| Reklam, galiba sanat değildir.
Sanat, en geniş anlamıyla, yaratıcılığın ve/veya hayalgücünün ifadesi olarak anlaşılır.Tarih boyunca neyin sanat olarak adlandırılacağına dair fikirler sürekli değişmiş, bu geniş anlama zaman içinde değişik kısıtlamalar getirilip yeni tanımlar yaratılmıştır. Bugün sanat terimi birçok kişi tarafından çok basit ve net gözüken bir kavram gibi kullanılabildiği gibi akademik çevrelerde sanatın ne şekilde tanımlanabileceği, hatta tanımlanabilir olup olmadığı bile hararetli bir tartışma konusudur. Açık olan nokta ise sanatın insanlığın evrensel bir değeri olduğu, kısıtlı veya değişik şekillerde bile olsa her kültürde görüldüğüdür. (Wikipedia)
Tanımı en geniş anlamıyla kabul ettiğimizde, "yaratıcılık ve/veya hayalgücü” reklamın da beslendiği önemli kaynaklardır. O halde reklama “sanat” diyebilir miyiz?

“Reklam sanat mıdır?” sorusu zaman zaman reklam sektöründe gündeme gelir, konuyla ilgili kişiler, biraz ter dökerek de olsa bu soruyu cevaplandırmaya çalışır, ama ortaya bir türlü tatmin edici mutabakat çıkmaz. Peki, sorunun kuramsal anlamda cevaplandırılmış olması neyi değiştirecektir? Kendisiyle yapılmış bir söyleşide Ali Taran’ın “Reklam sanat mıdır, değil midir, bilmem ben. Bunun hakkında hiç düşünmedim. Bilmem ben bu konuları. Bilmediğimi de çok rahat söylüyorum. Ben bilmem! Reklamın işlevleri, reklamın görevi nedir? Niye reklam yaptırılır? Nasıl reklam olmalıdır? Bunları biliyoruz.” dediği gibi niye bu konuya kafayı takalım ki? Doğrusu bana göre, bulanıklığın bir nebze olsun netleşmesinin bile “reklam eserlerine” katkısı yadsınmaz. Maden ocağında “kafa lambası” olmadan çalışmak verimi önemli oranda düşürür çünkü…
Bir hüküm verebilmemiz için elbette “reklam” tanımına da göz atmak gerekir. TDK Güncel Türkçe Sözlük’ten okuyalım: reklam: isim, Fr. réclame 1. Bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için denenen her türlü yol: “Şehirde canlı reklam dolaştırmak hiçbirimizin aklına gelmemişti.”- R. N. Güntekin 2. Bu amaç için kullanılan yazı, resim, film vb.
Bu tanımın reklamcıları kesmeyeceğini biliyorum, ama yukarıdaki “sanat” tanımını da, çoğu sanatçının, kendisine yapılmış bir saygısızlık olarak değerlendireceğine emin olabilirsiniz. Öyleyse sorunun cevabını çok daha derinlerde aramanın gerekliliği ortaya çıkmış oluyor. Ancak; sanat tarihi, sanat felsefesi ve sanat kuramları gibi derinliklere inmek de bu yazının boyutlarını aşar. Sonuca daha kısa yoldan varmaya çalışacağım.

En azından şunu söyleyebiliriz: Yukarıdaki genel tanım yanında, sanatı, “yaşama sanatı”, “yeme içme sanatı”, “aşk sanatı”, “siyaset sanatı” gibi tamlamalarda kullanıldığı bağlamda ele almadığımız gibi, konunun, “Seda Sayan’ın sanat performansı” ya da “Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu”yla da ilgisi olmadığı kesin… Böyle olsaydı işimiz kolaylaşır, “Bunlar sanat oluyor da reklam neden olmasın?” yargısına çabucak ulaşırdık.
“Sanat nedir?” sorusuna Batı’da verilen ilk somut yanıt; sanatı bir yansıtma, benzetme ya da taklit (mimesis) olarak görme eğilimiydi. Mimesis, nesne ile sanat arasında varlığın kopyasının yansıması demektir. Bu bağlamda Platon’a göre, nesneler dünyası idealar dünyasındaki asıllarının kopyaları oldukları için, sanatsal etkinlik, kopyanın kopyasıdır.
Reklamın, yaratılırken böyle bir teknik kullanıldığını ya da böyle bir yapısal özellik taşıdığını söyleyemeyiz. Bu noktada reklam için kopyanın kopyasının kopyası, yani "sanatın kopyası" diyebilir miyiz acaba?
Antik dönemlerde şiir ile din, bilim ile büyü, şarkı ile dans aynı şeylerdi. Sanatların ayrışması, kümelerin oluşması, tarım toplumlarının kentleri oluşturmalarıyla birlikte başladı. Sanatla dinin ve büyünün giderek birbirinden ayrışması, sanatın “aşkın” olanla ilgisini kestiği şeklinde yorumlamak bence doğru olmaz.
Bu yoruma katılmamız halinde de reklamın “aşkın” olanla varsa ilişkisini irdelemek gerekir!
Çağdaş sanat kuramcılarından Arthur Danto, bir şeyin sanat eseri olarak kabul edilmesi için gözle görünen, kendi içindeki özellikler dışında sanat teorisi, sanat tarihi bilinci gibi bağlamların da gerekli olduğunu öne sürmüştür. Danto’ya göre sanat eseri, sanat dünyası ahalisine sunulmak üzere yaratılmış özgün bir yapay nesnedir. Sanatçı ise, sanat eseri yaratımına bilinçli olarak katkıda bulunan bir kişidir. Ahali, kendilerine sunulan sanat nesnesini anlamak için belli bir birikime sahip kişilerdir.
Bu kurama göre “sanat dünyası ahalisi”, yani sanatın “hedef kitle”sinden beklenen “sanat nesnesi”ni anlamak için sanat teorisi, sanat tarihi bağlamlarında belli bir birikime sahip olmalarıdır. Reklamın hedef kitle segmentlerinden böyle bir birikim sanırım bekleyemeyiz.
Genel kabul görmüş görüşlere göre sanat; hem sanatçı hem izleyici için yaratıcı algılama gerektirir. İçerdiği fikirler akla kolay gelir türden olmamalı, bir beceri izlenimi vermelidir. Sanatın, kendini bilinç ve bilinçaltı arasında veya gerçek ve yanılsama arasında bir oyun olarak göstermesi ve içinde işlevsel amaç dışında bir fikir barındırması gerekir. Ayrıca sanat olarak tecrübe edilmesi amaç edinilerek yaratılmış olması önemlidir.
Reklamın sanat(mış) gibi durduğu yerler olabiliyor. Ancak çıkış ve varış noktaları itibariyle ve sanatın sanat olarak tecrübe edilmesi gerekliliği bakımlarından sanatla ilintisi keskin bir biçiminde ayrışmaktadır.
Birbirine yaklaştığı yerleri ise daha çok sanat teknikleri (zanaat) açısından ele alabiliriz. Mesela, fotoğraf bir sanat dalı olarak kabul edilir ve bir fotoğraf sanatçısı bir reklam fotoğrafı çekebilir. Burada sanatçı, zanaatkarlığını kullanır, ancak ortaya çıkan fotoğraf bir sanat eseri olarak değerlendirilemez. Aynı durum, diğer sanat dalları için de geçerlidir. Burada şöyle bir yargıya varabiliriz: Reklam yaratıcısıyla sanatçı aynı teknikleri kullanırlar, ancak biri sanat eseri vücuda getirirken diğeri reklam eseri…
Sanatın, ekonomik sistemle entegrasyona girerek ticari bir bağlam içinde yer alması ayrı bir tartışma konusudur. Ancak, edebi eserlerin kitabevlerinde, resimlerin galerilerde, filmlerin sinema salonlarında satılıyor olmaları, onların, sanat eseri olma özelliklerini tek başına ortadan kaldıramaz. Ressam, bir sanat eseri vücuda getirmek amacıyla resmine başlıyor ve tamamlıyorsa, daha sonra onu satması, eserinin sanat hüviyetini yitirmesine neden olmaz, fakat aynı işi tamamen satış hedefiyle yapıyorsa durum tartışılabilir. Danto'nun "sanat dünyası ahalisi" tanımına katılıyorum; sanatın bu hedef kitleye yönelik olarak üretilmesi, onun, bu ahali dışında alıcı bulmasını engellemez. Bu durum, sanat eserine de bir halel getirmez. Reklam eserinin ise hedef kitle nedeniyle çıkış noktası tamamen farklıdır, buna rağmen onun da sanat dünyası ahalisi arasında muhatapları olabilir. O kadar...
Reklamcı ne kadar sanatçıdır? Reklamcıdan sanatçı olması beklenmez, sanat tekniklerini bilmesi beklenir. Fakat reklam sektöründeki yaratıcıların önemli bir bölümünün “sanatçı kişilik” taşıdığını söyleyebiliriz. Bu nedenle, zaman zaman yarattığı esere, kendini geniş kitlelere ifade imkanı sağlayan bir sanat eseri muamelesi yapan reklam yaratıcısı ile müşteri ilişkileri veya müşteri arasında “kutsala dokundurmama” gerilimleri yaşanması bundandır.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir.
Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz.
OKUMA PARÇALARI:
Sanat | Ekşi Sözlük'ten Bir Kayıt
A. Selim Tuncer'le Söyleşi
Kimse Mutluyum Demesin | Alper Kırklar
Önce Şiir Vardı | Musa Akar



















18 YORUM:
Reklam sanatın bütün dallarından yararlanır. O zaman reklamda sanat olmuyormu? Sitenizi çok yararli buldum. Bu postayıda sabırsızlıkla bekliyorum.
Reklamın sanat olup olmadığı ile ilgili görüşlerin tıkandığı bir noktayı tartışarak, belki reklamın sanat olabilecegi yönündeki tezimi sunmak isterim. Şimdi, diyorsunuz ki;
"Sanatın, ekonomik sistemle entegrasyona girerek ticari bir bağlam içinde yer alması ayrı bir tartışma konusudur. Ancak, edebi eserlerin kitabevlerinde, resimlerin galerilerde, filmlerin sinema salonlarında satılıyor olmaları, onların, sanat eseri olma özelliklerini tek başına ortadan kaldıramaz. Ressam, bir sanat eseri vücuda getirmek amacıyla resmine başlıyor ve tamamlıyorsa, daha sonra onu satması, eserinin sanat hüviyetini yitirmesine neden olmaz, fakat aynı işi tamamen satış hedefiyle yapıyorsa durum tartışılabilir.",
burada verdiğiniz örnekle konu ulaşması gereken hedeften tama olarak sapıyor. Çünkü örnek olarak verdiğiniz sanat bir insanın herhangi bir duvara, kağıda, bez ve kumaşa; herhangi bir boya ve hatta çamurla dahi yapabileceği, yani tek başına üstesinden gelebileceği bir sanat türüdür. Oysaki verdiğiniz örnekte resim yerine bütün sanat türlerini kendi bünyesinde barındıran, onlardan beslenen ve onları yaratan bir sanat türü olan sinema olsaydı, belki daha doğru bir tespite ulaşabilirdik. Biliyoruzki sinema yapısı gereği hammaddesi para olan ve parasız yapılamayan bir sanattır. Insanlar, gruplar, topluluklar, kostümler, dekorlar, eloktronik cihazlar vs, bunlar olmadan vücüda gelemeyen bir sanattır. Buda onu para kazanmadan ortaya konamayacak bir sanat yapar. Böyle bir durumu group para kazandıracak film yapmak onu sanat olmaktan çıkarabilir mi? Ya da onun bu niyetle yapıldığı kimin ön kabulüne gore degerlendirilmeli.
"İçerdiği fikirler akla kolay gelir türden olmamalı, bir beceri izlenimi vermelidir. Sanatın, kendini bilinç ve bilinçaltı arasında veya gerçek ve yanılsama arasında bir oyun olarak göstermesi ve içinde işlevsel amaç dışında bir fikir barındırması gerekir. Ayrıca sanat olarak tecrübe edilmesi amaç edinilerek yaratılmış olması önemlidir."
İşte tam da burada “amaç edinilerek yaratmak” üzerinde durmak istiyorum. Bence niyetler tamamen uhrevi bilinç düzeyinde oluşan ve dil ile ifade edilmesi kandırmacadan öteye gidemeyecek yorumlara yol açacaktır. Mesaj kaygısına gelince her yaratım bir mesaj içerir; kesinlikle her bakış, her dokunuş bir mesaj bırakır. Önemli olan söylemeye çalıştığınız cümlenin kendisidir. İşte buda Dogayı taklit, Tanrı’yı taklit bir çok şekilde tarif edilebilir. Olmayanı varetme, nadir bulunanı yakalama arzusu kaçınılmaz bir güdü ve bunun karşılığında da maddi veya manevi, hatta her ikisi birden daha da güçlü bir arzuyla tutuşur. Ve bunda hiç bir beis yoktur. Aksini iddia etmek iki yüzlü bir yaklaşım olmaz mı?
Koray Demir
Director
Yorum için teşekkür ederim. Dile getirdiğin kaygıyı anlıyorum. Ama, bazı temel noktalarda benim anlaşılamadığımı görüyorum.
Öncelikle sondan başlayayım: Biraz anlaşılması zor bir cümle kurmuşum. Oysa belki sorunu noktalamayla halledebilirdim. "Sanat olarak tecrübe edilmesi amaç edinilerek yaratılmış olması" ifadesi, parçalanmaması gereken bir tamlamadır. Bunu "amaç edinilerek yaratılması" şeklinde bağlamından kopardığımızda, tabii ki başka bir anlam çıkıyor ve konuyu istenmedik yerlere sürüklüyor.
Tartışmaya yol açan cümleyi tekrar etmek isterim: "Sanatın, ekonomik sistemle entegrasyona girerek ticari bir bağlam içinde yer alması ayrı bir tartışma konusudur. Ancak, edebi eserlerin kitabevlerinde, resimlerin galerilerde, filmlerin sinema salonlarında satılıyor olmaları, onların, sanat eseri olma özelliklerini tek başına ortadan kaldıramaz. Ressam, bir sanat eseri vücuda getirmek amacıyla resmine başlıyor ve tamamlıyorsa, daha sonra onu satması, eserinin sanat hüviyetini yitirmesine neden olmaz, fakat aynı işi tamamen satış hedefiyle yapıyorsa durum tartışılabilir." Gördüğün gibi bu cümlede, sanat eserinin ticari olarak tedavüle çıkmasının, tek başına onun sanat eseri olma özelliğini zedelemeyeceği ifade ediliyor. Burada seninle birleştiğimizi düşünüyorum. Sanırım ayrıldığımız nokta, yaratımın "tamamen satış hedefiyle" yapılıyor olması halinde konunun tartışmalı hale gelebileceğiyle ilgili iddia... E, burada eser sahibinin eseriyle ilgili olarak "sanat eseri" iddiası bile olamayacağına göre, onun adına bizim, "Hayır, senin ürettiğin sanat eseridir." deme vazifemiz nereden icap ediyor ki?
Ben bu yazıda sanat dünyası içinde yapılan/yapılacak tartışmalara girmek istemedim. Çünkü yazının amacı bu değildi. Ayrıca benim konum da değil. Ben "sanat eseri" tanımını, "Reklam sanat mıdır?" sorusuna cevap aramak üzere ve genelde tartışmaya pek açık olmayan yerlerde dolaşarak yapmaya çalıştım. Ve sonunda reklamın "sanat olarak tecrübe edilmesi amaç edinilerek yaratılmış olabileceğini" kabul edemedeğim için, "reklamın sanat olamayacağı" yargısına vardım. Kendi yargımdır, tartışmayı noktalayacak bir mevkide de değilim.
Sanat dünyasının kendi içinde tartıştığı "ticari/popüler sinema" ve "sanat sineması" konularını da sadece izliyorum. Ancak, nasıl her manzumeyi şiir olarak kabul edemezsek her sinema ürününü de sanat eseri olarak kabul edemeyiz.
Tartışmanın çok karmaşık tarafları var ve bunun benim boyumu/ilgi alanlarımı aştığını düşünüyorum. Ama senin, reklam eserlerinin sanat eseri olarak kabul edilebileceğiyle ilgili argümanını tam olarak anlayamadım? Parayla yapıldığı için mi?
Reklamın bir sanat dalı olup olmadığı öteden beri tartışılagelmiştir. Fakat bu tartışmaların ve görüşlerin derlenip toparlanmaya ihtiyacı vardı. Öncelikle bunun için müteşekkirim Selim Tuncer'e.
Kişisel kanaatime gelirsem, ben işin iki yakasını da az çok yoklayan, bilen biri olarak reklamın sanat olmadığını düşünüyorum. Bunun nedeni de öncelikle işin içine para'nın girmesidir. Sanatın hiçbir dalında para ve kazanç değildir amaç. Ama reklamda iki tarafın da -reklamveren ve ajans- amacı budur. Hatta tüketici bile para olarak olm asa da somut bir fayda için bulaşır bu işe.
Reklamın tüm sanatlardan istifade etmesi konusu da şöyle: Reklam elini attığı her şeyi kendi amaçları doğrultusunda kullanır. Bunu yaparken de onları öncelikle manipüle eder. Bu sözlü ve görsel sanatların tümü için geçerli. Dolayısıyla, bu pek de iyiniyetli bir ilişki değildir.
biraz edepsizlik ederek şöyle de anlatabiliriz durumu: Sanat dallarıyla reklamın ilişkisi sevişmekle orospuluk yapmanın ilişkisi kadardır bence. Görünürde benzer şeylerdir ama aslında bambaşka şeylerdir. Reklam yazarlığı da kalemin, yazmanın kötü yola düşmüş şeklidir. Kabul edin ya da etmeyin...
m.t.ö.
Katkı için teşekkür ederim.
Gerçi son paragraf biraz ağır olmuş, ama üst paragraflarda yakın görüşleri paylaşıyoruz.
Reklam firmanın kendine yakışanı giymesidir. Reklamcı firmaya yakışanı giydirendir. Reklamcılık firmaya yakışanı giydirme sanatıdır. Sonuc reklamcılık sanattır :)
Çok katma değerli bir yazı kaleminize sağlık...
Yüce Zerey
Reklam para kazanma sanatıdır.
Sayın Selim Tuncer,
Takıntılarımızın varolduğu bir noktayı irdeleyerek bizlere farklı düşünce yollarını açtığınız için teşekkür ediyorum.
Benim fikir bağlamımda sizinle aynı noktada duruyor. Reklamın gerçekten sanat olarak kabul edilebilmesi hangi şartlar altında olabilir? Sanırım tamamen sosyal içerikli projelerin tanıtımını üstelenen reklamlar içerisindeki amacı masumane görmeyi başarırsak buradaki oluşumlara bir sanat bakışı getirebiliriz diye düşünüyorum.
Değerleri fikirlerinizi bizimle paylaşmanız üzere...
Mutlu yaşamlar
K.Can
Teşekkür ederim.
Reklamın özü "yaratıcılık"tır, yaratıcılık da artık reklamcıların ya da sanatçıların tekelinde değildir. Yaratıcılık bir toplumsal değer haline gelmiştir. Ortaeğitim öğrencilerinden bile yaratıcı işler yapması istenmektedir, ki eğitimine imrenidğimiz kurumlar bu anlayışla ilerlemektedirler.
Reklamcılar; başkasının parasını harcar, ondan bütçe talep eder. Böyle sanat mı olur? Reklamcının hedefi sanat yapmak da değildir, satan reklamdır amacı. Satıyorsa başarılıdır reklam. Sanat olarak görülmesi iyi olması anlamına gelmez.
Kısacası reklamcılık belirli bir hedefe yönelik yaratıcı üretim yapmaktır. Süreci ve amacı düşünüldüğünda sanat olmadığını görmek çok açıktır. Ancak reklamcılar ego merkezli insanlar olduğu için sanat da bir üstyapı olarak görüldüğü için yaptıklarını tepelere çekmek adına bir dönem sanatçı olarak görülmekten yaptıklarını sanat olarak göstermekten mutluluk duymuş, kendilerini sınıfsal olarak bu şekilde ayrıştırmışlardır. Ne var ki gelinen noktada reklamcılığın beşigi Amerika'da dahi bu anlayış değişmiştir. E2"de yayımlanan "Mad Man" dizisi bu anlayışın gelişiminin örnekleriyle doludur.
Reklam'ı sanat olarak göremek isteyenler egolarıyla mücadeleyi bırakmamış, benliklerini geliştirememiş kişilerdir. Bu işin psikolojisi de bunu söylüyor.
çok sevdim tüm tartışmayı ve tüm yazıyı zevkle okudum. herkesin ellerine sağlık.
"Sanat; sanatçının renklerini puslu bir camın ardında dansettirmesidir. Sanatsever ise bu noktada pusun ardınaki dansı ve renkleri görece görebilmeye başarmakla esere ilgi göstermektedir."
Hiç bir sanat türü sanatsever tarafından %100 algılanamaz. Sanatsever kendi duygularına, vizyonuna veya mental varoluşuna göre esere görece dokunabilir ve hissedebilir. Çoğunlukla kendi anlamlarını, kendi deneyimlerini kullanarak sezgisel olarak yüklerler.
Sanatın çeşitli tiplerini kullanabilen reklam ise bu noktada algı farklılığı riskini beraberinde taşıyamaz ve deneyimsel farklılıkların doğuracağı algı koşullanmalarını ortadan kaldırmaya çalışarak iletişim kurma ihtiyacı içerisindedir.
Özetle hedef kitlelerin belirlenmesindeki, hedef algıların analiz edilmesindeki en büyük amaç istenen algının ortaklaştırılarak sunulabilmesidir. Bu durum sanatı araç olarak kullanan reklamcılığı sanattan tamamen uzaklaştırmaktadır. Bir reklam, tüm hedef kitlesi tarafından aynı anlamda algılandığında iletişim kurduğu doğrulanabilir. Aynı hedef grup içerisinde benim için başka, yanımdaki kişi için başka bir anlam ifade ediyorsa, bu reklamdan çok bir sanatçının kişisel deneyimlerini paylaşma şeklidir.
Zaten reklamcılığın kanımca en kırılgan noktası buradadır. Yarattığınız iletişimin net ve iknaya yönelik olması gerekmektedir. Bazen satışa ikna etmek ister bazen parçası olmaya. Sanat ise ikna etmemeye aksine yorumlanabilmeye dayalıdır.
Aynı şarkıyı dinlerken iki farklı müzikseverin bambaşka hisler içinde olabilmesi, bambaşka anlamlar yükleyebilmesi sanatçıyı yüceltirken, aynı reklamı izleyen iki potansiyel müşterinin başka şeyler anlaması reklamın paydaşsız ve iletişimsiz olduğunu gösterecektir.
Diğer yandan araba fabrikasında çalışan bir boya ustasının her gün aynı maviyi boyarken izlediği yönte ve, kişisel tekniklerine de sanat demek mümkündür. Bu anlamda aşk yaşamak, motor sürmek, matematik problemi çözmek de sanatsaldır ve sanat denilmesinde bir sakınca yoktur. O halde reklam sanattır demek de mümkündür.
Özetle teknik olarak sanat demek mümkün olmamalıdır kanımca.Estetik kaygı taşıyor olması sanatsal olduğu anlamına gelmemelidir diye düşünüyorum.
Burak Birer
Katkılar için teşekkür ederim Burak Birer. Büyük oranda aynı fikirdeyiz.
"Truth" da neymiş yahu?
Kendi kendinizle çelişiyorsunuz...
Sizi tanımam etmem Türkçe'nin Turkche haline gelmesiyle ilgili bir yazınıza rastladım. Sayfanın biraz aşağısında şu yazıyı okuduğumda şaşkınlıktan ağzım açık kaldı:
"Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda…"
Gerçek kelimesini parantez içinde truth diye açıklıyorsak, halimiz fena...
Kabalaşmadan önce, bir sözlük alırdın, "truth" neymiş, "real" neymiş, bakar ve ikisinin arasındaki uçurumu görürdün ve niye böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyulduğunu anlamış olurdun. Belki!
Birincisi kabalaşmadığıma eminim. Gerçeği aman pardon sizin deyiminizle truth'u söyleyince neden sinirlendiniz anlayamadım. Truth da real de nedir biliyorum... Fakat "Türkçe elden gidiyor" diye yakınanların kendi kendiyle çelişmesini bir türlü anlayamıyorum.
Hiç tanımadığın birine "Yahu!" diye hitap edebilmeyi kabalık olarak görmüyorsan, değer yargılarımızda ciddi farklılıklar var demektir. O nedenle bunu tartışmaya gerek yok!
Diğer konuyu ise biraz daha açayım ki, bu gereksiz yazışmadan bir fayda elde edilmiş olsun.
1.
Dikkat edersen, paragrafın içindeki sadece iki sözcüğün yanına ayraç içinde yabancı karşılıkları verilmiştir.
2.
Bu iki sözcük, dilimizde farklı anlamlar taşımaktadır.
3.
Arapça "şey" kökünün çoğulu olarak dilimize girmiş olan "eşya"nın sözlük anlamı TDK'ya göre "Türlü amaçlarla kullanılan, insan yapısı, taşınabilir cansız nesnelerin bütünü" şeklindedir. Istılahi anlamı adı geçen sözlükte yer bile almamıştır. Bu nedenle benim kastettiğim anlamı göstermek için, yabancı kökenli olmasına rağmen Türkçeleşmiş "obje" sözcüğünü ayraç içinde açıklama olarak verdim. Bunun yerine "nesne" de kullanabilirdim, ama onun da Türkçe sözlükte üç farklı karşılığı var.
4.
"Gerçek" sözcüğünün ise TDK'da tam on farklı anlamı var. Oysa benim sözünü ettiğim, bu anlamlardan sadece bir tanesi... Sözcüğü cümle içinde Türkçe kullanmayı tercih etmeme rağmen istediğim anlamı bağlam yardımına ihtiyaç duymadan aktarabilmem için İngilizce karşılığını yine ayraç içinde verdim. Hatta Türkçe'ye Arapça'dan girmiş olan ikinci bir sözcükle de destekledim. Eğer bunların yetmeyeceğini düşünseydim Fransızca, İspanyolca, Latince gibi karşılıklar da kullanabilirdim.
5.
Ayraç içinde kullanılan sözcükler, cümlenin doğrudan içinde yer almazlar. Sadece bir izahtan ibarettirler. Yani cümlemin içinde yabancı sözcük kullanmadım.
6.
Ayrıca, bu yöntem benim icat ettiğim bir şey değildir. Bilimsel makalelerin çoğunda da, zorunluluk durumunda bu yönteme başvurulur.
Umarım anlatabilmişimdir.
Fark ettiyseniz ben sizli bizli konuşuyorum, siz ise senli benli... Ama yine de kabalaştığınızı düşünmüyorum gerçekten.
Türkçeleşen kelimeler vardır, bir de Türkçeleşmeyip diğer dillerden alınan kelimeler vardır. "Hakikat" Türkçeleşmiştir ama "truth" için öyle bir durum söz konusu bile değildir. Üstelik hakikatla gerçek başka anlamlar taşır. Felsefe kitaplarında ısrarla hakikat derler.
Söylediklerinizin hepsini biliyorum... Ama bana biri çıkıp bilmediğim bir şey söyleseydi ya da hatamı gösterseydi, sizin gibi aşırı tepkiler vermez teşekkür ederdim.
Bilmene rağmen hâlâ anlamamış olduğunua göre söylenecek başka bir şey yok. Anlayan anlamıştır.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home