Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Cuma, Temmuz 21, 2006

| “Bonne pour l’orient!”

Haluk Mesci, Kırmızı dergisinin 3. sayısında yer alan “Türkiye’de grafik yok! Varsa da yeterince pahalı değil...” başlıklı yazısına “Türkiye’nin büyük bir reklamvereni, adı büyük bir yabancı tasarım şirketine gidip kurum kimliği yaptırdığında; zincir veya mağaza kavramı veya marka çalışması ısmarladığında yüreğim derinden sızlıyor. Çoğu kez, kalitesi tartışılır birtakım şeylere üç haneli binlerce doları bastırıyorlar. (Bazen de, yapılan işin “bonne pour l’orient” bir klonlama olduğu çıkıyor sonradan, şu telefon operatöründe olduğu gibi...)” cümleleriyle başlıyor ve İzmir menşeli “İzAir”in yurtdışında yaptırılan logosunu başarılı bulmadığı belirterek Türk şirketlerinin, dışarıdaki şöhretli dizayn firmalarına ödediği üç haneli bin dolarlara hayıflanıyor. Mesci “Yoksa Türk tasarımcılar yabancılara göre çok daha ucuzdu da, bu yüzden güven mi vermiyordu!?” diye sorduktan sonra devam ediyor: “İnsan düşünmeden edemiyor, niye kendi insanımıza, uzmanımıza da şans vermeyelim diye...”


Haluk Mesci yazısında Ogilvy’den de bir anekdot aktarmış, onu da olduğu gibi alıyorum:
“Bir arkadaşı aramış, ‘Bir amblem yaptırdık, onu görmeye gideceğim, benimle gelir misin?’ demiş, ‘Birlikte değerlendiririz, görüşünü söylersin.’ Buluşmuşlar, çalışmayı yapan büyük grafik tasarım şirketine toplantıya gitmişler. İşler çıkarılmış ortaya, karşılarına dizilmiş. Başlamışlar tek tek incelemeye. Ancak Ogilvy, pek de matah bir şey bulamamış aralarında...

Bir not çiziktirip usulca vermiş arkadaşına: ‘Bu çalışmaya kaç para verdiniz tanrı aşkına?’

Arkadaşı bir şeyler yazıp geri vermiş: ‘Çift haneli şu kadar bin dolar...’

Ogilvy yeni bir not yazmış: ‘Bizim ajanstaki genç çocuklardan herhangi biri, çok daha iyisini birkaç yüz dolara yapardı size.’

Arkadaşı gülmüş ve yine bir şeyler yazıp uzatmış: ‘İyi ama, o kadar bin doları vermeseydik, çalışmaya ve çıkacak sonuca gerekli saygıyı duymazdık ki!’
Bu anekdotun arkasından hemen ben de başımdan geçen benzer bir olayı anlatayım, sonra da vakanın analizine geçeriz.



İsimleri saklı tutmak istiyorum. (Fotoğrafların da hikayeyle bir ilgisi yok.) Üzerinden beş altı yıl geçti. Gıda sektöründe faaliyet gösteren bir müşterim, şirketiyle ilgili olarak yeniden yapılanma süreci başlatmıştı. Çeşitli çokuluslu şirketlerden bazı profesyonelleri transfer etmiş, çok ünlü bir pazarlama uzmanını genel müdür, yine çok ünlü bir hocamızı da pazarlama danışmanı olarak göreve başlatmıştı. Aslında bu gibi durumlarda yeni yönetim tarafından genelde şirketin tedarikçileri de gözden geçirilir, maalesef reklam ajansları da bir hizmet tedarikçisi olarak görüldüğü için o yönde de bir değişikliğe gidilir. Fakat bizimle ilişkilerini reklam ajansı hizmeti kapsamında sürdürme kararı verdiler. Ancak, daha önce bizim ürettiğimiz marka kimliği ve ürün ambalajlarını değiştirme ve bu hizmeti de yurt dışından alma yolunu seçtiler.

Süreç başladığında benden de görüş isteyip Avrupa’dan firma isimleri sordular. Ben de kendilerine iki isim vermiştim. Ancak benim önerdiğim firmaların teklifleri sanırım pahalı geldiği için Londra merkezli bir firmayla çalışmaya karar verdiler. Tabii onların da teklifleri bizim daha önce çalıştığımız fiyatlara göre beş misli falandı. (Ki bu konuda biz, Türkiye koşullarında pahalı biliniriz.) Demek ki benim önerdiğim firmaların fiyatları bizim fiyatlara göre on misli olmalıydı.

Bu arada ben, zaman içinde oluşmuş dostlukların da etkisiyle birden kendimi süreç içinde bilaücret bir danışman olarak buldum. Yani Selim Abi olarak!


Aradan geçen birkaç aydan sonra bir gün arayıp “İşler tamamlanmış, önümüzdeki hafta Londra’ya gidiyoruz. Senin de biletini aldırıyoruz, vize işlemlerini hallet.” demezler mi? O günlerde yaklaşık iki haftalık bir yurt dışı seyahatinden yeni dönmüştüm. “Hayır, ben gelemem.” dedim, “Tamam, aynı zamanda müşterimiz olduğunuz ve kötü bir sürpriz yaşamamanız için elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum, ama bugünlerde işimi gücümü bırakıp birkaç günlük bir seyahata çıkabilecek durumda değilim.”


Galiba biraz uzatıyorum, toparlayayım. Kendileri gittiler, işleri değerlendirmek üzere alıp getirmişler. Bir gün beni değerlendirme toplantısı için şirkete davet ettiler. Gittim.

Yönetim Kurulu Başkanı, Genel Müdür ve tüm birim müdürleri, pazarlama danışmanı ve daha birçok kişi toplantı odasına zor sığmış durumdalar. Bana da yer açıldı. Üç alternatifli çalışmalar toplantı odasının duvarına yaslanacak şekilde yayılmış.

Ne tahmin ediyorsunuz? Hemen söyleyeyim, Ogilvy’nin aktardığından da beter bir durum var ortada. Yani aman Tanrım! Ambalaj tasarımlarını geçtim, böyle bir logo dizaynı yapabilmek için grafik eğitimi falan almak gerekmiyor. Vallahi abartmıyorum. Felaket! Daha önceki logonun tasarımı bize ait olmadığı için farkına varmadan da olsa subjektif davranmam ihtimal konusu değil. Ambalaj tasarımlarının da hiç geri kalır yanı yok. Ayrıca, hiçbir alternatifin, Türk pazarının ve kategorinin teamüllerine, tüketici alışkanlıklarına uyan yanı da yok. Bu da önemli çünkü.


Durumumu düşünün. Danışılmak üzere davet edilmişim, ancak ortada öylesine trajikomik bir durum var ki, bir sürü önemli adam beş para etmez işlerin başına üşüşmüş ciddi ciddi tartışıyorlar. “Hiçbiri beş para etmez, hepsini çöpe atın.” diyeceğim, fakat bu kadar kestirme bir cevap ciddi anlamda inandırıcılığımı zedeleyecek. Ciddi ciddi işlerin kritiğini yapıyormuşum rolü yapsam, ortada kritik yapacak bir durum yok ki, kendimden utanıyorum. “İyi olmuş, güle güle kullanın.” desem mesleğime ihanet edeceğim. Berbat bir durumdayım yani!

Sonunda heyecansız, sakin bir ses tonuyla, yani küfür falan etmeden gerçeği söyledim. Fakat dinleyen olmadı, ya gerçekten inandırıcılığımı yitirmiştim ya da “Yahu, o kadar para verdik. Biz bunları zehir olsa içeriz vallahi!” psikolojisiyle işler uygulamaya geçti. Ürünün yeni ambalajlarıyla penetrasyonu tamamlandıktan sonra acı gerçek anlaşıldı, ama iş işten geçmişti. Eski ambalajlı ürünlerle yenilerini, hareket halindeyken değiştirmek o kadar zordur ki, operasyon gücü sınırlı firmalar için ölümcül bir iştir bu.

Hikayeyi bitiriyorum: Bu yıl başında logoyu adam etmeye çalıştık, marka kimliğini de tümden değiştirdik. Tabii beşte bir fiyatına... (İş hayatında intikam duygusuna yer olmaz:)


Evet, şimdi bizim maddelere başlayalım:

1.
Bence Mesci, İzAir logosuyla ilgili değerlendirme yaparken oldukça kibar davranmış. Ben, neyse onu söyleyeceğim; bu çalışma, hevesli bir matbaacı çırağının elinden çıkmış olma durumundan bir adım bile ileride değil. Hele bu, geçenlerde yayınladıkları, ucuz Photoshop numaralarıyla “fıstık” hostesleri bulutların üzerine oturttukları tam sayfa gazete ilanlarıyla birleşince şirketin “düşünme biçimi”ni açıkça gözlemleme imkanına kavuşuyorsunuz. Hadi logoyu ecnebiler şişirdi, bu ilanı da mı onlar yaptı yani?
2.
Bu konularda, en sıkıntılı kategorilerden biri de havayolu şirketleridir. Görsel kimlikte sempatik bir algı yaratmaya çalışırken cıvıtmamanız gerekiyor, güven algısı yaratmak için de somurtuk bir ciddiyete paçayı kaptırmamanız...


3.
Görsel kimlik tasarlamanın kahredici streslerinden biri şudur; kategorinin teamüllerine sadık kalarak özgün ve farklı olmayı başarabilmek... Eliniz kolunuz zincirlerle bağlıyken enfes fırça darbeleriyle muhteşem tablonuzu tamamlayabilmelisiniz. Yani yaratacağınız görsel kimlik bir yandan “Ben bir havayolu markasıyım, köfteci zinciri değilim.” derken, bir yandan da “Gördüğünüz gibi diğer havayolu markalarının hepsinden farklıyım.” mesajı verebilmelidir. Bu ilkeyi, margarinden gazoza, bankadan market zincirine, bilgisayardan cep telefonuna kadar her kategoriye uygulayabilirsiniz/uygulamalısınız.
4.
Ülkemizde amblem-logo, marka kimliği (brand identity), kurum kimliği (corporate identity), ambalaj tasarımı (package design) ve diğer konularında yeterli ve arzu edilen evsafta arzın olmadığı söylenir. Bu doğrudur. Ancak, arzın gelişmemesinin sorumlusu da talep noksanlığıdır. Hatta mevcut talebe göre arz fazlasının olduğunu bile söyleyebiliriz belki.
5.
Mevcut arzın yeterli olgunluğa ve bilimsel ciddiyete kavuşmadığını da kabul etmeliyiz. Ancak bu da mevcut talebin niteliği ve görgüsüyle ilgili bir durumdur. Meslek hayatımda, dışarıda bu işlere milyon dolarlar veren kalburüstü firmaların, karşılarına Türk firması çıktığında Bayrampaşa’daki bir baharatçıdan daha fazla cimri davrandığını çok gördüm. Arz kendini nasıl geliştirsin ki?
4.
Şunu hemen söylemeliyim ki, grafik dizayn başarısı konusunda İstanbul, dünyanın çeşitli merkezlerinden kesinlikle daha geri değildir. Grafik dizayn arzının iki temel sorunu vardır, biri kendini ispat edeceği bir talep ve pazar derinliği yoktur, diğeri ise grafik tasarımcılarımızın ticari grafik üretirken yabancı pazarlarda üretilmiş örneklerle beslenmeleri ve özellikle pazarlama iletişimi konusundaki eğitimsizlikleridir. Bunu, mevcut koşullarda okullarımızın yapamadığı belli, ama bir okul işlevi görecek kurumların oluşmaması da sorunu derinleştirmektedir. “Hevesli bir matbaacı çırağı” veya Ogilvy’nin ajansındaki “genç çocuklardan biri” ise sadece ironik yaklaşımlardır. İş, son derece ciddidir.
5.
Bazı firmalarımızın marka ve kurum görsel kimlik çalışmalarını yurtdışında yaptırmayı tercih etmelerine hiçbir itirazım yok. Ama burada hizmeti satın alanların bakış, görüş ve değerlendirmeleri çok önemli... Seçiciler ve kriterleri sağlam olursa, Mesci’ye katılıyorum, bugün itibariyle bu hizmetin ülkemizden alınması bence de pekala mümkündür. Ancak bu kriterler sağlam olmazsa, yukarıdaki ve daha pek çok örnekte görüldüğü gibi ecnebi firmalara iş yaptırmanın hiçbir anlamı yoktur.


6.
Yaşadığımız örnekler, yine Mesci’nin dediği gibi, ecnebilerin Türk firmalarına maalesef tam da “bonne pour l’orient” anlayışıyla hizmet ürettiklerini göstermektedir. Yani Doğu için idare eder! Oysa Türk firmalarına yalapşap işler yapan bu firmaların referanslarını incelediğinizde son derece başarılı ve gıpta edilecek projelere imza atmış olduklarını görürsünüz. Emin olun, şimdiye kadar Türkiye’ye yapılmış örnek alınacak bir iş görmediğim gibi, bunu bir yana bıraktım, idare eder işler konusunda bile aklıma gelen örnek sayısı çok az. Satın alma kriterlerinin sağlam olmadığı bir ortamda bu keklenmelerin devam edeceğini tahmin etmek zor değildir. Giden paralar benim değil, ama bu, ben de dahil hepimizin onurunu inciten bir durum!
7.
Aslında keklenmemek kaydıyla belli bir birikim ve deneyimi olan ecnebi firmalardan bu konuda hizmet almayı, ülkemizdeki rekabet kalitesinin yükselmesi ve arzın olgunlaşması açısından önemsiyorum. Ancak mevcut haliyle tam tersi bir etki yapıyor maalesef.


8.
Avrupa’da ve Amerika’da bu hizmetler uzun yıllardır reklam ajanslarının hizmet kapsamının dışına çıkarılmış ve firmalar ayrışmıştır. Bu, bambaşka ve uzun bir mevzudur, ama ben “pazarlama iletişimi” çerçevesi içinde değerlendirilmesi gereken bu hizmetlerin çizgi üstü (above the line) ve çizgi altı (below the line) biçiminde ayrıştırılmasına temelde karşıyım. Aslında bu ayrım, reklam ajanslarının yaptığı, reklamverenin de özellikle fiyat politikalarından dolayı teslim olduğu bir ayrımdır ve tercümesi, kârlı işler ve zahmetli işler biçiminde yapılabilir. Ben, dünyada da gelişen, fakat tekelleşmiş reklam ajanslarının gölgesi altında bir türlü kendini ifade edemeyen “crossing the line” anlayışını benimsiyorum. (Bir ara yazarız umarım.)
9.
“Branding” başlığı altında incelenmesi gereken ambalaj dizaynı, bir marka için hem kimliğin kendini ifade ettiği en önemli parça hem de bedava ve zaman limiti olmayan bir iletişim mecraıdır. Bunu çizgi altına atmak, marka için intihardan başka bir şey değildir.
10.
Bu işlerde amaç, estetik harikalar veya bir sanat şaheseri yaratmak değildir elbette; pazarlama iletişimi kapsamında doğru işler yapmaktır. Ancak, işi doğru yapmanın da temel koşullarından biri insan algısında kodlamaları olan, beğeni ve albeni oluşturacak güzellikler yaratmaktır. Yani yapılan iş ticaridir, bir sünnet davetiyesi değildir ve buna pazarın olumlu bir tepki vermesi beklenir.


11.
Bu güzellikler, rasyonel değerlendirme ve kritiklere açık değildir. Daha doğrusu şöyle söyleyelim; hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. (Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir.) Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. “Ecnebilere daha çok güveniyoruz!” şeklinde bir sonuç çıkıyor mu buradan?
12.
Bu konudaki en, ama en tehlikeli durum, insanların grafik bir eseri değerlendirebileceklerini ve anlayabileceklerini sanmalarıdır. Eserle nesnel koşullarda ve gayri iradi bir biçimde yüz yüze, göz göze geldiğinde olumlu etkiler alacakken, kritik mevkiinde bulunan insanların “o an”da tüm doğal algılama yetilerini kaybedip saçmalamaları da doğal bir durumdur, ama zararlıdır. Bu konuda da eğitim durumu yeterli bir ölçü değildir, bir pazarlama gurusundan tutun da başarılı bir film yönetmenine kadar uzmanlık alanı grafik dizayn olmayan herkes bu duruma düşebilir. Aslında kendileri için bir trajedidir, ama dışarıdan bakıldığında tabii ki komediye dönüşüverir.
13.
Ülkemizde bu işler, gerçekten itibarını zedeleyecek ölçüde ucuzdur. Çünkü hem genel pazar hem de bu pazar yeterince olgunlaşmamıştır. Böylesine ölü fiyatların geçerli olduğu bir pazarda, küçük atölyeler dışında “arz”a kim, niye heves etsin ki? Ancak, kaşını gözünü yararak ve milyon dolarlar ödeyerek de olsa ecnebilerden hizmet alacak kadar bu konuya önem verenlerin sayısının artması pazarın olgunlaşacağının işaretleridir. Mevcut durum ise, doğru bir partner bulmaları halinde, işverenler için bir avantajdır.


Şimdilik bu kadarla yetinelim. Zaten bu konulara zaman zaman değiniyoruz. Konuyla ilgili yazıların linklerini aşağıda göreceksiniz. Yazının aralarına serpiştirdiğim görseller ise yabancı dizayn firmalarının yine yabancı markalara ve birkaç Türk markasına yaptıkları iş örneklerinden seçmeler biçimindedir. Mukayese edesiniz diye...

Sorunu gündeme taşıdığı için Haluk Mesci’ye teşekkür ediyorum. Elbette hizmeti istediğimiz yerden alabiliriz, ama şu “Bonne pour l’orient!” uyanıklığına karşı uyanık olalım isterseniz. Ağırımıza gidiyor.

OKUMA PARÇALARI:
| İnanamıyorum, Ülker’de neler oluyor böyle?
| Yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur.
| Vitra ve Artema’nın logoları daha yeni değişmemiş miydi?
| “Logomuzu biraz daha büyütün. Yerimiz var, lütfen biraz daha!”
| Nutymax’i en çok Şölen yiyor!..
| Amblem soyutlamadır
| “Pe-te-te” mi, “pıtıt” mı?

3 YORUM:

Anonymous ADEM yazdı:

Ufuk açıcı bir yazı olmuş. Umarım ülkemizdeki reklamverenler küresel dünyanın başarılı aktörleri olma yolunda bu meseleye gerektiği gibi önem vermeye başlarlar.
Bizi ödedikleri ücretlerin astronomik olmasıyla değil ürünlerindeki görsel tasarımın başarısıyla şaşırtmaları dileğiyle...

Cumartesi, 22 Temmuz, 2006  
Anonymous Bilge SEMETEY yazdı:

Selim Hocam,

Benzer bir durumu çalıştığım bir şirkette geçmişte yaşadık. Şu an adını hatırlayamadığım, referansları göz kamaştırıcı bir Amerikan firmasına başlangıç için logo işi verdik.

Bir miktar ödeme de yaptıktan sonra seçenekleri heyecanla bekledik. Sonuç rezaletti, ne olduğunu anlayamamakla birlikte “bonne pour l’orient” yorumunu bu terimi bilmeden, o zaman da yapmıştık.

Yazı için teşekkürler..

Cumartesi, 07 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Her ajansı, işlerini bu yaklaşımla ürettiği yolunda suçlayamayız elbet. Hatta benim örnek olayda verdiğim İngiliz firması bu anlayışa sahip değildi, epeyce de gayret gösterdiler. Ama kifayetsizdiler. Öyle bir ajans bulmak için Londra'ya gitmek de bizim insanımızın kifayetsizliği maalesef.

Anlattığın örnek “Bonne pour l’Orient” kapsamına giriyor gibi... Ama, anladığım kadar siz işi kullanmamışsınız. Asıl acıklı olansa, bu “Bonne pour l’Orient” ürünlerine matah bir şeymiş gibi milyon dolarlar ödeyip mal bulmuş mağribi psikolojisiyle sarılan şirketlerimizin durumu!..

Cumartesi, 07 Ekim, 2006  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bir Bağlantı Yarat

<< Home