2 Kasım 2020 Pazartesi

| Noosfer’den Teknosfer’e...

Daha önce Noosfer başlıklı yazımda aktarmıştım; Yuval Noah Harari, Dünya’nın Büyük Patlama’dan sonraki hikayesini dört evre olarak tasnif eder. 

Ona göre Büyük Patlama ile birlikte ortaya çıkan evrenimizin temel özellikleri madde, enerji, zaman ve uzaya bugün biz ‘fizik’ diyoruz. Bunlar 300 bin yıl sonra madde ve enerji, atom adını verdiğimiz ve zamanla molekülleri oluşturan daha karmaşık yapılar ortaya çıkarıyorlar. Atomların, moleküllerin ve aralarındaki etkileşimin hikayesine de bugün ‘kimya’ diyoruz. Büyük Patlama’dan 10 milyar yıl sonra bazı moleküller organizma adı verilen oldukça geniş ve karmaşık yapılar meydana getiriyor. Organizmaların hikayesine de bugün biz ‘biyoloji’ diyoruz.


Yuval Noah Harari “70 bin yıl kadar önce Homo Sapiens’e ait organizmalar, kültür adı verilen daha da karmaşık yapılar oluşturdu. Bunu takip eden insan kültürlerinin gelişimine de ‘tarih’ diyoruz.” dedi. Böylece insan, yaşadığı bilişsel devrim, kazandığı soyutlama yeteneği ve kültür yaratma becerisiyle fiziğin ve kimyanın ötesine geçmiş, hatta kendi biyolojisinin sınırlarının üstüne çıkmış oluyor.

Noosfer, Vladimir Vernadsky ve Teilhard de Chardin’e göre dünyanın çevresini saran, insan düşüncesinin (veya bilincinin) bulunduğu tabakadır. Vernadsky’ye göre bu tabaka, Dünya'nın gelişiminde Jeosfer ve Biyosfer’den sonra üçüncü tabakadır. Jeosfer Dünya’nın fiziki, Biyosfer biyolojik katmanlarını açıklarken Noosfer (yani zihin küre) tüm insanlığın oluşturduğu düşünce, sanat ve kültür birikimini, aynı zamanda bugünkü insanlığın ortak zihninde bulunan her şeyin oluşturduğu kolektif bir alanı ifade ediyor.

Bugün yaşadığımız dijital devrim ve ağ teknolojisi imkanlarıyla Noosfer’in nasıl daha büyük bir olguya dönüşeceğini kestirmek ise zor değildir. Ve toplumlar arasındaki rekabetin insanlığa, yani Noosfer’e ne kadar katkıda bulunduğuyla ilişkili olarak değerlendirilebileceğini de...

2014 yılında Duke Üniversitesi’nde jeoloji ve çevre inşaat mühendisliği uzmanı Profesör Peter Haff, dünyayı çevreleyen bir Teknosfer tabakasından söz etti. Teknosfer insanoğlunun taşa verdiği ilk formdan başlayarak tüm fabrikalar, havaalanları, anıtlar, caddeler ve köprülerden nesnelere, kitaplara, giysilere, arabalara, bilgisayarlara ve cep telefonlarına uzanan büyük bir sistemdir.

Teknosfer’e, Harari’nin ‘kültür’ veya ‘tarih‘, Vladimir Vernadsky ve Teilhard de Chardin‘in ‘Noosfer’ dediği soyut kültürün, bilincin, bilginin ve bilimin maddi kültüre dönüşmüş halidir diyebiliriz.

Jeosfer’den Biyosfer‘e, Biyosfer’den Noosfer‘e ve Noosfer‘den Teknosfer‘e... Biyosfer bizim kendi irademiz dışında atıldığımız tabaka, fakat Noosfer ve Teknosfer‘i kendimiz yaratıyoruz. 

En kötüsü ise Biyosfer’le Noosfer arasında kalakalmak.

13 Ekim 2020 Salı

| Piktogramdan alfabeye...

 “Bugünün bilim adamları, yazıyı hep dilden yola çıkarak düşünürler ve onlar için dil, sözlü dildir, konuşulan dildir: yazı da sadece sözün takipçisidir (gerisinden gelir). Bu nedenle yazıları da dilin -kendi dillerinin- üç farklı eklemini göz önünde bulundurarak sınıflandırırlar: en başta bir ‘tümce yazısı’ olması gerekir, bu yazıda, çizilen bir gösterge, tek başına bütün bir sözcenin, bütün bir söylem biriminin yükünü taşıyacaktır: bu yazı bireşimsel olarak adlandırılan yazıdır (Ideenschrift), piktogramlarda bulunur (Irokua, Algonkin eşarpları, çizgi romanlar); bunun ardından bir 'sözcük yazısı' gelmelidir, göstergeler dilin anlam taşıyan birimlerinin, anlambirimlerinin, yükünü üstlenir: bu analitik yazıdır (Wortschrift), ideogramlarda (Sümer, Mısır, Çin ideogramlarında) bulunur; son olarak da seslere dayalı bir yazı gelmelidir, her gösterge, ayırt edici bir birimin (ses-harf) ya da bu ayırt edici birimlerden oluşan bir öbeğin (hece) yükünü üstlenecektir: bu da, alfabeye dayalı yazıdır, okuma kitaplarında, ünlülerden ve ünsüzlerden oluşan alfabelerde (Fenike alfabesi ve ondan türeyen alfabeler) karşımıza çıkar. Bu sınıflandırma, elbette ki akla uygundur, hiç şüphesiz kullanışlıdır, ama belki bir o kadar da tehlikelidir: çünkü bir yandan, piktogramdan Yunan alfabesine (bizim alfabemize) doğru bir ilerleme olduğu kabulüne dayanarak, insanlık tarihini, analitik düşüncenin gelişimini ve alfabemizin doğuşunu sadece bir tek eylemin düzenlediği, bunun da Aklın eylemi olduğu düşüncesini destekler; öte yandan, dilin (sözlü dilin) birimlerini, onların sadece ayırt edici, iletişim kurucu özelliklerini öne çıkarmak amacıyla bir tür ‘mat’ monata indirgeyip sayısız simgesel titreşimlerini gözardı ederek, sırf bilgi aktarmaya yarayan, çizgisel yazı üzerine kurulu bilimsel mitosu güçlendirir, -sanki (piktogramda ve ideogramda hacimli olan) yazı göstergesini düzleştirerek tümüyle rastlantısal bir ögeye dönüştürmek, hiç tartışmasız kabul edilecek bir ilerlemeymiş gibi.” Roland Barthes, Yazı Üzerine Çeşitlemeler - Metnin Hazzı, YKY Yayınları, İstanbul, 2007, S. 33-34)

11 Ekim 2020 Pazar

| Evrim... Nereye kadar?

Evrim kuramına Darwin-Walace kuramı da denir. Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace (1823-1913) birbirlerinden habersiz evrim kuramı ve doğal seçilim üzerine çalışmışlar, sonra tanışıp ortak bir makale yayımlamışlardır. Fakat Wallace, insan zihninin ve insanın matematik yetisi, sanat becerisi ve ahlak anlayışının evrimle ve doğal seçilimle açıklanamayacağını, zihinsel gücün gelişmesinde biyolojik olmayan etmenlerin rol oynadığını söyleyerek Darwin’den ayrılmıştı. 

Bence Wallace’ın görüşleri bugün de incelemeye değer, çünkü 50-70 bin yıl öncesine tarihlenen insandaki bilişsel sıçramanın bilimsel bir açıklaması ve dayanağı hala yoktur. 

Varsa da ben duymadım.

| Yalana benzeyen doğru


Bir seçim gecesi yaşanan elektrik kesintisi karşısında “trafoya giren kedi” savunmasını herkes hatırlar. Buna çokları inanmamıştı ama belki de doğruydu. Bundan şöyle bir çıkarsama yapmak mümkündür, sadece “yalan”ı değil, “yalana benzeyen doğru”yu dile getirmek de çoğu zaman uygun olmayabilir. Ben “doğru”yu söylerim, gerisi beni ilgilendirmez demek de mümkündür ama doğru değildir. Bir de “doğruya benzeyen yalanlar” vardır ki, onlardan hepimizi Allah korusun.

| Öküzün boynuzlarından fiber kablolara...

Dünya bir zamanlar öküzün boynuzları üzerinde duruyordu, sonra yer değiştirdi ve fabrika bacası üzerinde dönmeye başladı, şimdi de fiber kablolara bağlı salınıyor.

28 Eylül 2020 Pazartesi

| Noosfer

Evrenin 13,8 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini savunan kozmolojik modele “Big Bang’ diyoruz. İlk kez 1920’li yıllarda Rus kozmolog Alexander Friedmann ve Belçikalı fizikçi papaz Georges Lemaître tarafından ortaya atılan ve evrenin bir başlangıcı olduğunu varsayan bu teori, çeşitli kanıtlarla desteklendiğinden bilim insanları arasında geniş ölçüde kabul görmüştür.

Yuval Noah Harari, Dünya’nın Büyük Patlama’dan sonraki hikayesini dört varlık düzeyi olarak bence çok güzel tasnif ediyor. Ona göre Büyük Patlama ile birlikte ortaya çıkan evrenimizin temel özellikleri madde, enerji, zaman ve uzaya bugün biz ‘fizik’ diyoruz.


Bunlar 300 bin yıl sonra madde ve enerji, atom adını verdiğimiz ve zamanla molekülleri oluşturan daha karmaşık yapılar ortaya çıkardılar. Atomların, moleküllerin ve aralarındaki etkileşimin hikayesine de bugün ‘kimya’ diyoruz

Yine Harari’nin anlatımıyla, yaklaşık 3.8 milyar yıl önce, yani Büyük Patlama’dan 10 milyar yıl sonra Dünya adı verilen gezegende bazı moleküller organizma adı verilen oldukça geniş ve karmaşık yapılar meydana getirdi. İnorganik moleküllerden organik moleküller oluştu ve birikti. Karmaşık yapıdaki biyomoleküller de bu organik moleküllerden oluştu. Organizmaların hikayesine de bugün biz ‘biyoloji’ diyoruz.

Yuval Noah Harari “70 bin yıl kadar önce Homo Sapiens’e ait organizmalar, kültür adı verilen daha da karmaşık yapılar oluşturdu. Bunu takip eden insan kültürlerinin gelişimine de ‘tarih’ diyoruz.” dedi.  Bence sadece ‘kültür’ demek de yeterlidir. Böylece insan, yaşadığı bilişsel devrim, kazandığı soyutlama yeteneği ve kültür yaratma becerisiyle fiziğin ve kimyanın ötesine geçmiş, hatta kendi biyolojisinin sınırlarının üstüne çıkmış oldu.

Noosfer, Vladimir Vernadsky ve Teilhard de Chardin’e göre dünyanın çevresini saran, insan düşüncesinin (veya bilincinin) bulunduğu tabakadır. Kelime, Yunanca’daki nous (zeka) ve sphaira (tabaka, küre) kelimeleri birleştirilerek türetilmiştir. Vernadsky’ye göre bu tabaka, Dünya'nın gelişiminde Jeosfer ve Biyosfer’den sonra üçüncü tabakadır. Jeosfer Dünya’nın fiziki, Biyosfer biyolojik katmanlarını açıklarken Noosfer (yani zihin küre) tüm insanlığın oluşturduğu düşünce, sanat ve kültür birikimini, aynı zamanda bugünkü insanlığın ortak zihninde bulunan her şeyin oluşturduğu kolektif bir alanı ifade ediyor.

Bunun Carl Gustav Jung’un insanlığın tüm kültürel mirasını oluşturduğunu ileri sürdüğü ve “kolektif bilinçdışı” olarak adlandırdığı olguyla bir ilişkisi de kurulabilir belki. Fakat bence Noosfer bundan çok daha büyük bir şey.

Bugün yaşadığımız dijital devrim ve ağ teknolojisi imkanlarıyla Noosfer’in nasıl daha büyük bir olguya dönüşeceğini kestirmek ise zor değildir. Ve toplumlar arasındaki rekabetin insanlığa, yani Noosfer’e ne kadar katkıda bulunduğuyla ilişkili olarak değerlendirilebileceğini de...

Şuna odaklanmalıyız: Bugün uzaydan bakışla güncel bir Noosfer yoğunluk haritası çıkarılsa ülkemiz sınırlarının nasıl görüneceğini ve asıl önemlisi nasıl görünmesi gerektiğini hayal etmeliyiz. Geçmişteki parlak haritalarla avunmak bize hiçbir şey kazandırmaz.



17 Ağustos 2020 Pazartesi

Ayasofya’nın mozikleri ne zaman kapatıldı?

Anlaşılıyor ki Fatih bu mozaiklere birkaç küçük müdahale dışında hiç dokunmadı.

1700’lü yıllardaki çeşitli gravürler (Guillaume-Joseph Grelot, 1680 ve Cornelius Loos, 1701), yine 1700’lü yıllarda Evliya Çelebi ve bazı Avrupalı seyyahların yazdıkları ve 1852’de Gaspare Trajano Fossati’nin resimleri mozaiklerin 19. yüzyıl sonuna kadar yerli yerinde durduğunu gösteriyor. 



Dikkat edilecek olura Guillaume-Joseph Grelot’un 1680 tarihli gravüründe, eğer eser sahibinin fantezisi değilse, kubbedeki haç da duruyor. Fakat Grelot minber, mihrap ve müezzin mahfilini çizmeyi ihmal etmemiş. Cornelius Loos’un 1701 tarihli gravüründe ise kubbe görünmemekle birlikte duvarlarda çeşitli hatlar yer almış. Kubbedeki ayet ve büyük hat levhaları bu gravürlerde yok, çünkü onlar zaten 19. yüzyılda Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmıştı.

 II. Abdülhamid’in saltanatı esnasında da (1876-1909) mozaiklere dokunulmadığını düşünüyorum. Çünkü genelde Rumları incitmemek gibi bir siyaset güden II. Abdülhamid’in bunu yapmış olacağını sanmıyorum. Demek ki mozaiklerin üstü 1909’dan sonra, yani İttihat ve Terakki döneminde sıvanmış olmalı. 



Art arda yenilgiler, iç karışıklıklar, milliyetçi hareketler, toprak kayıpları, isyanlar ve benzeri nedenlerle merkezileşen ve katılaşan, artık bir özgüven sorunu da yaşayan devlet yönetiminin bu mozaiklerden rahatsız olduğunu tahmin etmek mümkündür.

Bence.

16 Ağustos 2020 Pazar

| Bakışı değiştirerek bakılanı değiştirmek

“Eğer bir şeylere bakma şeklinizi değiştirirseniz baktığınız şeyler değişir.” diyor ABD’li yazar Dr. Wayne W. Dyer. Resimde romantizm akımının büyük ustası Eugène Delacroix da der ki, “Biz romantik olduktan sonra dağlar güzelleşti.” İletişimcilerin bir işi de insanların bakma şekillerini değiştirerek baktıkları şeylerin değişmesini sağlamaktır.

20 Haziran 2020 Cumartesi

| Ayasofya elbette camidir, hatta camiden de ötedir

Bir süre önce sosyal mecra hesaplarımdan Ayasofya ile ilgili olarak şu görüşümü paylaşmıştım: “Ayasofya, yaşayan müze (living museum) statüsüne sokulabilir. Minber ve mihrabın olduğu bölüm namaz kılmak için uygun, orada beş vakit namaz kılınsın. Namaz bölümünün hemen arkasına koltuk sıraları konsun, pazar günleri öğlen namazına kadar Ortodokslar isterlerse ayin yapsınlar. Adı da Ayasofya Camii ve Müzesi (Hagia Sophia Mosque and Museum) olsun. İbadet için gelenlerden giriş ücreti alınmaması nasıl sistematize edilir, onu da müzeciler düşünsün. Danıştay, Bakanlar Kurulu, TBMM vs. hiçbir şeye de gerek yok. Müze Müdürlüğü ‘yaşayan müze’ düzenlemesini bir çırpıda yapabilir.”


Biraz tepki alacağımı kestirebiliyordum ama kıyamet kopacağını düşünemedim. Demek ki iletişimciler de iletişim kazası yapabilirmiş. E, adı üstünde, kaza!

Ayasofya’nın Türk halkının büyük çoğunluğunun her zaman pek aklında olmasa da müze olmaktan çıkarılıp camiye dönüştürülmesinden memnuniyet duyacağını tahmin etmek zor değildir. Yapılan güncel kamuoyu yoklamalarında bu oran %70’in üstünde görünüyor. Bunun yanında müze kalmasının uygun olacağını düşünenler de var. Yani Ayasofya toplumun fay hatlarından birini oluşturuyor. Bu da soğukkanlılıkla sağlıklı bir tartışmayı engelliyor. Din, siyaset, hamaset, popüler kültür dalgaları arasında analitik yaklaşımların değer görmeyeceğini bilmekle birlikte bunda ısrar etmenin vicdani bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.

Bana göre ise Ayasofya, cami olmasını isteyenlerin de müze kalsın diyenlerin de gördüklerinin çok çok ötesinde bir değerimizdir. Evet, bir dünya mirasıdır ama bizim değerimizdir ve bizim hükümranlığımızdadır. Şöyle değerlendirmek lazımdır; onu beş yüz yıl cami olarak kullanan da müzeye dönüştüren de bizim irademizdir. Şimdi tekrar camiye dönüşütürülecekse de öyle.

Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesini talep edenlerin birkaç argümanı var. Öncelikle buranın bir vakfiye olduğu, müzeye dönüştürülerek vakfiye sahibinin, yani Fatih’in arzusunun hilafına hareket edildiği bu argümanlardan biridir. Vakfiye sahibinin arzusu elbette önemlidir ancak bunun ne gibi hukuki temellerinin olduğunu bilmiyorum. Benim önerimde cami hüviyeti neredeyse bütün unsurlarıyla ifa edildiği için vakfiyedeki arzu da yerine getirilmiş oluyor. Ayrıca vakıf senedine uygun kullanımdan söz edeceksek ileride yazacağım nedenlerle I. Mahmud’un da buna aykırı davrandığını söyleyebiliriz.

Bir başka argüman Ayasofya’nın bir “kılıç hakkı” olduğudur. “Kılıç hakkı” söylemi üzerinde biraz düşünmek ve temkinli olmak gerekir. Tabii bunu uzmanları bilir, İslam hukukunda böyle bir hak varsa bile kılıcın kullanılma hukuku diye de bir şey var, mesela onunla örtüşüyor mu? Ayrıca kılıç, hükümranlık demektir. Böyle bir haktan söz edersek şu anda hükümranlığın başkalarında olduğu yerlerdeki camilerin güvenliği de tehlikeye girmez mi? Gerçi onlar zaten istediklerini yapıyorlar denebilir ama biz bunlara evrensel hukuk çerçevesinde itiraz ediyoruz en azından. “Kılıç hakkı”nı fazla dillendirecek olursak İslam mabetlerine karşı duyarsızlıklarını bildiğimiz bazı ülkelerin, hatta İsrail’in eline kendi ellerimizle güçlü bir argüman tutuşturmuş oluruz. Bunu Ayasofya bağlamının dışında söylüyorum; daha olgun bir bakışla “Onlar yaptı, biz de yaptık.” ile “Onlar yaptı, biz yapmadık.” arasındaki ahlaki üstünlük nerededir, hiç mi umursamamalıyız?

Ayasofya’nın “fethin sembolü” olduğu yönündeki argüman da haklıdır. Fakat konuya özgüvenle bakarsak bence Ayasofya’yı kuşatmış dört minare, fetihten sonra belli zamanlarda eklenmiş mihrap, minber ve müezzin mahfili, kubbeye yazılmış ayet, müze olduğunda dışarı çıkarılamamış Allah, Muhammed ve dört halifenin isimlerini içeren hatlar da fethin sembolü olmaya yeter. Duvarlardaki mozaikler bile birer fetih sembolüdür. Hatta Ayasofya’nın tamamen camiye dönüştürülmesiyle gelecek nesiller arasında zaman içinde bu sembol olma özelliği unutulabilecekken bu haliyle hiçbir zaman toplumsal hafızadan silinmeyecek, her görüldüğünde fethi hatırlatacaktır.

Tabii “fethin sembolü” derken “fetih” üzerinde daha çok kafa yormak gerekir ki Ayasofya’nın gerçek anlamda neyin sembolü olduğu daha iyi anlaşılabilsin. Özellikle Fatih’in fethinden anlaşılması gereken, onun, Ayasofya’yı camiye dönüştürürken bile tüm mirasına sahip çıkması, dini, kültürel, sosyal, siyasi tüm değerlerini temellük etmiş olmasıdır. Böylece büyük bir kültür anıtı olan Ayasofya’nın kimliği üzerine, eskiyi yok etmeden yeni kültür değerleri yüklenmiştir. Ayasofya tüm kimliği ve kültürüyle birlikte fethedilmiştir, dört duvar ve bir kubbe olarak değil. Mevcut Ayasofya söylenceleri üzerine yenileri eklenmiş, bazıları da İslamileştirilmiştir. Fatih fetihle birlikte Doğu’yu ve Batı’yı Ayasofya’da birleştirmiştir. Hatta öyle ki Doğu Hristiyanlığının Batı’nın içinde eriyip gitmesini engelleyen de odur. Nitekim o ancak bu kuşatıcılığı ile dünya imparatoru olabileceğinin bilincindeydi. Eğer mirası yok etmeye kalksaydı –ki bunu çok kolaylıkla yapabilirdi- onu yönetemezdi de. Devlet yönetiminde de Bizans’ın etkilerine açık olan Osmanlının bin yıllık Bizans İmparatorluğuna son vermediği, onu devam ettirdiği Fatih’in aynı zamanda Kayser-i Rûm (Roma İmparatoru) ünvanını da kullanmasından bellidir. Ayasofya fethin simgesi olduğu kadar özgüvenimizin de simgesi olmalıdır, özgüven sorunumuzun değil.

Gerekçeleri her ne olursa olsun Türkiye’de Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesiyle bir yenilmişlik duygusu yaşayan, bunu bir egemenlik zaafıyeti olarak düşünen, tekrar camiye dönüştürülmesini ikinci bir fetih olarak gören insanların samimi taleplerine göz kapamak da mümkün değildir. Benim önerdiğim yöntemin bu talebi karşılayamadığı söylenemez. Fakat coşkuların ve duyguların kabardığı ortamlarda daha serinkanlı önerilerde bulunmanın ya bunların ciddiye alınmaması ya da ciddi tepkiler verilmesine yol açtığını görüyoruz. Olsun, bu da burada tarihe bir not düşmek şeklinde bulunsun. Belki bir gün birilerinin işine yarar.

Ayasofya’nın müze kalmasını isteyenler ise konuyu seküler bir bakışla değerlendiriyorlar. Belki daha önemlisi altında Atatürk’ün imzası olan bir kararnameyle müzeye dönüştürülen caminin tekrar eski fonksiyonuna dönmesinin onun iradesine karşı bir hareket olacağı yolundaki kaygıdır. Bu arada, Atatürk’ün kararnamedeki imzasının sahte olduğu yönündeki iddiaların inandırıcı bir yanı yoktur. İnsan birkaç yıl boyunca kendi sahte imzası doğrultusunda hareket eder mi? Eğer bizzat kendisinin kararnamenin bu gibi tartışmalara konu olması yönünde bir kastı yoksa.

Bir de, her şeyden bağımsız olarak, uluslararası konjonktürün buna uygun olmadığını, dünyadan gelecek tepkileri gögüsleyebilmenin Türkiye’yi gereksiz ve yorucu bir çabaya sevk edeceğini, zaten ekonomik kriz yaşadığımız şu günlerde böyle bir hareketin anlamsız olacağını dile getirenler var.

Bu görüş ve talepleri tek tek incelediğimizde hepsinde az ya da çok haklılık payı olduğunu görebiliriz. Fakat genel anlamda hepimizin kaçırdığı bir şey var. 2020 yılındayız ve bizim meseleye Fatih’ten de Atatürk’ten de farklı bakabilmemiz gerekir. Bugün artık Ayasofya Fatih’in aldığı ya da Atatürk’ün müzeye dönüştürdüğü Ayasofya değildir. Bakış açımızı etkileyecek, hatta belirleyecek parametreler de çok değişmiştir. Bu arada, söz konusu kararnamenin değiştirilmesi ya da iptalinin Atatürk’ün şahs-ı manevisine bir hürmetsizlik olarak görülmemesi de lazımdır. O kararı o günün konjonktürüne, bugün verilecek kararı da bugünün konjonktürüne bağlamak en makul yoldur. Belki bizim göremeyeceğimiz bir tarihte de bambaşka bir karar söz konusu olabilir.

Her çağın maddi koşullarının oluşturduğu kendi paradigması vardır. İstanbul’u fethettiğinde dönemin anlayışı çerçevesinde “usûl olduğu üzre” ve “kılıç hakkı” olarak Ayasofya’yı camiye dönüştüren büyük sultan Fatih’le bir empati kurabiliriz ama bunu ancak o dönemin paradigmasını bilirsek yapabiliriz. Bugünün paradigması ise farklıdır. Mesela bugün Atina’yı fethedip oradaki kiliseleri camiye dönüştüremezsiniz. İngilizler de İstanbul’u eskiden olduğu gibi işgal edip Sultanahmet’i kiliseye çeviremezler. Bu, güçle veya yapıp yapamama kudretiyle ilgili bir durum değildir. Buna hiç tevessül eden çıkmayacaktır ya da yoktur anlamında söylemiyorum tabii, en azından zihnen insanlığın geldiği nokta burasıdır.


Elimizde yeryüzünde eşi benzeri bulunmayan, dini, kültürel, ekonomik, politik ve turistik amaçlarla birçok bakımdan değerlendirebileceğimiz muhteşem bir anıt var. Bunu salt camiye dönüştürmek belki dini amaçlara hizmet edebilir ama beş yüz yıl cami olarak kullanılmış, Fatih ve Osmanlı marifetiyle üstüne İslam mührü basılmış anıtsal bir yapının daha geniş bir çerçevede değerlendirilmesi İslam için daha büyük bir hizmet değil midir?

Elbette Ayasofya fethin sembolüdür, bundan vazgeçmek de mümkün değildir ama üstünden pagan kültüründen başlayarak Roma, Bizans ve Osmanlı geçmiş, bütün bu değerleri üstünde biriktirmiş, Anadolulu, Ermeni, Latin, İsviçreli mimarlardan sonra Mimar Sinan’ın ve başka Osmanlı mimarlarının da eli değmiş bir anıtı sadece bizim anladığımız dar kapsamıyla fethin sembolü olmakla sınırlamak elimizdeki zenginliği yoksullaştırmak demektir. Oysa onu bu değerleriyle birlikte yaşattığımızda fethin anlamı daha da yücelecektir.

Aslında şunu da kabul etmemiz gerekir ki Osmanlı sadece Bizans’ı ve Ayasofya’yı fethetmemiş, Bizans ve Ayasofya da mimarisi ve müziğiyle Anadolu İslam kültürünün yeni bir biçim almasına yol açmıştır. Bugün Edirne’den Ardahan’a kadar tüm Anadolu coğrafyasında cami mimarimiz Ayasofya’nın izlerini taşımakta, mevlitten salavatlara kadar dini müziğimiz Ortodoks ilahilerinin makamlarıyla icra edilmektedir. Osmanlı camileri, hatta bugünkü gecekondu betonarme camilerimiz bile Ayasofya olmadan açıklanamaz. Yani sadece biz Ayasofya’yı almadık, Ayasofya da bizi aldı.


Bu resimler Abdülmecid döneminde Ayasofya’yı restore etmek için gelen İtalyan mimarlardan Gaspare Trajano Fossati’ye ait. Bu şu demektir, eserlerden anlaşılacağı üzere 1847’de bile Ayasofya’da Serafim Melekleri ve haç kabartmaları görülüyor. Bizans Devri Muhafızlar Salonu’nu gösteren üçüncü resimdeki kalabalığa karışmış bazı insanların şapka ve kıyafetlerinden anlaşılıyor ki bunlar gayri müslim. Son resimde kadınlı erkekli sol kapıdan girenler de öyle. Ve son derece rahatlar caminin içinde. Çünkü ister Batı’dan ister imparatorluğun başka merkezlerinden gelenler için Ayasofya geniş bir coğrafyaya yayılmış imparatorluğu temsil eden, o kozmopolitliğe açık bir merkezi yapı özelliği taşımaktadır.

Fatih’in Ayasofya’yı camiye dönüştürdükten sonra yapı içindeki ikona ve freskleri kazıtmamış olması olması, hatta Hristiyani bir ıstılah olan Hagia Sophia’yı (Kutsal Bilgelik, yani Kutsal İsa) hiç değiştirmeden kullanmaya devam etmesi yukarıda da değindiğim gibi hem bir emperyal zorunluluk hem bir zarafet ve hoşgörü simgesi hem de sınırsız bir özgüvenin eseridir. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’de Ayasofya’daki fresklerden söz etmesi, bazı yabancı gezginlerin tanıklıkları, 15. ve 19. yüzyılda yapılmış gravür ve resimler bunların üstlerinin 1850 ile 1934 tarihleri arasında bir zamanda sıvandığını göstermektedir. Bugünün anlayışının bu tavrı sürdürebileceğinden emin miyiz? Peki, bunu değiştirmek, yani üstlerini yeniden sıvamak Fatih’in hatırasına hürmetsizlik olarak düşünülemez mi?

Bu mozaiklerin üstlerinin 1795’te I. Mahmut döneminde kapatıldığı da ifade ediliyor. Bu, acaba Osmanlı yönetiminde yenilgilerle başlayan bir özgüven sorununun başlamasının bir işareti olarak görülebilir mi, bilmiyorum. Bunların en azından bazılarının Fossati’nin resimlerinde göze çarpması ise belki padişahların anlayışlarına göre zaman zaman kapatıldığı, zaman zaman açıldığını düşündürüyor.

Ayasofya’nın son sahibi biziz ve hükümranlık hakkı bizdedir. Bunu kimse değiştiremez. Ne karar verirsek, ne yaparsak kendi irademizle ve kendi egemenlik hakkımızla yapacağız. Fakat birçok parametreyi dikkate alarak.

En azından bazı sosyal mecra tepkilerinin üslubu ve seviyesinin mazereti olmasa da bir yerde kısmen bunlara hak verilebilir. Meramı bir paragrafa sığdırmak kaygısından “Ortodoks ayini” konusu tek binada iki mabet gibi algılanmış olabilir. Oysa öyle değil, bu, an itibariyle hükümran olanın alicenaplığıyla mabedin 1453 öncesi sahiplerinin kültürel mirasçılarına lutfedilmiş bir izin olacaktır. Bu küçük hareket ise insanlık barışı için çok büyük bir örneklik teşkil edecektir. Yakın çevremden edindiğim intiba bu konudaki hassasiyetin çok yoğun olduğunu gösteriyor. Mesela böyle kısıtlı bir iznin kelebek etkisi yaratacağını, bu uygulamaya imza atan partinin Türk siyasi tarihinden silineceğini söyleyen güvendiğim arkadaşlar var. Eğer gerçekten durum böyleyse ben gerçeklikten uzak bir hayal dünyasında yaşıyorum, son derece yanlış bir algıya sahibim demektir. Gerçi bir zamanlar Ayasofya’da Ortodoks ilahi konseri de verilmiş, bu da bir ibadet sayılır ama konuyla ilgili pek bir tepkiye rastlamadım. Tabii böyle bir konsere izin verildi ve icra edildiyse içinde Fetih Suresi’nin okunmasına tepki verilmesi de çok anlamsızlaşıyor. Niye okunmasın?

“Ortak mabet” fikrinin egemenliğin bir kısmının devri gibi algılandığını görüyoruz. Dediğim gibi ben “ortak mabet” fikrini savunmuyorum ama öyle olsa bile tarihteki bazı örnekler bunda İslami açıdan yine bir sakınca olmadığını gösteriyor. Mesela Şam Emeviye Camii fetihten sonra 70 yıl boyunca aynı yapı içinde kilise ve cami olarak işlev gördü. Fethe rağmen bu hakkı Hristiyanlara verenler de o zamanın hükümranı olan Müslümanlardı.

Gerçi “Katoliklere de bir yer ayarlayalım, Yahudiler ve Budistlerin başı kel mi?” gibi alaycı eleştiriler de olmadı değil ama bunların fazla üstünde durulacak bir ciddiyeti olmadığı ortadadır. Burada konu Ortodokslarla Müslümanlar arasındadır. Önerimle adını bile anmayı kirletici bir unsur olarak gördüğüm bir örgütün geçmiş dönem faaliyetleri arasında bir bağlantı kurulması ise öküzün altında buzağı değil, buzağının altında öküz arama hastalığının bir sonucu olsa gerek.

“Endülüs’te bir tane cami mi bıraktılar?” ya da “Balkanlarda camilerimizi diskotek yaptılar, biz niye onlara Ayasofya’da kısmi de olsa ibadet hakkı tanıyalım?” şeklindeki itirazlara hayatını Bosna Müslümanlığına adamış Aliya İzzetbegoviç’in ikazıyla cevap vermek en doğrusu: “O zaman senin ondan ne farkın kalır?”

Dönemin reel-politiği bize böyle bir sonuç armağan etmiştir. Sadece bizde değil, birçok ülkede benzer sonuçlar vardır ve bunlar aynı zamanda bugünün fiili durumunu oluşturmaktadır. Fiili durumu değiştirmek değil, sadece günümüz paradigmasına, hatta bizim için Türkiye’nin barış mesajlarına ve İslam’ın temel ilkelerine daha uygun yeni çözümler üretmek herkes için insani bir görevidir. Tarihin akışını değiştirmenin, geriye sarmanın imkanı da anlamı da yoktur, burası nihai fonksiyonu itibariyle camidir. Mesela Endülüs’te şimdi bir kilise-müze olan Kurtuba Camii’nde Müslümanlara da kısmi ibadet hakkı tanınması o eserin geçmişine saygının bir ifadesi olacaktır. Keşke İspanya yönetimi de bunu yapabilse.

Bu arada, Türkiye Ermeni Patriği Sahak Maşalyan’ın “Ayasofya ibadete açılsın. Mabet yeterince büyük. Hristiyanlara da bir alan tahsis edilsin. Dünya dinsel barışımızı, olgunluğumuzu alkışlasın. Ayasofya çağın ve insanlığın barış sembolüne dönüşsün.” şeklindeki açıklamasını zarif bir hareket olarak görmekle birlikte bizi bağlamaması gerektiğini de söylemem gerekir. Çünkü Ayasofya’nın “ortak mabet” olarak kullanılması müze öncesi kimliğiyle uyumlu değildir. Dediğim gibi burası her şeyden önce camidir ve Ortodokslara kısıtlı bir zaman diliminde ibadet izninin verilmesi cami kimliğine gölge düşürmeden yapılmalıdır. Yani bu izin ev sahibi ve misafir ilişkisi şeklinde kugulanmalıdır. “Minarelerine de çan takalım bari.” şeklindeki alaycı yaklaşım sahiplerine ise tarihi boyuna Ayasofya’da hiçbir zaman görkemli bir çan kulesi olmadığını, Ortodoksların çana karşı ilgilerinin her zaman zayıf olduğunu hatırlatmak yeterli olacaktır.

Tabii bu tartışmalarda gerçekten İslami ilkelerin ne kadar dikkate alındığı da şüphelidir. Yani İslami açıdan bir başka dine ait mabedin camiye dönüştürülmesinin fıkhen doğru olmadığı kesinlik kazansa bile ahalinin bunu dinlemeyeceği, olaya dini değil, daha farklı bir pencereden bakacağı anlaşılıyor. O nedenle bu tartışma özünde İslami bir tartışma da değildir.

Yaşım gereği elli yıldır her birkaç yılda bir hemen hepsi sonuçsuz kalan bu tartışmaları dinledim. Geçen yıl yine gündem olmuştu, Cumhurbaşkanı “Önce Sultanahmet’i doldurun, oyuna gelmeyin.” dedi. Şimdi de sonuçsuz kalacağı çok muhtemel. Muhtemel diyorum ama belki iktidar bu kez kararlı olabilir. Nitekim şimdi muhalefet de direnç göstermediği için iktidar zor durumda kalabilir. Yine de iç politikada zor durumda kalmak dışarıdaki tacizlerden daha hafif olarak değerlendirilebilir. Cumhurbaşkanı’nın Balkanlarda Osmanlı camilerinin zarar göreceği yolundaki uyarısını bir yıl içinde ortadan kaldıracak bir gelişme olduğunu düşünmek de zor. Özellikle kendisini Doğu Hristiyanlığının mirasçısı gören Yunanistan, ardından AB, hatta tam seçim öneci ABD ve Trump’ın salvolarıyla karşılaşabilme ihtimalleri de yok değil. (Bu arada Yunanistan’ın Bizans’la bağının kavmî değil, sadece dini olduğunu da belirtmek gerekir.) Daha da ötesi Putin’in anlaşmazlık içinde olduğu Rum Patrikhanesi’nden rol çalmak ve Ortodoks dünyasında itibar kazanmak için neler yapabileceği meçhul. Aslında Batı Hristiyanlığının Ayasofya üzerinde hiçbir söz hakkı yoktur ama iş siyasete gelince farklı parametrelerle de olsa her devlet kendinde bu hakkı görecektir. “Egemenlik bizdedir, bütün bunlardan bize ne, tam tersine inadına açmalıyız.” diyebiliriz, hatta Yunanistan Dış İşleri Bakanı’nın münasebetsiz beyanları sinirlerimizi zıplatmış da olabilir ama bu duyguları halk olarak biz yaşarız, devletler ise duygusal davranmaz, bütün bunları analiz eder, rasyonel düşünür ve rasyonel karar verir. Sonuçta güç bizdedir, karar ne yönde olursa olsun bu kararı biz vereceğiz.

“Efendim, Türkiye devleti kimin ne dediğine bakmaz, eğer kimin ne dediğine bakacaksak, ürkeceksek ve korkacaksak PKK ile de savaşmayalım, Akdeniz’de gaz da aramayalım, Libya’da da maceraya girmeyelim çünkü adamlar bu hareketlerimizin hepsine karşılar.” diyenler de var. Oysa bunları Ayasofya gibi derin bir mevzuyla karşılaştırmak nitelikleri itibariyle mümkün değildir. Zaten benim temel motivasyonum bu da değil, daha önemli olan Ayasofya ile dünya halklarına vereceğimiz mesajdır, devletlere değil. Bu mesajın içeriği, tonu, dozu ve etkisinin ne olacağını düşünmeliyiz diyorum.

Uygun bulmamakla birlikte camiye dönüştürüldü de ben buna itiraz ediyor değilim. Eğer dönüştürülemiyorsa bu konuda samimi olanlara ‘yaşayan müze’ konseptini önerdim. Hala da öneriyorum, geri adım atacak değilim. Yani minarelerde ezan (ki zaten okunuyor), içeride de beş vakit namaz.

Bu arada, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının Danıştay marifetiyle iptal edilmesinin bazı sakıncaları da olabilir. Bunun yerine yeni bir Bakanlar Kurulu kararıyla Ayasofya’ya çok özel bir statü verilebilir. Nitekim Danıştay kararı burayı otomatik olarak eski statüsüne döndürecek, artık bir cami olan bu yapı için özel birtakım tasarruflar hep tartışma konusu olacaktır. Mesela “Camide gavur mozaikleri olmaz, burada namaz kılınmaz.” gibi itirazlar belli çevrelerde dillendirilmeye başlanacaktır. Oysa, yönetimi bile özelleştirilmiş özel bir statü, bu statü içinde verilmiş ibadet hakkı bu gibi tartışmalara yol açmayacaktır.


Ayasofya’ya ibadet amaçlı kullanımın ötesinde doğrudan cami statüsü verdiğimizde, her ne kadar Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez bir sakınca olmadığını söylüyorsa da, oradaki mozaiklerin bir şekilde kapatılmamasının bugünün anlayış ve alışkanlıkları çerçevesinde ciddi rahatsızlık yaratacağı açıktır. Oysa sadece ibadet amaçlı kullandığımızda mihrabın çok üstündeki İsa’yı ve biraz daha gerideki Serafim Melekleri’ni namaz kılınırken ışık oyunlarıyla ya da bir perdeyle kapatmak yeterli olacaktır. Nitekim Gümüşhacıköy’ün Maden köyünde Rum mübadillerden kalma camiye dönüştürülmüş bir kilisenin kubbesindeki mozaikler namaz vakitleri otomatik bir perdeyle kapatılmakta, sair zamanlar ise açılmaktadır. Aynı şekilde Alaçatı’da sonradan camiye dönüştürülmüş ama günümüzde Müslümanların hoşgörüsüyle Hristiyanların da ibadet edebildiği bir cami var. Yine Maden’de olduğu gibi bu camide de namaz vakitlerinde resimlerin üstü kapatılıyor.

Ayasofya UNESCO’nun Dünya Mirası listesindedir ve o listedeki adı Ayasofya Kilise, Cami ve Müzesi şeklindedir. Ben ise adını Ayasofya Camii ve Müzesi (Hagia Sophia Mosque and Museum) olarak öneriyorum. Hem son kullanım fonksiyonun cami olması da hem de bazı hassasiyetler nedeniyle “kilise”nin kullanılmasının gereksiz olduğunu düşünüyorum. Bu da bir hümükranlık imtiyazı olarak düşünülmelidir.

Ayasofya gibi UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde yer alan bir başka mabet de Kurtuba Cami ve Katedrali’dir. Bunun adı da UNESCO listesinde bu şekildedir. Burası da Müslümanların Endülüs’ten sürülmesinden sonra kiliseye çevrilmiştir. Kamu mülkiyetinde olan ve sadece küçük bir bölümünde ibadet edilen Kurtuba Cami ve Katedrali mülkiyet yasasında yapılan bir değişklik sonucu Piskoposluğun mülkiyetine geçmiş olmakla birlikte bu değişikliğe hem halk hem de uzmanlar tarafından karşı çıkıldı. Sonuç ne oldu bilmiyorum ama İslam tarihi ve eserleri konusunda uzman yüz akademisyen ve araştırmacı, İspanya hükümetini Piskoposluğun Kurtuba Cami ve Katedrali’ni mülkiyetine geçirmesini engellemeye çağırdı. Buradan da alacağımız dersler olabilir.

Aslında Müslümanların anlayışına göre 7. yüzyılda İslamiyet’in ortaya çıkışına kadar Ayasofya İbrahimi dinler geleneği içinde bir İslam mabedidir. Bir başka açıdan bakıldığında Fatih eski bir İslam mabedininin cami olarak yaşamaya devam etmesini sağlamıştır. Eski Ayasofya kültürüne karşı hoşgörüsünün temellerinde belki bu da vardır.

Sonuç olarak Ayasofya herhangi bir cami gibi Diyanet’e bağlanmak yerine mevcut statüsü korunabilir ama “yaşayan müze” konsepti içinde Müslümanlar hiçbir camiden eksik kalmayacak şekilde cuma namazı dahil olmak üzere ibadetlerini bütün rükünleriyle birlikte eda edebilirler. Fatih’in ruhu da bundan mutlu olacaktır. Pazar günleri kısıtlı bir saatte eğer isterlerse Ortodoksların da burada ibadet etmelerinden Fatih’in hiç müteessir olacağını sanmam, eğer onun kişiliğini tanıyorsak. Bizim için üzüldüğü çok şey vardır mutlaka, o ayrı.

Kurtuba’da kiliseye çevirdikleri camiyi gören İspanya kralı V. Karl, “Dünyada bir tek yerde görülebilecek bir şeyin yerine her yerde görülebilecek bir şey yapmışsınız.” demiş. Tabii ki onlar vahşice katliamdan geçirip kalanlarını da sürdükleri Müslümanların Endülüs’teki camilerinin gözünün yaşına bakmamışlardır ama ifade ilginçtir.

Jean Baudrillard’ın “İstanbul, jeolojik olarak da pek çok uygarlığın, kültürün dibe çökmesiyle oluşmuş bir tortu kenti. Amerikan kentlerinde yukarı, İstanbul’da ise derine doğru bir dikeylik söz konusu. (...) Bir tür derin zamansallık anlamında, düşler biçiminde de olsa kendini hissettiren tüm o fosil kültürlerden yayılan bir sızıntı söz konusu.” sözünün en büyük temsili Ayasofya’da yaşamaktadır. Ayasofya aracılığıyla bir kültür, sanat ve mimari tarihi yazabilir, onda İstanbul’un derinliğini görebilirsiniz. Bu tartışmanın hangi cephesi olursa olsun, bu derinliğin farkında olmadığı içindir ki konu yüzeyde kalmaktadır. Ayasofya’nın bir imparatorluğun camisi olmasıyla bir ulus devletin camisi olması arasında da çok büyük fark vardır. Maalesef çok küçük bir azınlık dışında değeri bilinemeyen, bu nedenle de hakkı verilemeyen bir anıtın artık yepyeni bir paradigmayla ele alınması lazımdır. Bu çabaya başta Kültür ve Turizm Bakanlığı da dahil olmak durumundadır.

Ayasofya’yı camiye dönüştürmek bir yüksek mahkeme ya da Bakanlar Kurulu kararı ile mümkündür ve kolaydır, önemli olan bununla yetinmemek, ötesi, iç ve dış komplikasyonlarını başımıza dolamak yerine daha pratik bir yöntemle daha yüksek bir yarar elde etmektir. Ayasofya öylesine değerli ve ağır bir yüktür ki bu yükü bence Diyanet İşleri Başkanlığı konumu ve fonksiyonu gereği sırtında taşıyamaz. Evet, dünyada dini mimarinin başyapıtı Ayasofya son beş yüz yıllık fonksiyonu da göz önünde bulundurulduğunda elbette bir camidir ama üstünde biriktirdiği değerlerle insanlığa hem Türkiye’nin hem İslam’ın barış mesajlarını iletecek, bu anlamda İslam’a Diyanet’e bağlı herhangi bir camiden daha fazla hizmet edecek büyük bir insanlık anıtıdır. Bu bakımdan ibadete açılmasıyla yetinilmemeli, daha ötesi gözetilmelidir.

Bu da bu yazının bonusu olsun. İki buçuk dakikada müzikle İstanbul tarihi... Tam on dokuz yıl önce kreatif direktörlüğünü yaptığım, on beş ünlü şairin İstanbul şiirlerini on beş ünlü ismin seslendirdiği, müziklerini Yücel Arzen’in bestelediği Şiir Şehir İstanbul Kitap ve CD projesinin introsu...



Güncelleme [ 13 TEMMUZ 2020 ] 

Danıştay 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Hayırlı olsun. Böylece yukarıdaki tartışmaların bir hükmü de kalmamış oldu. Fetihten bu yana değerleriyle birlikte koruduğumuz, üstüne yeni değerler yükleyerek daha da yücelttiğimiz bu muhteşem anıtın bundan sonra da Türkiye’nin büyük bir varlığı olarak yaşaması Müslümanların medeni olgunluğuna, zarafetine, nezaketine, hoşgörüsüne ve özgüvenine emanettir artık. Buna rağmen ben yine de Ayasofya’nın Diyanet’e bağlı bir cami olmak yerine özel bir statüye kavuşturulması gerektiğini düşünüyorum. Bu özel statünün şartları üzerinde de fikirler üretilebilir.

Karardan sonra dünyadan, özellikle de Rusya’dan beklediğim tepki gelmedi. Haçlı zihniyetinin eski heyecanı kalmamış diyebilir miyiz?

Yukarıda da yazdığım gibi Danıştay Kararı sonucu Ayasofya’nın statüsü 1934 öncesine rücu etmiştir. Yani yeni bir karara ihtiyaç göstermeden kendiliğinden camiye dönüşmüştür. Herhangi bir caminin müze olarak da fonksiyon icra etmesi özel birtakım uygulamalara ve cami fonksiyonundan bazı kısıtlamalara ihtiyaç gösterecektir. Bu da sıktıntılı bir durumdur. Çünkü belli ki bugünün Müslümanlarının belli konulardaki anlayışı Fatih ve daha sonraki dönemlerdekiyle aynı değildir. Mesela mozaiklere karşı eski zamanlardaki hoşgörü gösterilmeyecektir. Bunların üstü tümüyle kapatılamayacağına göre belli ki namaz vakitlerinde cemaatle namaz kılınırken yarımşar saat belli bir teknikle örtülecek, sonra açılacaktır. Oysa herhangi bir camide yirmi dört saat münferiden namaz kılınabilir, bu nasıl aşılacak?

Bir başka husus, Ayasofya’nın turist yükü asla Sultanahmet gibi olmayacak, çok daha fazla ziyaretçi alacaktır. Bu durum, cami ve müze fonksiyonunun iç içe girmesi demektir. Umarım ortaya çıkacak karmaşa zaman içinde başka tartışmalara neden olmaz. Ya da belki uygun çözümler geliştirilecektir.

Madem Ayasofya’nın müze fonksiyonu olduğu gibi devam edecek, o halde müze gelirlerinden feragat etmeyi anlamlı bulmadım. Cemaatle turistlerin ayrıştırılarak buna bir çözüm bulunması iyi olacaktı. Bu sadece gelirlerden feragat etmek anlamına da gelmeyecek, Ayasofya’nın turist yükünün artmasına da neden olacaktır.

9 Mayıs 2020 Cumartesi

| Bilinç

Yıllar önce karlı bir kış gecesi ailece Eskişehir-Afyon karayolunda seyir halindeyiz. Çocuklar herhalde daha beş altı yaşlarındalar, arka koltukta birbirleriyle boğuşup duruyorlar. Gizli buzlanma nedeniyle bir anda direksiyon hakimiyetimi kaybettim, araç yalpalayarak karşı şeride kaydı. Üstümüze doğru gelen bir minibüs şükür ki yavaşlayabildi, bize çarpmadı ama biz spin atarak geri geri şarampole düştük. Eğer önü açık bir yamaca denk gelseydik canlı kurtulamazdık.


Kara gömüldük, kapıları zor açtık. Bu arada iki oğlan durumun vahametinin farkında bile değillerdi ve hiçbir şey olmamış gibi kavgalarına duraksız devam ediyorlardı. Ölümle burun buruna geldiğimizi, kıl payı hayatta kaldığımızı anlayamamışlardı bile.

Sağ olsun, bize çarpmamayı başaran minibüsün sahibi elinde halatla geldi, aracı minibüse bağladık ve düştüğümüz çukurdan çıktık. Arabada çok önemli bir hasar yoktu.

Tekrar yola koyulduk. Çocuklar hala kendi aralarında boğuşmaya devam ediyorlardı.

26 Nisan 2020 Pazar

| İhtiyaçlar hiyerarşisi ve ekonomi

Maslow’un 1943 yılında maddi, sosyal ve manevi ihtiyaçlar olarak üç ana kategoride incelediği ihtiyaçlar hiyerarşisi, ondan yaklaşık beş yüz yıl önce İbn Haldun tarafından zarurî, hâcî ve kemalî ihtiyaçlar olarak tasnif edilmiştir. Zarurî ihtiyaçlar, yaşamak için gerekli olan beslenme ve güvenlikle ilgili ihtiyaçlardır. Hâcî ihtiyaçlar, zaruri olmayan, ama mevcudiyeti insanı rahatlatan unsurlara duyulan ihtiyaçlardır. Kemalî ihtiyaçlar ise insanların düşünce kaygılarını ve estetik beklentilerini karşılayan ihtiyaçlardır.


İnsan ihtiyaçlarının düzeyiyle ekonomilerin gelişmişlik düzeyleri arasında da bir ilişki kurulabilir diye düşünüyorum.

İnsanın biyolojik ve en primitif antropolojik gerçeğine gidip gidip geldiği, fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarının öne çıktığı şu pandemi günlerinde bir soru: İnsanın ihtiyaçları geliştikçe mi ekonomi, ekonomi geliştikçe mi insanın ihtiyaçları gelişir?

21 Nisan 2020 Salı

| Brecht, Stanislavski ve reklam


Brecht‘in Epik Tiyatro kuramına göre oyuncular kendilerini saran üç duvar dışında dördüncü bir duvar daha bulunuyormuş gibi davranmazlar, yani karşılarındaki seyircilerin varlığından haberleri olduğunu belli ederler. Bu da tiyatronun illüzyonik etkisini ortadan kaldırır, seyircilerin katarsis yaşamasına engel olur.

Reklamların çoğu ise seyircide bir illüzyon yaratmayı hedefler ki etkileyiciliği yükselsin. Dijital mecralarda kullanılan geleneksel reklam filmleri de bir şekilde önlerindeki dördüncü duvar yıkıldığı için etkilerini önemli ölçüde yitirirler.

Daha çok haber kanallarının kullandığı reklamı geniş bir paspartuyla çevresinde haber bantlarının döndüğü ekranın ortasına almak da aynı şeyi yapar, reklamın illüzyonik etkisini azaltır. O nedenle bu reklamlar için daha az ödemek gerekir.

10 Nisan 2020 Cuma

| Kemal Çifçi ile Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer



Soyut Şeyler Ekonomisi’nde konuğum Coğrafi İşaretler Derneği Genel Sekreteri ve marka danışmanı Kemal Çifçi’yle coğrafi işaretlerin ekonomi ve ülke markalaşması için önemi, dünyayı bekleyen gıda krizleri ve agropolitik kavramı üzerinde konuştuk.

Soyut Şeyler Ekonomisi her cumartesi 21:00’de Ekotürk TV’de.

5 Nisan 2020 Pazar

| Turizm bitti mi?

Turizm, buna bağlı olarak turizm iletişimi bir ülke için kamu diplomasisinin ve ülke markalaşmasının en önemli alanlarından biridir. Ülke markalaşması ise turizmin çok ötesinde bir değerdir, o bakımdan turizm gelirlerinin kat kat üstünde kazançlar getirir. Bu nedenle, her zaman söylediğim gibi turizm iletişimini sadece ülkeye üç beş milyon fazla turist gelsin, turistik kapasitemiz boş kalmasın diye yapıyorsak büyük bir yanılgı içindeyiz demektir.


Geçen yıl yaklaşık bir buçuk milyar insan seyahat etti. Son yirmi yılda dünyada turizm hareketliliğinin patlama yaşaması ile Koronavirüs salgının bu kadar hızlı yayılmasının en etkin araçlarından biri de havayolu şirketleri oldu. Önümüzdeki iki yıl içinde bu hareketlliğinin ciddi oranda azalacağını, Türkiye turizminin de bundan olumsuz yönde etkileceğini öngörmek zor değildir.

Bu durumda ülkemize yeterli sayıda turist getiremeyeceğimize göre turizm iletişimini de kesmeli miyiz? Bence asla. Farklı bir stratejiyle ve her türlü mecrayla iletişime devam etmeli, güzelliklerimizle, hikayelerimizle, değerlerimizle dünya insanın zihnini viral bir etkiye maruz bırakabilmeliyiz. Velev ki ülkemize dünyadan hiçbir turist gelmesin.

Süreçte bazı acemiliklerden kaynaklanan kusurlar olsa bile Mevlana’nın bir özdeyişini de kullanarak bu zor günlerinde İtalya ve İspanya’ya yaptığımız yardımları bu kapsamda çok anlamlı ve değerli bulduğumu belirtmek isterim.

Tam bu noktada Prof. Alison Landsberg’ün “protez hafıza” kuramını hatırlamak yararlı olacaktır. Ona göre, kitle kültürü teknolojilerinin yarattığı alternatif gerçeklikler insanların özgün anı ve deneyimlerine dönüştürülebilmekte, hatta protez hafızayı yaratan bu deneyimlerle gerçek deneyimler birbirine karışabilmektedir. Bu kurama göre insan hafızasının en az %20’sini protez hafıza oluşturuyor ve bunun %45’lere kadar çıkacağı öngörülüyor.

“Protez hafıza”yla ilgili 2014’te The Brand Age’te yazdığım Deneyimlemeden deneyimlemek başlıklı yazıma göz atabilirsiniz.

Güney Kore’nin son yirmi yıllık kültür atağı (Korean Wave, Hallyu) ülkesine daha çok turistin gelmesini sağlamaktan öte bir harekettir ve asıl işlevi dünya insanının zihninde müzikle, sinema filmi ve dizilerle, hatta kozmetik sektörüyle bir Kore kültürü inşa etmektir.

Kısaca, önümüzdeki süreçte Kültür ve Turizm Bakanlığımız işlevsizleşmemiş, aksine omuzlarına çok daha önemli bir misyon yüklenmiştir.

31 Mart 2020 Salı

| Çiğdem Penn ile Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer



Soyut Şeyler Ekonomisi’nde konuğum araştırmacı Çiğdem Penn’le toplumsal değişim, kamu, sektörler ve markalar için araştırmanın önemi ve “soyut şeyler”in ölçülmesi için araştırmanın işlevi gibi konular üzerinde konuştuk.

Soyut Şeyler Ekonomisi her cumartesi 21:00’de Ekotürk TV’de.

23 Mart 2020 Pazartesi

| Prof. Dr. Ferruh Uztuğ ile Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer



Soyut Şeyler Ekonomisi’nde konuğum Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ferruh Uztuğ’la iletişim eğitiminden başlayarak orta öğretime kadar yaratıcı düşünce eğitiminin gerekliliği, tüm sektörler için yaratıcı düşüncenin önemi, Türkiye’nin yaratıcılık ve “soyut şeyler” üretebilme potansiyeliyle bu potansiyelin nasıl harekete geçirilebileceği gibi konular üzerinde konuştuk.

Soyut Şeyler Ekonomisi her cumartesi 21:00’de Ekotürk TV’de.

18 Mart 2020 Çarşamba

| Dr. Ebru Nurluoğlu ile Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer



Soyut Şeyler Ekonomisi’nde konuğum Acil İhtiyaç Projesi Vakfı (AİP) Başkanı Dr. Ebru Nurluoğlu. Verimlilik, sosyal barış, değişim yönetimi, liderlik ve itibar konularında eğitimler veren, başkanı olduğu vakfı ve iyiliksever dostları üzerinden Türkiye’nin ve dünyanın birçok bölgesindeki yetimlere şefkat ve iyilik taşıyan Nurluoğlu ile iyilikseverlik ve Türkiye’nin iyilik gücü üzerine sohbet ettik.

Soyut Şeyler Ekonomisi her cumartesi 21:00’de Ekotürk TV’de.

| “İstemeyen insanlar”, “istenmeyen insanlar” olmayı da tecrübe ediyorlar

Bir katil virüs ırk, din, sınıf, statü ayrımı yapmadan tüm insanlığı tehdit edebiliyor. Başka zamanlarda turist diye can atan tatil beldelerinin belediye başkanları virüslerinizle buralara gelmeyin diyorlar. AB’nin sınır muhafızı Yunanistan göçmen akınına direnişini sürdürürken diğer Avrupa ülkeleri İtalyanları “istenmeyen insanlar” ilan ediyor. Buna karşın virüs yayıldıkça kendileri de hızla “istenmeyen insanlar“a dönüşüyorlar. Yıllardır AB‘nin sıkı vize rejiminden sonra bu kez Türkiye neredeyse tüm Avrupa ülkelerine kapılarını kapatıyor. ABD, Avrupa vatandaşlarını ülkesine kabul etmiyor. Bir süre sonra biz de ABD vatandaşlarına kapıları kapatabiliriz. “İstemeyen insanlar”, “istenmeyen insanlar” olmayı da tecrübe ediyorlar.

Umalım ki bu salgın krizinden sonra insanlık daha iyi bir dünya için adım atabilsin.

9 Mart 2020 Pazartesi

| Ebru Baybara Demir ile Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer



Soyut Şeyler Ekonomisi’nde konuğum sosyal girişimci ve şef Ebru Baybara Demir’di. “Hayatları yoksullaştırmamak için hayalleri zenginleştirmek gerek.” diyerek Mardin’de bölge kadınları ve Suriyeli mülteci kadınlarla hayata geçirdiği projelerle dünyanın en itibarlı aşçılık ödülleri yarışması olan Basque Culinary World Prize’da iki yıl üst üste dünyanın en iyi on şefi arasına giren ilk ve tek Türk şefi Demir’le ilham verici hayat hikayesinden kendisine eşlik eden yirmi bir kadınla açtığı Mardin’in ilk turistik girişimi olan Cercis Murat Konağı’na, Anadolu’nun genetik mirası ve yerel tohumlarımız üzerine gerçekleştirdiği projelerden sosyal gastronomi ideallerine varan birçok konuda sohbet ettik.

Soyut Şeyler Ekonomisi her cumartesi 21:00’de Ekotürk TV’de.

3 Mart 2020 Salı

| Biz hikayeleri sever, hikayelerden nefret eder, hikayelere saygı duyar, hatta hikayelerle sevişiriz

Bir kaza haberi: “Nijerya’da faaliyet gösteren Dana Havayolları’na ait bir yolcu uçağı, ülkenin en kalabalık şehri Lagos’ta bir gecekondu mahallesi üzerinde iken düştü. İki katlı bir binaya çakılan uçak anında alev aldı. Başkent Abuja’dan Lagos’a giden uçakta bulunan 153 kişi kazada feci şekilde can verdi. Yetkililer binada bulunanlardan da hayatını kaybedenlerin olabileceğini ve ölü sayısının artabileceğini kaydetti.”


Bir ajans haberi olarak televizyonların, gazetelerin, radyoların ve internet sitelerinin ilgili servislerine düşen bu haber, bir anda dünyada milyonlarca kişinin gündemine girer. Uçak kazaları seyrek olduğu için genelde ilgi çekicidir, hemen ayrıntılarına kulak kabartılır. Kaç kişi ölmüş? Kazada ölen 153 kişi, aslında çoğu insan için istatistiki bir rakamdan ibarettir. Bu nedenle, ilgili haber çok kısa bir süre içinde hafızaların derinliklerinde kaybolur gider. Oysa o 153 kişinin yakınları, hatta uzaktan bile olsa tanıyanları, hikayelerini bilenleri arasında başka bir anlam ifade eder bu felaket haberi. Evet, tek tek onlar için de 152, uçak kazasında ölüm istatistiklerine giren bir rakamdır sadece, fakat tanıdıkları o 153’üncü kişi başka...

Elbette vicdan sahibi her insan başka insanların ölümüne üzülür. Ancak, tanıdık kişinin ölümü, onunla ilgili hikayelerin ve kavramlar dünyasının bağlandığı fiziksel varlığın yok olmasıdır. Bu bakımdan da ölüm istatistikleriyle mukayese bile edilemeyecek bambaşka bir boyuttur.

Hatırlayacaksınız, felaket filmlerinin giriş bölümleri, felakete uğrayacak insanların seyirciye tanıtılmasına ayrılmıştır. Eğer düşme riski olan ve zorunlu iniş yapacak bir uçaktaysak, öncelikle yolcular arasında geziniriz. İlişkilerinde sorunlar yaşayan genç bir çift, kızının yanına giden aksi bir ihtiyar, kısa bir tatili değerlendirmeye çalışan aile ve sevimli çocukları, yaşlı bir çift, sevecen hostesler, pilotlar... Film, karakterler yaratarak her bir bireyin fiziksel varlığını bir hale gibi saran hikayeler ve kavramlar inşa eder ve onları, ölmeleri durumunda istatistiki bir rakam olmaktan kurtarmaya girişir. Onların ölmeleri artık bizim için gerçek bir kayıp olacaktır; ölürlerse çok üzülecek, yaşarlarsa çok sevinecek bir zihinsel yapılanma sürecinden geçmişizdir artık.

Biz filmin içine girdikçe de insanlar güzelleşir. Nesnel gerçeklikleri açısından öncesiyle sonrası arasında hiçbir fark bulunmayan, biz tanımadan da aynı olan insanlar, biz tanıdıktan sonra zihnimizdeki gerçeklikleri bakımından bizim için önemli bir değişime uğramışlardır artık, istatistiki bir rakamdan ibaret olmaktan kurtulmuşlardır.

Toplumsal ilişkilerimizi belirleyen etmen de, çevremizdeki insanların biyolojik mevcudiyetleri değil, kavramsal varlıklarıdır. Biyolojik varlıklar, hikayelerin ve kavramların taşıyıcısı konumundadırlar. Biz hikayeleri sever, hikayelerden nefret eder, hikayelere saygı duyar, hatta hikayelerle sevişiriz.

| Niçin soyut şeyler?

Çünkü, biyolojik sınırlarını aşmaya çalışan insan; yine biyolojik sınırlarını aşabilmiş insanlara, fiziksel sınırlarını aşabilmiş ürünlere, maddi sınırlarını aşabilmiş hizmetlere, coğrafi sınırlarını aşabilmiş ülke ve şehirlere ihtiyaç duyar.

Soyut Şeyler Ekonomisi her cumartesi saat 21:00’de Ekotürk TV’de.

2 Mart 2020 Pazartesi

| Prof. Dr. İzzet Bozkurt ile Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer



Soyut Şeyler Ekonomisi’nde konuğum İbn Haldun Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. İzzet Bozkurt’tu. Bozkurt’la pazarlama iletişimi yönetiminden bütünleşik pazarlama iletişimine, markadan nöro-pazarlamaya, iletişim sektöründen Türkiye’nin iletişim eğitimi sorunlarına varan birçok konuda sohbet ettik.

Soyut Şeyler Ekonomisi her cumartesi 21:00’de Ekotürk TV’de.

27 Şubat 2020 Perşembe

| “Bazı ilişkiler ayağınızı yerden kesebilir!“


Yıllar önce Sağlık Bakanlığı için yaptığımız bir çalışmayı “AIDS Education Posters” başlığı altında University of Rochester’in River Campus Kütüphanesi Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyonlar arşivinde buldum. (Yıl 1993, dönemin Sağlık Bakanı rahmetli Yıldırım Aktuna.)

24 Şubat 2020 Pazartesi

| H. Engin Tuncer ile Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer



Soyut Şeyler Ekonomisi’nde bu haftaki konuğum Eyüp Sabri Tuncer Kozmetik A.Ş. ve Yüzyıllık Markalar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Engin Tuncer’di. Tuncer’le Eyüp Sabri Tuncer kolonyalarının tarihinden bugünkü marka genişlemesine, Türk kozmetik sektöründen ülkemizin ihracat potansiyeline, yüz yıllık marka değerlerimizden Yüzyıllık Markalar Derneği’nin faaliyetlerine, Sakız Koyunu’ndan çiftçilik girişimlerine varan birçok konuda sohbet ettik.

Soyut Şeyler Ekonomisi her cumartesi 21:00’de Ekotürk TV’de.

17 Şubat 2020 Pazartesi

| Bulut Bağcı ile Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer



Soyut Şeyler Ekonomisi’nde konuğum Global Tourism Forum Başkanı Bulut Bağcı’ydı. Bağcı’yla dünya turizminden Türkiye turizmine, Asya, Avrupa ve Afrika’da gerçekleştirdiği organizasyonlardan kimi ülkelere hükümet bazında yaptığı turizm danışmanlıklarına, ülkemizin turizm potansiyelinden nitelikli turizm stratejilerine varan birçok konuda sohbet ettik.

Soyut Şeyler Ekonomisi her cumartesi 21:00’de Ekotürk TV’de.