29 Eylül 2019 Pazar

| Düşünce köprüsü...

Bilgi dolanımının bu denli arttığı çağımızda, bununla ters orantılı olarak düşünce üretimi en büyük sefaletini yaşıyor gibi. Avrupa entelektüel üstünlüğünü kaybederken Amerika kendi dünya siyasetine ön açan sipariş/sentetik üretimlerle oyalanıyor. Bayrağı devralabilecek potansiyeli taşıyanlar ise bırakın düşünce üretmeyi, daha kendi dışındaki dünyanın iki yüz yıllık egemenliğine anlamlı bir cevap verebilmiş değil. Bilgi bilgi derken “düşüncesiz” bir çağa girdik galiba.



Eduardo de Bono’nun, belki daha gündelik mevzular için söylediği şey, bir yandan bu durumu da güzel özetliyor: “Bir kasabaya giden dar bir köprü olduğunu varsayalım. Köprünün önünde trafik yığılması oluyor. Daha geniş, yeni bir köprü yapılıyor. Artık köprü darboğazı ortadan kalktığı için trafik kasabadaki bir sonraki darboğaza kadar rahat akacak, ama bu sefer de orada birikecektir. Bilgi konusunda da aynı şey geçerlidir. Eskiden bilgi eksikliği bir darboğazdı. Darboğaz genişletildi, ama trafik şimdi de bir sonraki darboğazda birikiyor. İşte bu darboğaz ‘düşünce eksikliği’dir.”

16 Eylül 2019 Pazartesi

| Enerji tanrısına kurban verir gibi...

Üstünden her biri bir değer katarak yirmiden fazla uygarlığın geçtiği, on UNESCO kültür mirası kriterinden yalnızca herhangi birini değil, dokuzunu aynı anda karşılayan Hasankeyf’i yıllık 4,120 GWh enerji karşılığında sulara gömmeyi göze alabilmemiz, bu topraklardaki asıl en zengin ve ölçülemez enerjinin nerelerden, nasıl çıkarılacağını ve işleneceğini bilemediğimizdendir.

Fotoğraf: Bünyad Dinç, Hasankeyf.

Şimdiye kadar neleri barajların altında bıraktığımıza gelince... Şimdilerde Göbeklitepe’yi bulduk diye göbek atarken ona çok yakın zamanlara tarihlenen ve Neolitik Çağ’ın en önemli yerleşim yerlerinden Nevali Çori’yi Atatürk Barajı’nın suları altında bırakmıştık. Yine aynı baraj, Şanlıurfa’daki Lidar Höyüğü’nü, Adıyaman’daki Samosata ve Tille Höyüğü’nü yuttu. Gaziantep’teki Zeugma Antik Kenti’nin önemli bir bölümünü, yine Gaziantep’teki Urima Antik Kenti ve Rumkale’yi, Şanlıurfa’ki Savaşan Köyü’nü Birecik Barajı’nın suları altında bıraktık. Seyhan Barajı’na Adana’daki Augusta Antik Kenti’ni ve İzmir’deki Allianoi Antik Kenti’ni kurban verdik. Ilısu Barajı ise sadece Hasankeyf’i bizden almadı, Siirt Botan Vadisi‘ndeki Türbe Höyük, Başur Höyük, Çattepe Höyük ve Motit Kalesi’ni de yedi.

Tabii elektriksiz yapamıyoruz, fakat bir gün alternatif enerji kaynaklarından bol ve ucuz enerji elde etmeye başladığımızda bu zenginlikleri harcadığımıza çok hayıflanacağız. Belki de şimdi olduğu gibi umursamayacağız bile.

15 Eylül 2019 Pazar

| İsa yeryüzüne inince...


Dostoyevski, Karamazov Kardeşler adlı romanının Büyük Engizisyoncu adlı bölümünde İsa’yı 16. yüzyılda İspanya’ya indirir. Fakat Kilise İsa’nın yeryüzüne inmesinden hoşlanmaz. Mesela İsa’ya göre insanlar özgür iradeye sahiptirler, oysa Kardinal özgür iradenin insanlık için yıkıcı ve taşınamaz bir yük olduğunu söyler. Daha başka birçok konuda yaşanan uyuşmazlık sonucu Kardinal İsa’yı tutuklatır ve şehir meydanında diri diri yakmakla tehdit eder. Çünkü İsa Kilise’nin kurduğu düzen için bir tehdit oluşturmaktadır ve Büyük Engizisyoncu bu düzenin onun tarafından yıkılmasına izin vermeyecektir.

Bu öykü aklıma geldikçe bana dünyaya inebilecek ve başlarına benzer şeyler gelebilecek başka kimleri çağrıştırdığını tahmin edebilirsiniz. Hatta sizde de bazı çağrışımlar oluşmuştur.

| Altımızdan petrol veya altın fışkırsa bile ekonomik gelişme bir Rembrandt’sız ya da Flaubert’siz olamaz

Batı’daki gelişimi sermaye birikimine, sermaye birikimini de sömürge kaynaklarının Avrupa’ya aktarılması ya da tarım ekonomisinin oluşturduğu artı değere bağlayanlar var. Bu yanlış değildir, ancak doğrunun sadece bir kısmıdır.

A Weeping Woman, Rembrandt

Birikim tek başına bir şey ifade etmez, önemli olan onun sermayeye dönüştürülebilmesidir.  Mesela 16. yüzyılda İnkaları soykırımdan geçiren İspanyolların tonlarca İnka altınını gemilerle kendi ülkelerine taşıdıklarında İspanya ekonomisinin paradoksal bir biçimde gerilemeye başlaması, bugün Venezuella ve Suudi Arabistan’ın doğal kaynağı petrolün onların gelişmesine bir katkı sağlamaması, hatta belki de engel olması sermaye birikiminden başka bir şeyin eksikliğine işaret eder. Nitekim Sermayenin Sırrı kitabının yazarı Hernando de Soto, aslında bütün ülkelerin yeterli servete ve zenginliğe sahip olduklarını, ama bunları sermayeye dönüştüremediklerini iddia eder.

Yine Batı’daki gelişmeyi tek başına sanayi devrimine bağlayanlar yanılgı içindedir. Öyle ki bütün az gelişmiş ülkelerde sanayileşme ve Batılılaşma gelişmenin çaresi olarak görülmüş, bu alanlardaki başarının gelişmeyi sağlayacağı zannedilmiştir. Hala da bu yanılgı sürmektedir.

Oysa Batı’nın gelişiminin ana etmeni her şeyden önce bir ‘intellect’, yani akıl, zeka, bilgi, bilgelik, düşünce ve zihin gücüdür. Matbaanın yaygın kullanılacak hale getirilmesiyle (İcat edilmesi demek doğru değildir, çünkü matbaanın icadı yüzyıllar öncesi Mısır’a ve Uzak Doğu’ya gider, sonuçta yaygın kullanılması da bir zeka ürünüdür.) kutsal kitapların, roman ve şiirlerin, sanatın, genelde kültürün yaygınlaşmasıyla, İtalya’dan başlayarak sanatta Rönesans hareketinin tüm Avrupa’yı kuşatmasıyla, Reform hareketleriyle gelişen bir kıtadan söz etmek gerekir öncelikle.  Aklıma gelenleri öylesine yazayım; Giovanni Boccaccio, Dante Alighieri, Michelangelo, Leonardo da Vinci, Johannes Gutenberg, William Shakespeare, Miguel de Cervantes, Rembrandt ve daha birçok sanat, edebiyat ve bilim insanı olmadan Avrupa’nın gelişmesinden söz edilemez. Çok yenileri saymasak bile Francis Bacon, René Descartes, Spinoza, John Locke, David Hume, Immanuel Kant, Kierkegaard, Karl Marx, Friedrich Nietzsche, Bertrand Russell olmadan Avrupa olmaz. Charles Dickens, Victor Hugo, Gustave Flaubert, Johann W. Geothe, Alexandre Dumas ve saymadığım birçok yazar “Aman çocuklar, klasikleri okuyalım.” tavsiyesinin nesneleri olmaktan öte, Avrupa’yı kültürel olarak inşa edenlerdir.

Bir komplekse neden olmamak için şunu da söyleyeyim; Rönesans’ın Orta Avrupa’da ya da kuzeyde değil de İtalya’da başlamış olması İslam dünyasına yakınlığındandır. Antik Yunan düşüncesini Avrupalılar ile tanıştıran da Müslümanlardır.

Şimdi gelelim kalkınma ve gelişme meselesine... Fabrikalar, yollar, köprüler, inşaatlar tamam da, altımızdan petrol veya altın fışkırsa bile ekonomik gelişme yine de bir Rembrandt’sız ya da Flaubert’siz olamıyor, olamaz.

1 Eylül 2019 Pazar

| Uzungöl nasıl kurtulur?

Etrafının betonlaşmasıyla birlikte artık bir göl olmaktan çıkıp “uzun havuz”a dönüşmüş bulunan Uzungöl’ü gerçekten kurtarıp eski doğallığına kavuşturmak istiyor muyuz? Eğer istiyorsak cami dahil oradaki çimento karışmış her şeyi yok etmek, birkaç kilometre uzaklıktaki uygun bir yere evleri, dükkanları, camileri ve otelleriyle yeni bir köy inşa ederek göl kıyısına yöre mimarisine uygun çay bahçesi veya restoran gibi tek katlı birkaç ahşap yapı, betonsuz taş ve ahşap unsurlarla yapılmış yol, hatta patikalarla yetinmekten başka çözüm yoktur. 

Bu üşüşme haliyle Uzungöl yakın zamanda zaten değerini tümden kaybedeceği için oradaki ev, otel ve restoran sahiplerinin çıkarlarını koruyacak formül de budur.

31 Ağustos 2019 Cumartesi

| Bütün yollar İstanbul’a çıkar


Adı bile yanlış yazılarak Yerebatan Sarnıcı’nın yakınında bir köşeye tıkılmış gibi duran ve “Bütün yollar Roma’ya (yani Yeni Roma‘ya, yani İstanbul‘a) çıkar.” sözünün kaynağı olan bu taş (Milion Taşı) bin küsur yıl boyunca dünyanın Greenwich’i, bütün yolların başlangıç noktasıydı. Saatler buna göre ayarlanıyor, sıfır meridyen de buradan geçiyordu. Geçen yüzyılda konumunu Greenwich’e kaptırdı. Aynı konumu tekrar kazandırmak mümkün olmasa da, en azından onu mezbelelikten kurtarabilir, etrafını düzenleyebilir, içinde bulunduğu yerle hemzemin hale getirebilir, ışıklandırabilir, yanındaki kuru çeşmeye su verebilir, hatta gökyüzüne bir lazer huzmesiyle işaret koyabilir ve bin yıllık ünvanına yaraşır bir turizm değeri haline getirebiliriz. 

Doğalgaza bir ay içinde ikinci zammın geldiği ortamda bu konu fantezi gibi gelebilir, ancak bu ve bunun gibi değerlerimizi gün ışığına çıkaramadığımız, bu topraklardaki büyük serveti sermayeye dönüştüremediğimiz sürece zamların sonu gelmez ki.

27 Ağustos 2019 Salı

| Yararlı yaratıcılık

Reklamda yaratıcılık markanın zekasını göstermek, tüketicinin markaya sadakatini arttırmak, markaya değer yüklemek, mesajın durdurucu etkisini arttırmak ve mesajı bir anons olmaktan çırakıp içselleştirilmesini sağlamak için gereklidir. 
Bu bağlamda üç çeşit yaratıcılık vardır: 1. Yararlı yaratıcılık (useful creativity), 2. Yararsız veya zararsız yaratıcılık (useless or harmless creativity), 3. Zararlı yaratıcılık (harmful creativity). 
Gerekli olan birincisidir. İkincisi nötrdür, bir yararı veya zararı yoktur. Daha doğrusu zararı kasayadır, boşa para harcatır. Üçüncüsü ise sadece boşa değil, markaya da zarar vererek para harcatır. Zararların bazıları hemen anlaşılmakla birlikte bazıları orta ve uzun vadede kendisini gösterir. Kimi zaman da kurt gibi içten kemirir, görünmez. Bir vadede marka çürür, niye çürüdüğü anlaşılmaz.

Bizim işler böyledir; paranı verir, verdiğinden fazlasını alırsın. Paranı verir, çöpe atmış olursun. Yine paranı verir, kendi paranla kendini ve markanı rezil edersin.

2 Temmuz 2019 Salı

| Bir kültürel var oluş temsiline dönüşen minare


Özgün cami mimarisindeki kubbe-minare oranının yeni taşra camilerinde minare lehine bozulması kültürel çatışmanın bir sonucu olsa gerek. Minarelerin Sinan’ın, Sedefkâr Mehmed Ağa ya da Davud Ağa’nın minareleriyle yarışarak ve uzadıkça uzayarak bir kültürel var oluş temsiline dönüşmesi, tersine bir sonuçla kültürel gerilemeye ve mabet mimarimizde yozlaşmaya neden oluyor.

Uzungöl’de veya Anadolu’nun herhangi bir şehrinde bozulan sadece doğa değil yani.


| Ünye lokumu

Aslında kurabiyedir ama adı “Ünye lokumu”dur. Anteplilerin tatlılarında yöre ürünü fıstık nasıl bolca yer alıyorsa bunun bazı çeşitlerinde de fındık kullanılır.



İlginç olan yanı, “paskalya” ikramlarında yer alan bu kurabiyenin kendilerini tehcirden kurtaran yetim Ermeni kızları tarafından yaşatılmaya devam etmesi, sonra da “Müslüman bayramları”nın ikramları arasına girerek ilginç bir kültürel devamlılık unsuru olmasıdır. “Kutsal günler” ikramı olarak.

Okuma parçası: Ermeni kızların Ünye’ye mirası: Ünye lokumu

13 Haziran 2019 Perşembe

| Jenerik marka olmak bir başarının ardından gelir, ancak sonrasında başarısızlığa mahkum eder

HAZİRAN 2019 SAYISI İÇİN MARKETING TÜRKİYE’NİN “JENERİK MARKA” KONUSUNDAKİ SORULARINI CEVAPLANDIRMIŞTIM: “JENERİK OLMA DURUMU İKİ TÜRLÜ GERÇEKLEŞİR. BİRİNCİSİ, MARKANIN YAŞAM EĞRİSİNİN BELLİ BİR DÖNEMİNDE (ÇOĞUNLUKLA ZİRVEDE) TÜM KATEGORİNİN O MARKA ADIYLA ANILMASI DURUMUDUR. TÜM PVC KAPI PENCERE SİSTEMLERİNİN “PİMAPEN”DEN KAYNAKLI OLARAK “PİMAPEN”, TÜM KAĞIT MENDİLLERİN “SELPAK”TAN KAYNAKLI OLARAK “SELPAK” ADIYLA ANILMASI GİBİ. İKİNCİSİ İSE, KENDİ KENDİNİ SIRTINDAN HANÇERLEMEK ŞEKLİNDE TEZAHÜR EDER. MESELA “DOĞA” GİBİ ORTA MALI BİR SÖZCÜĞÜN MARKA İSMİ OLARAK BENİMSENMESİ DURUMU.”


Nasıl jenerik marka olunur? Jenerik marka olmada sizce hangi faktör etkili oluyor?

Yeni bir kategori ya da bir kategoride yepyeni bir ürün yaratıp pazara arz ettiğinizde belirlediğiniz marka adı o kategorinin veya ürünün adı da oluverir. Hatta jenerikleşme öyle bir noktaya gelir ki söz konusu marka adları sözlüklere girebilen cins adlara dönüşürler. Mesela jilet, aspirin, izocam, cip, kot, bankamatik, ısıcam gibi tescilli marka isimleri, cins ad olarak TDK’nın Türkçe Sözlük’ünde yer almıştır. Araştırılırsa belki başkalaarı da bulunur.

Şunu da belirtmek gerekir ki, jenerik olma durumu iki türlü gerçekleşir. Birincisi, markanın yaşam eğrisinin belli bir döneminde (çoğunlukla zirvede) tüm kategorinin o marka adıyla anılması durumudur. Tüm PVC kapı pencere sistemlerinin “Pimapen”den kaynaklı olarak “pimapen”, tüm kağıt mendillerin “Selpak”tan kaynaklı olarak “selpak” adıyla anılması gibi... İkincisi ise, kendi kendini sırtından hançerlemek şeklinde tezahür eder. Mesela “Doğa” gibi orta malı bir sözcüğün marka ismi olarak benimsenmesi durumu... “Markalar jenerik isimlerden vebadan kaçar gibi kaçmalıdır.” diyen Al Ries, bu durumu başarısızlığa giden en kısa yollardan biri olarak tarif etmektedir.

Pazarlama faaliyetleri açısından jenerik marka olmanın avantajları nelerdir?

İki “jenerik” olma durumu birbirinden çok farklıdır. Birincisi önemli bir başarının ardından gelir, ikincisi ise daha baştan başarısızlığa mahkum eder. Hatta birincisi gerçekten jenerik olur, ikincisi ise jenerik isim kullanmakla jenerik olacağını sanır. Tabii biz burada birinciyi inceliyoruz.

Jenerik marka olma durumunun, aslında olağanüstü bir başarının sonucu olduğunu kabul etmeliyiz. İhtiyaç tespit edilerek yepyeni bir ürün pazara sunulmuş ve yepyeni bir kategori yaratılmıştır. Bu yeni kategori/ürünün öncüsü ve tek temsilcisi olan marka, aynı zamanda kategoriye de adını vererek süreç içinde jenerikleşir ve marka ismi kategorinin ismi olur. Pazarda bir talep yaratabildiğinizde rakipsiz bir marka/kategori/ürünün sahibi olarak bunun avantajlarını yaşarsınız. Fakat sonsuza kadar değil.

Jenerik marka olmanın dezavantajları nelerdir?

İşte tam o noktada kategoriyi ya da ürünü kendi adınıza tescilleyeceğiniz, patentine sahip olacağınız yasal bir imkanınız yoksa pazara çıkan yeni markalar da sizin yarattığınız bu kategoriden pay almaya başlarlar. Artık hepsinin ortak adı, mesela “PVC kapı ve pencere sistemleri” değil, kısaca (küçük harfle başlayan bir sözcük olarak) “pimapen”dir. Ben buna “başarının zirvesinden sonra tarihin markadan aldığı intikam” diyorum.

Bu örnek üzerinden yürüyecek olursak Pimapen, PVC kapı ve pencere sistemlerinin öncüsü olarak kategoriyi oluşturmuş, ama bu arada jenerikleşerek kategoriye de adını vermiştir. Artık pazara giren yeni aktörler de, farklı farklı marka isimleri altında (küçük harfle) “pimapen” üretmektedir. Hatta öyle ki, her bir “pimapen” markasının kendince özgün bir kişiliği olmasına rağmen, Pimapen bundan da mahrum kalmıştır. Sonuçta Pimapen pimapendir, ama diğerleri filanca marka adına sahip pimapendir. Yani en dezavantajlı konumda kalan Pimapen olmuştur. Zavallı Pimapen’in, öz mülkiyetindeki markayı nasıl kaybettiğini ve neden “Dr. Pimapen, Dr. Pimapen!” diye çırpındığını anlayabiliyoruz.

Neredeyse her jenerik markanın, bu jenerik olma tehlikesini ilk hissettiği anda başvurduğu yollardan biri “taklitlerimizden sakınınız” psikolojisiyle yaptığı feveranlardır. Nitekim, ara dönemde Pimapen’in de “Pimapen, Pimapen’dir.” mesajını taşıyan bir kampanya yaptığını hatırlar gibiyim.

Artık marka asıl sahibinin elinden kaçmış ve bir orta malına dünüşmüştür. Biz bu duruma “marka kaybı” diyoruz.

Türkiye’de 80’ler ve 90’lara kıyasla günümüzde daha az jenerik marka ortaya çıkıyor. Bunun sebepleri sizce neler?

Bu, günümüzde yeni kategorilerin ve yeni ürün inovasyonlarının daha az ortaya çıktığı anlamına gelebilir.

10 Haziran 2019 Pazartesi

30 Mayıs 2019 Perşembe

18 Mayıs 2019 Cumartesi

11 Mayıs 2019 Cumartesi

28 Nisan 2019 Pazar

| Aganigi!

Üstünden çok zaman geçti, artık daha rahat konuşabiliriz. Fındık iç tüketimini arttırmak için yapılan “aganigi” reklamlarının ne kadar beğeni topladığını, üstünde ne kadar konuşulduğunu hatırlarsınız. Belki de bu reklamlarla fındık satışlarının ciddi oranda arttığını, hatta patladığını düşünüyorsunuzdur. Oysa DPT istatistiklerine göre o yıllarda fındık satışlarında yıllık bazda hiçbir artış yoktur. Hatta yaklaşımın ısrarla devam ettirilmiş olmasına rağmen.

Reklam yayındayken fındık satış grafiklerinin anlık yükselişi, uyanık perakendecilerin “Malın reklamı yapılıyor, çok satacak!” motivasyonunun yarattığı üretici-toptancı-satış noktası arasındaki trafikten ibarettir. Rafa yansımamıştır. Eğer bu reklamlardaki amacınız, kısa vadede eldeki stokların perakendecinin deposuna yıkılması idiyse çok başarılı olmuştur, ama buna karşın bu yaklaşım, lezzetli, keyifli ve sağlığa yararlı bir çerezi “kart zampara” afrodizyağına dönüştürmüş, kalıcı bir başarıya yol açmamıştır.

Kimseyi incitmek değil, bir olguyu tespit etmek için gündeme getirdim konuyu. Bu durumda şuraya bağlayabiliriz: Reklamda üç çeşit yaratıcılık: 1. Yararlı yaratıcılık (useful creativity), 2. Yararsız  veya zararsız yaratıcılık (useless or harmless creativity), 3. Zararlı yaratıcılık (harmful creativity).

Dünya üretiminin %75’ini gerçekleştirdiğimiz fındığı sıradan bir mal olmaktan ve taban fiyat tartışmalarından kurtarmak için etkili bir stratejiye ve yararlı yaratıcılığa ihtiyacımız var.

27 Nisan 2019 Cumartesi