| Hanımlar! Saçlarınızı dolgunlaştırmadıysanız sakın bu yazıyı okumayın!
Şu reklamlara hiç bulaşmayayım diyorum, ama ne yazık ki onlar bana bulaşıyor. Ogilvy’nin bir zamanlar söylediği “Tüketici geri zekalı değildir, o sizin karınızdır.” sözüne inat kadınları, yani tüketicilerini ebleh yerine koyan, onlar yetmiyormuş gibi erkekleri de saç fetişisti salaklar olarak gösteren şampuan reklamına takmadan geçemem vallahi. İsim vermiyorum diyeceğim, ama ne yazık ki vermesem de hemen anlayacaksınız; çünkü aptal yerine konulduğunuz örnekler arasında bu reklam serisinin ayrıcalıklı bir yeri var.
Hani bir yazımda diyordum ya, büyükler kendilerine özgü ‘satış’ yöntemleriyle idare edebilirler, pazarlamayı da çoğu zaman yalnızca bir enstrüman olarak kullanırlar, reklamı da propagandayla karıştırırlar diye... Tam onun örneği diyeceğim, ama propaganda tanımına sokmakta bile zorlanıyorum.
Sanırım büyük bir restoranın mutfak bölümü, kızartmalar, yağlı yemekler falan yapılıyor. Ortam saç için hiç uygun değil anlamında... Bu arada Brezilya göçmeni tipli hoş bir hanım, mutfakta çalışan erkek arkadaşlarından birine akşama yemeğe davetli olduğunu söylüyor. Daveti kimin yaptığı da malum tabii...
Erkeğin tepkisi ne olsa iyi: “Sadece saçlarını dolgunlaştırmak bile yarım saatini alır!” Yani yetişemezsin demeye getiriyor. Oysa kız, sabah saçlarını o şampuanla yıkayarak zaten dolgunlaştırmıştır, o kadar yağın kirin arasında da saçları dolgunluğunu yitirmemiştir.

Tam “Haydaaaa!” denilecek bir durum yani! Allahaşkına, erkeklere soruyorum; siz hiç hayatınızda karınızın, sevgilinizin ya da hanım arkadaşınızın saç dolgunluğu problematiğiyle ilgilendiniz mi? Ya da hanımlar; kocanız, sevgiliniz ya da erkek arkadaşınız tarafından böyle bir soruya muhatap oldunuz mu? Bundan sonra muhatap olmanız milyonda bilmem kaç bile olsa, hiç ihtimal dahilinde midir?
Diyelim ki, bu filmdeki erkeğin aslında kıza ilgisi var, içten içe bir kıskançlık krizi içinde... Yani kızın davete katılmasını istemiyor, o nedenle de böyle salakça bir mazeret ileri sürüyor. Hadi öyle düşünelim, ama emin olun aşık erkek bile bu kadar aptallaşmaz, daha yaratıcı mazeretler geliştirebilir.
Bu markanın eski filmlerine hiç değinmeyeyim de, sinirlerimiz daha fazla bozulmasın.
Markanın yu-es-piii’si “dolgun saçlar” olabilir de, bunu herkesi aptal yerine koyarak vermek zorunda değil ki? Tamam, bu senaryolar, kesinlikle Amerikalılara yönelik yazılmıştır, biz üstümüze almayalım!

Bakın şimdi, Amerika deyince de aklıma neler geldi. Ünlü Rus tiyatro kuramcısı Konstantin Stanislavski tarafından sistemleştirilmiş özdeşleyime dayalı oyunculuk yönteminin Hollywood’u nasıl etkilediği, Elia Kazan tarafından kurulan “Actors Studio”dan Marlon Brando, Al Pacino gibi nasıl büyük oyuncuların yetiştiği, her ne kadar aktör Nicolas Cage’in oyunculuğunda zirveye çıktığı söyleniyorsa da, aklınıza gelebilecek nerdeyse bütün büyük Hollywood oyuncularını eğitmiş (Gökten zembille ya da medya pohpohlamasıyla gelmiyor bu yetenekler!) metod oyunculuğunun (method acting) tüm Hollywood sinema endüstrisini nasıl derinden değişime uğrattığı ve “oyunculuk” dışında bizzat sanatın kendisini nasıl başkalaştırdığı çok kapsamlı bir konudur ve benim işim de değildir. Ancak, bütün bu çabalardan, reklam sektörünün bir iletişim enstrümanı olarak sinema sanatından devşirdiği reklam filmlerinin hiç nasibini almaması düşünülebilir mi?
Neyse, uzatmayayım da, diyeceğimi diyeyim: Bir; kesinlikle ve kesinlikle tüketiciyi/seyirciyi aptal yerine koyma ya da ebleh sanma! İki; üstat Stanislavski’yi ticari bir işe alet ediyorum ama, reklam filmi, “Ben reklam değilim.” algısı yaratma başarısını gösterebilmeli, izleyicisini kendi dünyasının içine çekebilmelidir. Üç; şimdi de Marksist-Leninist hedeflerini ve kapitalizm eleştirisini bir yana koyup (Çok kötüyüz, çok!) Bertolt Brecht’i işin içine sokalım, eğer reklam filmi “Ben reklam filmiyim.” diyecekse, ayrıca şunu da demelidir: “Reklam filmiyim, ama bak, seni de işini içine sokuyorum, düşündürüyorum, zekanı ödüllendiriyorum, hatta eğlendiriyorum. Daha ne istiyorsun?”
O kadar “Saçlarınızı dolgunlaştırmadıysanız sakın bu yazıyı okumayın!” demiştim, okudunuz değil mi? Neyse, zaten ben de hayatımda ilk ve son kez sizin saç dolgunluğu sorununuza burnumu sokmuş oldum. Sadece nasıl oluyor diye bir denemeydi!
[ FOTOĞRAFLAR: KASSANDRA ]
NOT: BURADAKİ FOTOĞRAFLARIN MALUM MARKAYLA HİÇBİR İLGİSİ YOKTUR.

















28 YORUM:
"Reklam filmlerinin vaz geçilmez yönetmeni" diye bir başlık geldi aklıma. Niye geldiğini çözemedim.
Selim abi, uzun yıllar sahne tozu yutmuş biri olarak bu isimler burada ne arıyor dedim bile :)
Stanislavski hatta Brecht'i araya katmana oldukça şaşırdıysam da belli etmedim. En azından Absürd tiyatroya veya Beckett'e kadar ulaşamadın.
Ben bıraktığın yerden devam edeyim.
G&B | Tek Perde
Boş bir sahne. Yerler sihah bezle kaplı. İki kadın var sahnede. Ortada bir ağaç var ve ağacın üzerinde yeşil yapraklar var. Kadınlar bir bankta oturmaktadırlar. Üzerlerinde siyah kadife elbiseler vardır. Omuzlarına dökülmüş kepekler uzaktan bile seçilecek kadar çoktur.
Gri saçlı kadın. Yanında tıpkısı bir kadın daha var. Bekliyorlar ve umutsuz görünüyorlar. İkisinin de saçları berbat durumda.
Kadın 1 : "Geleceğini söylemişti, bu gün gelecek değil mi?"
Kadın 2 : "Evet, saçlarım birbirine yapıştı. Geçen gün arkadaki ağaca konan kuşlar benim kafama da kondu ama ayakları takıldı ve kurtulamadı"
Kadın 1 : "Gelecek mi?"
Kadın 2 : "Geleceğini söyledi. Küçük bir çocuk geldi dün. Sarı saçları vardı ve güneşin altında parlıyordu. Yanımdan geçerken limon özlü saçlarının kokusu biraz yanımda kaldı. Bana ne dedi biliyor musun"
Kadın 1 : "Ne dedi?"
Kadın 2 : (Kısık sesle) "Geleceğini söyledi. O gelecekmiş"
Kadın 1 : "Ne zaman"
Kadın 2 : "Bilmiyormuş, gelecekmiş ama ne zaman geleceğini bilmiyormuş. Bir aydır bekliyoruz, ya da biz ne kadardır bu ağacın altında bekliyoruz?"
Kadın 1 : Bilmiyorum. Belki bir yıl belki de bir ay, hiç bilmiyorum.
Kadın 2 : Çocuk bir şey daha söyledi!
Kadın 1 : Yoksa şampuanın adını mı?
Kadın 2 : Evet, gelecek olan şampuanın adını öğrendim. O gelecek ve hepimiz beklemekten kurtulacağız.
Kadın 1 : Neymiş adı.
Kadın 2 : Godot. Şampuanın adı bu. Bizi kurtaracak olan sadece o.
Kadın 1 : Biz Godot'yu bekleyeceğiz ve o gelince, saçlarımız dolgun hacimli ve ahenkle dans ediyor olacak.
Kadın 2 : Eh en azından zamanın geçmesine yardimci oldu
Kadın 1 :Aaçmalıyorsun. Zaman zaten geçecekti.
Saatler geçmiştir. Işık kararmaya başlar. Kadınlar hala beklemektedirler. Arkadaki ağacın yaprakları kurumuş ve yere dökülmüştür.
Kadın 2 : Godot bugün gelmedi; ama yarın mutlaka gelecek
Kadın 1 : Gidelim.
Kadın 2 : Gidemeyiz.
Kadın 1 : Neden?
Kadın 2 : Godot'yu bekliyoruz.
Kadın 1 : Doğru.
Sonuçsuz bir bekleme eylemi
gelmeyeceğini bildiğiniz halde Godot'u beklersiniz
Dışses :
Bir ümit gelmesini dilersiniz
ama o hiç gelmez..Siz yine de beklersiniz, o hiç gelmez. Saçlarınız herzaman kirli, bakımsız, dağınık ve kepekli kalacaktır. Godot isimli şampuan hiç çıkmayacaktır. İyisi mi zeytinyağlı defne sabunu kullanın da kurtulun bu bekleme çilesinden.
Ya da Godot'yu bekleyin..
Işıklar söner...
Harikasın Cengizciğim.
Hayat bir sahne değil midir zaten, sabah akşam tozunu yuttuğumuz! Sen bir de sahnenin sahnesinin tozunu yutmuşsun, ciğerlerine dikkat et:)
Absürde de, natürele de, antik Yunan’a da giderdim, ama o kadarı ağır kaçardı galiba... Altı üstü kıytırık bir film eleştirisi; bir taraftan bakınca Brecht’e, Stanislavski’ye yazık! Kemikleri sızlayacak adamların.
Bu isimlerin burada ne aradığını da ikinci hamlede çok iyi çözmüşsün. Zengin bir katkı... Teşekkürler.
Bu yazıyı okuyunca aklımda şöyle bir fikir canlandı. Hani diyorlar ya televizyon reklamcılığı öldü diye. Şimdi anlıyorum neyin öldüğünü. Bu içtenlikten ve gerçeklikten yoksun reklam anlayışı ölüyor ve yerini etkileşimli, daha gerçekçi ve seyirciyi de işin içine dahil eden reklamcılık yükseliyor. Ölen anlayış, tv reklamları değil.
Bir de konuyla ilgili olduğunu düşündüğüm bir alıntıyı da aktarmak istedim. Benim bloglarla ilgili makalemin en sonunda vardı bu alıntı. Amerika'da yaşayan bir Türk akademisyeni olan Fuat Fırat'ın sözleri bunlar;
"Modern dönemlerde pazar bir tiyatroya benziyordu. Sahnede bir grup insan, kurgulanmış bir oyunu oynuyordu ve salondaki seyirci bu oyunu ya beğenip alkışlıyor ya da beğenmeyip yuhalıyordu. (Yani büyük firmalar sahnedeki oyunculardı ve biz tüketiciler de salondaki seyirciler.) Ancak postmodenizmle birlikte bu tiyatro da şekil değiştirmeye başladı. Tek bir düzenin tüm insanların ihtiyacını karşılayamayacağı gibi, tek bir tiyatro da yeterli olamazdı. Postmodenizm bu tiyatroların sayısını arttırmayı, bununla da kalmayıp tiyatrolardaki sahneleri kaldırmayı veya seyirciyi de sahneye çıkarmayı istiyor. Bu sayede, bir çok farklı düzenden oluşmuş ve bu farklı düzenlerin kendi içinde bütünleşik olduğu bir düzen oluşturmaya çalışıyor."
"Less is more."
Kıssadan hisse, neden kısa ama vurucu cümleler kurmazken, uzun ve bir o kadar da sıkıcı cümleler kurmak için olanca gayretinizle çalışıyorsunuz sevgili Selim Tuncer?
Kısa, kısa, kısa. Akılda kalıcı öyle değil mi? Zaten hayatı yeterince zorlaştırıyor insanoğlu, biraz basitleştirmek için niye çaba sarfetmiyorsunuz.
Keza, sevgili Zeynep Özata, bu kelamlarım sizi de ilgilendiriyor. Ve diğer upzuuuuuun yazan bloggerları da.
Ben de uzatmadan burada kesiyorum cümlelerimi. Umarım anlaşılır olmuşumdur.
Uyarın için teşekkür ederim Sevgili Serkan Özkaynak. Madem böyle bir konuyu gündeme getirmiş oldun, “yorum” sınırları içinde cevaplamaya çalışayım.
Öncelikle bu konuda yanıldığını ve “kısa cümle” anlayışının, imparatorlukların dağılmasından sonra, dillerin ulasallaşma sürecinin başlangıç dönemlerinde yaygın olarak savunulduğunu, bugün artık kısa cümlelerle kompozisyon yazan ve düşüncesini ifade etmekte zorlanan öğrencilere nasıl uzun cümle kurdurulabileceğiyle ilgili eğitim tekniklerinin geliştirildiğini, hatta bu eğitim tekniklerinde bilgisayardan yararlanarak veri analizi yöntemleriyle çözüm arandığını belirtmek isterim. (Anlaşılmayan bir şey var mı?) Yani, “Kısa cümle yormaz, derdini daha iyi ifade eder.” görüşünün yanlış olduğu saptanmıştır, eskidir.
Kastım, upuzuuuun ve bir kitap sayfası süren Divan edebiyatı dönemi cümleleri değildir elbette...
Uzun bir cümle, eğer virgülle ayrılmış onlarca sözcükten oluşmuyorsa, mutlaka kısa cümlelerin birbirine birleştirilmeleriyle kurgulanmış demektir; yani kendi içinde yine kısa cümle birimlerinden oluşur.
Öncelikle, kısa cümlelerle edebi metin yazmanın ortaya çıkardığı sorunlar nelerdir, onlara göz atalım:
Kısa ve basit cümlelerle kompozisyon yazma, anlam bütünlüğünü bozmakta ve anlamayı zorlaştırmaktadır. (Özoğlu, 1994) Sonuç olarak da okuyucuya verilmek istenen etki yeteri kadar güçlü olamadığı için okuyucuyla bir iletişim kurulamamaktadır. Halbuki, kısa cümleler birleştirilerek okuyucuya daha uzun cümleler şeklinde aktarılırsa, anlam bütünlüğü kargaşası da bir ölçüde önlenebileceğinden okuyucuyla iletişim kolaylıkla sağlanabilir. Yani, uzun cümleler daha çok sözcüğü içerdiğinden, daha çok bilgi okuyucuya aktarılabilir. Çünkü, kelimeler yapı içerisinde kolayca kaynaşan öğelerden oluşur ve bu parçacıl bütünleşme içerisinde karışıklık bir ölçüde ortadan kalkacağından okuyucuya verilmek istenen mesaj çok daha kolayca verilebilir. Hatta, bu estetik yapı okuyucunun metni çok daha akıcı bir şekilde okumasını sağlar. Bir başka değişle, cümle birleştirme tekniğiyle cümlelerin birleştirilerek okuyucuya aktarılması algılamayı büyük ölçüde kolaylaştırır. (Gülden Tüm, Sait Kandırmaz, 200)
Ayrıca, cümle birleştirme, yani bir metni uzun cümlelerle oluşturma;
1.
Değişik cümle yapıları oluşturmaya ve kullanılan dille ilgili hata sayısını azaltmaya yardım eder.
2.
Kompozisyondaki düşünce bütünlüğünün oluşturulmasını geliştirir.
3.
İleri düzeyde düşünme becerilerini geliştirir.
3.
Hangi dilbilgisel yapıyı kullanma konusunda karar verme mekanizmalarını geliştirir.
4.
Sadece okuyucuyla bir iletişim değil, aynı zamanda bilişsel değişimi de sağlar.
5.
Dilbilgisi ve retorik arasında bir köprü oluşturur.
6.
Yazarı stil ve içeriğe yönlendirir. Böylece duyguların aktarımını da sağlar.
Eğer yazımı, dediğin gibi kısa cümlelerle kaleme almış olsaydım, birleştirilmiş cümleler için ortak kullandığım özne ve fiilleri tekrarlamak ya da onlar yerine eş anlamlılarını kullanmak zorunda kalacağımdan metin uzayacaktı. Ayrıca, belli bir olgunluk ve uzunluğa sahip cümleler, dilin bağlam (contex) içinde kullanımını sağlayan bir etmendir. Kısa ve sayıca fazla cümlelerin oluşturduğu dur-kalk etkisi yanında, kısa cümleler, zaman zaman bağlamın kaybolmasına da yol açabilmektedir.
Bir metnin rahat okunmasını sağlayan kısa cümleler değil, genel olarak metnin anlaşılırlığı ve akıcılığıdır. Bir düşünceyi, daha kısa bir metinle anlatabilmek ise bu konunun dışındadır ve bu, doğru bir hedeftir.
Yine bu konuda yapılan bilimsel araştırmalara dönecek olursak, öğrencileri kısa ve basit cümlelerden kurtarıp cümle birleştirme tekniklerine alıştırmadaki temel amaç üç başlıkta özetlenmiştir: Sözdizimsel akıcılık, sözdizimsel olgunluk ve genel yazma kalitesi...
Bağlayacak olursam;
1.
Kısa ve uzun cümle gibi bir saplantım yok, ama illa ki kısa cümle diye bir amacım hiç yok.
2.
Anlaşılır ve akıcı olmaya, okurun yazıyı okurken sıkılmamasını sağlamaya çalışıyorum.
3.
Bir düşünceyi daha kısa metinlerle ifade edebilmek bir beceridir. Bu konuda çok başarılı olduğumu sanmıyorum, ama gayret ediyorum. Mesela bu yazı, benim genel alışkanlıklarımın aksine, belli bağlantılarla destekler verilerek kısa yazılmıştır.
4.
Sayısı günlük ortalama 500 civarlarında belli bir okur profilim var. Bunların arasında uzmanlar olduğu gibi, ilgililer ve meraklılar da yer alıyor. O nedenle, terimlere fazlaca boğmamaya çalışarak anlaşılır bir dil tutturmaya çalışıyorum. Bunda başarılı olduğumu da gelen olumlu tepkilerden anlıyorum.
Konuyu açtığın ve bana bu açıklamaları yapma fırsatı verdiğin için teşekkür eder, görüşünü tekrar gözden geçirmeni salık veririm.
Sevgiler.
Ona Ruhundan Üflemek!
Güzel ama bir o kadar da acılı olduğum bir noktaya temas etmişsiniz. Mevzu film üzerine çok fazla deginmek istemiyorum. Bir yönetmen olarak meslektaşıma direkt sataşmayı tercih etmem. Zaten asıl konu da bu değil. Bence asıl mesele bu tür filmlerin oluşum nedeni. Bu film ne ilk ne de son olacak. Çünkü bir filmin yaratım sürecinin başladığı yer ile bittigi yer arasındaki damarlar kopmuş durumda. Filmin fikirlerinin çıktığı kreatif atölyelerle, bu fikirlerin pratiğe döküldüğü prodüksiyon atölyeleri arasında hemen hemen hiç bir bağlantı yok.
Derler ki; insan vucudu öldüğü zaman tartıldığında son nefesini vermeden hemen önceki ağırlığıyla, öldükten sonraki ağırlığı arasında 21 gramlık bir fark vardır. Bu farkta ruhun ağırlığıdır. Bence yazılmış bir senaryo ile çekilmiş bir senaryo arasında da 21 gramlık bir fark vardır.
Ülkesinden şikayet eden bir adam durumuna düşmek istemiyorum ama bazı uygulamalar da inanılmaz oranda can sıkıcı. Yönetmenine memur muamelesi yaparak ona kafasındaki filmi elindeki sopayla çektirmeye çalışan bir yaklaşımdan bu ve benzeri sonuçların çıkmasına sürpriz gözüyle bakmamak gerekir. Aksine bu yaklaşımlara rağmen iyi filmin çıkmasına şaşırmalıyız! Neticede en parlak reklam yaklaşımı da bir A4 kağıttan ibarettir. Birisi ona ruhundan üflemediği takdirde de öyle kalmaya mahkumdur. Aksi durumda ne Stanislavski ne Bertold Brecht ne de Spielberg bu filmleri kurtarabilir. Çünkü sorun oyuncuların kötü yönetilmesinden çok filmlerin ruhlarının çalınmasındadır.
Belki geçmişteki küçük bir anım mevzuyu özetlememe yardım eder. Büyük firmalarımızdan birinin reklam filmi için hazırlanıyoruz. Büyük planlar, konteynırlar, limanlar, 8 ayrı mekan, vs… Ve bir oyuncunun giyecegi pantolunun rengi konusunda bir ihtilaf oluşuyor. Aldığım cevap neydi biliyor musunuz? “ – Eger gerekseydi, yazardım…."
Elbette ki uyum içerisinde bir birlerinin yaratıcılıklarını arttıran insanlarda var... Bu oran ne sıklıkla benzer filmleri gördüğümüzle açıklanabilir.
Son olarak M.Night Shyamalan’ın The Sixth Sense’te küçük Cole Sear’a(Haley Joel Osment) söylettigi bir cümleyi aktarmak istiyorum. Ölü olduklarının farkına varamayan insanlardan korunmak için söylediği latince bir dua bu. “De profundus clamo ad te domine”. Anlamı “Ruhumun derinliklerinden sana sesleniyorum Tanrım” Help us!
Koray Demir
Director
Yahu ben ömrüm boyunca kısa cümleler kurmak için uğraştım (gerçi pek becerememişim galiba). Neden daha önce söylemediniz böyle faydaları olduğunu uzun cümlelerin? Bilsem üzmezdim kendimi :)
İşin şakası bir yana, yazdığım cümleler bana anlaşılır geliyor (doğal olarak) ama sanırım anlaşılır olup olmadıklarını okurlara sormak lazım. Bir de benim asıl derdim sanki uzun cümleler değil de uzun metinler gibi geliyor. Derdimi kısa anlatmayı bir türlü beceremiyorum.
Kısa cümle uğruna niye ömür tükettiğini anlamadım Sevgili Zeynep! “Ali topu at.” demede ne var?
Basitlik ve anlaşılırlık var.
'Ali topu at.' Ali bana şuradaki yuvarlak köşeli cismi, parmaklarının oluşturduğu ince ve küçük ellerinle tutup, hafif bir şekilde, tam üstüme doğru, ellerimi hedef alarak atar mısın? demesinden kat be kat daha anlaşılır.
Sevgili Zeynep Özata. Ali topu at. Tut Ali Tut.
Bence bunu bir denemeniz lazım.
Tartışma ve görüş alışverişinden bir fayda elde etmek ister miyiz Sevgili Özkaynak? O zaman polemik yapmamalıyız, çünkü polemik sonuca götürmez.
Polemiği sevmem, ama gerektiğinde çok iyi yapabildiğimi biliyorum.
Görüşlerimin keyfi ve kişisel kalmaması için, ilk cevabımda özellikle bilim adamlarından referanslı bilgiler vermeye çalıştım.
Ancak, ben bu polemik çabasından da bir fayda elde etmeye çalışacağım.
Türkçe’de “yuvarlak köşeli cisim”e “top” derler, “parmaklardan oluşan” organa da “el”... Eğer benim veya Zeynep’in kurduğu cümlelerde böyle gereksiz fazlalıklar varsa eleştirinde haklısın. O gibi tuhaflıklara senden önce ben karşı çıkarım.
Ancak, Ali’nin topu “hafif bir şeklide”, “tam üstüne doğru” ve “ellerini hedef alarak” atmasını istiyor da yalnızca “Ali topu at.” cümlesiyle yetinmeye çalışıyorsan, meramının geri kalanını el kol işaretleriyle yapmak zorunda kalacaksın demektir.
Afrika ve Avustralya yerlilerinin konuştuğu böyle “basit” diller de yok değil.
Sevgiler.
Sevgili Selim,
Gonlune, eline, klavyene saglik...
Balkanlar'in sampuan reklamlarinda oynamaya en uygun reklam yazari olarak, bu yazin ruhuma cok iyi geldi...
Altinda cevher olmayan topragin ustunde ot bitmez derler.
Bu reklami kafasinda sactan baska seyler de tasiyan biri yazsaydi bunlar olmazdi, diye dusunuyorum...
Serkan Bey'in cumlelerini uzun ve anlasilmaz bulmasina gelince...
Kendisine Kant'in, Klasik ahlak Metafiziginin Temellendirilmesi kitabini okumasini tavsiye ederim. Birbucuk sayfa suren cumlelerini okudugunda, senin icin "sen neymissin be abi" diyeceginden eminim.
Bir cumle derdini anatacak kadar kisa ya da uzun olmalidir.
Kissadan hisse gibi hazir lop ifadeler, yazinin tematigini ozetlemek ve beyin tembelliginden muzdarip olanlarin soylenenleri anlayabilmelerini kolaylastirmak icin uygun olabilir. Uzun ya da kisa olsun, muhim olan cumlenin islevidir. Kompleks cumleler konusunda kompleks yapmak yersiz bir tutumdur.
Zaten bir cumlenin "Breh, breh, breh!" dedirtmek icin mi, derdini anlatmak icin mi kuruldugu, kendini belli eder.
Ayrica uzun cumlelerin, beyin tembelligine karsi muhtelif faydalari da mevcuttur.
Einstein, Bildiklerinizi baskalarinin anlayabilecegi yalinlikta ifade edemiyorsaniz, onu bilmiyorsunuz demektir, lafi bu durumda gecerli degildir. Yalinligin cumlenin uzunlugu ve kisaligiyla ilgisi yoktur.
Ayrica sunu da ifade edeyim, icinde Marksizm Leninizm gecen her yazi hosuma gidiyor. Meraklilari icin teknik bilgi, bu tur eserler ve yazilar, kapitalist sistemin olusturmak istedigi beyin tembelligine cok iyi gelir.
Sevgi ve saygilarimla,
Ibrahim Akar
"Eğer yazımı, dediğin gibi kısa cümlelerle kaleme almış olsaydım, birleştirilmiş cümleler için ortak kullandığım özne ve fiilleri tekrarlamak ya da onlar yerine eş anlamlılarını kullanmak zorunda kalacağımdan metin uzayacaktı..."
Selim Bey değinmiş ancak yine de tekrarında fayda olduğunu düşünüyorum. Hani naif ilkokul kompozisyonları vardır. Bu naifliklerini de kısa cümle yapılarına borçludurlar. O kadar çok (aynı veya farklı) yüklem ve başka öge tekrarı vardır ki, baymaktan çok yüzünüzde gülücükler oluşturur.
"Bize teyzemgil geldi. Akşam geldi. Annem yemek yaptı. Bizde (bitişik) yemekeri yedik. Sonra televizyona baktık. Televizyonda bir filme baktık. Güzel bir filmdi. Teyzem beğendi. Annem beğendi. Dedem beğendi. Babam beğendi. Küçük kardeşim uyudu. Bende (ısrarla bitişik) çok sevdim. Sonra uyudum. Uyuyunca rüya gördüm. Rüyamda güzel yerler gördüm. O yerler çok güzeldi. BİTTİ."
Serkan Özkaynak'ın kastı bu değil elbette. Ancak onca kısa cümle için (aynı anlama gelen) farklı yüklemi nasıl bulacağımızı, bulsak bile durlarla, kalklarla ve tekrarlarla (Bakın burada da minimalize yaptım.) okumakta nasıl zorluk çekeceğimizi söyler misiniz?
Pardon. Son paragrafın son cümlesi uzun olmuş. Minimalize etmeliyim.
"Ancak onca kısa cümle için (aynı anlama gelen)farklı yüklemi nasıl bulacağımızı söyler misiniz? Bulsak bile (dur, kalklarla) okumakta nasıl zorluk çekeceğimizi belirtir misiniz? (söyler misiniz, diyemiyorum çünkü kullandım)
Allah'tan iki cümlecikten oluşmuş bu uzun cümle. Ya üç beş tane cümlecik olsaydı. Basın bültenine (A. Rıdvan Bülbül'ün kulakları çınlasın) dönerdi maazallah.
Söyler misiniz?
Belirtir misiniz?
İfade eder misiniz?
Kaydeder misiniz?
Nakşeder misiniz?
Açıklar mısınız?
Yanıtlar mısınız?
Cevap verir misiniz?
Sarahate kavuşturur musunuz?
Vuzuha kavuşturur musunuz?
Şerh eder misiniz?
Der misiniz? (anlamı karşılamamakla birlikte)
ila ahir...
İki kelam veya iki satır ile anlatılabilecek mevzuu iki paragraf, olmadı iki sayfa ile anlatmak(!) ayrı şey. Kısa, uzun cümle kurgusu ayrı şey.
Maksudunuzu herhalde anlatamadınız Sn. Özkaynak. Ya da "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi" oldunuz.
"Nakşeder misiniz?" ifadesi sehven yer almıştır. Düzeltir ve de özür dileriz.
Yorumlar için teşekkür ederim. Aslında, yazının konusu dışında bir tartışma oldu. Umarım bundan da bir fayda elde edilmiş olsun.
Konuyla doğrudan ilgili olarak Cengiz Çatalkaya’nın, Zeynep Özata’nın, İbrahim Akar’ın ve yönetmen Koray Demir’in katkıları var.
Koray Demir’in, bir reklam filmi yönetmeni olarak bu tartışmaya katılması önemliydi. Görüşleriyle ilgili olarak biraz daha geniş bir zamanda bazı değinilerim olacak.
"Aslında, yazının konusu dışında bir tartışma oldu."
Ama iyi olmuş. Okurken büyük keyif aldım.
Kısa veya uzun cümle galiba sadece bir üslüp meselesi. Yazarların bir kısmı kısa cümleler ile kendini daha iyi ifade ettiğini düşünüyorken bazıları da uzun uzun cümleri tercih ediyor. Belki de beyinsel bir olaydır.
Okuyucu olarak yazarların üslüplarına alışmam ile metnin verdiğinin arttığını düşünüyorum. Okuyucunun aynı düşünce tarzını benimsemesi bunu sağlıyor olabilir.
Umarim ki "Yorumlar için teşekkür ederim" ile başka yoruma ihtiyaç yok demek istememişsinizdir.
"Görüşleriyle ilgili olarak biraz daha geniş bir zamanda bazı değinilerim olacak."
Bu da harika bir haber :)
Blogger.com'u seviyorum. [Nedenini bilmiyorum. Belki de gayri şuuri bir muhabbet.]
Ancak sizin gibi yazıları ve daha sonra yorumları ile dolu dolu olan bir blogun RSS ile yorumlarını sunması gerektiğini düşünüyoru. RSS ile yeni bir yorum olduğunda bundan haberdar olmamız çok güzel olurdu.
Bazen blogger.com da yeni bir yorum olduğunda yazıyı okunmamış olarak bildiriyor. Ancak bu her zaman çalışmıyor.
Selim
Blogger.com da yorumları RSS ile sunmaya başlayacakmış. Şimdilik beta aşamasında...
Bu bizim için iyi bir haber :)
http://help.blogger.com/bin/answer.py?answer=42662&topic=9084
Teşekkür, tartışmayı kapatmak anlamında değildi. Bu ana kadar katkıda bulunanları içeriyordu. Şimdi sana da teşekkür borcumu ödemiş olayım, Sevgili Ali Sağlam.
Sonuna kadar tartışabiliriz. Keşke yazı da o konuyla ilgili olsaydı.
Sayın İbrahim Akar da belirtmiş gerçi ama olsun, tekrarlamak bazılarımıza (amacı bağcı dövmek olanlara) iyi gelebilir:
Önemli olan uzunluğu değil, işlevidir.
Bu söz, daha çok “kısa”lar için bir avuntu kabilindedir, burada olumsuzlanan ise “uzun”lar... Bir yanlış anlamaya mahal vermiş olmayalım Sevgili Metin ve İbrahim kardeşler!
Bugün bir ardakadaşım “Kökeni dillerin oluşumundan dil felsefesine kadar giden bir konuyu, bir reklam filmi eleştirisinin arkasından ve de yorum boyutlarında kalacak sığlıkta tartışıp, sentaks dışında, morfolojiye de, fonetiğe de, semantiğe de haksızlık etmiyor musunuz?” diye kızdı bana... Biraz kem küm ettikten sonra “Ne yapsaydım yani, arkadaşın haksız bulduğum eleştirisini öylece cevapsız mı bıraksaydım? Bu bir savunma...” dedim kendisine.
Bence tartışma sürebilir, hiçbir sakıncası yok, ama ben yalnızca “uzun cümle” savunucusu gibi görünmekten biraz rahatsız oldum.
Nazım Hikmet’in gümbür gümbür upuzun dizeleri başka, Orhan Veli’nin kısa ve sevimli şiirleri başka lezzetler bırakmıyor mu damakta?
Yani, uzun olsun, kısa olsun iş yine işleve dayanıyor.
Türkçe’nin uzun ya da kısa yazan büyük söz ustalarının yanında bizimkiler cümleden bile sayılmayabilir yani.
Ben, yine de bildiğim ve içimden geldiği gibi yazmaya devam edeceğim.
Noam Chomsky, insanın dili öğrenme ve konuşma yeteneğinin doğuştan getirdiği özellikler sayesinde mümkün olduğunu söylüyordu. Çünkü Chomsky’ye göre, hangi dilde olursa olsun, gramer yapıları son derece karmaşık bir mantığa sahiptir ve bir çocuğun böylesine karmaşık bir yapıyı tüm boyutlarıyla öğrenip uygulaması ancak bir “ön programlama” ile mümkündür.
Belki, birey olarak da “uzun” veya “kısa” bir “ön programlama” olgusuna sahip olamaz mıyız?
Zaten Ali Sağlam, yukarıdaki görüşü başka bir ifadeyle dile getirmişti:
“Kısa veya uzun cümle galiba sadece bir üslup meselesi. Yazarların bir kısmı kısa cümleler ile kendini daha iyi ifade ettiğini düşünüyorken bazıları da uzun uzun cümleri tercih ediyor. Belki de beyinsel bir olaydır.”
"Noam Chomsky, insanın dili öğrenme ve konuşma yeteneğinin doğuştan getirdiği özellikler sayesinde mümkün olduğunu söylüyordu. Çünkü Chomsky’ye göre, hangi dilde olursa olsun, gramer yapıları son derece karmaşık bir mantığa sahiptir ve bir çocuğun böylesine karmaşık bir yapıyı tüm boyutlarıyla öğrenip uygulaması ancak bir “ön programlama” ile mümkündür"
Bu tezi oldukça ilginç buldum. Amigdala geldi aklıma. Bu da amigdala'ya kayıtlı olabilir mi? Belki de evrim denilen şeyin kesitleri daha kısa kısadır. Belki de 200 yıl sonra doğan çocuklar doğar doğmaz bilgisayar kullanmayı biliyor olacaklar.
Konuyu saptırdım ama göstergebilim üzerine düşünmek gerekiyor biraz. Göstergebilimi iyi yorumlayabilirsek pazarlama iletişiminde daha başarılı olabileceğimizi düşünürüm hep. Bana gelince göstergebilimi çözmek için biraz postmodern kitaplar karıştırmam gerektiğini düşünmüştüm. Ferdinand de Saussure, Derrida, yapısalcılık ve göstergebilim üzerine eğildim. bir iki kalın kitap aldım ama yarım kaldılar. Onları aslında bitirmem gerekiyormuş!
Belki bitirdikten sonra post- yapısalcılık ve göstergebilim üzerine bir yazı yazabilirim. Hem bu reklam filmleri konusunu da daha iyi aydınlatabilir.Gösterge,Gösteren ve Gösterilen arasında önemli bir ilişki ve formül var.
Her ne kadar Şahin bey büyük tiyatrocu, edebiyatçı ve isimleri reklamcılığa bulaştırmamıza kızıyorsa da bunu yapacağım :)
Şimdi boyumdan büyük bir laf etmiş olacağım, ama ben çok geniş bir skalada “ön-programlama”nın olduğuna inanıyorum. Daha önce de birkaç yazımda, özellikle de grafik sanatı konusunda değinmiştim.
Bütün diğerleri bu “ön-programlam” üzerine inşa ediliyor; her bireyin bulunduğu çevreye ya da “ön-program”ın bireyden bireye değişen sağlamlığına göre inşa faaliyeti şekil alıyor.
Çocuk, eğer Türkçe konuşulan bir ailede doğmuşsa, her dile uygun bir yapısı olan “ön-programlama” Türkçe üzerine çalışıyor mesela. Türk anne-babadan doğma bir çocuğu doğar doğmaz bir İngiliz ailenin yanına verirsen, onun İngilizce öğrenmesi konusunda da bir sorun yaşanmaz.
Diğer melekeler konusunda da benzer bir ön-programlama gücü ve çevre etkisi söz konusudur. Kimi insan çok iyi sanat "ön-program”ına sahip olsa bile çevre faktörleri yeterli değilse o melekesi sınırlı kalır. Kimileri iyi konuşamaz, kimileri bülbül gibi şakır. Gibi gibi...
Şahin Abi, kutsallarının süfli işlere bulaştırılmasına içerliyor, ama bu reklam filmleri dediğimiz şeyler, genel olarak söylüyorum, hayatımızın o kutsallardan daha fazla bir alanını işgal ediyor. Ayrıca da işimiz bu, ne yapalım? Onlara bir şey olmaz.
Sevgili Islak Pasta,
Daha önce birkaç yazıma da doyurucu yorumların olmuştu. Teşekkür ediyorum.
Yalnız ben, bu “nick”ler konusunda biraz takıntılıyım. Ne yapıyoruz ki, kimliğimizi gizlemek zorunda olalım?
Ayrıca, senin gibi aklı başında yorumlar yapan birine ben nasıl “Islak Pasta” diye hitap edeyim. Yapış yapış:)
Bu sefer öyle hitap etmek zorunda kaldım, ama bu ilk ve son olsun!
Gercekten cok guzel bir tartisma olmus ama filmle ilgili hic bir yorum yapilmamis burda!!!
Doğru, filmle ilgili bir tartışma yapılmadı. Ama filmle ilgili bir tartışmaya da gerek yoktu aslında.
Yönetmen Koray Demir de “Zaten asıl konu da bu değil.” diyerek aynı görüşte olduğunu belirtmiş ve devam etmiş: “Bence asıl mesele bu tür filmlerin oluşum nedeni. Bu film ne ilk ne de son olacak. Çünkü bir filmin yaratım sürecinin başladığı yer ile bittigi yer arasındaki damarlar kopmuş durumda. Filmin fikirlerinin çıktığı kreatif atölyelerle, bu fikirlerin pratiğe döküldüğü prodüksiyon atölyeleri arasında hemen hemen hiç bir bağlantı yok.”
Reklam ajansı ve prodüksiyon şirketi ilişkilerini sektör de irdeliyor bugünlerde. Ben katılmadım, ama Reklamcılar Derneği’nde konuyla ilgili toplantılar da yapıldı.
Demir, görüşlerinde haklı olabilir. Biraz da uzmanlaşmanın getirdiği ayrışmalarla birimler arasındaki organik ilişkiler kopuyor. Bu doğru. Ancak, belki daha da önemlisi reklam ajansıyla reklamveren arasındaki damarların kopmuş/kopuyor olması tartışılmalı. Koray Demir “Ona ruhundan üflemek...” şeklinde bir tanımlamayla yönetmenin filme katkısının teknik süreçlerin çok ötesinde olması gerektiğini güzel ifade etmiş. Ben de şunu eklemek istiyorum; reklam ajansının bırakın işe ruh üflemesini, acaba reklamverenin elinden kendi ruhunu kurtarabiliyor mu diye de bakmak lazım.
O filmi izleyenler hatırlayacaktır; yönetmen gerçekten elinden geleni yapmış. Filmin arızalı bir iki bölümünün de senaryodan kaynaklı olduğu çok açık. Oyuncular, planlar, mekan, ışık, kurgu... Bence hepsi mükemmel. Ne iyi fikirlere ne kötü filmler çekiliyor. Bu ise tam tersi. Yani film iyi.
Reklam ajansına da söylenecek bir şey yok bence... Çünkü bu köhnemiş yaklaşımın bir biçimde dayatıldığını düşünüyorum. Bu dayatmalar arasında ajans, bir iki kaçamakla belki bir iki parıltı ekliyor işe, ama kurtarmıyor işte.
Bunun başlı başına bir yazı konusu yapmak gerekiyor, ama kısaca değineyim. Bu reklama aktarılan bütün iletişim kodlarının hepsi bilimseldir. Evet, bilimseldir. Öyleyse neresine mi itiraz ediyorum? Anlatayım.
Psikoloji, sosyoloji, antropoloji, hatta biyoloji gibi tüm yardımcı bilimlerden istifade eden iş dünyası, elinde gerçekten değerli ve işe yarar veriler (data) biriktiriyor. Sonra da bunları belli kodlara dönüştürerek hizmet aldığı birimlere aktarıyor. İşin içine bir de yaratıcı olmayan profesyonellerin işlerini kolaylaştıran “ölçülebilirlik” durumu girince, iki kere iki dört yalınlığı ve kabalığında işler çıkıyor ortaya... Ha, eskinin basit ilişkiler dünyasında işe de yarıyordu bunlar.
Diyorum ki, reklam ajansının ürettiği iş ya tam anlamıyla ölçülemez/ölçülememeli, ya da bunu ölçmek için başka yöntemler bulmalısınız. Ölçülebilir iş üretmeye kalktığınızda ortaya çıkan durum da bu olur.
Şimdi Sevgili Koray’ın ifade ettiği “ruh üflemek” konusuna dönecek olursak, derim ki ruh, en azından reklamveren profesyonellerinin ellerindeki aletlerle ölçülebilir bir şey değildir.
Ve... O profesyonelleri tatmin etmek için dataları ve kodları dramaya dönüştürüp teknik olarak da geçer not almış bir işi üretmekten başka çareniz kalmaz.
O aşamadan sonraki sürecin tamamı da güya ölçülebiliyor zaten.
Tüketici, bütün bu verilerin ve kodların dramaya dönüşmüş ebleh halinin ne kadarını yiyor, veya bunu tüketici kitlesinin ne kadarı yiyor, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, bu eski usul yöntemde ısrar eden markaların, kullandıkları bütün “hard power” yöntemlerine rağmen pazar payları azalıyor/azalacak.
Tamam, Koray Demir işin içine “ruh” soktu, bunu başka bir yazıda ayrıntılandırırız.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home