Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazar, Aralık 11, 2005

| “Helal”inden bir yazı: Yeşil pazarlama…

Türkiye’de ilginç bir laiklik uygulamasının olduğu kesin. “Bu, özgün bir laiklik uygulamasıdır, tabii her toplumun farklı yorumu olabilir.” falan gibi bazı savunmalara hak veresiniz varsa bile “ilginç” olma durumu ortadan kalkmaz.

Laiklik; kabaca, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve birbirlerinin alanlarına tecavüz etmemesi şeklinde tanımlansa da, Türkiye’de devlet-din ilişkilerinde, devletin biraz işine geldiği gibi davrandığı yanlış bir tesbit olmaz. Mesela organ nakli konusunda vatandaşın dini açıdan tereddütleri varsa, hemen Diyanet’e bir talimat geçilir, Türkiye’nin bütün camilerinde Cuma hutbelerinin konusu bu olur: Organ nakli, bırakın bir sakıncasının olmasını, “sevap”tır bile... “Ormanlarımızı korumak”tan “vergilerimizi ödeme”ye kadar devleti ilginlendiren birçok konuda devlet dinden bu ve buna benzer yöntemlerle istifade etmeye çalışırken, din devletten istifade etmeye kalktığında biraz gürültü olur.

Hükümetin “helal gıda sertifikası” girişimi de “dini hassasiyet”in devletten beklediği bir uygulama olarak görülebilir.

Laikliğe aykırılık durumu, hangi noktadan oluşuyor? Böyle bir standart olamaz mı? Olursa bu stantardı TSE mi, yani devlet mi belirlemeli? İtirazlar standarda mı, yoksa standardın devletçe belirlenmesine mi?

Bana kalsa temel sorun, benzer başka konularda da yaşandığı gibi hükümetteki partinin “din” konularında taraf olduğu ya da olabileceği kuşkusundan kaynaklanıyor. Bu nedenle de birçok sağduyulu insan bile, böyle bir uygulamanın “tüketici talebi” kapsamında değerlendirilebileceği gerçeğini göz ardı edebiliyor.

Büyük çoğunluğu kültürel anlamda da olsa müslüman kimliği taşıyan, bu çoğunluğun önemli bir bölümünün de hassasiyet göstereceği bir konuda standardın belirlenmesi ve bu standart doğrultusunda denetimlerin yapılması bana yanlış gelmiyor. İhracat imkanları ya da denetimlerin sağlıklı yapılıp yapılmayacağı konularını ise burada tartışmıyorum. "Güvenli gıda" konusunda bile yeterli denetimlerin yapılamadığı, hatta birçok gıda ürünün "sağlık" konusunda "helal"liğinin tartışmalı olduğu bir ortamda, konunun biraz teorik kaldığını kabul etmeliyim.

Peki, böyle bir uygulamanın, bu hassasiyeti göstermeyen bir kitle için zararı var mı? Bence hayır. Bu bir tanımdır, helal standartlarına uygun gıdayı tüketmeyi tercih etmeyecekler için de bir bilgi değeri taşıyor.

Tüketiciyi piramidin tepesine yerleştirenlerin de buna itiraz etmelerini doğrusu anlamıyorum.

Prof. Dr. İsmail Kaya’dan aynen alıntılıyorum: “İnsanlar gibi pazarlama da renk renk. Mesela, gri pazarlama, saçları ağarmış yaşlı müşterileri hedef alan pazarlamaya verilen isim. Siyah pazarlama, Afrika orijinli siyah derili müşterilere göre özelleştirilmiş pazarlamayı ifade ediyor. Bir de kahverengi pazarlama var, ten renkleri kahveye çalan İspanyol kökenli halklara yöneliyor. Sarı pazarlama Uzak Doğu’daki ırka mahsus. Etnik pazarlama da var. Yeşil pazarlama, bir yandan çevreci kuruluşları, çevreye saygılı ürünler üreten firmaları, bir yandan da Müslüman nüfusun belli hassasiyetlerine uygun davranan firmaları ve onların uygulamalarını ifade ediyor.” Belki de bu listeyi "vejeteryan pazarlama", "eşcinsel pazarlama", "feminen pazarlama" gibi çoğaltabiliriz.

Şimdi bu “yeşil pazarlama”nın laikliğe aykırı olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Bu mantıkla hareket edersek “etnik pazarlama”yı da bölücülük kapsamı içine almamız gerekmez mi?

Misvak özlü Colgate, HSBC’nin ve TEB’in faizsiz bankacılık uygulamaları pekala “yeşil pazarlama” kapsamı içinde değerlendirilmelidir.

Şuna inanabilirsiniz; “helal gıda sertifikası” eğer uygulama imkanı bulursa, bu "standart"a sahip olmak isteyecek ilk firmalar, “marketing”i ciddiye alan uluslararası firmalar olacaktır. Dünyada MacDonald’s pratiklerinde gördüğümüz gibi…

Aslında bu durum, dinin “dünyevi hayatı” belirlemesi ya da devleti kontrol etmesi anlamına falan gelmiyor, tam tersine “dünyevi pazarlama”nın dini hassasiyetleri nasıl dikkate alması gerektiği konusuna işaret ediyor. Yani "dini olan"ın "dünyevi olan"a tahakkümünden ziyade "dünyevi olan"ın "dini olan"dan yararlanması söz konusu...

Pazarda böyle bir hassasiyetin olup olmadığı konusuna gelince… Eğer olmasaydı et ürünlerinin üzerinde “İslami usullere göre kesilmiştir.” ya da bazı gıda ürünlerinde “Ürünlerimizde domuz yağı kullanılmamaktadır.” ibareleri yer almazdı. Şimdi bir kurumun (bu kurum hangisiyse), ilgili firmaya tüketici adına "Bakayım, senin etlerin İslami usullere göre kesiliyor mu?" ya da "Ürünlerinde domuz yağı olmadığını söylüyorsun, ama bak, bu ürünün içeriğinde domuz jölesi saptandı." demesinde ne sakınca var? Bu denetimin keyfi yapılmaması için de, elbette bir standart gerekiyor.

Daha önce "Bu ülkenin %99'u müslümandır." ifadesini yanlış bulanların (ki bunu bazı dayatmalara zemin oluşturmak için kullanmak gerçekten yanlıştır), şimdi "Burası Malezya değil ki, bu ülkenin %99'u müslümandır. Herkes üretimini ona göre yapıyor zaten!" demelerini de ikna edici bulamıyorum. Evet, gerçekten de tersi bir uygulamayla bazı ürünlerin etiketine "Domuz eti içermektedir." ibaresi konulmasının, sadece uyarıcı bilgilere yer verilmesinin yeterli olacağı düşünülebilir. Toplumun çoğunluğunun zımnen bu hassasiyeti zaten taşıdığını kabul edip verili bir duruma boyun eğmek, asıl o zaman "laiklik"e aykırılık oluşturmaz mı? Asıl o zaman bu %99'un "çoğunluk" tahakkümüne (ya da bu argümanı kullananlara) karşı daha güçsüz bir pozisyon doğmaz mı?

Eğer devlet, sadece İslami usullere göre üretime izin vermek biçiminde bir baskıya yönelirse, işte o zaman laikliğe aykırılıktan söz edilebilir. Veya başka inanç mensuplarının talep edecekleri standartlar konusundaki olumsuz bir yaklaşım da aynı sonucu doğurur.

Tabii dinlerin bakışları da önemli... Kabul etmeliyiz ki, gıda konusunda Kuran ve Tevrat'ın vazettiği kurallara göre, Hristiyanlık daha serbest bir tavır gösteriyor. Bu nedenle dini bütün Avrupalılar'ın bu yöndeki talepleriyle "bilimsel anlamda gıda standartları" arasında bir paralellik oluşuyor. Yani bu dindarlardan çok özel talepler gelmiyor.

"Helal gıda standardı"yla "bilimsel ve ölçülebilir" standartlar arasında belli uyum noktaları olabilir, "esas"tan baktığımızda ise bu talep "bilimsel" değildir. Ancak, pazarlamacılar çok iyi bilirler ki tüketici taleplerinin önemli bir bölümü de "rasyonel" değildir.

Tedirgin olacak bir durum yok. Bir firma "Ben tavuklarımı İslami usullere göre kesiyorum." diyor, "İnanmıyorsanız işte sertifkası..." Bu kadar. İçinde her "din" geçen konuyu yerli yersiz laiklik kapsamı içine sokmazsak, hükümetin gerçekten laikliğe aykırı uygulamaları olduğunda, bunlara karşı daha cesurca ve rasyonel zeminde direnebiliriz.

Böyle bir uygulamanın özellikle bir türlü ciddi gelişme gösteremeyen endüstriyel et sektörümüzü olumlu yönde etkileyeceğini düşünüyorum. Hatta bu, yabancı girişimlerin de "%99'u müslüman" olan bir ülkede rahat hareket etmelerini sağlar. Bu ülkede, güvensizlikten dolayı kendi kesimini yapan insanlar bile var. Ne yapalım? "Ne halt ederse etsin yobazlar." mı diyelim? Diyenler olabilir, ama "pazar"ın içinde olan hiç kimse bunu diyemez.

Zaten, biz ülke olarak bu işi çözmezsek, yarın zor durumda kalan ihracatçı firmalarımızın, gidip Malezya, Singapur, Avustralya, Almanya, Tayland, Amerika gibi ülkelerin akreditasyon firma ya da konseylerinden "helal gıda sertifikası" almak zorunda kalmaları kaçınılmazdır. Biraz ayıp olmayacak mı?

Bu standardı devlet mi belirlesin, yoksa Museviler’in “koşer” sertifikasında olduğu gibi dini kurumlara mı bırakılsın? Devletin belirlemesinin “bize özgü” laiklik uygulamasına ters düşen bir tarafı yok, sanki diğeri “sakıncalı!”

Devletin "din"i de, "standartlar"ı da tekelinde bulundurması konusunu başkaları tartışsın.

Not: Şahin Tekgündüz'le bu konuyu kısa bir süre tartışmış, ama henüz sonuca bağlayamamıştık. Şimdi Şahin Abi bu yazıdan dolayı bana kızacak. Muhtemelen Atıf Hoca da... Ama onların argümanları doğrusu beni ikna etmedi. Rahat uyu Şahin Abi, laiklik (en azından bu mevzide) elden falan gitmiyor. Sen başka mevzileri kolla!

OKUMA PARÇALARI:
Helal Damgası | Derin Sular
Müslüman Standartları Enstitüsü | Ali Atıf Bir
Denetlemenin Yolu Var mı? | Oktay Ekşi
Market Zincirleri ve Gıda Firmaları | Anafikir

2 YORUM:

Blogger Ali Işıngör yazdı:

Sevdim.

Akıllıca yazılmış ve okuru istenen sonuca ustaca taşıyan bir yazı... Uzun zamandır bu kadar başarılı bir üslupla yazılmış blog girdisi okumamıştım.

Gecenin bu saatinde uykumu kaçırtıp bana bu yazıyı tekrar tekrar okuttuğunuz için teşekkürler. :)

Yine de bazı "muhalefet şerhlerimi" koruyorum. Bu haftaki yoğunluğumdan fırsat bulursam, bir iki satır birşeyler yazmayı da isterim.

Salı, 13 Aralık, 2005  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Övgüler için çok teşekkürler.

"Muhalefet şerhlerini" bekliyorum, mutlaka yararlı olacaktır. Soğukkanlı tartışmalara her zaman ihtiyacımız var. Yazıda bazı kara delikler olabileceğini ben de tahmin ediyorum. Ancak konunun derinlikleri var ve ben oralara inebilecek takatte göremiyorum kendimi... Bu nedenle genel hükmümü fenomenlerden yola çıkarak oluşturmak zorundaydım. "Laiklik" ve "ülkemizdeki laiklik uygulamaları" gibi netliğe kavuşmamış, olgunlaşmamış ve tartışmaları tamamlanmamış bir kaygan zemin üzerinde tabii ki ancak bu kadar olur. "Esas"a ilişkin meseleleri çözmeden kapsamı dar bir uygulama niyetini analiz etmenin zorlukları var.

Bana göre de Türkiye'nin laiklik uygulamaları kendine özgü. Her şeyden önce dinler karşısında eşit değil, çoğunluğun dinini, onun da sadece bir yorumunu kendine iş edinmiş ve inhisarına almış durumda... Yani Diyanet'te bırakın başka dinlerin, farklı yorumların bile temsili söz konusu değil. Fakat buna karşın, Lozan'ın sağladığı avantajlar nedeniyle, azınlık dinlerinin Müslüman cemaatlere göre daha fazla imtiyazları var; Diyanet'te temsil edilip de ne yapacaklar?

Devlet, bazı korkuları nedeniyle dini elinden bırakmak istemiyor. Hani hep derler ya, inanmayanların vergileriyle imamlara maaş ödeniyor diye... Haksız bir itiraz sayılmaz. Şimdi bu durum, laiklik ilkesini baştan çökertiyor zaten. Gerisini de tartışmanın anlamı kalmıyor. Ayrıca, dediğim gibi benim altından kalkabileceğim bir iş değil. Konunun uzmanları var.

Yazıda da sözünü ettiğim gibi "din" de, "standart" da devletin elinde olunca, tartışmayı bu olgu üzerinden yapmaktan başka çare yok. Ben de böyle yaptım. İtiraza bakın: TSE devlet kuruluşu, öyleyse böyle bir işe girişemez. E, ben ne yapayım? Devlet kuruluşu olmasın o zaman! Zaten Diyanet de devlet kuruluşu...

Çoğunluk dini, çoğunluğun tahakkümüne dönüşmemeli elbette. Ama anayasasında, Türkiye'den başka laiklik ifadesi geçen tek ülke Fransa'da da devletin Paskalya ya da Noel'e karşı kayıtsız kaldığını söyleyebilir miyiz? Yani "çoğulculuk" anlayışı da, "çoğunluk"a karşı bir tahakküm aracına dönüşmemeli, değil mi?

Yazımın en başında "ilginç" sözcüğünü kullanmıştım. Tabii konu o olmadığı için genişletmedim. Burada bir miktar açayım. Gerçekten "ilginç"liklerden biri de Türkiye'deki çok hararetli laiklik savunucusu görünenlerin, güçlü bir "iman" sahibi olmaları... Yani "laiklik"e iman! İşte bu da soğukkanlı ve rasyonel bir zeminde tartışma imkanını engelliyor. Bu tartışma başladığında çocuk aklıyla bile mantıksızlığı görülebilecek öyle irrasyonel itirazlar oldu ki, bu da "ilginç"ti gerçekten. Yani bu iddiaları, mantık aramaya ihtiyaç duymayan iman sahipleri yapabilirdi ancak! Yelpaze de çok geniş; siyasetçisinden hukukçusuna, bilim adamından gazetecisine kadar... Halk arasında bir söz vardır, "Ayı, yavrusunu severken öldürürmüş!" diye... Türkiye'deki laikliğin olgunlaşamamasının bir nedeni de, sanki bu. Zemin rasyonelleşmeden, karşılıklı "iman" sahiplerinin irrasyonel tartışmalarıyla sorunun çözüleceği de yok. O nedenle "soğukkanlı" tartışmalara ihtiyaç var, diyorum.

Ben soğukkanlı olmaya çalıştım, ama yargımı "verili durum" üzerine inşa ettim.

Yorum için tekrar teşekkürler...

Salı, 13 Aralık, 2005  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home