilmem, ama benim anladığım kadarıyla Macasev, bizi, Goebbels’in propaganda teknikleriyle çağdaş reklamcılık tekniklerinin aynı olduğuna, çeşitli markaların logolarını kullanarak ürettiği -yukarıda gördüğünüz- Goebbels portreleri ve etkileşimli bir internet sitesiyle inandırmak istiyor. İnanalım mı?


Zaten Dilek Bulut da yazısını şu paragrafla tamamlamış: “Goebbels’in propaganda fikirlerinin günümüzün güçlü reklam dünyasıyla ne kadar benzer olduğunu görmek, günümüz medyasında gerçeğin nasıl şekillendirildiğini konuşmak, belki Macaev’in anlatmak istediklerini daha iyi açıklayabilir, üzerine kavramlar geliştirilebilirdi. Hatta yalnız reklam dünyası değil, günümüzün politik kampanyaları da bu noktada heyecan verici bir tartışma konusu olabilirdi.”
Macasev’in, tezini güçlendirmek için Joseph Goebbels’in “Bir yalanı bin defa tekrar edersen gerçeğe dönüşür.” sözünü, bin defa söylemese de baş tacı ettiği anlaşılıyor. E, evet! Adam galiba haklı, çünkü biz de Türkiye’de suların kireçli olduğuna, Calgon kullanmazsak çamaşır makinemizin pahalıya patlayacak arızalar yapacağına inanmış bulunuyoruz artık!
Böyle dediğime bakmayın, ben reklamla propagandanın apayrı işler olduğunu, ancak yanlış olduğuna inanmakla birlikte kimi zaman ve yukarıdaki gibi kimi örneklerde reklamın propagandaya yaklaştığını, daha da önemlisi bambaşka hedeflere sahip oldukları durumlarda bile benzer teknikleri kullanabildiklerini düşünüyorum. Bana göre propaganda diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin, aynı zamanda demokratik rejimlerin henüz demokratikleşmemiş odaklarının işidir. Peki, işe yarıyor mudur? Evet, toplumsal gelişmişlik düzeyine göre değişen oranlarda hâlâ işe yaradığını, Türkiye örneğinde de gördüğümüz gibi, söyleyebiliriz.


Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nin yazarı Milan Kundera “İdeoloji çağı bitti, imagoloji çağı başladı.” derken belki ideolojilerle birlikte propaganda döneminin de sona erdiğini ifade etmeye çalışıyordu. Ben, tamamen sona erdiğini elbette düşünmüyorum, hatta daha sofistike yöntemlerle geliştirildiğini, bugün Pentagon’un ve CIA’in “algılama yönetimi” dedikleri şeyin, aslında “algılama manipülasyonu” anlamına geldiği söylüyorum.
Çoğulcu demokrasiler nasıl propagandanın kökünü kazıyacaksa/kazıyorsa, çoğulcu serbest pazarlar da propagandaya yaklaşan reklamların kökünü kazıyacaktır.
Yine çeşitli vesilelerle dile getirdiğim gibi, bana göre reklamın üç ayrı niteliği barındırması gerekir; doğruluk, güzellik ve iyilik... [*] [*] İletişimin teknikleri tamamen ayrı bir konudur, bu anlamda propagandayla reklam arasında benzeşmeler olabilir/vardır. Ancak, propaganda Goebbels‘in afişleri gibi ‘güzel’ olabilirse de, ‘iyi’ ve ‘doğru’ olamaz.
Grafik Tasarım dergisinin Kasım 2006 tarihli sayısındaki “Grafik tasarım: İki boyutlu yüzeyde dört boyutlu bir evren yaratmak...” başlıklı yazımın son paragraflarının bu konuyla ilgili olarak yeterince açıklayıcı olduğunu düşünüyorum: “Bildiğimiz gibi felsefenin kapsamı içine giren üç temel normatif bilim dalı var: Doğruluk temeli üzerine kurulmuş mantık, iyilik temeli üzerine kurulmuş ahlak ve güzellik temeli üzerine kurulmuş estetik... Bunları doğru-yanlış, iyi-kötü ve güzel-çirkin şeklinde zıtlıklarıyla birlikte ifade edebiliriz. Aslında şunu söylüyorum; nasıl ki insanlık uzun süre ve büyük çoğunlukla ‘yanlış’ta ve ‘kötü’de ısrar etmezse, yine uzun süre ve büyük çoğunlukla ‘çirkin’e demir atmaz. Elbette insanın özünde yanlış, kötü ve çirkin de var ve iradesini bu yönde de kullanabiliyor. Ama asıl liman doğru, iyi ve güzeldir. Kalıcı değerler yaratmak isteyenlerin odaklanacağı yer de burasıdır. Belki burada ‘fayda’ konusunda bir tartışma olabilir; ayrı bir kategori olarak mı değerlendirileceği, yoksa ‘mantık’ın bir tezahürü olarak mı görüleceği şeklinde... Ama sonuçta o da ‘pozitif’ alanın içindedir. Hatta, Prof. Dr. Mustafa Ergün’ün Sanat Felsefesi isimli makalesinden öğrendiğime göre filozoflar arasında ‘Faydalı olan güzel, güzel olan iyi ve aynı zamanda faydalıdır.’ görüşünü savunanlar da olmuştur. Bir sanat olarak grafik eserde, güzellik dışında iyilik ve doğruluk niteliklerinin olmaması onu sanat eseri olmaktan çıkarmaz. Ancak, esere bir görsel iletişim tasarımı olarak baktığımızda, bence, insanlığın vazgeçilmez ve temel terazileri olan doğruluk ve iyiliğin eksik olması, eserin işlevini yerine getirme konusunda da ciddi bir eksiklik yaratacaktır. Grafik tasarımcının, bir iletişim mimarı olarak bunu dikkate almaması düşünülemez.”
Acaba soruyu cevaplayabildim mi?































11 YORUM:
Yazıyı dergide ben de okumuş ve benzer şeyleri düşünmüştüm. Ne ilginç.
Propoganda ve reklam arasında hem benzerlikler hem de farklılıklar olduğu düşüncesine katılmakla birlikte farklı (eleştirel) bir bakış açısını da dile getirmek istedim.
"Çoğulcu demokrasiler nasıl propagandanın kökünü kazıyacaksa/kazıyorsa, çoğulcu serbest pazarlar da propagandaya yaklaşan reklamların kökünü kazıyacaktır."
Çoğulcu demokrasi dediğimiz şey gerçekte var mı? Ya da küreselleşme sayesinde yoğunlaşmanın (Güven Borça bir yazısında bu konuya değinmişti ama kullandığı kelime yoğunlaşma mıydı onu hatırlayamadım şimdi) giderek arttığı bir ortamda çoğulcu serbest piyasaların ortaya çıkması mümkün olabilir mi?
Ya her ikisi de sadece görünense ve işin görünmeyen kısmı bildiğimizden farklıysa?
Çok paranoyak gördüm kendimi yav :)
Paranoyak olmamız takip edilmediğimiz anlamına gelmiyor elbette:)
Karamsar olmak için ortalıkta çok fazla neden var Zeynep, iyimser olmanın nedenlerini ise bizim yaratmamız gerekiyor. E, zor!
İmkansız diyorsan bırakalım bu işleri!
Çok güzel bir sözmüş bu: Paranoyak olmamız takip edilmediğimiz anlamına gelmiyor elbette:)
Karamsarlık değildi benimkisi. Güven Borça'nın yazısından konuyu açar konuşuruz belki diye dürtüklüyordum sadece :)
Amerika’nın çeşitli bahanelerle Körfez’e yaptığı baskından ve yaşanan fiili işgal durumundan sonra Güven Borça’nın da zaman zaman karamsarlıklar yaşadığını, ama bunu da pek kendine yediremediğini gözlemliyorum.
Borça “İletişim, konumlandırma işlerine kafa yormaya devam ettikçe gördük ki geçmişte çalıp çırpıp zenginleşen uluslar bu zenginlikle kendilerine güzel bir ‘şekil’ yapıp hırsızlıklarını örtmüşler. Hollywood ABD tarihinin pisliklerini heyecanlı kovboy veya casusluk filmleriyle bize şık bir şekilde anlatıyor, üstüne para kazanıyor. Öte yandan ülkemiz yöneticileri bu iletişim denen şeye hiç kafa yormuyor. Fikir üretmek, vizyon sergilemek yerine elde avuçta olanı götürüyor. Sonuçta ne ülkemizi anlatabiliyoruz, ne şehirlerimizi ve de doğru dürüst ürünlerimizi. Bırakın dünya markaları yaratmayı, iç pazardaki mevzileri de hızla yitiriyoruz. Demek ki bizim gibilerin daha yüksek sesle konuşması lazım (diye düşündüm). Çünkü gidişat hoşuma gitmiyor. Sonra bir Irak işgali ve Lübnan bombardımanı yaşadık ki akabinde benim de aralarında bulunduğum pek çok ılımlı kişi beş sene önce inandıklarını dahi tekrar sorgulama ihtiyacı duydu. Demek ki egemenlerin klasik iletişim kurallarına, iknaya filan ihtiyaç kalmadı yeni dünya düzeninde. Pazarlamayı, iletişimi bize öğreten adamlar artık buna gerek duymuyordu da güç, kaba güç belirleyici olmaya mı başlamıştı? Ya da azalan dünya kaynakları, ötesini berisini düşünmeden aleni haydutluğa mecbur mu bırakıyordu ABD ve yandaşlarını? Global şirket birleşmeleri sonucu artan tekelleşme de bu yeni dönemin iş dünyasındaki yansımasıydı sanki.” diyor bir yazısında...
Bir başka yazısında ise şunları söylüyor:
“Oyun giderek bir güç oyununa dönse de tabii ki iletişimin, markalaşmanın önemi azalmıyor. Öncelikle yeni pazarlar oluşturmak için iletişim gerekli ama daha da önemlisi giderek artacak pis oyunların üzerini örtmek için lazım iletişim ve markalaşma. O açıdan bakıldığında sisteme karşı olanların da, alternatif tez sahiplerinin de, insanlara söyleyecek sözü olanların da aynı iletişim kurallarını bilmeleri gerekiyor. Aksi halde mesajları ulaştırmak mümkün değil çünkü ortam belli. Tekniği, matematiği ortada.
Bu bültende daha çok siyasilere yönelik iletişim mesajları vereceğim ama bizim yaptığımız ticari pazarlama çalışmalarının önemini de göz ardı etmeden. Biz pazarlama ödevlerimizi yapmaya devam etmeliyiz. İç piyasalarda global devlerden eskisi kadar çok dayak yememeli, dışarıdaki başarılarımızı artırmalıyız. Ülkemizin değerli ürünlerinin ucuza gitmemesi için çalışmalıyız. Gıdada, hazır giyimde, seramikte, kuyumculukta ve ilk elde akla gelmeyen yeni alanlarda global başarılarımızı hızla artırmalı, pastadan daha fazla pay almalıyız. İnsanların Paris yerine İstanbul’a gelmesi için akıllı işler yapmalıyız. İstanbul’a yılda yirmi milyon turist gelmeye başladığında (ki asla hayal değil) birileri Kapalıçarşı’ya iki bomba bırakır mı bilemiyorum ama ‘bombalanmaya değmeyecek kadar pasif kalmak’ daha kötü bir seçenek.
Esas kritik konu ise iletişimden, marka disiplininden ‘iyilerin’ de yararlanması mecburiyeti. Kötüler pisliklerini iletişimle başarıyla örterken iyilerin ‘onların icadı’ olan marka iletişimini reddetmesi çok hazin bir durum.”
Aslında konuyu biraz dağıtacağım ama ilginç geldiği için aktarmak istedim. Sanırım olumlu bakabileceğim bir açı buldum :) Haluk Geray'ın "İktisat ve İletişim İlişkisi Üzerine" isimli bir makalesini okuyordum. İktisat kuramları ile ilgili bölümden biraz alıntı yapacağım.
...Büyük örgütlerin davranışını anlamakta önemli bir unsur "rutinler" kavramıdır. Nelseon ve Winter'a göre örgütler değişmeye karşı dirençlidir ve belli rutinlere göre karar alırlar. Ancak rutinlerin bir dizlişi/sıralaması vardır. En tepede gelenler en önemli rutinlerdir; diğer rutinler onlara göre biçimlenir. Firma belli bir araştırma sonrasında varolan rutinini değiştirir. Bu değişim ya kendi başlattığı rutindir (yenilik) veya başkalarının yaptığını tekrarlamaktır (taklit). Birincisi en fazla kaynak gerektiren ama getirisi en yüksek olandır. İşte büyük firmaların araştırma ve geliştirme yapabilmelerinin ve kendilerini rekabetçi kılabilmelerinin temelinde bu davranış örüntüsü yatmaktadır. Dolayısıyla, bu ve benzeri yaklaşımlar sanayilerin çoğunda görülen yoğunlaşma/tekelleşme eğilimlerini ortaya çıkartmaktadır.
Şimdi söylediklerim tüm sektörleri kapsamıyor elbette ama, hızlı değişimin öneminin giderek daha fazla anlaşıldığı ve bilginin bu denli hızlı yayıldığı bir ortamda, tekelleşme/yoğunlaşma şansı da azalıyor olabilir mi? Çin'i düşünelim. Adamlar onlarca firma ile önce taklit ediyorlardı, şimdi ise kendi aldıkları patentleri ile rekorlar kırıyorlar. Hindistan yazılım ve hizmetler konusunda bunun bir benzerini yapıyor. Internet üzerinde ortaya çıkan yüzlerce küçük örnek de cabası. Bu gelişmeler çoğulcu serbest piyasaların örnekleri olabilir mi? Çok mu alakasız bir yerden girdim yoksa?
Benimki bir analiz değil, yalnızca bir gözlem... İktisatçılar değerlendirsin.
Şöyle okuyorum: Kapitalizm demokratikleşen pazar katmanlarında ağır ağır etkisini ve gücünü yitiriyor, çünkü bu pazarlar arzların çoğalması ve çeşitlenmesiyle kârsızlaşıyor. Ancak, endüstriler bazında bir değerlendirme yapacak olursak, ölçek ekonomisinin imkanlarının korunabildiği alanlarda hâlâ gücün egemenliginin devam ettiğini söyleyebiliriz. Bu güce karşı mücadele yöntemleri konusunda bir paradigma değişikliği gerektiğine, pazarlamanın ince gücüne hep dikkat çekiyorum zaten.
Ancaaaak! Küresel kapitalizmin, demokratik pazarların da her zaman kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyacağı enerji, doğal kaynaklar, madenler, bazı kritik ve stratejik hammaddeler konusunda daha da vahşileştiği ve saldırganlaştığını, savaşlara ve işgallare giriştiğini, hatta kendi içinde sade vatandaşlar olarak bizim göremediğimiz derin çatışmalar yaşadığını söylemek gerekir.
Buna karşı ne yapılabilir? Ben bir şey yapamam:)
Gene cok guzel bir yazi, yazi uzerine bir ornegi de ben vermek istiyorum. Genelde pazarlamacilarin cok begendigi Apple CEO'su Steve Jobs'un benim hic begenmedigim bir sozu var; "tuketici ne istedigini bilmez, ona bunu bizim sunmamiz gerekir" seklindeydi yanlis hatirlamiyorsam. Steve Jobs kullanilabilirlik konusunda gercek bir dahi ne var ki bu yaklasimini hic begenmiyorum. Bu yaklasiminin Amerika'nin Irak'a girmesindeki yaklasimla karsilastiralim... "Iraklilar demokrasiyi tanimiyor, onu bizim Irak'a girip getirmemiz gerekir" Arada cok fark var mi?
Cogu tuketici gercekten bilincli degildir, cunku bilinc bilgi ile olusur ve bu da zaman ve uzmanlik isteyen bir istir. Peki bunu, tuketicinin bilgisizligini avantaj olarak, kendimiz icin bir firsat olarak gormek ne kadar etik, ne kadar "dogru" bir kavramdir? Dogru olan nedir o halde? Samimi bir sekilde elimizden gelen en iyi urunu uretmek ve tuketiciyi bilinclendirmek degil midir? Tabi ki rekabet ortaminda en iyi olmasalar bile "biz en iyiyiz" diye reklam yapan sirketler olacaktir ve bilincli olmayan tuketici bu parlak kampanyalara kanip onlarin urununu tercih edebilir ve bu bir yerden sonra "en iyi olanin degil de en gosterisli olanin" kazanmasina yol acabilir. Bunu engellemenin tek yolu nedir? Tuketiciyi bilgilendirmek, yani Steve Jobs tuketici ne istedigini bilmez derken hakli ama ona dogru olani sen gosteremezsin, onu bilgilendirirsin ve arastirmaya yonlendirirsin ve kendisi icin en dogru karari o vermelidir. Iste pazarlamacinin kafasinda iyi ve dogru kavramlari ile fayda cakismasi burada baslar gunumuz rekabet ortaminda.
biraz abartmıyormusunuz arkadaslar...
Neyi?
Teşekkürler,tebrik ediyor,devamını bekliyoruz yazının..
Propaganda'nın eskiyen bir kavram olduğunu düşünmüyorum. Aksine değişim geçiriyor ve kendini çağın gereklerine uyduruyor.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home