22 Şubat 2019 Cuma

| Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer, Konuk: Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç



Soyut Şeyler Ekonomisi her perşembe saat 21:00’de Ekotürk’te.

| “Gömülmenin neresinden dönülse kârdır.”

“Salonda ben çocuklarla oynarken Serpil mimarinin öneminden bahsediyor, Nazlı Hilal pür dikkat dinliyordu. Doğan Hasol bize hep kötü binada iyi insan yetişmez derdi. Çarpık şehirden de düzgün insan çıkmaz. Hepimizin sevdiği bir futbolcu, politikacı, sinemacı veya müzisyen var, fakat her birimiz yaşayan bir mimarı benimsiyor muyuz? Romalı mimar Vitruvius iki bin yıl önce yazdı; bir binanın üç özelliği olmalı, sağlamlık, kullanışlılık, estetik. Bu nitelikler şehrin bütünü için de lüzumludur. Aksi halde iyi binalar hayati çelişkilerin simgelerine dönüşür. Mimari kente karakter temin eder. Sadece Kâbe, Eyfel Kulesi, Hürriyet Abidesi gibi sembol yapılar değil, tüm yapılar şehrin temsilcisidir, kente özgü kültürün ya canlılığına ya da can çekişmesine etki eder. Mimari bütünlük insani yakınlığı, duygu birliğini mümkün kılar. Yapısal ortak paydadan mahrum bir muhitte insanların aşkları kısa sürer, kavgaları uzun. Mimari şehirde yaşayanların rollerini belirler, onları yönlendirir. Yozlaşmış bir yığın mıyız bireylerden müteşekkil bir toplum mu? Bu mimariye bakar. Herhangi bir kentin panoramik fotoğrafını inceleyerek orada oturanların ekonomik, psikolojik, eğitimsel, her türlü durumunu anlayabiliriz. Kentte meydan yoksa demokrasi gelişmez. Kaldırımlar darsa bireye saygı kıttır. Yapılar çok katlıysa kanser yaygındır, çünkü komşuluk ölmüştür. Binalar insanlardan uzun yaşar. Tapusu kimde olursa olun her bina şehirdeki herkesindir. Çünkü manzaranın değişmez bir parçasıdır. İçinde barınmasan da yapının yüzüne bakarsın. Somurtkan yapılar şehir hayatının tadını kaçırır. İyi bir bina yaptığınızda evlatlarınıza, torunlarınıza ve de komşularınıza harika bir hediye sunmuş olursunuz. Kötü bina yaparsanız gelecek nesilleri de hasta eder, kronik depresyona sürüklersiniz. Eğitim kalitesini arttırmada en az maliyetle en etkili sonuç okul binalarının ve bahçelerinin estetikleştirilmesiyle elde edilir. Bahçesi çölleşmiş cezaevi benzeri okullarda öğretmenler şefkatli, öğrenciler mutlu olamaz. Bahçeler dünyevi eserler olan binaların Cennet’le bağını kurar. Bahçesiz evden çıkan cenaze Cennet’e gidebilir mi? Bahçe bir binanın asıl manzarasıdır. Saklanmak için ideal yerleşimler olan metropoller kaçaklar için tasarlanmış gibidir, çünkü insanları birbirinden yalıtır, ayırır. Dolayısıyla bir tür cezaevi işlevi de görürler. Sanal alemin hipnotik mimarisi metropoldeki iptilalara yeni bir seri ekler. Büyük şehirlerde mukimsen ya kaçaksın ya da mahkum. Mimari üzerine düşünmek bizi ideolojik obsesyonlardan kurtarır. Kim ki mimariyi dert ediyor, kavgayı değil, aşkı seçiyor demektir. Aşıklar pembe panjurlu evi aşıp bir aşk şehri hayal etmeliler. Mimari bilmeden şehirli olunmaz. Sosyalist, özgürlükçü, dindar, muhafazakar, milliyetçi de olunmaz. Bu yüzden enkazda yankılanan kuru gürültü dinmiyor. Gömülmenin neresinden dönülse kârdır.”

—Murat Menteş, Ruhi Mücerret

15 Şubat 2019 Cuma

11 Şubat 2019 Pazartesi

| Avrupa’dan Asya’ya yürüyerek geçmek...

“Avrupa’dan Asya’ya yürüyerek geçmek veya birkaç dirhem baharat, birkaç arşın ibrişim...” başlıklı yazımın üzerinden tam on iki yıl geçmiş. Buna rağmen benim görüşlerimde bir dirhem değişiklik yok. Evet, Boğaz’ın köprülerinden biri yaya trafiğine açılmalıdır. (Ki en uygunu 1’incisidir.) Hadi sınırlandırıp yaya turist geçişine diyelim.

Dünyada kıtalar aşıran başka köprü yok. Turizm ülkesiyiz iddiamıza rağmen bu gibi değerlere kayıtsız kalmamız anlaşılır gibi değil. Kanıksamak korkunç bir değer kaybı yaratıyor.



Bakın, konu açılınca durumu kanıksamamış Sevgili Anjelika Akbar’ın gözlerindeki ışıltıyı görün. Belki bilinciniz açılır, değerini anlarsınız.

Bu arada, bunun çok da yaratıcı bir fikir olmadığını söyleyeyim, çünkü dünyada örnekleri var. En ünlüsü San Francisco’daki Golden Gate. Görenler bilir, girişinde bir otopark ve selfi mekanı yer alır. Bisikletinizle veya yaya olarak köprüden geçebilirsiniz.



9 Şubat 2019 Cumartesi

3 Şubat 2019 Pazar

| Fındığın kilosu 15 lira değil, 150 lira olsun

Dünya fındığının %75’ini biz üretiyoruz. Tarımsal ürün olarak fındık ihracatımız rekolteye ve fiyata göre yıllık 2 ya da 3 milyar dolar arasında değişiyor. Ve biz, her sonbaharda fındığın kilogram fiyatını tartışıyoruz.



Ben de diyorum ki, fındığın kilosu 10-15 lira değil, 150 lira, hatta daha fazla olsun. Yaptığım kaba bir hesaplamaya göre bizim yıllık 2-3 milyar dolarlık fındığımız dünyada 100 milyar dolarlık bir ciro oluşturuyor. İtalyanlar bizim 200 milyon avroluk fındığımızdan 12 milyar avroluk bir değer yaratıyorlar.

Bu ürünleri merakımdan gittiğim ABD’nin fındık bölgesi Oregon’da bir fabrika satış mağazasından almıştım. Bugün sadece bunları evde bir yere tıkılmış olarak buldum, ama çiğ fındıktan kavrulmuşuna, fındık yağından fındıklı süte, gofretinden nektarına, çikolatalı fındık ezmesinden ballısına daha onlarca çeşit de vardı.

Dünya fındık üretiminde neredeyse tekeliz, fakat fındığı yıllardır katma değersiz mal olarak satmaya devam ediyoruz maalesef.

2 Şubat 2019 Cumartesi

| Bayrağa da yazıktır markaya da...

Adı bir zamanlar Eti Matik’ti. Yani koskoca Eti Maden’in adı bir temizlik ürününe marka adı yapılmıştı. Uyarılara rağmen durumun vehameti ancak beş altı yıl sonra anlaşılmış olmalı ki şimdi ana hammaddesinden kaynaklı olarak Boron oldu.


Tam doğru yola girilmiş diyecektim ki bu kadar rekabetçi bir ürünün lansman iletişiminde kategori ortalamasının bu kadar gerisinde kalması, çamaşır temizliğiyle hiç ilgisi olmamasına rağmen hamaset edebiyatının arkasına sığınılması hiç olmadı. Ne kadar rekabetçi ürünümüz olursa olsun, farklılaşmayı ve meydan okumayı kategori teamülleri içinde, kategorinin kodlarıyla yapmak zorundayız.

Dalgalanan Türk bayrağıyla don gömlek temizliği arasında böyle bir ilişki kurmak her şeyden önce ciddi bir özgüven sorunudur.

Bayrağa da yazıktır markaya da.

1 Şubat 2019 Cuma

27 Ocak 2019 Pazar

13 Ocak 2019 Pazar

4 Ocak 2019 Cuma

2 Ocak 2019 Çarşamba

17 Aralık 2018 Pazartesi

7 Aralık 2018 Cuma

2 Aralık 2018 Pazar

24 Kasım 2018 Cumartesi

21 Kasım 2018 Çarşamba

14 Kasım 2018 Çarşamba

29 Ekim 2018 Pazartesi

| Yerli üretim logosunun “anlatamadıkları”...

Milliyetçiliğin veya hamasetin tüketici davranışlarına siyasi konjonktürün elverdiği ölçüde yansıyabildiğini düşünüyorum. Fakat bunun kalıcı bir eğilim olabileceğini, hatta tüm ürün kategorilerinde kendini gösterebileceğini söylemek kolay değil. Milliyetçi söylemin tüketim davranışına daha yoğun bir şekilde yansıyabilmesi için, yerli ürünün fiyat ve kalite dengesi yanında marka gücünün de yabancı rakiplerini aşabilmesi, en azından kendini diğerleriyle eşitleyebilmesi gerekir. Eğer milliyetçilik motivasyonu yerli markalar için yeterli güvenceyi oluşturabilseydi marka isminden diğer marka bileşenlerine kadar bu kadar yabancı taklidi markamız olmazdı.

Yerli üretimi teşvik etmek amacıyla etiketlerin üzerinde kullanılacağı ifade edilen “Yerli Üretim” logosuna gelince... Konunun birçok yönü var. Bunlardan ilki, etiketin hangi kriterleri tutturan ürünlerce kullanılabileceğiyle ilgili sistematik. Kapsam epeyce geniş tutulduğuna göre (ki bence de öyle olmalı) market raflarında Coca-Cola’dan Pınar’a, Torku’dan Knorr’a kadar bu logonun kullanılmayacağı ürün kalmayacak gibi. Belki birkaç ithal zeytinyağı, şarap, muz, avakado gibi ürünler etiketsiz olacak.

Yerli logo beklentileri ne kadar karşılıyor? Logonun kullanım tekniği nasıl olacak? Her şeyden önce perakende noktalarında etiketlere ikinci renk (kırmızı) basabilecek yazıcılar bulundurulması gerekecek. Bu ne kadar mümkün, bilmiyorum. Ayrıca zaten kendisi ancak bir etiket boyutuna kadar küçültülebilecek olan “Yerli Üretim” logosu, minik bir etiketin üstüne nasıl basılacak? Bunların testleri yapıldı mı, yine bilmiyoruz. Logo bir soyutlama işidir. Lanse edilen logonun estetik düzeyi, temsil kabiliyeti, semiyotik ilişkisi tartışmaya mahal bırakmayacak ölçüde başarısızdır. Mesela tokalaşma işareti hangi anlamı simgeliyor? Bu işaret (handshake) Ticaret Bakanlığı’nın ifade ettiği gibi “birlik beraberlik” değil, tüm dünyada “anlaşma”yı simgeler. Yani semiyotik bağ da yanlış kurulmuş. Bana göre bu logonun tek olumlu yanı “Yerli Malı” ya da “Türk Malı” ibareleri yerine “Yerli Üretim”in kullanılmış olması. Çünkü “mal” hem anlam olarak yanlış hem de kelimenin çağrışımları nedeniyle tatsızdır. Daha estetik ve özenli bir logo hazırlanabilirdi Birçok kamu kurumunun, hatta birçok bakanlığımızın logolarının bile bundan daha düzeyli olduğunu söyleyememekle birlikte, olgunun kritik durumu nedeniyle daha doğru, daha estetik ve daha özenli bir logo tasarlanabilmeliydi. Nitekim yerli ürünlerin yabancı ürünler karşısında yaşadıkları marka imajı ve kalite sorunları, teknik olarak yanlış, estetik olarak yetersiz bir logoyla daha da derinleştirilmiş oluyor. Biz bu logo ve benzeri işleri ciddiyetle ele alıp çözemezsek ne kur baskısından ne faiz belasından ne orta gelir tuzağından kurtulabiliriz. Çünkü henüz soyutlama yeteneğimizi geliştirememiş ve gayri maddi zenginliğimizi ekonomimizin damarlarına enjekte edememişiz demektir.


Ticaret Bakanlığı’nın “Yerli Üretim” logosu sosyal mecrada da epeyce eleştiriye uğradı. Ben de konuyla ilgili bazı görüşlerimi aynı yerlerde dile getirdim. Marketing Türkiye’nin kapak konusuyla bağlantılı bir olgu olduğu için burada devam etmekte yarar gördüm. Tartışmalar esnasında Özgür Alaz, Litvanya’dan benzer bir uygulamanın logosunu paylaştı. Logo, minik bir kalp içinde Litvanya bayrağının renklerinin yer aldığı olabildiğince yalın ve etiketler üzerinde rahatlıkla kullanılabilir nitelikteydi. Ben de Türkiye için minik bir kırmızı kalp önerdim. Nitekim başka ülkelerdeki birçok uygulamada kalp formu “yerli ürün” logosu için neredeyse bir standart haline gelmişti.


Neden kalp içinde ay yıldız değil de sadece kırmızı kalp? Çünkü aslında semiyotik olarak ay yıldıza gerek yok, istersek minik kırmızı kalbin “Yerli Üretim” anlamına gelmesini sağlamamız mümkün. Hem de sağına, solun veya altına “Yerli Üretim” yazmadan. Bayrak kutsaldır ve bence her yerde kullanılması şart değildir. Yani bir piktogramın konteks içinde işlev görmesi yeterli. Türk bayrağının patatesin veya bebek bezinin üstünde yer alması gerekmez. Hatta bu görüşüm üzerine bir arkadaş “Türk bayrağından niye rahatsız oluyorsunuz?” gibi bir soru bile sorabildi. Ben de “Kendi bayrağımdan niye rahatsız olayım, ben Türk bayrağı rahatsız olmasın düşüncesindeyim.” diye cevap verdim.

Bu tartışmalar esnasında bana birçok farklı logo zönerisi ulaştı. Hemen hepsi Türk bayraklı logolardı tabii. Demek ki böyle bir beklenti ya da eğilim var. Gelenlerden en iyisi Yunus Ateş’in kırmızı kalp ve ay yıldızla tasarladığı logoydu. Bu tasarımdaki ay yıldız maharetle kullanılmıştı ve logo bayrak algısından uzaklaşıyordu. Kendisinden logoyu “flat” hale getirip göndermesini rica ettim sadece.

Birkaç gün önce farklı bir konuyu müzakere etmek üzere ben, Günseli Özen, Özgür Alaz ve Canan Özsoy bir araya geldik. Arada bu konu da açılınca Yunus’un logosunu kendileriyle paylaştım. Bunun üzerine Günseli Hanım logonun ajansta bazı uygulama örneklerini yaptırıp kendisine iletmemi rica etti, Marketing Türkiye’de yayımlayabileceğini söyledi. Ben ise sadece birkaç uygulamayla yetinmek istemedim ve Avustralya’nın aynı konudaki modelini geliştirerek raf etiketleri üzerinde değil, ambalajlarda kullanılabilecek bir sistematik oluşturdum. Nitekim raf etiketlerindeki logo ürünlerin yerlilik oranlarıyla ilgili hiçbir fikir vermiyor, amaca tam olarak hizmet etmiyor, ayrıca marka menşei parametresiyle de hiçbir bağ kurmuyordu.


Bir sipariş olmadan bu gibi gayretlere girişmekten hiç hazzetmem. Fakat el birliğiyle böyle bir sonuca ulaştıysak bunun paylaşılmasının en azından doğru bir model olarak yararlı olabileceğini, çalışmadan istifade edilebileceğini düşündük. Sonuçta bizler de “yerli”yiz.

MARKETİNG TÜRKİYE’NİN EKİM 2018 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

28 Ekim 2018 Pazar

| Soyut Şeyler Ekonomisi



Soyut Şeyler Ekonomisi her perşembe 22:00’de Ekotürk’te.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

| Sadece zeytinyağı üretmek yetmez

Türkiye’den en fazla zeytinyağını, aynı zamanda önemli zeytin üreticileri olan İspanya ve İtalya alıyor. Tabii, iç pazarda tüketmek için değil, markalayıp başka ülkelere satmak için.


Bizden giden halis muhlis Türk zeytinyağı bir İtalyan şişesinin içine girer girmez İtalya’nın soyut değerleriyle haşır neşir olarak henüz şişenin üstüne herhangi bir marka basılmadan bile ciddi bir katma değer elde eder. Yani bir İtalyan şişesi, daha zeytinyağı içine girmeden İtalya imajıyla doludur ve artık bunun üstüne eklenen zeytinyağının Türkiye’den mi Tunus’tan mı Cezayir’den mi Fas’tan mı geldiğinin hiçbir önemi yoktur.

Demek ki zeytinyağıyla birlikte başka değerler de üretmemiz gerekiyor.

27 Haziran 2018 Çarşamba

| Sözün gücü

Hepimiz biliyoruz ki dil en önemli iletişim dizgesidir. Her insan bir dile doğar; bu nedenle olsa gerek, çoğu kez hava gibi, su gibi yaşamsal değerini gözden kaçırırız onun. Doğal bir durumdur bu. Fakat bir iletişim profesyoneli için dili doğru ve güzel kulanmak yetmez; o, dilin en ince kıvrımlarına kadar nüfuz etmeyi, sözü sözle döllemeyi, sözcükleri tekrar tekrar en etkili ve çarpıcı biçimde örmeyi bilir, bilmek zorundadır. İletişimci için her yeni deneme, sözün gücünü bir kez daha sınama ve bu gücün, muhataplarının gözlerinde yarattığı ışıltıyı bir kez daha görme fırsatı demektir. O bilir ki dil, paradigmaları bile kökünden sarsacak gücün en önemli kaynağıdır.