| Parıltılı havai fişeklerle güçlü roketler arasındaki farkı görmezseniz markanız adına hiçbir hayırlı adım atamazsınız!

Genç yazar birkaç gün sonra Balzac’ın kapısını tekrar çalar. Merak içinderir ve üstadın ağzından çıkacak değerlendirmeleri duymak için sabırsızlanmaktadır.
“Bak genç meslektaşım!” diye söze başlar Balzac, “Muhteşem bir roman yazmışsın, kutlarım seni.” Genç yazarın kalbi sevinçten pıt pıt atarken konuşmasını sürdürür usta romancı: “Ama sakın bunu yayınlama!” Genç yazar birden afallayıverir, “Neden?” diye soramaz bile... Üstat konuşmasını sürdürür: “Evet, güzel bir eser bu... Ancak yazarlık serüvenine başlamak için uygun değil. İlk romanının senin yazarlığını tescil edecek bir etki ve güce sahip olmalı. Şimdi sen bunu sağlayacak bir roman yaz, elimizdeki bu güzel romanını ise şöhretli bir yazarın eseri olarak ileride yayınlarsın.”
Bu hikaye gerçek midir ya da gerçekse aynen bu şekilde mi yaşanmıştır bilemem. Biz kıssadan alacağımız hisseyle ilgilenelim.
Kıssadan iki farklı hisse çıkarılabilir: Bir; şöhret basamaklarını tırmandığınızda kötü bir romanı da okurlarınıza itekleyebilirsiniz. İki; romancı kimliğinizi kazanmanız için mükemmel bir roman yazmanız yeterli değildir, ilk romanınızın başka itkilerle sizin kimliğinizi de yaratması, hatta belli bir şöhret kazandırması gerekmektedir.
Her ne kadar birinci hissenin yanlış olduğunu iddia etmesek bile, bana göre bu kıssadan ikinci hisseyi çıkarmak daha doğrudur; koskoca Balzac genç yazara yalandan yere “Çok güzel roman yazmışsın.” diyecek değil ya! Roman güzel, ama “ilk roman” için eksik... “İkinci roman” olarak ise mükemmel.

“Bülbülün kırk türküsü var, kırkı da gül üstüne...” misali, tabii ki biz yine konuyu bizim havalara bağlayacağız. “Birazcık şeker, birazcık meyve aroması, birazcık reklam ya da yörüngeye oturmak...” başlıklı yazımda konuya bir giriş yapmıştım aslında... Şimdi biraz daha derinleştirelim istiyorum. Yine konumuz “yörüngeye otur[t]mak”...
Hepimiz biliyoruz ki, bir pazar payına ulaşmadan önce zihinlerde pay kapmak zorunludur. Daha doğrusu, pazar payına ulaşmanın en önemli güvencesi budur. Ve yine hepimiz biliyoruz ki, bir topluiğne başı büyüklüğünde bile olmayan bir delikten zihinlere sızmak ve orada bir yer işgal etmek dünyanın en zor işlerinden biridir.
Bunu sağlayabilmek için öncelikle ani ve güçlü bir itkiye ihtiyaç vardır. Bunu, Trout’un bir ifadesinden yola çıkarak yapay bir uydunun güçlü bir roket aracılığıyla yörüngeye oturtulmasına benzettim. Çok büyük bir tazyikle uyduyu yörünge menziline fırlatmak, aynı zamanda o küçük delikten zihinlere sızmak anlamına gelir. Yörüngeye oturmak ise artık zihinlerde bir yer işgal etmiş olduğumuzu gösterir. Başarılı bir şekilde yörüngeye oturduktan sonra uzun süre orada kalmanın da belli koşulları vardır; gerekli bakım ve onarımlar, enerji dönüştüren güneş panelleri, bataryalar gibi...
Eğer bu metafor üzerinden madde madde marka odaklı bir inceleme yapacak olursak, bazan itki yetersizliğinden bazan da yeterli güçte rokete sahip olduğu halde yörüngeye oturamamış markalarımızın başarısızlıklarını analiz etme imkanına kavuşuruz.
1.
Bir uyduyu uzaya fırlatabilmek için roketlere ihtiyaç vardır. Roket yüksek enerjili itki oluşturabilen bir motordur. Sıcak gazların yüksek hızlarda püskürtülmesi sonucunda, roketler ileri yönde hareket kazanırlar. Oksijensiz ortamda çalışabilirler. Bir roketin %90’dan fazla bir alanı yakıt için ayrılmıştır. (Gitti mi paracıklar?)
2.
Bir roketin itme gücünün denetlenmesi çok önemlidir. Gerektiğinden fazla veya gerektiğinden az itme bir uydunun yanlış yörüngeye oturmasına neden olur. Bu durum uydunun, yararlı olmayacak kadar uzağa gitmesine veya geri dönmesine yol açar. Roketin yönetim sistemindeki bir bilgisayar kimi zaman durdurup kimi zaman çalıştırıp motorun itme gücünü istenilen düzeyde tutarak uydunun tam yörüngeye oturtulmasını sağlar.
Şimdi ben söylemeden siz hatırlayacaksanız, acayip fırlamalarla büyük bir gürültü kopararak yükselen nice markanın yörüngeye oturamadan, kısa zaman sonra yere nasıl çakıldığını... Pazarlama ve pazarlama iletişimi tarihi bu tür enkazla doludur. Hafızanızı zorlamaya gerek yok, o kadar roket ve yakıt maliyetini sineye çekerek ya uzayın derinliklerinde ya da okyanusun dibinde yok olan markalarımız hemen aklınıza gelecektir.
3.
Roketsiz uydu fırlatmak diye bir şey literatürde yoktur, ama ülkemizde bunu deneyen müteşebbis maalesef çoktur. Çocukların bayram harçlıklarıyla mahalle bakkalından aldıkları kağıttan fişeklerle uydu fırlatmaya kalkmak gibi bir şeydir bu... Mış gibi yapmak yani! Bir de yörüngeye oturmuş uydu sahibi gibi davranma sendromu vardır ki, bu psikolojiyi “Pazarlama iletişimi demek, kafamıza logo kakmak ya da gözümüze gazoz şişesi sokmak demek değildir!” başlıklı yazımda irdelemiştim.
Parıltılı havai fişeklerle güçlü roketler arasındaki farkı görmezseniz markanız adına hiçbir hayırlı adım atamazsınız!
Uydumuzu hangi yörüngeye oturtmak istiyorsak o kadarlık bir itki gücüne ve o evsafta roketlere ihtiyacımız vardır. Ülkemizdeki birçok reklamverenin bir olumsuz teşebbüsten sonra pazarlama iletişimi faaliyetine son vermesi bundandır. O kadar reklam yapılmıştır, ama bir türlü sonuç alınamamıştır. Daha fazla ısrar etmenin anlamı da yoktur, öyle değil mi? Oysa farkedilmeyen şudur; uydu yörüngeye oturtulamamıştır. Bu denemeyi elli bin defa yapsanız sonuç değişmeyecektir. Uydu yörüngeye oturmadan sonuç almak mümkün değildir. Yumurtayı elli bin defa 60 derece suda tutup pişmesini beklemeye benzer bu. Yumurtanın pişmesini sağlayacak itki suyun kesinlikle tek seferde 100 dereceye çıkmasıdır.
4.
Rüzgar hızı ve meteorolojik koşullar da fırlatmayı önemli ölçüde etkileyebilecek faktörlerdir. Dünyanın dönme hızından faydalanabilmek için roketin doğuya doğru fırlatılması önemlidir. Ayrıca ateşlemenin, uydunun yörüngeye oturtulacağı düzleme en çok yaklaşıldığı zamanda yapılması önemli ölçüde yakıt tasarrufu sağlayacaktır. Uygun zamanın saptanması ve ateşlemenin tam zamanında yapılması nihai başarı açısından da gereklidir. Bu zamanın kaçırılması, uydunun yörüngeye oturtulması için gerekli olan hız ve yakıtın artırılmasını zorunlu kılacak, menzilin, roketin teknik kapasitesinin dışına çıkması halinde de operasyon başarısızlıkla sonuçlanacaktır.
5.
Yörünge tayinin ne kadar kritik bir önem taşıdığını en çok pazarlamacılar bilir. Uydunun yörüngeye oturtulabilmesi için ona başka bir ek kuvvet uygulamasına ihtiyaç duyulmadan yörüngede tutabilecek bir hız verilmesi gerekir. Yörünge yükseldikçe uydunun ömrü uzar. Alçak yörüngeler ise atmosferle sürtünmeye sebebiyet vereceğinden uydunun hızını kaybedip düşmesine yol açar. Çok yüksek yörüngelerdeyse ay ve güneşin çekimleri uydunun yörüngesinden çıkmasına neden olabilir.
Yörüngede kalmak kısaca şudur; uydu kritik orbitale oturmuştur. Yani ne uzaya açılabiliyor, ne de yeryüzüne düşebiliyordur.
6.
Uyduların en önemli enerji kaynağı güneştir. Uydu, üzerinde bulunan güneş panelleri sayesinde enerji ihtiyacını karşılar. Enerji depolamayı da yine üzerinde bulunan solar bataryalar üzerinde gerçekleştirir.
Gördüğünüz gibi bir uydunun en önemli maliyetini fırlatma işlemi oluşturur. Yörüngeye oturduktan sonra işler kolaylaşmaktaysa da asla boşvermeye gelmez. Fırlatma işleminin maliyetini temel yatırım bütçesi içinde; bakım, onarım, denetleme gibi işlem maliyetlerini ise masraflar içinde görmek doğru olacaktır.
Bir vahim durum da şudur ki, yörüngeye oturmuş bir markanın kullandığı iletişim bütçeleriyle aldığı sonuçlar, sürekli yörüngeye oturma denemeleri yapmaya çalışanlara göre çok çok daha verimli kullanılmış olmaktadır. Yani mesela, yörüngedeki marka (yaratıcılığın etkisini şimdilik dışarıda tutarsak) on liralık bir bütçeyle on liralık sonuç alırken yörünge dışındakiler aynı bütçeyle ancak bir iki liralık sonuç alabilmektedirler.
7.
Yörüngeden çıkma tehlikesi her zaman vardır. Yörüngede bulunan uydular yeryüzünün çekim kuvveti ile merkezkaç kuvvetinin eşit olduğu bir ortamda sabit olarak durmaktadırlar. Ancak yine de belirsiz salınımlar oluşabilir. Bir uydu, yörüngeye yerleştirildikten yaklaşık bir yıl sonra yeryüzünün çekim kuvveti, ayın çekim kuvveti ve gökcisimleri gibi etkilerle yörüngeden yavaş yavaş çıkma eğilimi gösterir. Bu salınımları engellemek için uydu üzerinde bulunan roketler yerden kumandayla devreye sokulur ve “yörünge düzeltme” işlemiyle uydunun yörünge üzerinde sabit kalması sağlanır.
Bir uydu sabit yörüngesinde tutulamazsa “sekiz çizme” şeklinde yalpalamaya başlar. Müdahale edilmeyince bu sekiz çizmelerin çapı artar ve her defasında daha büyük sekizler çizerek salınıma geçer.
Böyle sekizler çizerek salınıma geçen ve tepetaklak olarak ömrünü tamamlayan markalar hatırlamıyor musunuz?

Fırlatma ve yörüngeye oturtma işlemi elbette pazarlamanın konusudur; pazarlamanın tüm bileşenlerinin topyekün devrede olduğu büyük bir operasyondur. Ancak ben, operasyondaki kritik faaliyetin pazarlama iletişiminin kapsamına girdiğini düşünüyorum. Yazının en başında “zihinlerde pay kapmak”tan söz etmedik mi?
Keskin konuşmaktan hazzetmem, ama burada kritik faktör arayışının kesinlikle “reklam” üzerinde yoğunlaşacağına inanıyorum. Elbette kapsam dışında kalabilecek vakalar söz konusu olabilir, ancak genellikle roket itkisi yalnızca reklamla sağlanabilir. Yeniliklere pek de kapalı olmayan bir adam olarak çok geleneksel bir mevziden konuştuğumun farkındayım, ama evet, öyle! Nitekim Jeremy Bullmore’un, reklamı kastederek “Kontrollü iletişim kullanmadan marka itibarını istenilen yere çekmek imkansızdır.” sözüyle işaret ettiği gerçek budur. Elbette reklamın her şey olmadığını konuyla ilgili bir önceki yazımda belirtmiştim. Hatta bunda ve daha başka yazılarımda da... Zaten reklamı da (1) roket itkisi yaratacak ve (2) uydunun idamesini sağlayacak reklam şeklinde iki ayrı kategoride değerlendirmek gerekir.
Kimse alınmasın, ama Halkla İlişkiler de dahil olmak üzere diğer tüm iletişim etkinlikliklerini bu büyük operasyonun destek enstrümanları olarak görüyorum. Ancak yörüngeye oturduktan sonra roller değişebilir, tüm bu disiplinler birbirleriyle entegre bir biçimde tek bir amaca hizmet ederken zaman zaman öncüler farklılaşabilir.
Uydu yörüngedeyken “ağızdan ağıza” veya “gerilla” gibi iletişim tekniklerinin çok işe yarayacağı ve stratejik önem taşıyacağı zamanlar olabilir, ama bu tekniklerle uydu fırlatmaya kalkmak “ucuz” hayaller kurmaktan öteye gitmez! Keşke olabilseydi.































18 YORUM:
Daha yazının ilk parağraflarını okurken kendimi düşündüm. "Sen de kalkıp blog açmış, pazarlama üzerine yazı yazıyorsun" babından:).Nasıl yapsam, kapatsam mı acaba???
Yazı her zamanki gibi, çok güzel. Sonuca tamamen katılıyorum.
Şirket içerisinde Pazarlama bir fonksiyon olarak nasıl bir yere sahipse, bence Pazarlama içerisinde de reklam öyle bir yere sahip. WOMM konferansından sonra çok etkilensek de kabullanmemiz gereken gerçek bütün bunların "akıllı reklam"ın destekçileri olacağıdır. Bence tabii.
Ellerinize sağlık.
Öyle şey olur mu Sevgili Rüstem, hep birlikte ürettiklerimizin ayrı ayrı değeri var.
Bugün meslekten bir arkadaşım, “Öyle atıp tutmuşsun, reklamdan başka yol yok demişsin, ama yarının ne getireceğini bilemezsin ki! Gerilla merilla tamam da, İnternet gerçeğini görmezden gelmişsin.” dedi. Ben de kendisinden görüşlerini yorum olarak yazmasını istedim. Bana İnternet’ten dem vuran dostum bir yorum bile yazmaya üşendi. (Uğraşmaz zaten böyle şeylerle:)
...
WOMM da dahil olmak üzere sonuna “pazarlama”nın eklendiği birçok iletişim tekniğini ve bu teknikleri etkinleştirmek üzere yapılan çalışmaları asla küçümsemiyorum. Bir yanlış anlamaya kurban gitmek istemem. Ancak bu tekniklerin neredeyse “pazarlama”nın yerine ikame edilmesine şiddetle muhalefet ediyorum. Elmalarla armutların birbirine karıştırılması bir yana, bu tarikatlerin şeyhleri ve müritleri meseleyi öylesine abartıyorlar ki, mesela George Silverman, gelip İstanbul’da ağızdan ağıza pazarlamanın, geleneksel pazarlamadan bin kat daha etkili olduğunu söyleyebiliyor veya “Bence Adem Havva'ya elmayı ağızdan ağıza pazarlama sayesinde yedirdi.” diyebiliyor. Geleneksel pazarlamaya karşı modern pazarlamanın bin kat daha etkili olduğundan değil, ağızdan ağıza pazarlamanın bin kat daha etkili olduğundan söz ediyor. Bin kat! Adem’le Havva örneğiyle ağızdan ağıza pazarlamayı anlatmaya kalkmak ise gerçekten ilginç! Benim kavrayamadığım bir şey mi var diyeceğim, ama Adem'le Havva'nın ağzından başka ağzın olmadığı bir ortamla bugünün pazarlama gerçeğini anlatmaya çalışmak tam bir “kerameti kendinden menkul” durumu oluşturuyor. Ancak “Havva’nın Adem’e yedirdiği elma asla bildiğimiz bir elma değildi.” derseniz pazarlamanın en önemli gerçeğine işaret etmiş olursunuz: Nesnelerin simgesel değerine...
...
Başa dönelim... Reklam, bugünün gerçeğidir. Yarın ne olacağını bilemem, sadece bazı işaretlerden bazı öngörülerde bulunabiliriz. Ben illa reklam demiyorum, güçlü bir roket itkisi olmadan zihinlere yerleşmenin zor olduğunu söylüyorum. Bunu bugün reklam yapabiliyor, yarın hangi yöntemlerle yapılabilirse hemen reklama sırtımı dönebilirim:)
Bazı niş alanlar, endüstriyel pazarlar gibi konuları da ayrı tutuyorum.
İnternet’e gelince... İleride yazacağım; ben, İnternet’i bir mecra olarak görmüyorum. Onu TV, radyo, gazete gibi herhangi bir mecra olarak görürsek doğru analizler yapamayız.
Bana göre internet, gerçek dünyayla geçişme ve kesişme noktaları olan sanal bir dünyadır. Şu anda burada seninle yaptığımız sohbetin gerçek dünyaya yansımasıyla bir anlam kazanması gibi, markaların da bu dünyada yapıp ettiklerinin gerçek dünyaya yansımalarını, kesişme ve geçişmelerini önemsemeliyiz. Bu, başka bir konudur ve zaten reklamın ikamesi falan değildir.
Yorum için teşekkür ederim, sayende bazı eksik noktaları tamamlamış oldum.
Sevgiler...
Selim Bey, gerçekten ilgiyle takip ettiğim şahane yazılar yazıyorsunuz. Yine tam "oturtmuşsunuz" :) ... Bu noktada, bir reklam yazarı olarak haddim olmadan "kendi kendime" geliştirdiğim ve elbette markayı yörüngeye oturtmak olan bir teorimi burada sizinle paylaşmak ve bir usta gözüyle yorumlarınızı almak istiyorum.
"Marka Bilinç Evrimi Piramiti" adını verdiğim bu teoriye göre markalar (şirketler) yedi basamaklı bir piramitin basamaklarına dağılmış durumdalar. Bu piramitin basamak isimleri en alttan üste doğru şöyle:
1. Taklitçi
2. Tepkisel
3. Uyanmış
4. Dengeli
5. Birleşik
6. Küresel
7. Üstün
Bu piramitte, tabii ki en alttakiler daima üsttekilerin kontrolünde...
Birinci basamaktaki markanın bilinci "taklite dayalı" bir bilinç. Kendine özgü hiçbir fikri, atılımı, konumu, hareketi yok. Sadece taklitçi.
İkinci basamaktaki markanın bilinci "tepkiye dayalı" bir bilinç. Sadece piyasa koşullarına göre hareket ediyor. Onu korkutan durumlarda hemen geri çekiliyor, fırsatlarda ileri atılıyor. Ulaşması gerektiği hedefler hakkında bir takım bilgiler edinmiş. Ama hedefe ulaştıracak çalışmaları yap(a)mıyor.
Üçüncü basamaktaki markanın bilinci, "uyanmış". Hedeflerinin farkında olmakla birlikte, kendisini büyük görme, önemli çalışmalara ihtiyacı olmama, ajans hizmeti almama ve "ben kendim her şeyi sizden daha iyi bilirim" gibi yanlış düşüncelere sahip. Tehlikeli bir basamak burası. Gerekli adımları atamayanların piramitin dibine ve dışına yuvarlanma tehlikesi var.
Dördüncü basamaktaki markanın bilinci "dengeli". Hedefleri belli ve bunları gerçekleştirmek için atılım yapıyor. Gelişmeye, büyümeye açık. Mutlaka ajans hizmeti alıyor, doğru reklam yapıyor, çalışıyor, çabalıyor ve birçok kişinin bildiği bir marka. Artık piramitte aşağılara düşme korkusu yok.
Beşinci basamaktaki markanın bilinci, "birleşik" bir bilinç. Onun bildiğini, arzusunu, hedeflerini, gücünü, konumunu, "fikrini" en küçük halkası dahi biliyor. Herkesin beğendiği, "taklit ettiği" marka.
Altıncı basamakta küresel oyuncu var. Tüm çemberi tamamlamış, kişilerden, kurumlardan, hatta devletlerden, milliyetlerden bağımsızlaşmış. Araştırma ve geliştirmeyi aşmış, artık "keşfediyor".
Yedinci basamakta çağ kapatıp, çağ başlatan birileri var.
Tüm bunları niye yazdım? Diyorum ki bu piramit, firmaların fotoğraflarının çekilmesine yardımcı olabilir ve "seni şuradan şuraya getireceğiz" demeyi kolaylaştırabilir. İşin ilginç bir başka yönü de markanın bulunduğu basamağın, tüketici algısında bulunduğu basamaktan farklı olabileceği...
Sistem basit. Yukarı çıkamayan, aşağıda debelenir durur ya da arkadan gelenler tırmanır gider. Burada sizin "Yörüngeye oturmuş marka" tanımınızın en azından dördüncü basamağa kapağı atmak olduğunu düşündüm. Ama işte en alttaki adama en süper roketi verseniz ne fayda!
Rica ederim Selim bey. Ama, benim her zaman inadığım gibi, yorumla yazı çok daha mükemmelleşti.
Emrah beyi geliştirdiği teoriden dolayı tebrik ediyorum. Geliştirilmiş şekliyle birgün okuruz herhalde. Okumadığım için kafama takılanlar oldu;
1-Birinci gruptakilere marka denir mi? Kendine özgü hiçbir fikri, atılımı, konumu, hareketi olmayan marka nasıl olur?
2-Altıncı ve yedinci basamağı gerçekte birbirinden ayıran tam olarak ne?veya neler?Eğer ismine "çağ açıp çağ kapatmak" diyorsak bunu yapanlar bir keşif yapan ve bunu en iyi şekilde yönetenlerdir bana göre.
Yoksa, keşif olsa bile "Birazcık şeker, birazcık meyve aroması...."nın akibeti yaşanır. Zaten, siz altıncı kategorideki markanı böyle bir yalnışa düşmeyecek olarak nitelediyseniz, o zaman keşfini en iyi şekilde yöneten marka yedinci markadan hangi yönleriyle daha aşağıda?
Bunu bir eleştiri olarak görmeyin lütfen. Tam anlamadığım için kafama takıldı....Teşekkür ederim.
Sevgili Emrah, öncelikle övgülerin için teşekkür ederim. Umarım dediğin gibi “oturtma” işlemini gerçekten layıkıyla yapıyorumdur:)))
Çok değerli bir klasifikasyon yapmışsın. Düşünen bir reklam yazarı olarak (bu demek oluyor ki düşünmeyenleri de var) bunu yapmaya hem hakkın hem de haddin var. “Haddim olmayarak...” ne demek!
Evet, şirketler ve markalar böyle bir tasnife tabi tutulabilirler. Çalışmaya başlamadan önce elde bu kriterler doğrultusunda çekilmiş bir röntgen filminin bulunması da kesinlikle çok yararlı olacaktır.
Bu arada “uyanmış” bilinçlere aynı zamanda “uyanıklar” demeyi öneriyorum:)
Evet Rüstem, yazı yorumlarla ve katkılarla daha bir kendine gelmiş oluyor. Teşekkürler.
Emrah Bey'i tebrik ederim, "düşünen" bir reklam yazarı olduğu için.
Rüstem Bey'e teşekkür ederim, sorulması gerekenleri Emrah Bey'e sorduğu için.
Selim Bey'i kutlarım, "canlı" oksimoron numunelerinin ("düşünmeyen reklam yazarı") altını (ya da üstünü) çiziverdiği için.
Bir not: 'Tebrik etmek'le 'kutlamak' arasında fark vardır. Yeri gelmişken; tıpkı kelimeler gibi, anlam farkları da canlıdır! Bilenler bilmeyenlere anlatırsa memnun olurum.
Siz “bilenler”den değil misiniz ki anlatmıyorsunuz Metin Bey? Ben “bilenler”den olmadığım için çatlarım şimdi:) Belki Emrah Bey de bilmiyorsa o da çatlar. En iyisi Rüstem Bey, paşalar gibi almış teşekkürü...
Selim Abi, merhaba.
Görmeyeli yeni yazı gelmiş, tartışma kızışmış. Sonradan da olsa dahil olayım.
Genel olarak yazının tümüne katılıyorum. Reklamın yörüngeye oturmak için neredeyse şart olmasına itirazım var. İtirazım durumun böyle olmadığına değil, böyle olmasına. Reklam neden bu denli önemlidir sorusuna verilebilecek adam akıllı tek cevap geniş kitlelere ulaşmasıdır bence. Bu ulaşım yeteneğiyle de haberdar edebilme ve bu sayede tanınırlığı arttırmaktan fazlası başçavuşa ordu teslim etmek gibidir diye düşünüyorum. Zira reklam doğası itibariyle monologtur ve benim markam şöyle güzel böyle şahane der, zaten kim tavuğum kara der ki? İnsanların reklamlara bu denli tepki vermesi de (ne denli tepki verdikleriyle ilgili bir inceleme yok sanırım) diğer iletişim araçlarının tüketilmemesidir. Mesela halkla ilişkilerin en önemli çalışma biçimi basın bültenleri ve köşe yazarları yorumlarıdır. Ayrıca gayet güzel bir onay mekanizmasıdır. Hiç şüphe yok ki; reklamda bir fragman yayınlayıp, şahane film hepinizi bekliyoruz demektense, söz gelimi Hıncal Uluç'un şahane film mutlaka gidin demesi çok daha etkili bir pazarlama iletişimidir ve satışta çok daha etkilidir. Film örneğini verdim ama markalar için de durum farklı değil. Bu onay mekanizmasının insanları tüketime daha çok teşvik ettiği gerçeğinden hareketle pek çok reklamda artık onaylayan uzman kişi veya kuruma rastlamak mümkün ve toplam reklamlardaki payı da artıyor. Hatta ürünle ilgili onay verecek uzman olamyınca "annenizin onayladığı ..." şeklinde reklamlar bile yapılıyor. Peki onay mekanizması bu kadar etkiliyken basın bültenleri neden etkisiz kalıyor? Gayet basit; gazete ve dergi tirajları ortada, bunları okuyanların da hangi sayfaları okuduğu üç aşağı beş yukarı belli. Mesela ABD'de 2005 yılında reklam efektivitesi yalnızca %6, halkla ilişkilerin ise %80 olarak hesaplanmış. Ve reklam monoton azalırken, halkla ilişkiler monoton artıyor. Bu efektivite maliyet - performans ilişkisiyle kuruluyor. Bu da reklamın, halkla ilişkilere göre neden düşük efektivite getirdiğini ortaya koyuyor. Ancak monoton azalış maliyetlerle açıklanamaz.
Internet konusundaki yorumuna ise önce katılayım: Internet etkili olsa da pazarlamanın, bu gün için reklam gibi ana iletişim aracı olamaz. Gayet basit bir sebeple; ABD'de internet kullanım oranı %35, hanelerin %17'sinde internet bağlantısı var. Türkiye'de kullanım oranı %8. Şimdi bu kadar dar kapsamlı bir kullanım varken nasıl reklam kadar etkili olsun. Ancak burada internetin genelde zihin öncüleri tarafından kullanıldığı ve pek çok markanın öncelikle bu grubu yakalamaya ve bu gruptaki insanların referansıyla da genişlediğini düşünürsek, internet zihin öncülerine ulaşmanın en iyi yoludur. Yani geri dönüş verileri, ulaşılan kitle verilerine göre çok daha yüksek olabilir.
Şimdi de katyılmayayım: "ben, İnternet’i bir mecra olarak görmüyorum. Onu TV, radyo, gazete gibi herhangi bir mecra olarak görürsek doğru analizler yapamayız." Ben bu görüşüne komple itiraz ederim. Nedeni şu; daha önceki yazılarında mesaj kavramını işlemiş ve iltişimi güzelce anlatmıştın. Bu bağlamda iletişim için iki taraf var. Tüm mecralarda ve de internette iletişimin ikinci tarafı aynıdır: potansiyel veya mevcut müşteri. Yine mesaj aktarma, doğru mesajı aktarma ve mesajın doğru algılanması kaygıları vardır. Yine doğru mesajın doğru kişilere aktarılması vardır. Hal böyle olunca da reklam taşıyıcı olarak TV ne kadar mecra ise internette o kadar mecradır. TV, gazete vs. gibi alışıla gelen mecralardan farklı, sanal veya kesişme ve geçişme alanı olması, onun iletişim mecrası olarak klasik mecralardan farklı yönetilmesi gerekliliğini ortaya çıkartmaktadır, ancak mecralar havuzundan dışlamamak gerekir.
Neyse ben şimdi yorum alanından kışkırtmış gibi olmayayım, daha sonra yazacağım dediğin yazıyı bekliyor, orayada bir iki söz eklerim diye buradaki yorumumu böylece bitiriyorum.
Saygılar...
Rüstem Bey sorularınıza geç cevap verdiğim için affedin, bilgisayardan uzak bir hafta sonu geçirdiğim için yorumları yeni gördüm.
Son derece haklısınız. Birinci seviyedekilere marka demek haksızlık. Ama bunlar var. Çin'de malı yaptır, üstüne logoyu bas ve sat.
Altıncı ve yedinciyi ayıran keskin çizgiler zaten olamaz. Bunlar duruma göre altıyı, duruma göre yediyi mekan tutabilirler. Tabii buraya ayrıntılı yazmadım...
Ayrıca "uyanıklar" öneriniz çok hoşuma gitti Selim Bey.
Kutlamak ile tebrik etmek günümüz sözlüklerinde aynı anlamda gösteriliyor. Ama kutlamanın içinde bir sevinç ve mutluluk, bir başarı var, diğerinde olmasına gerek yok gibi...
Sevgili Bülent, neresinden başlayayım cevaplamaya bilmiyorum. Kaç tane yazı konusu çıkıyor bu yorumun içeriğinden.
Öncelikle teşekkür edeyim ve madde madde değinmeye çalışayım:
1.
Böyle olduğu halde, reklamın yörüngeye oturmak için neredeyse şart olmasına itiraz etmenin ne demeye geldiğini anlayabiliyorum, ama sanırım burada ayrılıyoruz.
2.
Reklamın geniş kitlelere ulaşma yeteneği elbette önemli... Markanın kitlesel meşruiyet algılaması da böyle oluşuyor. Zaten reklam diğerlerine göre niye pahalı ki?
Reklam gibi kitlesel iletişim enstrümanlarını kullanan disiplinlerin elbette kendilerine bir çeki düzen verme ihtiyaçları var. Her ne kadar “prosumer” tartışmaları yapsak da, kitlesel üretim bir zorunluluk olduğu gibi kitlesel iletişim de bir zorunluluktur. Her ikisinin de “kitlesel” olmasından kaynaklı arızaları vardır. Bunları gidermek için çözüm yolları aramak gerekir, ancak bunun için hangi çözüm yolundan ne ölçüde yararlanılması gerektiği sizin vakanızın durumu ve koşullarıyla ilintilidir.
3.
Hangi iletişim tekniğinin özü itibariyle monolog olmadığını öğrenmek istiyorum. Halkla ilişkiler mi, ağızdan ağıza mı, gerilla mı, hangisi? Büyük pazarlardan söz ediyorsak büyük kitlelerden söz ediyoruz demektir. Her tüketiciyle tek tek iletişim kurulamayacağına göre teknik anlamda monoloğa razı olmak durumdayız. Ancak, geribildirim ve “geriduygulanım”larla her teknik diyaloğa dönüştürülebilir. Gerçekten zor iştir. Başçavuşların işi hiç değildir.
Bugün gerilla pazarlama (Ortaya çıkan uygulama örnekleri sanki buna da pazarlama yerine iletişim dememizi gerekli kılıyor.) yöntemleri, markaları tüketicinin bulunduğu yerlere, mahalleye ve sokağa taşıyarak onunla bir ahbaplık ilişkisi kurmaya çalışırken, aynı zamanda kitlesel iletişimin inanılmaz yüksek maliyetlerinden de bir kaçış imkanı oluşturuyor. Kaynakları ve hedefleri sınırlı markalar için de gerçekten ilginç fırsatlar sağlıyor bu. Yukarıda, bu yaklaşımların zaten olgular üzerine inşa edildiğini söylemiştim. Bilmiyorum, sokaklarımızda “Ti ti tin Aygaz!” sesleri yankılanmaya başladığında “guerilla marketing” henüz keşfedilmiş miydi?
4.
Zira reklam doğası itibariyle monologtur ve benim markam şöyle güzel böyle şahane der, zaten kim tavuğum kara der ki?
Ben buna reklam demiyorum.
5.
İnsanların reklamlara bu denli tepki vermesi de (ne denli tepki verdikleriyle ilgili bir inceleme yok sanırım) diğer iletişim araçlarının tüketilmemesidir.
Tepkilerle ilgili araştırmalar vardır. Ayrıca halkla ilişkilerin tüketilmeme sorununu aşması kendi sorunudur. Sadece basınla PR yapılır diye bir kural yok ki!
6.
Amerikalı PR’cıların en iyi yaptıkları iş kendi PR’larını çok başarılı bir biçimde yapmalarıdır. Reklamcılar ise, entelektüel birikimlerinin de sağladığı avantajla pazarlama disiplinini dönüştürücü işlere imza atmışlardır; Ogilvy’den Burnett’a kadar...
7.
Bence onay ve tanıklık mekanizmaları yalnızca bir ayrıntıdan ibarettir.
8.
Efektiviteden daha çok sonuçlara bakalım mı? Reklam olmadan marka olmanın oranlarına göz atmak yararlı olabilir. (Yok demiyorum, konumuzun büyük pazarlar olduğunu unutmayalım yine...)
9.
Reklamın tanımı da önemli... Mesela Geoffrey Randall’la reklam konusunda benzer görüşleri paylaşıyoruz. O, zincir mağazaların bizzat fiziki varlıklarının da reklam olduğunu söyler.
10.
İnternet’i mecra olarak görmediğimi söylerken onu küçümsemedim, aksine yücelttim. Bir mecradan çok bir platform diyebilir miyiz? Bildiğimiz gibi iletişim süreçleri içinde yer alan tüm mecralar çift taraflı olarak ‘lineer’ biçimde çalışır. İnternet’i bu bakımdan ayırıyorum, yoksa o platformda iletişim yapılamaz demiyorum.
Not: İtalikler “Pazarlama kantarının topuzu başımızda danklamadan!..” başlıklı yazımdan alınmıştır. Bu tartışma için bu yazıyı da okumakta yarar olabilir. Boldlar ise Bülent’in yorumundan...
Sevgili Selim Abi,
Ben de madde madde giderek düzene bağlı kalayım.
1.
Bence burada ayrılmıyoruz, ana yakıt reklam, reklam olmadan diğer iletişim araçları, markayı yörüngeye sapanla oturtma mücadelesidir. Sadece şunu demeye çalışıyorum; diğer iletişim biçimleri layık oldukları önemi görmüyorlar. Reklam aşağı, reklam yukarı nereye kadar!
2.
Aynen katılıyorum.
3.
İletişim tekniklerinden herhangi biri diyalog değildir. Yalnızca internette iletişim diyaloga daha müsaittir. Ancak internette bir teknik değil mecradır (ya da platform). Burada reklama monolog derken, diğerlerine nazaran tek tarafa daha bağımlı olmasını vurguluyorum. Diğer tekniklerde en azından gönderilen mesajın taşıyıcılarının kimliği de ön plana çıkmaktadır. Sadece bu açıdan reklamın monolog olduğunu belirttim. Ancak kabul, kelime seçimi hayli yanlış. Doğrusu ne olabilir?
Geri bildirim ve geriduygulanımlarla monologu diyaloğa dönüştürmenin gerçekten zor işten öte, fazlasıyla iyimser bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Ancak örneklem gruplarıyla gerçekleştirilebilir sanırım, bunun da verdiği sonuçların güvenirliği ciddi bir tartışma konusu olmuştur özellikle son yıllarda.
Başçavuşlara çok yüklenmesek mi, ben tırsarım şimdi:)
4.
Burada bir anlaşmazlığımız var sanırım. Ben bu güne kadar "bir ürün yaptık, gerçekten çok kötü oldu, markamıza da hiç yakışmadı" diyen bir reklama rastlamadım. Ya da "bizim markamız çok iyidir, hoştur da şöyle sorunları da mevcuttur" diyene de. Yani reklamlarda benim markam şöyle güzel böyle şahane denir ki, bundan daha doğal bir şey düşünemiyorum. Uzun uzun yazmaya gerek görmemiştim, tabii ki ürün bilgileri, marka-ürün güncellemeleri, değer önerisi vs. pek çok şeyi de barındırır reklamlar. Ancak yine de kendinin ne denli şahane ve iyi olduğunu da söyler ve bundan daha doğal bir şey düşünemiyorum. Öyleyse biz şimdi neye reklam diyeceğiz? Anladığım kadarıyla sadece markadan bahseden, markanın altını dolduramayan çalışmalara reklam demiyorsun, ya da ben anlamadım.
5.
Bu tip araştırmalar sende vardır. Eğer şirketinizin yaptırdığı özel araştırmalar değilse, paylaşabilirsen çok sevinirim ya da adres gösterebilirsen. Gerçekten çok aradım, ancak doğru düzgün bir şeye ulaşamadım.
PR için yığınla yol yordam var tabii ki, yalnızca basını ele aldım, çünküsü 7. madde.
6.
Burada PR reklamı döver, her ortamda ezer geçer demek istemiyorum ya da aralarında bir yarış varmış gibi değerlendirmiyorum. Sonuçta bütünleşik pazarlama iletişimi...
7.
Bence bazı ürünlerde ayrıntı bile değilken, bazı ürünlerde tüketime teşvik etme gücü çok yüksektir. Genelleme yapmak yanlıştır diye düşünüyorum. Örneğin kek veya bisküvi için önemsizken, hizmet sektörü için çok önemlidir. Ayrıca mesela Kalbim Benecol için Türk Kalp Vakfının desteği de önemlidir. Pek çok kolestrol dengeleyici arasından sıyrılabilmesi için avantajdır.
8.
Haksız rekabet seziyorum. Reklam bu kadar ön plandayken tabii ki reklamsız marka olanlar azınlıktadır. Zaten reklamsız marka olmayı deneyenler de azınlıktadır. Son dönem için ise neredeyse sadece internet markaları reklamsız marka olmayı başarmıştır, normal olarak.
Bu nedenle de efektiviteye bakmak çok da yanlış değildir. Fiyat - performans bağıntısı pek çok işte önemlidir ve pazarlamanın da bunu tümden gözardı etmesi söz konusu olamaz. Zaten bu rakamları verirken de vurguladığım gibi efektivite derecesinden daha önemli olan; reklamın monoton azalması, PR'ın monoton artmasıdır
9.
Bir mağazanın fiziki duruşu bile, tabelasıyla, vitriniyle, binasının aydınlatmasıyla, biçimiyle ve büyüklüğüyle vs. pek çok mesaj taşıyabilir. Hatta herşey mesaj taşıyıcısıdır söylemini kabul edenlerdenim. Peki bu bir reklam mıdır? Kavramsal ve işlevsel olarak reklam demek mümküm, ancak reklam olarak adlandırılmasında bir sorun var gibi geldi bana. Açıkçası tanımlayamıyorum. Bu konuda bir değerlendirme yaparsan sevinirim. Gerçekten içime sinmeyen biş şey var, sanki kavramın kendisiyle örtüştüremiyor gibiyim.
10.
Açıkçası küçümsediğini de yücelttiğini de aklımın ucundan geçirmedim. Sadece ayrıştırdığını düşünmüştüm. Zaten "internette iletişim yapılmaz" diye direk olarak yazmış olsaydın da son kelimeyi yanlış yazdığını düşünürdüm.
Selim Abi tamam, mecra yerine platform diyelim. İtirazım yok. Zaten bir yazımda da belirttiğim gibi anlamlı kavramsal farklılaştırmalara karşı açık fikirliyim, biliyorsun. Ancak hala bu farklılaştırmanın bize ne tip bir fayda sağlayacağını anlayamadım.
Kusura bakma, selam verdin borçlu çıktın gibi oldu; çok soru sordum, ancak gerçekten yanıtlar ve kafa karışıklıklarımı ve bilgi eksikliklerimi giderirsen çok sevineceğim.
Saygılar...
1.
Bence burada ayrılmıyoruz, ana yakıt reklam, reklam olmadan diğer iletişim araçları, markayı yörüngeye sapanla oturtma mücadelesidir. Sadece şunu demeye çalışıyorum; diğer iletişim biçimleri layık oldukları önemi görmüyorlar. Reklam aşağı, reklam yukarı nereye kadar!
Burada bir sorun yok, zaten ben de yazımı “Uydu yörüngedeyken ‘ağızdan ağıza’ veya ‘gerilla’ gibi iletişim tekniklerinin çok işe yarayacağı ve stratejik önem taşıyacağı zamanlar olabilir...” şeklinde bağlıyorum. Hatta diğerlerinin öncü olacağı zamanların da olabileceğini söylüyorum.
2.
Hımmm! Tamam o zaman.
3.
Diğer tekniklerde en azından gönderilen mesajın taşıyıcılarının kimliği de ön plana çıkmaktadır.
Bunu anlamadım.
İletişim tekniklerinden herhangi biri diyalog değildir.
Burada anlaştık.
Geri bildirim ve geriduygulanımlarla monologu diyaloğa dönüştürmenin gerçekten zor işten öte, fazlasıyla iyimser bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Ancak örneklem gruplarıyla gerçekleştirilebilir sanırım, bunun da verdiği sonuçların güvenirliği ciddi bir tartışma konusu olmuştur özellikle son yıllarda.
Geribildirim sadece reklamı değil, tüm pazarlama stratejisini belirlemez mi Bülent? Araştırmaların sağlığı ayrı bir tartışma konusudur. Ben, bilimin yüz vermediği başka bir yöntemi de dile getireyim; önsezi...
Yani en azından bir diyalog (muhavere) çabası kaçınılmazdır, eğer bunu gerçekleştiremezsen tüm pazarlama stratejin çöker.
4.
Ben bu güne kadar "bir ürün yaptık, gerçekten çok kötü oldu, markamıza da hiç yakışmadı" diyen bir reklama rastlamadım.
Bu tartışmayı başka bir zamana bırakalım. Ancak bir tenakuz oluştu, sanki reklam dışındakiler böyle söylüyormuş gibi...
5.
İlgileneceğim.
6.
Ben de reklam PR’ı döver falan demiyorum. Benimle çalışma kararı alan ve sözleşmeli PR şirketi olmayan bir müşteriye ilk önerdiğim şey acilen bir PR şirketiyle anlaşmalarıdır.
7.
Katılıyorum. Sanırım biraz acele yazmaktan meram tam hasıl olamayabiliyor. Reklama eleştiri getirirken bunu öne sürmeni anlayamamıştım.
8.
Yok yok, reklamın etkinliği hala kırılmış değil elbette, ama bu onun zaten var olan gücünden mi yoksa diğerlerinin zaaflarından mı kaynaklanıyor, hızlı karar vermeyelim. Aksine trend, reklamın köhne bir iletişim yöntemi olduğu şeklinde gelişiyor. Ben de o kadar kolay değil diyorum.
9.
Yorumu tam işten çıkarken yazmıştım. Yine meram meselesi... Geoffrey Randall, Markalaştırma isimli kitabında reklamı savunurken “İyi de, niye perakende zincirleri pek reklam yapmazlar?” sorusuna böyle bir cevap veriyor. Yani, aslında onlar da böyle reklam yapmış oluyorlar demeye getiriyor ve reklamsızlığı kendince bir gerekçe bulmuş oluyor. Anlatmak istediğim buydu.
10.
Eğer kavramsal bir farklılaştırma yapmazsak dışarıdaki iletişim türlerini İnternet’te de sürdürmeye devam ederiz. İlan yerine ‘banner’, kapıya broşür bırakma yerine ‘spam’ler (apartman yöneticisi de yok ki dağıtıcıları kovalasın:), reklam filmleri yerine düşük kalite videolar ve ‘flash’ numaraları gibi...
Platform dememiz de şart değil, ama iletişimin burada ‘lineer’ olmadığını ve ona göre yönetilmesi gerektiğini kabul edelim.
Sevgiler...
Sevgili Selim Abi,
1.
Sanırım bu tamamdır.
2.
Bu da tamam zaten.
3.
Şunu söylemek istiyorum, örneğin yine bir köşe yazısı ya da mesela bir röpörtajda, markamız hakkında bir yazı yayımlanmışsa, markamız ve markamızın anlattıkları ile onu kaleme alarak yayımlayan kişinin ve gazetenin de mesaj taşıyıcı olarak kimliği ön plana çıkar. Basit bir değimle markamız hakkında mesela Mehmet Barlas'ın yazdığı bir yazı ile ilk defa köşe yazmaya başlamış bir gazetecinin yazdığı aynı yazı, okuyanlar üzerinde aynı tepkiyi yaratmayacaktır. Bir yazında "kim" kavramının önemini vurgulamıştın. İşte diyorum ki; burada "kim" öznesi hem markamız hem de köşe yazarı veya ropörtajı yapan kişi veya haberi yayımlayan gazete olur. Ya da sponsorluklarda, sponsor olunan faaliyetin algılanışı da markamızın mesajıyla birlikte aktarılır. Zaten sponsorluğun çıkış noktalarından biri de bu değil midir? Bu mesaj iletimlerinde marka yalnız değildir. Tabii ki şunu söylemek de mümkün; medya planlaması ile hangi kanala ve hangi programlara reklam verileceği de reytinglerin yanında, markanın genel duruşuyla da ilgili olarak tespit edilir, çünkü kanal ve programlar da marka mesajına etki eder. "Kurtlar Vadisi" bazı markalar tarafından boykot edilmiştir zira, gerçi burada sosyal sorumluluk daha ağır bassa da sanırım yukarıda ifade ettiğim kaygının da payı vardır. Öyleyse reklam ile diğer teknikleri bu bağlamda ayıran şey nedir? Reklamlar, ayrı bir kuşak halinde ve seri yayınlandığı için, diğer türler nispetinde taşıyıcıdan izoledir. Be nedenle de Mehmet Barlas'ın altına imza attığı bir yazıdaki taşınan mesaja etkisi, taşıyıcı imajından kısmen izole olmuş reklamdaki mesajın iletilmesindeki rolünden çok daha yüksektir.
"Geribildirim sadece reklamı değil, tüm pazarlama stratejisini belirlemez mi Bülent?" Kesinlikle haklısın, geri bildirim uygulanan pazarlama stratejilerinin başarısını ölçümleyebilmek ve algısal değişimleri takip edebilmek için çok değerli ve hatta olası en değerli verilerden biridir bence. Bunları yanlızca satış rakamlarındaki seyirlere göre tespit eden markalar var, ne kadar yetersiz halbuki. Ancak ben burada bütünsel pazarlama stratejilerinden değil de, yalnızca yayınlanan tek bir reklam için geribildirimden bahsettiğini düşünmüştüm. O nedenle de her bir farklı reklam için geribildirim alınmasının çok zor olduğunu ifade etmek istemiştim.
4.
Nasıl istersen. Sadece şunu söylemeden geçmeyeyim, markanın kendi kontrolünde yaydığı mesajların hiç birinde doğal olarak böyle birşey söylenmiyor. Ancak özellikle gazete ve haberlerde marka hakkında çıkan bir yazının gazetenin mi, köşe yazarının mı yoksa markanın mı sözleri olduğuna ilişkin şifreyi kırmak okuyucular için hiç de kolay değildir. Bu nedenle de reklama göre sanki bilirkişi veya güvenilir kişi denetiminden geçmiş mesajlar olarak algılanma olasılığı fazladır sanırım.
5.
Teşekkür ederim.
6.
Tamam, bence bu kısmı ya yeniden ele alalım ya da bırakalım, çünkü biraz boşluğa düşmüş gibi.
7.
Peki.
8.
İletişim teknikleri arasındaki etkinlik farkı hem her iki tarafın güç ve güçsüzlüklerinden hem de alışkanlıklarda reklamın ağır basmasından kaynaklanıyor sanırım.
Ben bu trentlerin henüz doğru çıktığını görmedim. Radyo gelince gazete reklamı ölür dediler, ölmedi. TV gelince radyo reklamı ölür dediler, o da ölmedi. Genel gayret TV reklamının katilini bulmak çabasına dönüştü sanırım. Önce PR denendi tutmadı, şimdi sıra internette, ölmez, TV reklamları da ölmez. Yalnızca biçim değiştirmelidir. İzleyiciyi bıktıran ve ekrandan uzaklaştıran kuşaklar yerine farklı uygulamalara ağırlık verilmelidir.
9.
Burası da gayet berraklaşmış durumda.
10.
Öyleyse anlamlı bir farklılaştırma diyebilirim. Kesinlikle "lineer" değildir ve ona göre yönetilmesi gerekir.
Saygılar...
Toplamda pek bir mutabakatsizlik yokmuş gibi görünüyor. Nüanslar üzerinden bir tartışma oldu bu... Teşekkürler.
Bu arada Metin-thePoor’dan tebrik etmekle kutlamak arasındaki farkı açıklamasını bekliyoruz.
Ben teşekkür ederim, güzel bir tartışmaydı.
Daha nicelerine inşallah:)
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home