İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Ağ ekonomisinde yeni ticaret yolu: E-ticaret

Prof. Dr Şule Özmen'in bu kitabı, ağlarla birbirine bağlanan bilgisayar ve mobil iletişim araçlarının yarattığı değişimin ekonomik hayata yansıyan en önemli sonuçlarını, yeni ticaret yollarını ele alıyor. Bu ticaret yolları tüm dünyada, geleneksel iş modellerinin ve türüne odaklı yapılanmaların dışında bir gelişme göstermektedir. Yeni bir ticaret yolu olarak ortaya çıkan elektronik ticaret işletmelerin ve insanların yaşamına hızla girdi ve giderek artan bir oranda kabul gördü, tercih edildi. Ancak bu yolu seçenlerin bir bölümü başarılı olurken, bazısı başarısız oldu. Ne var ki, bilgi çağında kaçınılmaz bir seçenek haline gelen elektronik ticaret için araçları iyi kullanmak, hedeflenen amaçlara en kısa, verimli ve etkin biçimde erişmek için de sağlam bir alt yapıya sahip olmak gerekmektedir. Prof. Dr. Şule Özmen kitabında, bu alt yapının oluşturulması bağlamında, E-Ticaret'teki tüm gelişmeleri, E-İş modellerini, E-İşletme stratejilerini, müşteri ilişkilerinden pazarlamaya, veri ambarından veri madenciliğine, E-Ticaret'teki sistemlerden, E-İşletmelerdeki güvenliğe kadar E-Ticaretin tüm konularını inceliyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Çarşamba, Kasım 16, 2005

| Reklam, galiba sanat değildir.

Sanat, en geniş anlamıyla, yaratıcılığın ve/veya hayalgücünün ifadesi olarak anlaşılır.

Tarih boyunca neyin sanat olarak adlandırılacağına dair fikirler sürekli değişmiş, bu geniş anlama zaman içinde değişik kısıtlamalar getirilip yeni tanımlar yaratılmıştır. Bugün sanat terimi birçok kişi tarafından çok basit ve net gözüken bir kavram gibi kullanılabildiği gibi akademik çevrelerde sanatın ne şekilde tanımlanabileceği, hatta tanımlanabilir olup olmadığı bile hararetli bir tartışma konusudur. Açık olan nokta ise sanatın insanlığın evrensel bir değeri olduğu, kısıtlı veya değişik şekillerde bile olsa her kültürde görüldüğüdür. (Wikipedia)

Tanımı en geniş anlamıyla kabul ettiğimizde, "yaratıcılık ve/veya hayalgücü” reklamın da beslendiği önemli kaynaklardır. O halde reklama “sanat” diyebilir miyiz?


“Reklam sanat mıdır?” sorusu zaman zaman reklam sektöründe gündeme gelir, konuyla ilgili kişiler, biraz ter dökerek de olsa bu soruyu cevaplandırmaya çalışır, ama ortaya bir türlü tatmin edici mutabakat çıkmaz. Peki, sorunun kuramsal anlamda cevaplandırılmış olması neyi değiştirecektir? Kendisiyle yapılmış bir söyleşide Ali Taran’ın “Reklam sanat mıdır, değil midir, bilmem ben. Bunun hakkında hiç düşünmedim. Bilmem ben bu konuları. Bilmediğimi de çok rahat söylüyorum. Ben bilmem! Reklamın işlevleri, reklamın görevi nedir? Niye reklam yaptırılır? Nasıl reklam olmalıdır? Bunları biliyoruz.” dediği gibi niye bu konuya kafayı takalım ki? Doğrusu bana göre, bulanıklığın bir nebze olsun netleşmesinin bile “reklam eserlerine” katkısı yadsınmaz. Maden ocağında “kafa lambası” olmadan çalışmak verimi önemli oranda düşürür çünkü…

Bir hüküm verebilmemiz için elbette “reklam” tanımına da göz atmak gerekir. TDK Güncel Türkçe Sözlük’ten okuyalım: reklam: isim, Fr. réclame 1. Bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için denenen her türlü yol: “Şehirde canlı reklam dolaştırmak hiçbirimizin aklına gelmemişti.”- R. N. Güntekin 2. Bu amaç için kullanılan yazı, resim, film vb.

Bu tanımın reklamcıları kesmeyeceğini biliyorum, ama yukarıdaki “sanat” tanımını da, çoğu sanatçının, kendisine yapılmış bir saygısızlık olarak değerlendireceğine emin olabilirsiniz. Öyleyse sorunun cevabını çok daha derinlerde aramanın gerekliliği ortaya çıkmış oluyor. Ancak; sanat tarihi, sanat felsefesi ve sanat kuramları gibi derinliklere inmek de bu yazının boyutlarını aşar. Sonuca daha kısa yoldan varmaya çalışacağım.


En azından şunu söyleyebiliriz: Yukarıdaki genel tanım yanında, sanatı, “yaşama sanatı”, “yeme içme sanatı”, “aşk sanatı”, “siyaset sanatı” gibi tamlamalarda kullanıldığı bağlamda ele almadığımız gibi, konunun, “Seda Sayan’ın sanat performansı” ya da “Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu”yla da ilgisi olmadığı kesin… Böyle olsaydı işimiz kolaylaşır, “Bunlar sanat oluyor da reklam neden olmasın?” yargısına çabucak ulaşırdık.

“Sanat nedir?” sorusuna Batı’da verilen ilk somut yanıt; sanatı bir yansıtma, benzetme ya da taklit (mimesis) olarak görme eğilimiydi. Mimesis, nesne ile sanat arasında varlığın kopyasının yansıması demektir. Bu bağlamda Platon’a göre, nesneler dünyası idealar dünyasındaki asıllarının kopyaları oldukları için, sanatsal etkinlik, kopyanın kopyasıdır.

Reklamın, yaratılırken böyle bir teknik kullanıldığını ya da böyle bir yapısal özellik taşıdığını söyleyemeyiz. Bu noktada reklam için kopyanın kopyasının kopyası, yani "sanatın kopyası" diyebilir miyiz acaba?

Antik dönemlerde şiir ile din, bilim ile büyü, şarkı ile dans aynı şeylerdi. Sanatların ayrışması, kümelerin oluşması, tarım toplumlarının kentleri oluşturmalarıyla birlikte başladı. Sanatla dinin ve büyünün giderek birbirinden ayrışması, sanatın “aşkın” olanla ilgisini kestiği şeklinde yorumlamak bence doğru olmaz.

Bu yoruma katılmamız halinde de reklamın “aşkın” olanla varsa ilişkisini irdelemek gerekir!

Çağdaş sanat kuramcılarından Arthur Danto, bir şeyin sanat eseri olarak kabul edilmesi için gözle görünen, kendi içindeki özellikler dışında sanat teorisi, sanat tarihi bilinci gibi bağlamların da gerekli olduğunu öne sürmüştür. Danto’ya göre sanat eseri, sanat dünyası ahalisine sunulmak üzere yaratılmış özgün bir yapay nesnedir. Sanatçı ise, sanat eseri yaratımına bilinçli olarak katkıda bulunan bir kişidir. Ahali, kendilerine sunulan sanat nesnesini anlamak için belli bir birikime sahip kişilerdir.

Bu kurama göre “sanat dünyası ahalisi”, yani sanatın “hedef kitle”sinden beklenen “sanat nesnesi”ni anlamak için sanat teorisi, sanat tarihi bağlamlarında belli bir birikime sahip olmalarıdır. Reklamın hedef kitle segmentlerinden böyle bir birikim sanırım bekleyemeyiz.

Genel kabul görmüş görüşlere göre sanat; hem sanatçı hem izleyici için yaratıcı algılama gerektirir. İçerdiği fikirler akla kolay gelir türden olmamalı, bir beceri izlenimi vermelidir. Sanatın, kendini bilinç ve bilinçaltı arasında veya gerçek ve yanılsama arasında bir oyun olarak göstermesi ve içinde işlevsel amaç dışında bir fikir barındırması gerekir. Ayrıca sanat olarak tecrübe edilmesi amaç edinilerek yaratılmış olması önemlidir.

Reklamın sanat(mış) gibi durduğu yerler olabiliyor. Ancak çıkış ve varış noktaları itibariyle ve sanatın sanat olarak tecrübe edilmesi gerekliliği bakımlarından sanatla ilintisi keskin bir biçiminde ayrışmaktadır.

Birbirine yaklaştığı yerleri ise daha çok sanat teknikleri (zanaat) açısından ele alabiliriz. Mesela, fotoğraf bir sanat dalı olarak kabul edilir ve bir fotoğraf sanatçısı bir reklam fotoğrafı çekebilir. Burada sanatçı, zanaatkarlığını kullanır, ancak ortaya çıkan fotoğraf bir sanat eseri olarak değerlendirilemez. Aynı durum, diğer sanat dalları için de geçerlidir. Burada şöyle bir yargıya varabiliriz: Reklam yaratıcısıyla sanatçı aynı teknikleri kullanırlar, ancak biri sanat eseri vücuda getirirken diğeri reklam eseri…

Sanatın, ekonomik sistemle entegrasyona girerek ticari bir bağlam içinde yer alması ayrı bir tartışma konusudur. Ancak, edebi eserlerin kitabevlerinde, resimlerin galerilerde, filmlerin sinema salonlarında satılıyor olmaları, onların, sanat eseri olma özelliklerini tek başına ortadan kaldıramaz. Ressam, bir sanat eseri vücuda getirmek amacıyla resmine başlıyor ve tamamlıyorsa, daha sonra onu satması, eserinin sanat hüviyetini yitirmesine neden olmaz, fakat aynı işi tamamen satış hedefiyle yapıyorsa durum tartışılabilir. Danto'nun "sanat dünyası ahalisi" tanımına katılıyorum; sanatın bu hedef kitleye yönelik olarak üretilmesi, onun, bu ahali dışında alıcı bulmasını engellemez. Bu durum, sanat eserine de bir halel getirmez. Reklam eserinin ise hedef kitle nedeniyle çıkış noktası tamamen farklıdır, buna rağmen onun da sanat dünyası ahalisi arasında muhatapları olabilir. O kadar...

Reklamcı ne kadar sanatçıdır? Reklamcıdan sanatçı olması beklenmez, sanat tekniklerini bilmesi beklenir. Fakat reklam sektöründeki yaratıcıların önemli bir bölümünün “sanatçı kişilik” taşıdığını söyleyebiliriz. Bu nedenle, zaman zaman yarattığı esere, kendini geniş kitlelere ifade imkanı sağlayan bir sanat eseri muamelesi yapan reklam yaratıcısı ile müşteri ilişkileri veya müşteri arasında “kutsala dokundurmama” gerilimleri yaşanması bundandır.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir.

Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz.

OKUMA PARÇALARI:
Sanat | Ekşi Sözlük'ten Bir Kayıt
A. Selim Tuncer'le Söyleşi
Kimse Mutluyum Demesin | Alper Kırklar
Önce Şiir Vardı | Musa Akar

18 YORUM:

Anonymous Hüseyin Akça yazdı:

Reklam sanatın bütün dallarından yararlanır. O zaman reklamda sanat olmuyormu? Sitenizi çok yararli buldum. Bu postayıda sabırsızlıkla bekliyorum.

Çarşamba, 16 Kasım, 2005  
Anonymous Adsız yazdı:

Reklamın sanat olup olmadığı ile ilgili görüşlerin tıkandığı bir noktayı tartışarak, belki reklamın sanat olabilecegi yönündeki tezimi sunmak isterim. Şimdi, diyorsunuz ki;
"Sanatın, ekonomik sistemle entegrasyona girerek ticari bir bağlam içinde yer alması ayrı bir tartışma konusudur. Ancak, edebi eserlerin kitabevlerinde, resimlerin galerilerde, filmlerin sinema salonlarında satılıyor olmaları, onların, sanat eseri olma özelliklerini tek başına ortadan kaldıramaz. Ressam, bir sanat eseri vücuda getirmek amacıyla resmine başlıyor ve tamamlıyorsa, daha sonra onu satması, eserinin sanat hüviyetini yitirmesine neden olmaz, fakat aynı işi tamamen satış hedefiyle yapıyorsa durum tartışılabilir.",

burada verdiğiniz örnekle konu ulaşması gereken hedeften tama olarak sapıyor. Çünkü örnek olarak verdiğiniz sanat bir insanın herhangi bir duvara, kağıda, bez ve kumaşa; herhangi bir boya ve hatta çamurla dahi yapabileceği, yani tek başına üstesinden gelebileceği bir sanat türüdür. Oysaki verdiğiniz örnekte resim yerine bütün sanat türlerini kendi bünyesinde barındıran, onlardan beslenen ve onları yaratan bir sanat türü olan sinema olsaydı, belki daha doğru bir tespite ulaşabilirdik. Biliyoruzki sinema yapısı gereği hammaddesi para olan ve parasız yapılamayan bir sanattır. Insanlar, gruplar, topluluklar, kostümler, dekorlar, eloktronik cihazlar vs, bunlar olmadan vücüda gelemeyen bir sanattır. Buda onu para kazanmadan ortaya konamayacak bir sanat yapar. Böyle bir durumu group para kazandıracak film yapmak onu sanat olmaktan çıkarabilir mi? Ya da onun bu niyetle yapıldığı kimin ön kabulüne gore degerlendirilmeli.

"İçerdiği fikirler akla kolay gelir türden olmamalı, bir beceri izlenimi vermelidir. Sanatın, kendini bilinç ve bilinçaltı arasında veya gerçek ve yanılsama arasında bir oyun olarak göstermesi ve içinde işlevsel amaç dışında bir fikir barındırması gerekir. Ayrıca sanat olarak tecrübe edilmesi amaç edinilerek yaratılmış olması önemlidir."
İşte tam da burada “amaç edinilerek yaratmak” üzerinde durmak istiyorum. Bence niyetler tamamen uhrevi bilinç düzeyinde oluşan ve dil ile ifade edilmesi kandırmacadan öteye gidemeyecek yorumlara yol açacaktır. Mesaj kaygısına gelince her yaratım bir mesaj içerir; kesinlikle her bakış, her dokunuş bir mesaj bırakır. Önemli olan söylemeye çalıştığınız cümlenin kendisidir. İşte buda Dogayı taklit, Tanrı’yı taklit bir çok şekilde tarif edilebilir. Olmayanı varetme, nadir bulunanı yakalama arzusu kaçınılmaz bir güdü ve bunun karşılığında da maddi veya manevi, hatta her ikisi birden daha da güçlü bir arzuyla tutuşur. Ve bunda hiç bir beis yoktur. Aksini iddia etmek iki yüzlü bir yaklaşım olmaz mı?

Koray Demir
Director

Salı, 29 Kasım, 2005  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Yorum için teşekkür ederim. Dile getirdiğin kaygıyı anlıyorum. Ama, bazı temel noktalarda benim anlaşılamadığımı görüyorum.

Öncelikle sondan başlayayım: Biraz anlaşılması zor bir cümle kurmuşum. Oysa belki sorunu noktalamayla halledebilirdim. "Sanat olarak tecrübe edilmesi amaç edinilerek yaratılmış olması" ifadesi, parçalanmaması gereken bir tamlamadır. Bunu "amaç edinilerek yaratılması" şeklinde bağlamından kopardığımızda, tabii ki başka bir anlam çıkıyor ve konuyu istenmedik yerlere sürüklüyor.

Tartışmaya yol açan cümleyi tekrar etmek isterim: "Sanatın, ekonomik sistemle entegrasyona girerek ticari bir bağlam içinde yer alması ayrı bir tartışma konusudur. Ancak, edebi eserlerin kitabevlerinde, resimlerin galerilerde, filmlerin sinema salonlarında satılıyor olmaları, onların, sanat eseri olma özelliklerini tek başına ortadan kaldıramaz. Ressam, bir sanat eseri vücuda getirmek amacıyla resmine başlıyor ve tamamlıyorsa, daha sonra onu satması, eserinin sanat hüviyetini yitirmesine neden olmaz, fakat aynı işi tamamen satış hedefiyle yapıyorsa durum tartışılabilir." Gördüğün gibi bu cümlede, sanat eserinin ticari olarak tedavüle çıkmasının, tek başına onun sanat eseri olma özelliğini zedelemeyeceği ifade ediliyor. Burada seninle birleştiğimizi düşünüyorum. Sanırım ayrıldığımız nokta, yaratımın "tamamen satış hedefiyle" yapılıyor olması halinde konunun tartışmalı hale gelebileceğiyle ilgili iddia... E, burada eser sahibinin eseriyle ilgili olarak "sanat eseri" iddiası bile olamayacağına göre, onun adına bizim, "Hayır, senin ürettiğin sanat eseridir." deme vazifemiz nereden icap ediyor ki?

Ben bu yazıda sanat dünyası içinde yapılan/yapılacak tartışmalara girmek istemedim. Çünkü yazının amacı bu değildi. Ayrıca benim konum da değil. Ben "sanat eseri" tanımını, "Reklam sanat mıdır?" sorusuna cevap aramak üzere ve genelde tartışmaya pek açık olmayan yerlerde dolaşarak yapmaya çalıştım. Ve sonunda reklamın "sanat olarak tecrübe edilmesi amaç edinilerek yaratılmış olabileceğini" kabul edemedeğim için, "reklamın sanat olamayacağı" yargısına vardım. Kendi yargımdır, tartışmayı noktalayacak bir mevkide de değilim.

Sanat dünyasının kendi içinde tartıştığı "ticari/popüler sinema" ve "sanat sineması" konularını da sadece izliyorum. Ancak, nasıl her manzumeyi şiir olarak kabul edemezsek her sinema ürününü de sanat eseri olarak kabul edemeyiz.

Tartışmanın çok karmaşık tarafları var ve bunun benim boyumu/ilgi alanlarımı aştığını düşünüyorum. Ama senin, reklam eserlerinin sanat eseri olarak kabul edilebileceğiyle ilgili argümanını tam olarak anlayamadım? Parayla yapıldığı için mi?

Salı, 29 Kasım, 2005  
Anonymous Adsız yazdı:

Reklamın bir sanat dalı olup olmadığı öteden beri tartışılagelmiştir. Fakat bu tartışmaların ve görüşlerin derlenip toparlanmaya ihtiyacı vardı. Öncelikle bunun için müteşekkirim Selim Tuncer'e.

Kişisel kanaatime gelirsem, ben işin iki yakasını da az çok yoklayan, bilen biri olarak reklamın sanat olmadığını düşünüyorum. Bunun nedeni de öncelikle işin içine para'nın girmesidir. Sanatın hiçbir dalında para ve kazanç değildir amaç. Ama reklamda iki tarafın da -reklamveren ve ajans- amacı budur. Hatta tüketici bile para olarak olm asa da somut bir fayda için bulaşır bu işe.

Reklamın tüm sanatlardan istifade etmesi konusu da şöyle: Reklam elini attığı her şeyi kendi amaçları doğrultusunda kullanır. Bunu yaparken de onları öncelikle manipüle eder. Bu sözlü ve görsel sanatların tümü için geçerli. Dolayısıyla, bu pek de iyiniyetli bir ilişki değildir.

biraz edepsizlik ederek şöyle de anlatabiliriz durumu: Sanat dallarıyla reklamın ilişkisi sevişmekle orospuluk yapmanın ilişkisi kadardır bence. Görünürde benzer şeylerdir ama aslında bambaşka şeylerdir. Reklam yazarlığı da kalemin, yazmanın kötü yola düşmüş şeklidir. Kabul edin ya da etmeyin...

m.t.ö.

Çarşamba, 18 Nisan, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Katkı için teşekkür ederim.

Gerçi son paragraf biraz ağır olmuş, ama üst paragraflarda yakın görüşleri paylaşıyoruz.

Perşembe, 19 Nisan, 2007  
Blogger y = f (yuce) yazdı:

Reklam firmanın kendine yakışanı giymesidir. Reklamcı firmaya yakışanı giydirendir. Reklamcılık firmaya yakışanı giydirme sanatıdır. Sonuc reklamcılık sanattır :)
Çok katma değerli bir yazı kaleminize sağlık...
Yüce Zerey

Pazartesi, 03 Aralık, 2007  
Anonymous iyinet webmaster forumu 2008 seo yarışması yazdı:

Reklam para kazanma sanatıdır.

Pazar, 03 Şubat, 2008  
Anonymous Adsız yazdı:

Sayın Selim Tuncer,
Takıntılarımızın varolduğu bir noktayı irdeleyerek bizlere farklı düşünce yollarını açtığınız için teşekkür ediyorum.

Benim fikir bağlamımda sizinle aynı noktada duruyor. Reklamın gerçekten sanat olarak kabul edilebilmesi hangi şartlar altında olabilir? Sanırım tamamen sosyal içerikli projelerin tanıtımını üstelenen reklamlar içerisindeki amacı masumane görmeyi başarırsak buradaki oluşumlara bir sanat bakışı getirebiliriz diye düşünüyorum.

Değerleri fikirlerinizi bizimle paylaşmanız üzere...
Mutlu yaşamlar
K.Can

Çarşamba, 26 Mart, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkür ederim.

Çarşamba, 26 Mart, 2008  
Blogger Ömer Durmaz yazdı:

Reklamın özü "yaratıcılık"tır, yaratıcılık da artık reklamcıların ya da sanatçıların tekelinde değildir. Yaratıcılık bir toplumsal değer haline gelmiştir. Ortaeğitim öğrencilerinden bile yaratıcı işler yapması istenmektedir, ki eğitimine imrenidğimiz kurumlar bu anlayışla ilerlemektedirler.

Reklamcılar; başkasının parasını harcar, ondan bütçe talep eder. Böyle sanat mı olur? Reklamcının hedefi sanat yapmak da değildir, satan reklamdır amacı. Satıyorsa başarılıdır reklam. Sanat olarak görülmesi iyi olması anlamına gelmez.

Kısacası reklamcılık belirli bir hedefe yönelik yaratıcı üretim yapmaktır. Süreci ve amacı düşünüldüğünda sanat olmadığını görmek çok açıktır. Ancak reklamcılar ego merkezli insanlar olduğu için sanat da bir üstyapı olarak görüldüğü için yaptıklarını tepelere çekmek adına bir dönem sanatçı olarak görülmekten yaptıklarını sanat olarak göstermekten mutluluk duymuş, kendilerini sınıfsal olarak bu şekilde ayrıştırmışlardır. Ne var ki gelinen noktada reklamcılığın beşigi Amerika'da dahi bu anlayış değişmiştir. E2"de yayımlanan "Mad Man" dizisi bu anlayışın gelişiminin örnekleriyle doludur.

Reklam'ı sanat olarak göremek isteyenler egolarıyla mücadeleyi bırakmamış, benliklerini geliştirememiş kişilerdir. Bu işin psikolojisi de bunu söylüyor.

Cumartesi, 22 Kasım, 2008  
Blogger Burak Birer yazdı:

çok sevdim tüm tartışmayı ve tüm yazıyı zevkle okudum. herkesin ellerine sağlık.


"Sanat; sanatçının renklerini puslu bir camın ardında dansettirmesidir. Sanatsever ise bu noktada pusun ardınaki dansı ve renkleri görece görebilmeye başarmakla esere ilgi göstermektedir."

Hiç bir sanat türü sanatsever tarafından %100 algılanamaz. Sanatsever kendi duygularına, vizyonuna veya mental varoluşuna göre esere görece dokunabilir ve hissedebilir. Çoğunlukla kendi anlamlarını, kendi deneyimlerini kullanarak sezgisel olarak yüklerler.

Sanatın çeşitli tiplerini kullanabilen reklam ise bu noktada algı farklılığı riskini beraberinde taşıyamaz ve deneyimsel farklılıkların doğuracağı algı koşullanmalarını ortadan kaldırmaya çalışarak iletişim kurma ihtiyacı içerisindedir.

Özetle hedef kitlelerin belirlenmesindeki, hedef algıların analiz edilmesindeki en büyük amaç istenen algının ortaklaştırılarak sunulabilmesidir. Bu durum sanatı araç olarak kullanan reklamcılığı sanattan tamamen uzaklaştırmaktadır. Bir reklam, tüm hedef kitlesi tarafından aynı anlamda algılandığında iletişim kurduğu doğrulanabilir. Aynı hedef grup içerisinde benim için başka, yanımdaki kişi için başka bir anlam ifade ediyorsa, bu reklamdan çok bir sanatçının kişisel deneyimlerini paylaşma şeklidir.

Zaten reklamcılığın kanımca en kırılgan noktası buradadır. Yarattığınız iletişimin net ve iknaya yönelik olması gerekmektedir. Bazen satışa ikna etmek ister bazen parçası olmaya. Sanat ise ikna etmemeye aksine yorumlanabilmeye dayalıdır.

Aynı şarkıyı dinlerken iki farklı müzikseverin bambaşka hisler içinde olabilmesi, bambaşka anlamlar yükleyebilmesi sanatçıyı yüceltirken, aynı reklamı izleyen iki potansiyel müşterinin başka şeyler anlaması reklamın paydaşsız ve iletişimsiz olduğunu gösterecektir.

Diğer yandan araba fabrikasında çalışan bir boya ustasının her gün aynı maviyi boyarken izlediği yönte ve, kişisel tekniklerine de sanat demek mümkündür. Bu anlamda aşk yaşamak, motor sürmek, matematik problemi çözmek de sanatsaldır ve sanat denilmesinde bir sakınca yoktur. O halde reklam sanattır demek de mümkündür.

Özetle teknik olarak sanat demek mümkün olmamalıdır kanımca.Estetik kaygı taşıyor olması sanatsal olduğu anlamına gelmemelidir diye düşünüyorum.

Burak Birer

Cuma, 05 Haziran, 2009  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Katkılar için teşekkür ederim Burak Birer. Büyük oranda aynı fikirdeyiz.

Cuma, 05 Haziran, 2009  
Blogger delik-anli yazdı:

"Truth" da neymiş yahu?
Kendi kendinizle çelişiyorsunuz...

Sizi tanımam etmem Türkçe'nin Turkche haline gelmesiyle ilgili bir yazınıza rastladım. Sayfanın biraz aşağısında şu yazıyı okuduğumda şaşkınlıktan ağzım açık kaldı:
"Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda…"

Gerçek kelimesini parantez içinde truth diye açıklıyorsak, halimiz fena...

Pazartesi, 29 Haziran, 2009  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Kabalaşmadan önce, bir sözlük alırdın, "truth" neymiş, "real" neymiş, bakar ve ikisinin arasındaki uçurumu görürdün ve niye böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyulduğunu anlamış olurdun. Belki!

Salı, 30 Haziran, 2009  
Anonymous Adsız yazdı:

Birincisi kabalaşmadığıma eminim. Gerçeği aman pardon sizin deyiminizle truth'u söyleyince neden sinirlendiniz anlayamadım. Truth da real de nedir biliyorum... Fakat "Türkçe elden gidiyor" diye yakınanların kendi kendiyle çelişmesini bir türlü anlayamıyorum.

Çarşamba, 01 Temmuz, 2009  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Hiç tanımadığın birine "Yahu!" diye hitap edebilmeyi kabalık olarak görmüyorsan, değer yargılarımızda ciddi farklılıklar var demektir. O nedenle bunu tartışmaya gerek yok!

Diğer konuyu ise biraz daha açayım ki, bu gereksiz yazışmadan bir fayda elde edilmiş olsun.
1.
Dikkat edersen, paragrafın içindeki sadece iki sözcüğün yanına ayraç içinde yabancı karşılıkları verilmiştir.
2.
Bu iki sözcük, dilimizde farklı anlamlar taşımaktadır.
3.
Arapça "şey" kökünün çoğulu olarak dilimize girmiş olan "eşya"nın sözlük anlamı TDK'ya göre "Türlü amaçlarla kullanılan, insan yapısı, taşınabilir cansız nesnelerin bütünü" şeklindedir. Istılahi anlamı adı geçen sözlükte yer bile almamıştır. Bu nedenle benim kastettiğim anlamı göstermek için, yabancı kökenli olmasına rağmen Türkçeleşmiş "obje" sözcüğünü ayraç içinde açıklama olarak verdim. Bunun yerine "nesne" de kullanabilirdim, ama onun da Türkçe sözlükte üç farklı karşılığı var.
4.
"Gerçek" sözcüğünün ise TDK'da tam on farklı anlamı var. Oysa benim sözünü ettiğim, bu anlamlardan sadece bir tanesi... Sözcüğü cümle içinde Türkçe kullanmayı tercih etmeme rağmen istediğim anlamı bağlam yardımına ihtiyaç duymadan aktarabilmem için İngilizce karşılığını yine ayraç içinde verdim. Hatta Türkçe'ye Arapça'dan girmiş olan ikinci bir sözcükle de destekledim. Eğer bunların yetmeyeceğini düşünseydim Fransızca, İspanyolca, Latince gibi karşılıklar da kullanabilirdim.
5.
Ayraç içinde kullanılan sözcükler, cümlenin doğrudan içinde yer almazlar. Sadece bir izahtan ibarettirler. Yani cümlemin içinde yabancı sözcük kullanmadım.
6.
Ayrıca, bu yöntem benim icat ettiğim bir şey değildir. Bilimsel makalelerin çoğunda da, zorunluluk durumunda bu yönteme başvurulur.

Umarım anlatabilmişimdir.

Perşembe, 02 Temmuz, 2009  
Anonymous Adsız yazdı:

Fark ettiyseniz ben sizli bizli konuşuyorum, siz ise senli benli... Ama yine de kabalaştığınızı düşünmüyorum gerçekten.
Türkçeleşen kelimeler vardır, bir de Türkçeleşmeyip diğer dillerden alınan kelimeler vardır. "Hakikat" Türkçeleşmiştir ama "truth" için öyle bir durum söz konusu bile değildir. Üstelik hakikatla gerçek başka anlamlar taşır. Felsefe kitaplarında ısrarla hakikat derler.
Söylediklerinizin hepsini biliyorum... Ama bana biri çıkıp bilmediğim bir şey söyleseydi ya da hatamı gösterseydi, sizin gibi aşırı tepkiler vermez teşekkür ederdim.

Perşembe, 02 Temmuz, 2009  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bilmene rağmen hâlâ anlamamış olduğunua göre söylenecek başka bir şey yok. Anlayan anlamıştır.

Perşembe, 02 Temmuz, 2009  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home