Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazar, Ocak 29, 2006

| Blonde bride aman... Aman aman!

Daha önce de yazdığım gibi, aslında yerli reklamlarla ilgili kritikler yapmayı pek istemiyorum. Fakat anlaşılan, bazı reklamlar, burada açıklamaya çalıştığım düşünce ve görüşler açısından çok ciddi “vaka analizleri” oluşturduğu için değinmeden geçmek mümkün olmayacak. Üzerinde durduğum reklam filmleri veya reklam kampanyalarını, tek başına bir eleştiri olsun diye değil, asıl o reklamların arka planlarındakileri görerek işimize yarayacak sonuçlar elde etmek amacıyla irdelediğimi bilmelisiniz. Nitekim Kotex’le ilgili olumlu eleştirilerimi de bu amaçla yaptım. Hakan Plastik’in Silenta reklamı da bunlardan biri... Dokunmadan geçemeyeceğim.


Reklamın dikkat çektiğini söylemeliyiz. Hakkında, reklamdan genelde pek bir şey anlaşılamadığı, mesajını iletemediği yönünde eleştiriler oldu. Doğrusu buna çok katılamıyorum, çünkü filmin mesajı çok açık; bu boru ses geçirmez. Tabii bu mesaj, tüketici yararı açısından ne anlama geliyor, çok bilmiyorum. Evet, sifon sesi diye bir şey var, ama kullandığımız diğer boruların ses geçirip geçirmediğinin farkında bile değilim. Filmin “pek anlaşılamadığı” yönündeki eleştirilerin, mesajın anlaşılamamasından çok, filmin anlaşılamasından kaynaklandığını sanıyorum. Yani bu gayretin arkasında acaba anlamadığımız, kaçırdığımız bir şey mi var kuşkusu...


Ben filmi şöyle okudum: Herhalde Türkiye dışında bir yerlerde bir inşaat... Müteahhidin Türk olma ihtimali yüksek. Türk işçiler çalıştırıyor. Gökdelen inşaatının bilmem kaçıncı katında üç işçi (diğerleri de Türk olmalı) bir istirahat anındalar. Sabah kahvaltısı mı, akşam yemeği mi, pek anlayamadım. Gökyüzünün durumu öğlen olmadığını söylüyor. İçlerinden birine telefon geliyor. Tabii aylardır orada çalıştığı için, işçimiz (hatta hepsi) İngilizce’yi su gibi sökmüş, telefonda Türk gibi de olsa İngilizce konuşuyor. Konuşmalardan anlıyoruz ki, gelen telefon gurbet ellerde çalışırken “ayarladığı”, muhtemelen bir banliyödeki markette kasiyerlik yapan manitasından... Kız herhalde konuşma olsun diye bilmiyormuş gibi “N’apıyorsun?” diye soruyor. İşçi de uzun uzun anlatıyor: “Sessiz boru döşüyoruz.” Tabii bu arada özellikle erkek seyirciler olarak zinde ve uyanık durmamızı, dikkatimizin dağılmamasını sağlayacak biçimde “Bugün yeni bir boru sistemi döşedik!”ten başlayarak “İçinden neler geçiyor, ama ses etmiyor! Tıpkı benim gibi, değil mi?”, “Tamam aşkım, öptüm... Her santimetrekareni!” cinsinden repliklerle belden aşağı erkek kültürünün tüm “kakara kikiri”lerine mazhar olacak “erotizm” de ihmal edilmiyor. Bu arada işçi “Döşedik!” derken eline aldığı bir boruyu ekrandan burnumuzun içine doğru döşemeyi de unutmuyor. İşçimizin konuştuğu cep telefonunun da sıradan bir cep telefonu olmadığını, aslında yurt dışındayken e-maillerine baktığı, Word ve Excel dosyalarını incelediği, MSN ve Explorer’la sürekli “online” kaldığı, hatta blog sitesini güncellediği bir PDA olduğunu anlıyor ve cep bilgisayaranının “desktop”ını manitasıyla birlikte bir fotoğrafının süslediğini görüyoruz. Bu konuşmalardan da öğreniyoruz ki, işçiler o inşaata Silenta ses geçirmeyen borularını döşüyorlar. Tabii bütün konuşma altyazı olarak Türkçe veriliyor, yoksa ben nereden anlayacağım. Sonra gevrete gevrete ve şuh bir tonlamayla dış sesimiz (voice over) Silenta ve Hakan Plastik logoları eşliğinde devreye giriyor: “Türkiye’ninn ilk ses geçirmeyennn boruh sistemih Silentah... Hakann Plastik’tennn... Güleh güleh kullann Türkiyeh!” Ve post pack-shout: İşçimiz inşaat duvarına yaslanmış yanık yanık Sarı Gelin türküsünü söylüyor. Herhalde buradan kızın “sarışın bir yabancı” olduğunu iyice anlamamız bekleniyor. Dış ses İngilizce’ye çevrilmemişti, ama burada atlanmıyor. Altta bu kez çeviri tabii ki İngilizce’ye... “Blonde bride aman!”


Bazı küçük takılmalarıma bakmayın; bence yönetmen Umur Turagay işini gayet güzel yapmış. Belki senaryoya belli ölçüde katkıları da olmuştur. Görüntü yönetimi ve oyunculuklar da başarılı. Bütçe bilgilerine sahip olmadan bir yönetmenden daha fazlasını beklemek haksızlık olur. Zaten bundan sonra aktaracağım sorunlar yönetmenden bekleyeceğimiz şeylerle ilgili de değil. Peki sorunlar neler?

1.
Reklamverenin “Bir reklam yapacak param olsun, şöyle komik, herkesin güldüğü bir reklam yapacağım.” psikolojisinin tatmini için çaba gösterildiğini sanıyorum. İddia edemiyorum, ancak her potansiyel reklamverenin hayallerini süsleyen, hatta “reklam budur” sandığı bir tarz olduğu için kuşku duydum, o kadar. Burayı geçelim.
2.
“Mesaj anlaşılmıyor.” eleştirilerine çok katılmıyorum, ama film drama yapısı itibariyle gereksiz çok soru üretiyor ve bu soruların cevabını bulmak için izleyiciyi yoruyor. “İşçiler nerede, adam niye İngilizce konuşuyor, niye sarı gelin türküsünü söylüyor, boru sesi nasıl geçirmiyor?” gibi cevap bulmak için az da olsa zihinsel faaliyet gerektiren sorular...
3.
Tamam, film mizahi, belli ölçüde de absürd bir temel üzerine inşa edilmiş, izledik ve güldük. İyi de, artık dış seste öyle abartmaya, kasmaya ve gevretmeye ne gerek var ki? Artık, ciddileş ki biz de ciddi ciddi dinleyip işi öğrenelim.
4.
Türk erkekleri başka erkekler yanında sevgilileriyle böyle konuşmazlar, ama buna da çok fazla takılmıyorum. Film işte!


5.
En kritik durum... Şimdi bu filme imzasını atan marka kim? Silenta mı, yoksa Hakan Plastik mi? Eğer bir marka-alt marka ilişkisi söz konusuysa bu iki markanın ast-üst ilişkisi içinde birbirinden ayrılmaması, tek marka gibi sunulması gerekirdi, “Hakan Plastik Silenta” şeklinde... Eğer marka Silenta, üretici firma Hakan Plastik’se (“Hakan Plastik’ten...” ibaresi öyle düşündürtüyor.) o ne kadar iri ve etkili bir üretici firma bilgisi öyle... Ve Hakan Plastik’in yanında biraz mahcup kalmış bir Silenta... Ciddi bir kararsızlık, hiyerarşik yapıyı çözememe gibi bir durum söz konusu... Sanki "Hakan Plastik üst marka mı olsa acaba, çünkü başka boru markalarımız da olacak, toparlar.” gibi bir düşünce varken diğer taraftan “Hakan Plastik’ten...” diyerek üretici firma pozisyonunu benimseme gibi bir kararsızlık... Üst marka olarak benimsendiğini varsayarsak bu durumda da marka adı ne kadar doğru? Tabaktan bardağa, mandaldan lazımlığa kadar binbir çeşit alet edevat üreten binlerce küçük plastik enjeksiyoncunun adı “plastik”le biterken, bundan ne kadar itibarlı bir marka yaratılabilir? “Silenta, ses geçirmeyen boru sistemi” gibi iddialı bir lafın önüne ya da arkasına, neresine gelirse gelsin, “Hakan Plastik” dendiğinde bütün algı tuzla buz olmuyor mu? Tabii bunu üreticinin görmesi mümkün değil, bu acı gerçeği biz söyleyeceğiz. Firmanın ilk kademe muhatapları olan “Abi, otuz gün daha vade, yüzde bilmem kaç daha indirim...” derdindeki toptancılar, müteahhitler falan da bunun yerine tam tersini söylerler, “Biz seni kırk yıldır Hakan Plastik diye tanırız, sen ne büyüksün be abi!” gibi laflar ederler. Ve de üretici firmanın yakın çevre gazının da katkısıyla “Filmde şöyle Hakan Plastik pek bi etkili olsun, iyi tanınalım. Çünkü biz bu memlekette daha çok boru döşüyeceğiz!” psikolojisi... Yanlış.
6.
“Güleh güleh kullann Türkiyeh!” İnsaf yani... Bu lafın cılkı çıkmadı mı halâ? Film yapılırken birçok kademeden, birçok akıllı adamın elinden geçer, hiç mi kimse söylemedi? “Bu laf filmin bütün havasını bozuyor.” diyen olmadı mı hiç? Sonra Sayın Hakan Plastik, sen ki dünyaya ses geçirmeyen boru sistemi döşeyen firmasın, Türkiye seni keser mi? Bari “Güle güle kullan dünya!” de! Eğer diğer muhataplar da benimle aynı duyguyu paylaşmıyorlarsa biraz kişisel olacak, ama böyle “Güle güle kullan Türkiye, günaydın Türkiye, iyi geceler Türkiye, yat Türkiye, kalk Türkiye, benim aziz milletim!” gibi toptancı seslenişlerden hiç hazzetmem. Sen kim oluyorsun da 70 milyon bireyi toplu muameleye tabi tutup tekil şahıs düzeyine indirgiyorsun? Bu tür bir seslenişe rağbet eden her markaya buradan sesleniyorum: Diğer muhataplar adına konuşamam, ama lütfen beni dışarıda tutun. “Güle güle kullan Türkiye, Selim hariç!” diyebilirsiniz mesela!


Yeni bir reklamveren olan Hakan Plastik’in canını sıkmak istemem, bunlar yapıcı eleştiriler olarak kabul edilmeli. Nitekim, birçok yeni reklamveren gibi ucuzluğa kaçıp uyduruk bir film yaptırmamış olması, gösterdiği iyi niyetli çaba ve ne kadar önemlidir bilmiyorum, ama ürün geliştirme ve farklılaşma yolunda attığı adım takdir edilmelidir ve önemlidir. Zaten bu nedenle bir miktar çene yormuş oldum. Mesela yılların reklamvereni Fırat Plastik’in “Her şeyi ben bilirim. Reklam ajansı katkısına falan da gerek yoktur. En etkili reklam filmlerini de ben kendi başıma yaparım.” düşüncesiyle (Bildiğimden değil, manzara öyle söylüyor.) ucuzun ucuzu yaptırdığı filmler gibi bir tercihte bulunmadığı içinse takdirden fazlası gerekir.

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar!

İşin her santimetrekaresi düzgün olsun, mesele sadece bu. Kritik bir yerde yapılan hata bir çuval iniciri berbat edebilir çünkü. Aman.

7 YORUM:

Blogger Alper Akcan yazdı:

Reklamın dikkat eçktiği kesin, ama "reklamın iyisi kötüsü olmaz" yaklaşımı çok yanlış deil mi sizce? Dolayısıyla bu reklam söylemek istediğini anlatsa da (sessiz boru diye bir kavram var ve Hakan Plastik bunun üreticisidir) "en verimli şekilde" anlatıyor mu? Bence hayır. Bu tarz ürünlerin satışının %85'i nalbur ve ustalar aracılığı ile satıldığını (oppinion leader) hatırlarsa, mass'e yapılan böyle bir masrafın bence tek mantıklı sebebi olabilir, IPO. Hakan Plastik yakınd ahalka arz olursa, bu reklam çok fayda sağlamış olur. Tam anlamıyla imaj filmi olmasa da markanın en azından adı biliniyor artık. Bir de reklamdan anladığımız kadarıyla, ihracak yapan bir marka Hakan Plastik, ki bu da IPO için önemli bir fayda.

Pazar, 29 Ocak, 2006  
Blogger Şahin Tekgündüz yazdı:

Sayın Tuncer,
Kusura bakmayın ama, yorduğunuz kafaya, ayırdığınız zamana acıdım doğrusu. Ayrıca Alper Akcan'ın görüşüne de katılıyorum. Nalbur ve sıhhi tesisat ustaları da allah bilir ne kadar etkilenmişlerdir bu reklamdan. Reklamın en uyumlu yanının seslendirme elemanı olduğunu düşünüyorum. Adamcağız helaya oturmuş, ıkınırken seslendirmiş filmi. Ben bu sesi bir yerlerden anımsıyorum da galiba. Her neyse. Ayrıca bilgisizliğime verin, ne demektir bu IPO allahaşkına?

Pazar, 29 Ocak, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

"Reklamın iyisi kötüsü olmaz." görüşüne katılmam mümkün değil. Bu reklamı da zaten tümüyle onaylamadım, yalnızca çabayı takdir ettiğimi söyledim ve "Mesaj anlaşılmıyor." eleştirilerine karşı çıktım. Verimlilik konusunda haklı olabilirsin tabii. Aslında ben, yazımı marka ve markalar hiyerarşisi noktasına odaklayacaktım, ama başlayınca aldı başını gitti. Kısa yazabilmek de bir beceri gerektiriyor.

Doğrusu boru pazarını yeterince tanıdığımı söyleyemem. Elimde de hiçbir veri yok. Zaten işin o taraflarına da girmedim. Yalnızca gözlemden ibaret, ama bu "opinion leader"ların sayısının epeyce kabarık olduğunu söyleyebiliriz. Dağınık, ele avuca sığmaz, sistemli bir iletişim imkanı vermeyen yapıları nedeniyle de maliyetine rağmen bu türden "kolay" bir yöntem izleniyor olabilir mi? Nitekim Fırat Plastik, Dizayn Boru gibi firmalar da aynı yöntemi kullanıyorlar.

Halka arz, abartılı "Hakann Plastik'tennn..." vurgusunu da izah edebilir, ancak bana pek öyle gelmedi. Bilemiyorum.

Nalbur ve sıhhı tesisat ustalarının reklamdan etkilenmeleri için gerekenler yapılmamış mı Şahin Bey? Artık "sessiz boru döşeyecekler" Türkiye'ye!

Dış ses konusunda da aynı görüşü paylaşıyoruz zaten, ama ben senin kadar "beliğ" bir biçimde anlatamamışım.

IPO'yu Alper'e soruyorsun herhalde. Yalnız bazan, senin bu sorularının gerçek mi, yabancı sözcük muhalefetinden mi olduğunu anlayamadığım için "sazan" durumuna düşmemek için ben cevaplamıyorum. Alper, sen de dikkat et!

Pazar, 29 Ocak, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Şahin Bey, bu arada EŞEKARISI adlı sitenize baktım. "Dilinizi koruyun. Bu site sokar." biçiminde bir uyarı da var, ama ortalıkta ne eşekarısı ne iğne ne de zehir görebildim. Yoksa akrep gibi kendi kendini soktu da, bloğunuzun "dil"i mi tutuldu?

Pazartesi, 30 Ocak, 2006  
Blogger Şahin Tekgündüz yazdı:

Sevgili Selim,

Haklısın... Kışkırtmaya da hakkın var. Ne diyebilirim ki? Bırak uyarmayı, iğnemi sokacak o kadar çok insan var ki, hangi birinden başlayayım bilemiyorum. Ama çenesi düşük sitelerden biri olmayı herhalde hiç beceremiyeceğim. Yanlış anlama, bu söylediklerimle, hep susacağım demek de istemiyorum. Sevgiler

Pazartesi, 30 Ocak, 2006  
Blogger Mehmet Yigit yazdı:

Ben reklamın genel olarak başarılı olduğu kanaatindeyim.
1- Markayı; Hakan Plastik'i bana kolayca tanıttılar.
2- Ürünü çok başarılı şekilde tanıttılar, zaten senaryo borunun ses geçirmeme özelliğinin üzerine kurulmuş.İlgisi olsun olmasın herkesin aklında kalabiliyor.
3- Silenta'nın silent (sessiz) kelimesinden türetildiği ve markanın bir ürünü olduğu daha açık gösterilemezdi belki de.
4- Ses geçirmeme özelliğinin tartışılması bayanların hijyenik pedlerinin kanatlı olmasını tartışmaktan farksız.(Yorum yapanların tümünün erkek olmasından yola çıkarak söylüyorum bunu) Az çok bilirim ki çok mantıklı bir üründür. Su oldukça fazla ses üretebilir. Özellikle de yüksek binalarda.
5- Markanın en ciddi rakibi "Fırat Plastik" iken Hakan ismi bence sırıtmıyor; hele de dünyanın en büyük markalarından biri "halk taşıtı" ismini gururla taşıyorken.
6- Sarı gelin şarkısı ve klişeleşmiş "...Türkiye" sloganı reklamın notunu düşürüyor bence de. Dış ses fazla abartılmış.
7-Ve son olarak da; 2 dakikamı ayırdım ve internet sitesini inceledim göz ucuyla. İşini ciddiye alan, ciddi yatırım yapmış, daha da önemlisi pazara yeni ürünler katmaya çalışan bir firma olarak gözüme girdi.

Cuma, 01 Eylül, 2006  
Anonymous oyun yazdı:

hakan plastik gerçekten iyi başardı bu raklam işini. yapımcısını iyi seçmiş. hem türküz, hemde dünyalıyız diyor.

Salı, 30 Eylül, 2008  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home