18 Mart 2019 Pazartesi

8 Mart 2019 Cuma

| Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer, Konuk: Prof. Dr. Yavuz Tekelioğlu



Soyut Şeyler Ekonomisi her perşembe saat 21:00’de Ekotürk’te.

| Geçiş zonu, Anadolu


Anadolu her tarafından ayrı bir kenar ülkesi, bir geçiş zonu (ekoton, ecotone), sınır (lisier) etkisinin yaşandığı zengin toprak parçasıdır. İstanbul, bölgesinin başkenti... Marmara Balkanlar’a, Ege Antik Yunan’a, Akdeniz Cebelitarık’a kadar kuzeyi ve güneyiyle tüm Akdeniz havzasına, Güney Doğu Mezopotamya’ya, Doğu Orta Asya’ya, Karadeniz Kafkasya’ya ve Rusya’ya açılır. Böyle bir kültür coğrafyası yeryüzünde yok. Burayı tek tipliliğe mahkum etmek de buralardaki serveti sermayeye dönüştürememek de büyük günahtır.

4 Mart 2019 Pazartesi

| Gelecekten utanacağız!

Şöyle bir çevrenize göz atar mısınız? Logolarımız, ilanlarımız, sokak ve yönlendirme levhalarımız, hareketli ekran grafiklerimiz, dergilerimiz, gazetelerimiz, kitaplarımız, internet sitelerimiz, kapı numaralarımız, kredi kartlarımız, toplu taşıma biletlerimiz, faturalarımız, mağaza tabelalarımız, kartvizitlerimiz ve mezar taşlarımız gibi milyonlarca grafik tasarım ürünü, düşünebiliyor musunuz, çocuklarımıza miras bırakacağımız kültürel yansımalardır.

| Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer, Konuk: Dong-Woo Cho



Soyut Şeyler Ekonomisi her perşembe saat 21:00’de Ekotürk’te.

2 Mart 2019 Cumartesi

| Paint-Brush Effect

2000-2011 yılları arasında Tiran’ın belediye başkanı olan, sadece boya ve fırçayla şehirde büyük bir değişim hareketi başlatan şimdiki Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın TED konuşmasının bir bölümünü paylaşmak istiyorum:


“Siyasete girmeden önce sanatçıydım. Hala resim yapıyorum. Sanatı seviyorum. Renklerin hayatımıza ve topluma getirdiği neşeyi seviyorum ve içimdeki sanatçıdan bir parçayı politikama da taşımaya çalışıyorum. Görüyorum ki günümüzde işimin parçası, burada olma nedenim, sadece partim için kampanya yapmak değil, politika için ve onun hayatımızı iyileştirebilmede oynayabileceği rol için.  On bir sene başkentimiz Tiran’ın belediye başkanıydım. Bir sürü sorunla karşılaştık. Sanat çözümün bir parçasıydı. Ve ismim başlangıçta iki hususla anılıyordu: Kamu alanlarını geri alabilmek için yasa dışı binaların yıkılması ve şehrimde kaybolmuş olan umudu geri getirebilmek için renklerin kullanılması. Ama renklerin kullanımı sadece bir sanat icraatı değildi. Daha ziyade, bir çeşit politik aksiyondu. Seçildiğim sırada kullanılabilir şehir bütçesinin sıfır virgül bir şeyler olduğu çevrede bir aksiyon. İlk binayı sıkıcı kasvetli bir griden parlak bir turuncuya boyadığımızda beklemediğimiz bir şey oldu. Trafik tıkandı ve bir grup insan inanılmaz bir kaza yeriymiş gibi toplandı, ya da bir pop yıldızı görmüşler gibi. Finansmanı yöneten AB görevlisi boyanmış olan binaya aceleyle geldi. Fonu keseceğine dair feryatlar etti. ‘Ama neden?’ diye sordum. ‘Çünkü seçtiğiniz bu renkler Avrupa standartlarına uymuyor.’ dedi. Ben de dedim ki ‘Bunu yapmazsak çevre de Avrupa standartlarına uymayacak, ama renkleri kendimiz seçeceğiz. Çünkü bizim istediğimiz tam olarak da bu. Ve eğer işimizi yapmamıza engel olursanız tam burada, bu yolda bir basın toplantısı düzenleyeceğim ve insanlara sizin bana sosyalist dönemdeki sansürcülerin baktığı gibi baktığınızı söyleyeceğim.’ Sonra biraz tedirgin göründü ve beni uzlaşmaya çağırdı. Ben ona üzgün olduğumu ama uzlaşmanın renginin gri olduğunu ve bize bir ömür yetecek kadar gri gördüğümüzü söyledim. Zaman değişim zamanı. Kamu alanlarının rehabilitasyonu insanların kaybettikleri bir şehre ait olma hissini tekrar uyandırdı. Insanların yaşadıkları yere olan gururu ve yıllardır herkesin gömülü tuttuğu, kamu alanlarından fışkıran yasadışı ve ilkel binalara olan öfkenin altında saklı olan duygular. Ve her yerde renkler belirdiğinde insanların duygularında bir değişiklik oldu. ‘Bu da ne? Ne oluyor? Renkler bize ne yapıyor?’ Ve bir anket yaptık, hayatımda gördüğüm en büyüleyici anket. İnsanlara şunu sorduk: ‘Bunu istiyor musunuz, binaların boyanmaya devam etmesini istiyor musunuz?’ Ve ikinci soru şuydu: ‘Bu işin durmasını mı istiyorsunuz, devam etmesini mi?’ İlk soruya cevaplayanların %63’ü evet dedi, beğeniyoruz. %37 hayır, beğenmiyoruz dedi. Ama ikinci soruda, beğenmiyoruz diyenlerin yarısı devam etmesini istediklerini söyledi. Bir değişiklik fark ettik. İnsanlar sokağa daha az çöp atıyordu örneğin, vergilerini ödemeye başladılar, unuttukları bir şeyi hissetmeye başladılar. Ve güzellik bir muhafız gibi işliyordu polisin ve devletin olmadığı yerlerde. Hatırlıyorum, bir gün sokakta yürüyordum. Sokak yeni boyanmıştı. Ve yeni bir ağacın dikildiği bir yerde bir dükkan sahibini ve karısını dükkanlarına cam bir vitrin yaparken gördüm. Eski kepengi çöpe atmışlardı. ‘Neden kepengi atıyorsunuz?’ diye sordum. ‘E, artık sokaklar güvenli.’ diye cevap verdiler. ’Güvenli mi? Neden? Daha fazla mı polis var artık?’ dedim  ‘Haydi canım! Ne polisi? Sen de görüyorsun. Artık renkler var, sokak lambaları, deliksiz kaldırımlar, ağaçlar. O kadar güzel ki, artık güvenli.’ Ve gerçekten de güzellik, insanlara korundukları hissini veriyordu. Yersiz de değildi bu duygu. Suç azaldı. 1990’da kazanılan özgürlük şehre bir anarşi hali getirmişti, bu 90’ların şehirde umudun kaybolmasına neden olmuştu. Duvarlardaki boya çocukların karnını doyurmuyordu, hastaları iyileştirmiyordu ya da kimseyi eğitmiyordu, ama onlara umut ve ışık veriyordu ve onlara her şeyi yapmanın farklı bir yolu olduğunu gösteriyordu, farklı bir ruh, hayata karşı farklı bir bakış. Ve aynı enerjiyi ve umudu politikamıza da getirebilirsek birbirimiz ve ülkemiz için daha iyi bir hayat inşa edebilirdik.”

Konuşmanın geri kalanını videodan dinleyebilirsiniz. Bir de öneri: Eğer bu hareket bir şekilde literatüre girecekse adına Paint-Brush Effect (Boya-Fırça Etkisi) denilebilir.

26 Şubat 2019 Salı

| Algı mı olgu mu?

Varlığın düşünceden önce geldiği, düşünen bir özne olsa da olmasa da varlığın var olduğu ve bu durumun düşünceden bağımsız olduğu kabul edilir. Bu görüşe göre dış dünya kendi başına vardır, bizim onu algılamamamız onun varlığını ortadan kaldırmaz. Ayrıca biz, nesnel dış dünyayı düşünce ve duygularımızla değiştiremeyiz.

Bunun yanında, bizim için de zihinsel gerçekliklerimizden başkası yoktur. Kendi zihinsel gerçekliğimizi değiştirebiliriz, fakat eskisinin yerine koyduğumuz yenisi de yine kendi zihinsel gerçekliğimizdir, daha ötesi değil.

Yani hep algı, hep algı.

24 Şubat 2019 Pazar

| The Turkish Rose

Ünlü Fransız antropolog ve düşünür Marc Augé’ye göre eğer bir yer (space); kültür, kimlik ve tarihle tanımlanamıyorsa orası “non-space”, yani “olmayan yer”dir, “yok”tur, “hiçbir yer”dir. Ülke olarak çok büyük bir avantajımız var. Anadolu’da boylu boyunca bir kültürel servetin üzerinde oturuyoruz. Artık bu kültürel serveti bir kültürel sermayeye dönüştürebilmeliyiz.


İstanbul, bölgesinin başkenti... Marmara Balkanlar’a ve Avrupa’ya, Ege Antik Yunan’a, Akdeniz Cebelitarık’a kadar Akdeniz havzasına, Güney Doğu Mezopotamya’ya, Doğu Hazar’a ve ötesine, Karadeniz Kafkasya’ya ve Rusya’ya açılır. Böyle bir toprak parçası yeryüzünde yok. Bu topraklar dünyanın tam kalbi, o nedenle bunun bir sürü dezavantajını yaşıyoruz; avantajını yaşamak içinse ne yapabiliriz, bunun üzerinde düşünüp çalışmamız gerekiyor.

Jean Baudrillard’ın “İstanbul, jeolojik olarak da pek çok uygarlığın, kültürün dibe çökmesiyle oluşmuş bir tortu kenti. Amerikan kentlerinde yukarı, İstanbul’da ise derine doğru bir dikeylik söz konusu. (...) Bir tür derin zamansallık anlamında, düşler biçiminde de olsa kendini hissettiren tüm o fosil kültürlerden yayılan bir sızıntı söz konusu.” sözünü tüm Anadolu’ya teşmil edebiliriz aslında.

İşte yerin altında yatan bu kültürel serveti kültürel sermayeye dönüştürerek bunu sadece turizme değil, tüm ülkeye ve sattığımız tüm hizmet ve ürünlere yükleyebiliriz. Çünkü her şey ancak böyle değerli olabilir. Ekonomik ve teknolojik yükselme kültürel ve sanatsal gelişmişlikle gerçekleşebilir ancak.

Dünyada itibarlı bir “Türkiye markası” inşa edebilir ve bunu turizm dahil her şeyimizin, ürünlerimizin, hizmetlerimizin ve Türk markalarının doğup, yaşayıp gelişebilecekleri bir ekosisteme dönüştürebilirsek başaracağız. Aksine daha kötüsü, eğer dünyada “Türkiye markası”nı kendimiz inşa edemezsek onu bu boşluktan istifadeyle başkaları şimdiye kadar yaptıkları gibi keyiflerine göre inşa etmeye devam edeceklerdir.

Marka bir değerler toplamıdır. Bu bakımdan değer yaratmak, değer yüklemek, değerleri açığa çıkarmak, değerleri büyütmek, değerleri yaymak konularına daha fazla odaklanmalıyız. Değer yaratmak öncelikle bir marka inşa faaliyetidir. Değerleri yaymak ise marka iletişimi. Bu ikisini aynı anda yapabilecek bir stratejiye ihtiyacımız var; bir yandan değerler yaratırken diğer yandan yarattığımız değerleri yayarak daha fazla kitlenin zihninde inşa etmek.

Nasıl fındığımızı, kayısımızı, zeytinyağımızı emtia olarak satmak zorunda kalıyorsak, turizmimizi de öyle satıyoruz. Türkiye’den en fazla zeytinyağını, aynı zamanda önemli zeytin üreticileri olan İspanya ve İtalya satın alıyor. Tabii, iç pazarda tüketmek için değil, markalayıp başka ülkelere satmak için. Bizden giden halis Türk zeytinyağı bir İtalyan şişesinin içine girer girmez İtalya’nın kültürüyle (mesela Rönesans, Vivaldi, Da Vinci, Roma, Floransa, Toskana vb.) haşır neşir olarak henüz şişenin üstüne herhangi bir marka basılmadan bile ciddi bir katma değer elde eder. Yani bir İtalyan şişesi, daha zeytinyağı içine girmeden İtalya imajıyla doludur ve artık bunun üstüne eklenen zeytinyağının Türkiye’den mi Tunus’tan mı Cezayir’den mi Mısır’dan mı geldiğinin hiçbir önemi yoktur. İşte kültür, her hizmeti ve ürünü yeşerten, değerli hale getiren böyle bir güçtür.

Aynı şekilde dünyadaki bütün sinema seyircileri Hollywood’a sadece gişelerde biletle ödeme yapmıyor, aynı zamanda kültürüyle beslediği tüm markalara da bir Hollywood payı ödüyor. Son yirmi yıldır Güney Kore’nin modadan sinemaya, pop müzikten dizilere, hatta çereze kadar dünya kamuoyuna yönelik başlattığı kültürel hareket, aynı zamanda markalarını beslemeye yönelik akılcı bir stratejinin sonucudur. Kültür o denli hayati öneme sahiptir ki, mesela markalar kültürel anlamda ruhlarını kaybettiklerinde değerlerini de kaybederler. O nedenle Türk Ülker’deki Godiva hâlâ bir Belçikalı, Çinli Geely’deki Volvo bir İsveçli, Hint Tata’daki Jaguar bir İngiliz’dir.

Turist sayımız arttıkça turizm gelirlerimizin aynı oranda artmamasının nedeni emtia olma durumudur. Biz Antalya’da sadece deniz, kum, güneş satarken İspanya Barselona’da bunu kültürüyle birlikte daha katma değerli olarak satabiliyor. Evet, kültür alınıp satılabilen bir şeydir, ama satıldıkça eksilmez, aksine çoğalır.

George Mason Üniversitesi profesörlerinden Alison Landsberg, Prosthetic Memory adlı kitabında kendisinin “protez hafıza” kuramını paylaşır. Ona göre, kitle kültürü hafızayı dönüştürmüş, daha doğrusu ona bir uzantı, bir protez eklemiştir. Böylece insanlar artık yaşamadıklarını, deneyimlemediklerini hatırlayabilmektedirler. Kısacası protez hafıza, insanın kitle kültürü teknolojileri sayesinde elde ettiği deneyimlerinin sonucudur. Landsberg; sinema, tiyatro, görsel sanatlar, pazarlama gibi unsurların protez belleği nasıl ve hangi etkilerle yarattığını inceler adı geçen kitabında. Ona göre, kitle kültürü teknolojilerinin yarattığı alternatif gerçeklikler insanların özgün anı ve deneyimlerine dönüştürülebilmekte, hatta protez hafızayı yaratan bu deneyimlerle gerçek deneyimler birbirine karışabilmektedir. Landsberg’e göre çok kısa zaman sonra insan hafızasının yarısını protez hafıza oluşturacak. Biz de bu gerçeği dikkate almalı, her türlü iletişim aracını kullanarak dünya insanlarının protez hafızalarının bir parçası olabilmeli, onları bu yolla potansiyel misafirlerimiz haline getirmeliyiz. Türkiye’yi insanların “protez hafıza”larına yerleştirmek, gelip görmeseler bile buraları o insanlara götürmek ve doğal vatandaşlar haline getirmek demektir.

Bu bağlamda, dünyada başlatabileceğimiz bir Türk kültür hareketini “The Turkish Rose” adıyla markalaştırabilir ve kavramın altını “iyilik-hayırseverlik”, “turizm”, “sinema-TV”, “tarih-arkeoloji-müzecilik”, “gastronomi”, “markalar”, “sağlık-eğitim”, “müzik-eğlence-spor” ve “sanat-edebiyat-moda-zanaat” alt başlıklarıyla doldurabiliriz.

“Hayırseverlik”te dünyanın en öndeki ülkesiyiz. Üç milyonun üstünde Suriyeli göçmeni insani ve vicdani nedenlerle topraklarımıza kabul etmemize rağmen Batı tarafından sınırdan terörist geçirdiğimiz ithamıyla karşı karşıya kalıyoruz, fakat buna sadece diplomasi diliyle cevap vermeye çalışıyoruz. Oysa diplomasinin dili birçok konuda yetersiz kalır, önemli olan kamu diplomasisini başarıyla icra edebilmektir. Anadolu’da “iyilik” temellerini atmış erenlerin nefesleri artık duyulmasa da hâlâ hissediliyor. Sadece Gaziantep’te bulunan gastronomi zenginliği bile dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur, ama sunumda yetersiziz. “Turizm”de deniz ve kumdan doğa ve tarihe kadar geniş bir potansiyelimiz var, ancak bunlara değer yükleyemediğimiz için emtia fiyatına ve neredeyse zararına satıyoruz. Göbeklitepe’yle birlikte insanlık tarihinin değiştiğinin henüz kendi kamuoyumuz bile farkında değil. “Moda” değil, dünyanın moda markalarına tekstil ürünü ihraç edebiliyoruz ancak. “Sağlık” turizmini iyi yönetebilirsek şansımız var. Bölgemizin “eğitim” üssü olabilecek imkanlara sahibiz. “TV” dizilerimiz iyi gidiyor, fakat “sinema”da hâlâ iç pazara bağlıyız. Henüz dünyanın 500 değerli markası arasına girmiş bir markamız yok. Sanat ve edebiyatta önemli bir potansiyelimiz var, ancak Nobel ödüllü romancımız bile iç çekişmelerin karmaşasında kaynamış durumda. “Gastronomi”de olduğu gibi “müzik”te de inanılmaz bir çeşitliliğin ve zenginliğin içindeyiz, bu potansiyel dünya insanının zevklerine hitap edecek sunum imkanlarına kavuşturulmayı bekliyor.

Ancak dünyada bir Türk kültür hareketi başlatabilir, “soyut şeyler”imizi keşfedip yüceltir, “soyut şeyler” inşa edebilirsek Türkiye’nin ihracat kilogram fiyatını yükseltebilir, turizmi ucuzluktan kurtarabilir, tarımsal ürünlerimizi değerli satabilir, orta gelir tuzağından kurtulabilir, ikide bir krize giren kırılgan ekonomimizi güçlendirebilir ve dünyanın itibarlı bir ülkesi olabiliriz. Başka yolu yok.

The Turkish Rose’un geliştirilmesinde desteklerinden dolayı Nilüfer Gülata ve İdil Ozman’a teşekkür ederim.

23 Şubat 2019 Cumartesi

| Dünyanın sıfır noktası: Milion Taşı

Değerleri açığa çıkarmayı ve büyütmeyi bilemediğimiz sürece turizmde niteliksel bir büyüme sağlayamayacağımız gibi genel anlamda ekonomimizi de büyütemeyiz.



Adı bile yanlış yazılarak Yerebatan Sarnıcı’nın yakınında bir köşeye tıkılmış gibi duran ve “Bütün yollar Roma’ya (yani Yeni Roma‘ya, yani İstanbul‘a) çıkar.” sözünün kaynağı olan bu taş (Milion Taşı) bin yıl boyunca dünyanın Grreenwich’i, bütün yolların sıfır noktasıydı.

Bunu tekrarlayalım: Büyük bir kültürel servetin üstünde oturuyoruz, fakat bunu sermayeye dönüştüremiyoruz.

22 Şubat 2019 Cuma

| Soyut Şeyler Ekonomisi, A. Selim Tuncer, Konuk: Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç



Soyut Şeyler Ekonomisi her perşembe saat 21:00’de Ekotürk’te.

| “Gömülmenin neresinden dönsek kârdır.”

Salonda ben çocuklarla oynarken Serpil mimarinin öneminden bahsediyor, Nazlı Hilal pür dikkat dinliyordu. “Doğan Hasol bize hep ‘Kötü binada iyi insan yetişmez’ derdi. Çarpık şehirden de düzgün insan çıkmaz. Hepimizin sevdiği bir futbolcu, politikacı, sinemacı veya müzisyen var, fakat her birimiz yaşayan bir mimarı benimsiyor muyuz? Romalı mimar Vitruvius, 2000 bin yıl önce yazdı: ‘Bir binanın üç özelliği olmalı: Sağlamlık, kullanışlılık, estetik.’ Bu nitelikler, şehrin bütünü için de lüzumludur. Aksi halde, iyi binalar hayati çelişkilerin simgelerine dönüşür. Mimari, kente karakter temin eder. Sadece sembol yapılar [Kâbe, Eiffel Kulesi, Hürriyet Abidesi...] değil, tüm yapılar şehrin temsilcisidir. Kente özgü kültürün ya canlılığına ya da can çekişmesine etki eder. Mimari bütünlük, insani yakınlığı, duygu birliğini mümkün kılar. ‘Yapısal’ ortak paydadan mahrum bir muhitte insanların aşkları kısa sürer, kavgaları uzun. Mimari, şehirde yaşayanların rollerini belirler, onları yönlendirir. Yozlaşmış bir yığın mıyız bireylerden müteşekkil bir toplum mu? Bu, mimariye bakar. Herhangi bir kentin panoramik fotoğrafını inceleyerek orada oturanların ekonomik, psikolojik, eğitimsel... her türlü durumunu anlayabiliriz. Kentte meydan yoksa, demokrasi gelişmez. Kaldırımlar darsa, bireye saygı kıttır. Yapılar çok katlıysa, kanser yaygındır. Çünkü komşuluk ölmüştür. Binalar, insanlardan uzun yaşar. Tapusu kimde olursa olun, her bina şehirdeki herkesindir. Çünkü manzaranın değişmez bir parçasıdır. İçinde barınmasan da, yapının yüzüne bakarsın. Somurtkan yapılar, şehir hayatının tadını kaçırır. İyi bir bina yaptığınızda evlatlarınıza, torunlarınıza ve de komşularınıza harika bir hediye sunmuş olursunuz. Kötü bina yaparsanız, gelecek nesilleri de hasta eder, kronik depresyona sürüklersiniz. Eğitim kalitesini arttırmada, en az maliyetle en etkili sonuç; okul binalarının ve bahçelerinin estetikleştirilmesiyle elde edilir. Bahçesi çölleşmiş, cezaevi benzeri okullarda öğretmenler şefkatli, öğrenciler mutlu olamaz. Bahçeler, dünyevi eserler olan binaların cennetle bağını kurar. Bahçesiz evden çıkan cenaze cennete gidebilir mi? Ha? Bahçe, bir binanın asıl manzarasıdır. Saklanmak için ideal yerleşimler olan metropoller, kaçaklar için tasarlanmış gibidir, çünkü insanları birbirinden yalıtır, ayırır. Dolayısıyla bir tür cezaevi işlevi de görürler. [Sanal alemin hipnotik mimarisi metropoldeki ‘iptilalara’ yeni bir seri ekler.] Büyük şehirlde mukimsen, ya kaçaksın ya da mahkum. Mimari üzerine düşünmek bizi ideolojik obsesyonlardan kurtarır. Kim ki mimariyi [inşaat ayrı] dert ediyor, kavgayı değil, aşkı seçiyor demektir. [Aşıklar pembe panjurlu evi aşıp bir aşk şehri hayal etmeliler.] Mimari bilmeden şehirli olunmaz. Sosyalist, özgürlükçü, dindar, muhafazakar, milliyetçi... de olunmaz. Bu yüzden enkazda yankılanan kuru gürültü dinmiyor. Gömülmenin neresinden dönsek kârdır.”

—Murat Menteş, Ruhi Mücerret

15 Şubat 2019 Cuma

11 Şubat 2019 Pazartesi

| Avrupa’dan Asya’ya yürüyerek geçmek...

“Avrupa’dan Asya’ya yürüyerek geçmek veya birkaç dirhem baharat, birkaç arşın ibrişim...” başlıklı yazımın üzerinden tam on iki yıl geçmiş. Buna rağmen benim görüşlerimde bir dirhem değişiklik yok. Evet, Boğaz’ın köprülerinden biri yaya trafiğine açılmalıdır. (Ki en uygunu 1’incisidir.) Hadi sınırlandırıp yaya turist geçişine diyelim.

Dünyada kıtalar aşıran başka köprü yok. Turizm ülkesiyiz iddiamıza rağmen bu gibi değerlere kayıtsız kalmamız anlaşılır gibi değil. Kanıksamak korkunç bir değer kaybı yaratıyor.



Bakın, konu açılınca durumu kanıksamamış Sevgili Anjelika Akbar’ın gözlerindeki ışıltıyı görün. Belki bilinciniz açılır, değerini anlarsınız.

Bu arada, bunun çok da yaratıcı bir fikir olmadığını söyleyeyim, çünkü dünyada örnekleri var. En ünlüsü San Francisco’daki Golden Gate. Görenler bilir, girişinde bir otopark ve selfi mekanı yer alır. Bisikletinizle veya yaya olarak köprüden geçebilirsiniz.



9 Şubat 2019 Cumartesi

3 Şubat 2019 Pazar

| Fındığın kilosu 15 lira değil, 150 lira olsun

Dünya fındığının %75’ini biz üretiyoruz. Tarımsal ürün olarak fındık ihracatımız rekolteye ve fiyata göre yıllık 2 ya da 3 milyar dolar arasında değişiyor. Ve biz, her sonbaharda fındığın kilogram fiyatını tartışıyoruz.



Ben de diyorum ki, fındığın kilosu 10-15 lira değil, 150 lira, hatta daha fazla olsun. Yaptığım kaba bir hesaplamaya göre bizim yıllık 2-3 milyar dolarlık fındığımız dünyada 100 milyar dolarlık bir ciro oluşturuyor. İtalyanlar bizim 200 milyon avroluk fındığımızdan 12 milyar avroluk bir değer yaratıyorlar.

Bu ürünleri merakımdan gittiğim ABD’nin fındık bölgesi Oregon’da bir fabrika satış mağazasından almıştım. Bugün sadece bunları evde bir yere tıkılmış olarak buldum, ama çiğ fındıktan kavrulmuşuna, fındık yağından fındıklı süte, gofretinden nektarına, çikolatalı fındık ezmesinden ballısına daha onlarca çeşit de vardı.

Dünya fındık üretiminde neredeyse tekeliz, fakat fındığı yıllardır katma değersiz mal olarak satmaya devam ediyoruz maalesef.

2 Şubat 2019 Cumartesi

| Bayrağa da yazıktır markaya da...

Adı bir zamanlar Eti Matik’ti. Yani koskoca Eti Maden’in adı bir temizlik ürününe marka adı yapılmıştı. Uyarılara rağmen durumun vehameti ancak beş altı yıl sonra anlaşılmış olmalı ki şimdi ana hammaddesinden kaynaklı olarak Boron oldu.


Tam doğru yola girilmiş diyecektim ki bu kadar rekabetçi bir ürünün lansman iletişiminde kategori ortalamasının bu kadar gerisinde kalması, çamaşır temizliğiyle hiç ilgisi olmamasına rağmen hamaset edebiyatının arkasına sığınılması hiç olmadı. Ne kadar rekabetçi ürünümüz olursa olsun, farklılaşmayı ve meydan okumayı kategori teamülleri içinde, kategorinin kodlarıyla yapmak zorundayız.

Dalgalanan Türk bayrağıyla don gömlek temizliği arasında böyle bir ilişki kurmak her şeyden önce ciddi bir özgüven sorunudur.

Bayrağa da yazıktır markaya da.

1 Şubat 2019 Cuma

27 Ocak 2019 Pazar

13 Ocak 2019 Pazar

4 Ocak 2019 Cuma

2 Ocak 2019 Çarşamba

17 Aralık 2018 Pazartesi

7 Aralık 2018 Cuma