Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Cuma, Haziran 16, 2006

| “Gel hemşo, bir öpem!”

Yaklaşık on yıl oluyor. Uzun yıllar Almanya’ya ihracat yapmış olan bir dostum, beni bir müşteriyle tanıştıracağını söyleyerek ajansa geldi. Yanında getirdiği arkadaşı, Almanya’da ticaretle uğraşan Kayserili Ermeni vatandaşlarımızdan biri... Ellerinde boş peynir tenekeleri, Polonya’da üretilmiş bazı beyaz peynir çeşitleri... Bir dizi peynir çeşidi için ambalaj dizaynı istiyorlar. Tam hizmet verdiğimiz, böyle parça bir işi almayacağımız için arkadaşım aracı oluyor. Kabul ediyoruz. Buraya kadar bir sorun yok. Ancak, Almanyalı’dan öyle bir talep geliyor ki, gerçekten şaşırıyoruz. Peynir tenekelerinin üzerinde mutlaka cami resmi istiyor. “Peynir tenekesinin üstünde cami resminin ne işi var, siz işi bize bırakın.” falan diyoruz, ama adam Nuh diyor, peygamber demiyor. Biz de işi kabul etmiyoruz.

Bu peynir işine biraz sonra dönelim.


İki yıl kadar önce bir iş seyahati için Japonya’dayım. On gün kadar Tokyo, Kyoto ve çeşitli şehirlerde iş icabı dolaştık durduk. Tamam, bu Japonlar gerçekten sevimli insanlar, ama bilenler bilir, yemek kültürleri bize oldukça uzaktır. Hani biz de güya Orta Asya’dan, onlara yakın bölgelerden buralara göç etmişiz, ama bu yemekleri yiyebilmek için genlerimizin de hiçbir yardım ve desteğini göremiyoruz. Yani, bir tek sularının tadı bizimkiyle aynı... (Gördüğünüz gibi ejderha pınarından içebiliyorum!) Birkaç çeşit dışında, özellikle ben, Japonlar’ın iştahla (gerçekten çok iştahlı yiyorlar) yedikleri yemeklere ağzımı süremiyorum. Japon işadamları bile, herhalde durumu tahmin ettikleri için lezzet nedir bilmeyen biz zavallı “zevksiz”leri Çin lokantalarında ağırlıyorlar.


Tabii gelişmiş ve büyük bir kent olduğu için özellikle Tokyo’da her çeşit zevke hitap eden restoranlar yok değil, Türk lokantası bile var. Ama düşünün ki Beylikdüzü’nden Kartal’a nefis köreltmeye gideceksiniz, olacak iş değil! Neyse, bazı yenilebilir Japon yemekleri dışında, genelde Amerikan restoranlarında kırk dört numara pabuç büyüklüğündeki “beaf”lerle, İtalyan restoranlarında pizza ve makarnalarla vaziyeti idare ediyoruz. Öyle ki, yaşadığımız damak mahrumiyeti sonucu, İtalyan restoranındaki genç İtalyan garsona neredeyse “Gel hemşo, seni bir öpem!” diyerek sarılacağız. Abarttım mı acaba? Hayır!

Tokyo’da Türk Büyükelçiliği’nden bir görevlinin misafiriyiz. “Burada epeyce yoksunluk çekmişsinizdir, ben sizi bir Pakistan lokantasına götüreyim.” diyor. Hemen kabul ediyoruz. Şimdi bölgenin ismini hatırlayamıyorum, bizim Beyoğlu’nun arka sokakları gibi dar ve karanlık sokaklarda Toyota’sıyla bizi dolaştıra dolaştıra, iki katlı dar bir binada bulunan lokantaya getiriyor. (Bu arada Japonya’da trafik İngiltere’deki gibi soldan akıyor. Mihmandarımız her köşe dönüşte veya her araba “sağ”layışında tersim döndüğü için benim yüreğim ağzıma geliyor.) Bu iki katlı binanın üst kat penceresinin hemen altında fırçayla kocaman “halal” yazdığı dikkatten kaçacak bir görüntü değil. Kocaman!

İçeri girdiğimizde gördüğümüz manzarayı hakkıyla anlatmaya kalksam yazı çok uzar. Kapıyı açar açmaz buhar, sigara dumanı, köri ve yemek kokularının ılık rüzgarı yüzünüze, gözünüze, burnunuza üşüşüyor. Masaları, masa örtüleri, sandalyeleriyle Anadolu’nun herhangi bir kasabasında, müdavimi çarşı esnafı olan küçük bir lokanta havasında... Esmer Pakistanlı erkekler iştahla yemeklerini yiyorlar. Merak ediyorsanız, çatal kaşık kullandıklarını söyleyeyim. Mihmandarımız yemeği nasıl almamız gerektiğiyle ilgili ayak üstü kısa bir brifing verdikten sonra yemeklere yöneliyoruz. Pakistan usulü bir açık büfe... Üstünde ilginç formda birkaç tencere... Kapaklarını açıyor, yemeklerinizi tabağınıza alıp tekrar kapatıyorsunuz. Yemeklerin çok sıcak olduğunu hatırlıyorum, ama altında bir ısıtma düzeneği var mıydı, farkında değilim.

İtibarlı müşteriyiz. Kolları dirseklerine kadar sıvalı lokantanın sahibi masamıza kadar gelip yerlere kadar eğilerek bir şeyler söylüyor. Biz de gülümseyip duruyoruz işte!

Ve yemekten ilk kaşığı ağzıma atıyorum. Allahım! Dudaklarımdan midemin ortasına kadar bir ateş topunun yuvarlanarak indiğini hissediyorum. Acı, bu kadar acı olabilir mi? Arkadaşım sanırım benden daha tahammüllü... Biraz daha rahat. Tabii, nedense Pakistan yemek kültürüyle Türk yemek kültürünün birbirine yakın olduğunu düşünen mihmandarımıza ayıp olmasın diye bir sürü ateş topunu mideye indirmek zorunda kalıyoruz. Sen misin Japonlar’ın yemeklerine laf söyleyen!

Uzattığımın farkındayım, son bir hikaye... Tokyo’nun banliyölerinden birinde bir süpermarketi ziyarete gidiyoruz. Öğle saatleri, acıktık. İnşallah buralarda da bir İtalyan restoranı buluruz diye dua ediyorum. Çıkıp caddede bir süre yürüyoruz. Meydan gibi bir yere geldiğimizde görüyoruz ki, tam karşımızda Kentucky Fried Chicken... Sevimli sakalıyla uzaktan gülümseyen Albay Sanders, bize öz dedemiz gibi görünüyor. Hayatımda hiç o kadar tavuk yediğimi hatırlamıyorum.


Şimdi yine dönelim baştaki peynir öyküsüne... Ambalaj tasarımında iddialıyız, Türkiye’ye göre fiyatlarımız çok pahalı görünüyor, ama Almanya’nın itibarlı dizayn firmaları yanında sanırım bizim fiyatlar ucuz kalıyor. Peynirci Almanyalı iki ay kadar sonra yeniden kapımızı çalıyor. Bizimle çalışmakta ısrarlı, ama camiden de vazgeçmiyor. Bu kez yanında, yine aynı pazarda iş yapan bir başka Ermeni kökenli vatandaşımız var. O da dondurulmuş börek ve mantı işi yapıyor. Bu kez camiyi kabul ediyoruz, ama ambalajın zemininde silüet olarak kullanıyoruz. Hayır, kabul etmiyor. İstediği, şöyle minareleriyle ve kubbesiyle görkemli bir cami fotoğrafı... “Sen bu istediğini, herhangi bir yerde yaptırabilirsin, ama biz inanmadığımız bir dizaynı yapamayız?” diyerek adamcağızı ikinci kez gönderiyoruz.

Bu ısrarın ne anlama geldiğini sonradan öğreniyoruz ama... Bu arada inanmayacaksınız, bu işadamı, aradan geçen onca yıldan sonra camiden vazgeçip onun için hazırladığımız ve bedelinin bir kısmını ödediği dizaynları iki yıl önce satın aldı ve kullandı. (Almanya Türk pazarında bir şeyler değişiyor mu yoka?)

Şimdi, bu kadar gevezeliği niye yaptığımı elbette merak ediyorsunuzdur. Boşuna değil. Marketing Türkiye dergisi, 15 Haziran tarihli sayısında Almanya’daki Türk etnik pazarında faaliyet gösteren süt ve süt ürünleri markası Gazi’yi kapak konusu yaptı. Marketing Türkiye’den Gülay Haktankaçmaz, konuyla ilgili benim de görüşlerimi sormuştu. Önce, yazının formatı gereği Marketing Türkiye’de bir bölümü yayınlanabilen soruların ve verdiğim cevapların tamamını buraya alayım:

Gazi markasını biliyor musunuz?
Almanya pazarında birkaç müşterim var. Bu nedenle Gazi’yi de biraz tanıyorum. Sahibinin bir İspanyol Musevisi olduğunu biliyorum. Bence asıl ilginç olan o. Müslüman bir etnik pazarda Müslüman Türklerin dini ve milli hassasiyetlerini gözeterek, özellikle süt ve süt ürünleri kategorisinde çok önemli bir arz gerçekleştiriyor.
Neden böyle bir şey seçmiş olabilirler?
Tamamen ticari bir başarı bu. Pazarı görmek ve analiz etmekle ilgili. Etnik pazarları, kültürlerin ve dinlerin belirleyici rol oynadığı pazarlar olarak değerlendirmek gerekiyor. Tabii kültürel farklılıklar ister istemez farklı talepleri de gündeme getiriyor. Din çok önemli bir faktör. Bir Musevi’nin bunu bilmesi kadar doğal bir şey olamaz. Çünkü Museviler de gıda konusunda çok hassastırlar. Hatta Müslümanlardan bile daha hassastırlar gıda konusunda. Biliyorsunuz, Musevilerin Tüm dünyada uyguladıkları ve din adamlarının verdiği bir Koşer sertifikası vardır. Bir Musevi’nin, bu anlamda, gıda konusunda hassasiyet gösterebilecek başka bir etnik grup için birtakım ürünler üretmesi, yani bu fikrin aklına gelmesi doğal. Ben öyle görüyorum. Zaten Museviler’in genel olarak ticari başarılarını biliyoruz. Ama bu gerçekten enteresan bir durum. Almanya’da belki de o dönemlerde, yani Gazi’nin ortaya çıktığı dönemlerde bu pazara yönelik hiçbir arz yokken bunu akıl etmiş. Kültürlerin çok büyük bir etkisi var. Dinlerin de öyle. Gıda konusunda dinlerin büyük belirleyici rolü var. Müslümanlar domuz eti yemedikleri gibi büyükbaş veya küçükbaş hayvanların nasıl kesilmesi gerektiği gibi kuralları da önemserler. Bu bakımdan gurbette yaşayan Türk vatandaşlarının başlangıçta çok sıkıntı yaşadıklarını biliyorum. O dönemler ortak hayvan alıp İslami kurallara göre kesmek gibi yöntemlerle bu ihtiyaçlarını karşılamışlar. Bildiğim kadarıyla Gazi’nin et ürünleri kategorisinde bir arzı yok, ama süt ve süt ürünleri de hayvansal gıdalar olduğu için belli bir hassasiyet gerektiriyor. Bu boşluğu doldurmuş Gazi markası. Dinin belirleyiciliğinden söz ediyoruz, ama gurbetteki insanların memleket lezzetlerine olan özlemleri de üstünde durulması gereken çok önemli bir etmen. Şimdi, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin tamamında Arap ve Hintlilerin de dahil olduğu etnik pazar segmentlerine yönelik olarak üretim yapan çok Türk markası var. Bu markalar henüz primitif dönemlerini yaşıyorlar. Şu an için bilimsel anlamda bir pazarlamadan söz etmek mümkün olmaz. Aynı marka adı altında peynirden salçaya, kuruyemişten kınaya kadar her şeyi paketliyorlar. Etnik pazarlarla ilgili olarak söyleyebileceğimiz bir başka ilginç nokta ise, bu pazarlara yönelik bazı ürünlerin zamanla pazarını genişleterek yaygınlaşmasıdır ki, döner buna çok iyi bir örnek oluşturuyor. Yararlı özelliklerinin anlaşılmasıyla, bir Türk tüketim alışkanlığı olan bulgurun da bu anlamda yaygınlaştığını duyuyorum.
Hedef kitlesi kadınlar olmasına rağmen markanın boks ve futbol sponsorlukları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Almanya’daki Türkler bu tip aktiviteleri izledikleri için markanın böyle bir sponsorluğa yönelmesi doğal görünüyor. Hamasi duygular üzerine oturtulmuş bir yaklaşım gibi geliyor bana. Stratejik olarak ne kadar doğru olduğu tartışılır. Ama gurbette yaşayan vatandaşların milliyetçi/hamasi duygularına hitap etmek adına benimsenmiş bir uygulama olabilir. İlk bakışta öyle görünüyor. Analiz etmek lazım.
Hazır Marketing Türkiye konuyu açmışken ben de burada devam etmek istedim.

Önce Almanya’daki Türk etnik pazarına bir göz atalım: Almanya’da günümüzde 2 milyondan fazla Türk vatandaşı yaşıyor. Bu topluluğun toplam yabancı nüfusuna oranı %26 seviyesinde bulunuyor. Türkiye’den gelenler bu noktada en kalabalık Almanyalı olmayan topluluğu oluşturuyorlar. Bunun yanında 560.000 Türkiye kökenli Alman vatandaşı bulunuyor. Almanya’da yaşayan Türkler’in yaklaşık 60.000’i serbest çalışıyor. Bu topluluğun yıllık ulaştığı ciro ise 30 Milyar Euro civarında bulunuyor. Türk asıllı işletmeler geçtiğimiz yıllar içerisinde 7,5 Milyar Euro yatırım gerçekleştirdiler ve 350.000 istihdam yarattılar.

Küçümsenmeyecek rakamlara ulaşan Türk topluluğunun nüfusunu hedef tüketici gurubu olarak belirleyen işletmelerin sayısı her geçen gün artıyor. Söz konusu topluluğa doğrudan ulaşmak için, her geçen gün daha fazla işletme hedef tüketici odaklı “etno-marketing” stratejileri geliştiriyor. Türk topluluğunun satın alma davranışlarında marka önemli bir rol oynuyor ve topluluk başarılı pazarlama stratejilerine olumlu yanıt veriyor. Türkler’e özel olarak hazırlanan reklam kampanyaları ile Alman işletmeler pazarda rakiplerinin bir adım önüne geçebiliyor ve önemli pazar paylarına ulaşabiliyorlar. Burada strateji çok büyük yatırımlar gerektirmiyor, bu noktada Türk topluluğunu tanıma ve ihtiyaçlarını doğru analiz etmenin önemi ön plana çıkıyor. Bu noktada danışmanlar devreye girerek söz konusu pazardaki etnik pazar birikimlerini işletmeler ile paylaşıyorlar.

1.
Aslında etnik pazar, bu pazara nereden baktığınızla anlam kazanır. Almanya’nın içinden baktığınızda oradaki Türkler etnik pazarı oluştururlar, İngiltere’den baktığınızda Araplar ve Hintliler... Dünyadan baktığınızda Türkiye de, Almanya da, Japonya da, hatta ABD de etnik pazar sayılabilir.
2.
Yukarıdaki küçük Japonya anılarını bir veri olarak alacak olursanız, damak tadı olarak Doğu’dan daha çok Avrupa ve Amerika’ya yakın olduğumuzu söylemek pekala mümkündür.
3.
Marketing Türkiye’de Ali Saydam “Etnik pazarlama dediğimiz, dindi imandı, şuydu buydu değil.” demiş, ama belli bir noktadan sonra bunlar belirleyici olabiliyor. Mesela Türkler, bir Alman’ın yediğini dini hassasiyetler olmadığı sürece çok zorlanmadan yiyebilirler. Veya Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızla Türk vatandaşlarımız arasında dini farklılıklar olmadığı için özellikle gıda ürünleri konusunda Kürtler’e yönelik etnik pazarlama girişimleri çok anlamlı olmayacaktır.
4.
Almanya’daki Türkler’in hassasiyetleri öncelikle bu noktada oluşmuş olmalı, özellikle ilk kuşağınki... Daha sonra ise, çevreye uyum sağlandıkça “kültürel kabul” ve “kültürel ret”ler belirginleşmeye ve netleşmeye başlamıştır. Almanya’nın birçok şeyini kabul eden Türkler, özellikle gıda konusundaki “ret”ler nedeniyle çözüm arayışlarını sürdürmüşlerdir.
5.
Biz de mesela Japonya’nın otomobillerini, televizyonlarını, bilgisayarlarını canı gönülden benimserken yemek kültürünü biraz zor benimseriz.
6.
Gazi vakasında da hem damak tadı arayışının hem de dini hassasiyetlerin etken olduğunu düşünüyorum. Şöyle çayın yanında birkaç dilim beyaz peynir arzulamak doğaldır, ama süt ürünü olduğu için belli bir hassasiyetin gözetilmemesi de mümkün değildir.
7.
Bu talebi değerlendirmek iyi bir öngörüdür ve Gazi’nin yaptığı da budur.
8.
Markanın sahibi Garcia’nın Musevi olması, hedef kitleyi analiz etmede işini kolaylaştırmış olmalı. Museviler, yiyecek içicek konusunda müslümanlardan da daha duyarlıdırlar. Bir müslüman, neredeyse bir Musevi’nin yediği her şeyi yiyebilir.
9.
Bu vakada, bir Musevi’nin dini ve milli duyguları sömürerek ticari bir başarı elde ettiği ileri sürülebilir mi? Birkaçını tenzih ederek söylüyorum, bunu yeşil sermaye denilen holding soyguncularının din sömürüleriyle eş tutmak doğru değildir. Zaten bunun ne kadarı sömürüdür, ne kadarı değildir, hesabı zordur.

10.
Tamam, biraz abartıdan söz etmek mümkündür. Nitekim, Gazi logosunun üzerinde yer alan cami, minarelerdeki alemlerin orantısız ölçüde büyüklüğü, o hilaller yetmiyormuş gibi bir de gökyüzüne kocaman bir hilal yerleştirilmesi gibi unsurlar kör parmağım gözüne bir yaklaşımı yansıtıyor. E, ne yapayım? Bunu bir Musevi değil de bir Türk yapsaydı ne farkederdi ki?
11.
Şimdi, Ermeni kökenli Türk vatandaşının, peynir tenekeleri üzerinde niye illa cami fotoğrafı istediğini anladınız mı?
12.
Marketing Türkiye’den öğrendiğime göre Garcia, en azında bir süre sessiz kalmayı yeğlediğini söylemiş. Bu da çok doğal. Çünkü Türk, müslüman, milliyetçi, hamasi bir profil çizen markanın sahibinin Musevi olduğunun bilinmesi büyüyü bozacaktır. Bu durumda Gazi’nin tek şansı yeni kuşak Türkler’in eski kuşaklara göre dini meselelere daha yumuşak bakıyor olmalarıdır. Gazi’nin yapacağı en önemli şey de kalite ve damak lezzetinde, benim İtalyan garsona “Gel hemşo, bir öpem!” psikolojisiyle bakmamı sağlayan avantajı asla elinden bırakmamasıdır.
13.
Şu dönemde milliyetçilik ve hamaset, dindarlığa göre daha çok iş görebilir. O nedenle kısa vadeli hedefler açısından Sinan Şamil Sam gibi boksörlere sponsor olmak akılcı duruyor.
14.
Marketing Türkiye’nin haberi Gazi markasının Türkiye pazarına gireceğine dair kesin olmayan bazı bilgiler içeriyor. Oradaki başarı buradaki başarının asla güvencesi olamaz.
15.
Nitekim Gazi, tüm kimliğiyle etnik pazar realiteleri ve beklentilerine göre konumlanmıştır. İlginç bir marka adı, kötü bir logo, özensiz ambalaj tasarımları, iğreti ve asgari kalite standartlarından bile uzak reklam filmleri, kör parmağım gözüne tarzında iletişim kodlamaları mevcut pazardaki küçük değişimleri bile göğüslemekte zorluklar çıkarabilecekken Türkiye pazarından “fiyat ve vade” rekabetine girişmeksizin pay almak mümkün görünmemektedir. O bile zor, çünkü o oyunun aktörleri bolca var bizim memlekette... Kısaca biz bu hamaset numaralarını yemeyiz!
16.
Bu yazı niye bu kadar uzun oldu, anlamadım. Bu bilgilerin kimin işine yarayacağını da bilmiyor ve burada kesiyorum. Atladığım çok önemli bir şey kaldıysa eklerim.

Ancak bu “etno-marketing” ilginç ve zevkli bir konu... Gerisini Zeynep’e bırakıyorum.

OKUMA PARÇASI:
Global Pazarlarda Pazarlama Stratejilerinin Tasarım ve Uygulanmasında Kültürel Etkileşimin Rolü |
Prof. Dr. Tunç Erem, Prof. Dr. Ö. Baybars Tek, Yrd. Doç. Dr. A. Ercan Gegez, Dr. M. Deniz Börü [pdf]

5 YORUM:

Blogger Şahin Tekgündüz yazdı:

Günaydın,

Tefrika işine de girdin galiba... Küçük bir uyarı, İngiltere'de trafik sağdan değil, soldan akar bildiğim kadarıyla...

Cuma, 16 Haziran, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sizin gibi sadık ve dikkatli okurlarım olduktan sonra... Uyarınız için teşekkürler, gerekli düzeltmeyi yapıyorum.

Cuma, 16 Haziran, 2006  
Blogger Arda Önsal yazdı:

Yazınızı en nefes kesen yerinde bitirmişssiniz.

Devamınıda okumak isterim.Arayı fazla uzatmazsanız sevinirim.

Cuma, 16 Haziran, 2006  
Anonymous Ali Saglam yazdı:

Kisisel olarak “etno-marketing” calisamalarini nerede ise hic hoslanmiyor ve rahatsiz edici buluyorum.

Hatta, Akbank'in son "Turkiye icin" calismasini gorunce... "haydi! bu da nereden cikti simdi.." dedim.

Bir de boyle bir kesimin oldugunu hatirlatmak istedim.

Ancak her zaman bir gel-gitin yasandigi donem donem milliyetci duygularin kabardigi da bir gercek... Ve son gunlerde ulkemizde de boyle bir surec yasanmakta... (Galiba!)

Cumartesi, 17 Haziran, 2006  
Anonymous Cengizhan yazdı:

Amerikada uzun süredir Hispanikler için bu tarzda pazarlama çalışmaları yapılıyor. Pazar büyük ve hispanikler beyazlara göre daha çok ve daha duygusal tüketiyorlar. Bu da reklamlara bile yansıyor.

Almanya göz önüne alındığında, türkler almanlardan daha çok tüketiyor ve daha duygusal harcama yapıyor.

Gazi olayında ise feci bir kurnazlık yatıyor. Fenerbahçe teknik direktörü Daum da Gazi markasını eşofmanlarında taşıyordu. Ama, sahibinin yahudi olduğu ortaya çıktıktan sonra, Türklere çok antipatik geleceğini ve ürünü tüketmeyeceklerini düşünüyorum. Özellikle hitap ettiği milliyetçi kesim, üründen vaz geçebilir.

Zaten Almanyada şirketlerin etnik pazarlama bölümleri ve sorumluları varmış. Şu linklerde konuya daha yakından bakabilirsiniz.
http://www.postgazetesi.com/c/ho.asp?id=5337

http://www.usakgundem.com/haber.php?id=1564

Cumartesi, 17 Haziran, 2006  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home