Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazar, Ekim 08, 2006

| Hanımlar! Saçlarınızı dolgunlaştırmadıysanız sakın bu yazıyı okumayın!

Şu reklamlara hiç bulaşmayayım diyorum, ama ne yazık ki onlar bana bulaşıyor. Ogilvy’nin bir zamanlar söylediği “Tüketici geri zekalı değildir, o sizin karınızdır.” sözüne inat kadınları, yani tüketicilerini ebleh yerine koyan, onlar yetmiyormuş gibi erkekleri de saç fetişisti salaklar olarak gösteren şampuan reklamına takmadan geçemem vallahi. İsim vermiyorum diyeceğim, ama ne yazık ki vermesem de hemen anlayacaksınız; çünkü aptal yerine konulduğunuz örnekler arasında bu reklam serisinin ayrıcalıklı bir yeri var.


Hani bir yazımda diyordum ya, büyükler kendilerine özgü ‘satış’ yöntemleriyle idare edebilirler, pazarlamayı da çoğu zaman yalnızca bir enstrüman olarak kullanırlar, reklamı da propagandayla karıştırırlar diye... Tam onun örneği diyeceğim, ama propaganda tanımına sokmakta bile zorlanıyorum.

Sanırım büyük bir restoranın mutfak bölümü, kızartmalar, yağlı yemekler falan yapılıyor. Ortam saç için hiç uygun değil anlamında... Bu arada Brezilya göçmeni tipli hoş bir hanım, mutfakta çalışan erkek arkadaşlarından birine akşama yemeğe davetli olduğunu söylüyor. Daveti kimin yaptığı da malum tabii...

Erkeğin tepkisi ne olsa iyi: “Sadece saçlarını dolgunlaştırmak bile yarım saatini alır!” Yani yetişemezsin demeye getiriyor. Oysa kız, sabah saçlarını o şampuanla yıkayarak zaten dolgunlaştırmıştır, o kadar yağın kirin arasında da saçları dolgunluğunu yitirmemiştir.


Tam “Haydaaaa!” denilecek bir durum yani! Allahaşkına, erkeklere soruyorum; siz hiç hayatınızda karınızın, sevgilinizin ya da hanım arkadaşınızın saç dolgunluğu problematiğiyle ilgilendiniz mi? Ya da hanımlar; kocanız, sevgiliniz ya da erkek arkadaşınız tarafından böyle bir soruya muhatap oldunuz mu? Bundan sonra muhatap olmanız milyonda bilmem kaç bile olsa, hiç ihtimal dahilinde midir?

Diyelim ki, bu filmdeki erkeğin aslında kıza ilgisi var, içten içe bir kıskançlık krizi içinde... Yani kızın davete katılmasını istemiyor, o nedenle de böyle salakça bir mazeret ileri sürüyor. Hadi öyle düşünelim, ama emin olun aşık erkek bile bu kadar aptallaşmaz, daha yaratıcı mazeretler geliştirebilir.

Bu markanın eski filmlerine hiç değinmeyeyim de, sinirlerimiz daha fazla bozulmasın.

Markanın yu-es-piii’si “dolgun saçlar” olabilir de, bunu herkesi aptal yerine koyarak vermek zorunda değil ki? Tamam, bu senaryolar, kesinlikle Amerikalılara yönelik yazılmıştır, biz üstümüze almayalım!


Bakın şimdi, Amerika deyince de aklıma neler geldi. Ünlü Rus tiyatro kuramcısı Konstantin Stanislavski tarafından sistemleştirilmiş özdeşleyime dayalı oyunculuk yönteminin Hollywood’u nasıl etkilediği, Elia Kazan tarafından kurulan “Actors Studio”dan Marlon Brando, Al Pacino gibi nasıl büyük oyuncuların yetiştiği, her ne kadar aktör Nicolas Cage’in oyunculuğunda zirveye çıktığı söyleniyorsa da, aklınıza gelebilecek nerdeyse bütün büyük Hollywood oyuncularını eğitmiş (Gökten zembille ya da medya pohpohlamasıyla gelmiyor bu yetenekler!) metod oyunculuğunun (method acting) tüm Hollywood sinema endüstrisini nasıl derinden değişime uğrattığı ve “oyunculuk” dışında bizzat sanatın kendisini nasıl başkalaştırdığı çok kapsamlı bir konudur ve benim işim de değildir. Ancak, bütün bu çabalardan, reklam sektörünün bir iletişim enstrümanı olarak sinema sanatından devşirdiği reklam filmlerinin hiç nasibini almaması düşünülebilir mi?

Neyse, uzatmayayım da, diyeceğimi diyeyim: Bir; kesinlikle ve kesinlikle tüketiciyi/seyirciyi aptal yerine koyma ya da ebleh sanma! İki; üstat Stanislavski’yi ticari bir işe alet ediyorum ama, reklam filmi, “Ben reklam değilim.” algısı yaratma başarısını gösterebilmeli, izleyicisini kendi dünyasının içine çekebilmelidir. Üç; şimdi de Marksist-Leninist hedeflerini ve kapitalizm eleştirisini bir yana koyup (Çok kötüyüz, çok!) Bertolt Brecht’i işin içine sokalım, eğer reklam filmi “Ben reklam filmiyim.” diyecekse, ayrıca şunu da demelidir: “Reklam filmiyim, ama bak, seni de işini içine sokuyorum, düşündürüyorum, zekanı ödüllendiriyorum, hatta eğlendiriyorum. Daha ne istiyorsun?”

O kadar “Saçlarınızı dolgunlaştırmadıysanız sakın bu yazıyı okumayın!” demiştim, okudunuz değil mi? Neyse, zaten ben de hayatımda ilk ve son kez sizin saç dolgunluğu sorununuza burnumu sokmuş oldum. Sadece nasıl oluyor diye bir denemeydi!
[ FOTOĞRAFLAR: KASSANDRA ]

NOT: BURADAKİ FOTOĞRAFLARIN MALUM MARKAYLA HİÇBİR İLGİSİ YOKTUR.

28 YORUM:

Anonymous Cengiz yazdı:

"Reklam filmlerinin vaz geçilmez yönetmeni" diye bir başlık geldi aklıma. Niye geldiğini çözemedim.

Selim abi, uzun yıllar sahne tozu yutmuş biri olarak bu isimler burada ne arıyor dedim bile :)

Stanislavski hatta Brecht'i araya katmana oldukça şaşırdıysam da belli etmedim. En azından Absürd tiyatroya veya Beckett'e kadar ulaşamadın.

Ben bıraktığın yerden devam edeyim.

G&B | Tek Perde

Boş bir sahne. Yerler sihah bezle kaplı. İki kadın var sahnede. Ortada bir ağaç var ve ağacın üzerinde yeşil yapraklar var. Kadınlar bir bankta oturmaktadırlar. Üzerlerinde siyah kadife elbiseler vardır. Omuzlarına dökülmüş kepekler uzaktan bile seçilecek kadar çoktur.

Gri saçlı kadın. Yanında tıpkısı bir kadın daha var. Bekliyorlar ve umutsuz görünüyorlar. İkisinin de saçları berbat durumda.

Kadın 1 : "Geleceğini söylemişti, bu gün gelecek değil mi?"

Kadın 2 : "Evet, saçlarım birbirine yapıştı. Geçen gün arkadaki ağaca konan kuşlar benim kafama da kondu ama ayakları takıldı ve kurtulamadı"

Kadın 1 : "Gelecek mi?"

Kadın 2 : "Geleceğini söyledi. Küçük bir çocuk geldi dün. Sarı saçları vardı ve güneşin altında parlıyordu. Yanımdan geçerken limon özlü saçlarının kokusu biraz yanımda kaldı. Bana ne dedi biliyor musun"

Kadın 1 : "Ne dedi?"

Kadın 2 : (Kısık sesle) "Geleceğini söyledi. O gelecekmiş"

Kadın 1 : "Ne zaman"

Kadın 2 : "Bilmiyormuş, gelecekmiş ama ne zaman geleceğini bilmiyormuş. Bir aydır bekliyoruz, ya da biz ne kadardır bu ağacın altında bekliyoruz?"

Kadın 1 : Bilmiyorum. Belki bir yıl belki de bir ay, hiç bilmiyorum.

Kadın 2 : Çocuk bir şey daha söyledi!

Kadın 1 : Yoksa şampuanın adını mı?

Kadın 2 : Evet, gelecek olan şampuanın adını öğrendim. O gelecek ve hepimiz beklemekten kurtulacağız.

Kadın 1 : Neymiş adı.

Kadın 2 : Godot. Şampuanın adı bu. Bizi kurtaracak olan sadece o.

Kadın 1 : Biz Godot'yu bekleyeceğiz ve o gelince, saçlarımız dolgun hacimli ve ahenkle dans ediyor olacak.

Kadın 2 : Eh en azından zamanın geçmesine yardimci oldu

Kadın 1 :Aaçmalıyorsun. Zaman zaten geçecekti.

Saatler geçmiştir. Işık kararmaya başlar. Kadınlar hala beklemektedirler. Arkadaki ağacın yaprakları kurumuş ve yere dökülmüştür.

Kadın 2 : Godot bugün gelmedi; ama yarın mutlaka gelecek

Kadın 1 : Gidelim.
Kadın 2 : Gidemeyiz.
Kadın 1 : Neden?
Kadın 2 : Godot'yu bekliyoruz.
Kadın 1 : Doğru.

Sonuçsuz bir bekleme eylemi
gelmeyeceğini bildiğiniz halde Godot'u beklersiniz

Dışses :
Bir ümit gelmesini dilersiniz
ama o hiç gelmez..Siz yine de beklersiniz, o hiç gelmez. Saçlarınız herzaman kirli, bakımsız, dağınık ve kepekli kalacaktır. Godot isimli şampuan hiç çıkmayacaktır. İyisi mi zeytinyağlı defne sabunu kullanın da kurtulun bu bekleme çilesinden.

Ya da Godot'yu bekleyin..

Işıklar söner...

Pazar, 08 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Harikasın Cengizciğim.

Hayat bir sahne değil midir zaten, sabah akşam tozunu yuttuğumuz! Sen bir de sahnenin sahnesinin tozunu yutmuşsun, ciğerlerine dikkat et:)

Absürde de, natürele de, antik Yunan’a da giderdim, ama o kadarı ağır kaçardı galiba... Altı üstü kıytırık bir film eleştirisi; bir taraftan bakınca Brecht’e, Stanislavski’ye yazık! Kemikleri sızlayacak adamların.

Bu isimlerin burada ne aradığını da ikinci hamlede çok iyi çözmüşsün. Zengin bir katkı... Teşekkürler.

Pazar, 08 Ekim, 2006  
Anonymous Zeynep Özata yazdı:

Bu yazıyı okuyunca aklımda şöyle bir fikir canlandı. Hani diyorlar ya televizyon reklamcılığı öldü diye. Şimdi anlıyorum neyin öldüğünü. Bu içtenlikten ve gerçeklikten yoksun reklam anlayışı ölüyor ve yerini etkileşimli, daha gerçekçi ve seyirciyi de işin içine dahil eden reklamcılık yükseliyor. Ölen anlayış, tv reklamları değil.

Bir de konuyla ilgili olduğunu düşündüğüm bir alıntıyı da aktarmak istedim. Benim bloglarla ilgili makalemin en sonunda vardı bu alıntı. Amerika'da yaşayan bir Türk akademisyeni olan Fuat Fırat'ın sözleri bunlar;

"Modern dönemlerde pazar bir tiyatroya benziyordu. Sahnede bir grup insan, kurgulanmış bir oyunu oynuyordu ve salondaki seyirci bu oyunu ya beğenip alkışlıyor ya da beğenmeyip yuhalıyordu. (Yani büyük firmalar sahnedeki oyunculardı ve biz tüketiciler de salondaki seyirciler.) Ancak postmodenizmle birlikte bu tiyatro da şekil değiştirmeye başladı. Tek bir düzenin tüm insanların ihtiyacını karşılayamayacağı gibi, tek bir tiyatro da yeterli olamazdı. Postmodenizm bu tiyatroların sayısını arttırmayı, bununla da kalmayıp tiyatrolardaki sahneleri kaldırmayı veya seyirciyi de sahneye çıkarmayı istiyor. Bu sayede, bir çok farklı düzenden oluşmuş ve bu farklı düzenlerin kendi içinde bütünleşik olduğu bir düzen oluşturmaya çalışıyor."

Pazartesi, 09 Ekim, 2006  
Anonymous Serkan Özkaynak yazdı:

"Less is more."
Kıssadan hisse, neden kısa ama vurucu cümleler kurmazken, uzun ve bir o kadar da sıkıcı cümleler kurmak için olanca gayretinizle çalışıyorsunuz sevgili Selim Tuncer?
Kısa, kısa, kısa. Akılda kalıcı öyle değil mi? Zaten hayatı yeterince zorlaştırıyor insanoğlu, biraz basitleştirmek için niye çaba sarfetmiyorsunuz.
Keza, sevgili Zeynep Özata, bu kelamlarım sizi de ilgilendiriyor. Ve diğer upzuuuuuun yazan bloggerları da.
Ben de uzatmadan burada kesiyorum cümlelerimi. Umarım anlaşılır olmuşumdur.

Pazartesi, 09 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Uyarın için teşekkür ederim Sevgili Serkan Özkaynak. Madem böyle bir konuyu gündeme getirmiş oldun, “yorum” sınırları içinde cevaplamaya çalışayım.

Öncelikle bu konuda yanıldığını ve “kısa cümle” anlayışının, imparatorlukların dağılmasından sonra, dillerin ulasallaşma sürecinin başlangıç dönemlerinde yaygın olarak savunulduğunu, bugün artık kısa cümlelerle kompozisyon yazan ve düşüncesini ifade etmekte zorlanan öğrencilere nasıl uzun cümle kurdurulabileceğiyle ilgili eğitim tekniklerinin geliştirildiğini, hatta bu eğitim tekniklerinde bilgisayardan yararlanarak veri analizi yöntemleriyle çözüm arandığını belirtmek isterim. (Anlaşılmayan bir şey var mı?) Yani, “Kısa cümle yormaz, derdini daha iyi ifade eder.” görüşünün yanlış olduğu saptanmıştır, eskidir.

Kastım, upuzuuuun ve bir kitap sayfası süren Divan edebiyatı dönemi cümleleri değildir elbette...

Uzun bir cümle, eğer virgülle ayrılmış onlarca sözcükten oluşmuyorsa, mutlaka kısa cümlelerin birbirine birleştirilmeleriyle kurgulanmış demektir; yani kendi içinde yine kısa cümle birimlerinden oluşur.

Öncelikle, kısa cümlelerle edebi metin yazmanın ortaya çıkardığı sorunlar nelerdir, onlara göz atalım:

Kısa ve basit cümlelerle kompozisyon yazma, anlam bütünlüğünü bozmakta ve anlamayı zorlaştırmaktadır. (Özoğlu, 1994) Sonuç olarak da okuyucuya verilmek istenen etki yeteri kadar güçlü olamadığı için okuyucuyla bir iletişim kurulamamaktadır. Halbuki, kısa cümleler birleştirilerek okuyucuya daha uzun cümleler şeklinde aktarılırsa, anlam bütünlüğü kargaşası da bir ölçüde önlenebileceğinden okuyucuyla iletişim kolaylıkla sağlanabilir. Yani, uzun cümleler daha çok sözcüğü içerdiğinden, daha çok bilgi okuyucuya aktarılabilir. Çünkü, kelimeler yapı içerisinde kolayca kaynaşan öğelerden oluşur ve bu parçacıl bütünleşme içerisinde karışıklık bir ölçüde ortadan kalkacağından okuyucuya verilmek istenen mesaj çok daha kolayca verilebilir. Hatta, bu estetik yapı okuyucunun metni çok daha akıcı bir şekilde okumasını sağlar. Bir başka değişle, cümle birleştirme tekniğiyle cümlelerin birleştirilerek okuyucuya aktarılması algılamayı büyük ölçüde kolaylaştırır. (Gülden Tüm, Sait Kandırmaz, 200)

Ayrıca, cümle birleştirme, yani bir metni uzun cümlelerle oluşturma;

1.
Değişik cümle yapıları oluşturmaya ve kullanılan dille ilgili hata sayısını azaltmaya yardım eder.
2.
Kompozisyondaki düşünce bütünlüğünün oluşturulmasını geliştirir.
3.
İleri düzeyde düşünme becerilerini geliştirir.
3.
Hangi dilbilgisel yapıyı kullanma konusunda karar verme mekanizmalarını geliştirir.
4.
Sadece okuyucuyla bir iletişim değil, aynı zamanda bilişsel değişimi de sağlar.
5.
Dilbilgisi ve retorik arasında bir köprü oluşturur.
6.
Yazarı stil ve içeriğe yönlendirir. Böylece duyguların aktarımını da sağlar.

Eğer yazımı, dediğin gibi kısa cümlelerle kaleme almış olsaydım, birleştirilmiş cümleler için ortak kullandığım özne ve fiilleri tekrarlamak ya da onlar yerine eş anlamlılarını kullanmak zorunda kalacağımdan metin uzayacaktı. Ayrıca, belli bir olgunluk ve uzunluğa sahip cümleler, dilin bağlam (contex) içinde kullanımını sağlayan bir etmendir. Kısa ve sayıca fazla cümlelerin oluşturduğu dur-kalk etkisi yanında, kısa cümleler, zaman zaman bağlamın kaybolmasına da yol açabilmektedir.

Bir metnin rahat okunmasını sağlayan kısa cümleler değil, genel olarak metnin anlaşılırlığı ve akıcılığıdır. Bir düşünceyi, daha kısa bir metinle anlatabilmek ise bu konunun dışındadır ve bu, doğru bir hedeftir.

Yine bu konuda yapılan bilimsel araştırmalara dönecek olursak, öğrencileri kısa ve basit cümlelerden kurtarıp cümle birleştirme tekniklerine alıştırmadaki temel amaç üç başlıkta özetlenmiştir: Sözdizimsel akıcılık, sözdizimsel olgunluk ve genel yazma kalitesi...

Bağlayacak olursam;

1.
Kısa ve uzun cümle gibi bir saplantım yok, ama illa ki kısa cümle diye bir amacım hiç yok.
2.
Anlaşılır ve akıcı olmaya, okurun yazıyı okurken sıkılmamasını sağlamaya çalışıyorum.
3.
Bir düşünceyi daha kısa metinlerle ifade edebilmek bir beceridir. Bu konuda çok başarılı olduğumu sanmıyorum, ama gayret ediyorum. Mesela bu yazı, benim genel alışkanlıklarımın aksine, belli bağlantılarla destekler verilerek kısa yazılmıştır.
4.
Sayısı günlük ortalama 500 civarlarında belli bir okur profilim var. Bunların arasında uzmanlar olduğu gibi, ilgililer ve meraklılar da yer alıyor. O nedenle, terimlere fazlaca boğmamaya çalışarak anlaşılır bir dil tutturmaya çalışıyorum. Bunda başarılı olduğumu da gelen olumlu tepkilerden anlıyorum.

Konuyu açtığın ve bana bu açıklamaları yapma fırsatı verdiğin için teşekkür eder, görüşünü tekrar gözden geçirmeni salık veririm.

Sevgiler.

Pazartesi, 09 Ekim, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Ona Ruhundan Üflemek!
Güzel ama bir o kadar da acılı olduğum bir noktaya temas etmişsiniz. Mevzu film üzerine çok fazla deginmek istemiyorum. Bir yönetmen olarak meslektaşıma direkt sataşmayı tercih etmem. Zaten asıl konu da bu değil. Bence asıl mesele bu tür filmlerin oluşum nedeni. Bu film ne ilk ne de son olacak. Çünkü bir filmin yaratım sürecinin başladığı yer ile bittigi yer arasındaki damarlar kopmuş durumda. Filmin fikirlerinin çıktığı kreatif atölyelerle, bu fikirlerin pratiğe döküldüğü prodüksiyon atölyeleri arasında hemen hemen hiç bir bağlantı yok.

Derler ki; insan vucudu öldüğü zaman tartıldığında son nefesini vermeden hemen önceki ağırlığıyla, öldükten sonraki ağırlığı arasında 21 gramlık bir fark vardır. Bu farkta ruhun ağırlığıdır. Bence yazılmış bir senaryo ile çekilmiş bir senaryo arasında da 21 gramlık bir fark vardır.

Ülkesinden şikayet eden bir adam durumuna düşmek istemiyorum ama bazı uygulamalar da inanılmaz oranda can sıkıcı. Yönetmenine memur muamelesi yaparak ona kafasındaki filmi elindeki sopayla çektirmeye çalışan bir yaklaşımdan bu ve benzeri sonuçların çıkmasına sürpriz gözüyle bakmamak gerekir. Aksine bu yaklaşımlara rağmen iyi filmin çıkmasına şaşırmalıyız! Neticede en parlak reklam yaklaşımı da bir A4 kağıttan ibarettir. Birisi ona ruhundan üflemediği takdirde de öyle kalmaya mahkumdur. Aksi durumda ne Stanislavski ne Bertold Brecht ne de Spielberg bu filmleri kurtarabilir. Çünkü sorun oyuncuların kötü yönetilmesinden çok filmlerin ruhlarının çalınmasındadır.

Belki geçmişteki küçük bir anım mevzuyu özetlememe yardım eder. Büyük firmalarımızdan birinin reklam filmi için hazırlanıyoruz. Büyük planlar, konteynırlar, limanlar, 8 ayrı mekan, vs… Ve bir oyuncunun giyecegi pantolunun rengi konusunda bir ihtilaf oluşuyor. Aldığım cevap neydi biliyor musunuz? “ – Eger gerekseydi, yazardım…."

Elbette ki uyum içerisinde bir birlerinin yaratıcılıklarını arttıran insanlarda var... Bu oran ne sıklıkla benzer filmleri gördüğümüzle açıklanabilir.

Son olarak M.Night Shyamalan’ın The Sixth Sense’te küçük Cole Sear’a(Haley Joel Osment) söylettigi bir cümleyi aktarmak istiyorum. Ölü olduklarının farkına varamayan insanlardan korunmak için söylediği latince bir dua bu. “De profundus clamo ad te domine”. Anlamı “Ruhumun derinliklerinden sana sesleniyorum Tanrım” Help us!

Koray Demir
Director

Pazartesi, 09 Ekim, 2006  
Anonymous Zeynep Özata yazdı:

Yahu ben ömrüm boyunca kısa cümleler kurmak için uğraştım (gerçi pek becerememişim galiba). Neden daha önce söylemediniz böyle faydaları olduğunu uzun cümlelerin? Bilsem üzmezdim kendimi :)

İşin şakası bir yana, yazdığım cümleler bana anlaşılır geliyor (doğal olarak) ama sanırım anlaşılır olup olmadıklarını okurlara sormak lazım. Bir de benim asıl derdim sanki uzun cümleler değil de uzun metinler gibi geliyor. Derdimi kısa anlatmayı bir türlü beceremiyorum.

Pazartesi, 09 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Kısa cümle uğruna niye ömür tükettiğini anlamadım Sevgili Zeynep! “Ali topu at.” demede ne var?

Pazartesi, 09 Ekim, 2006  
Anonymous Serkan Özkaynak yazdı:

Basitlik ve anlaşılırlık var.
'Ali topu at.' Ali bana şuradaki yuvarlak köşeli cismi, parmaklarının oluşturduğu ince ve küçük ellerinle tutup, hafif bir şekilde, tam üstüme doğru, ellerimi hedef alarak atar mısın? demesinden kat be kat daha anlaşılır.
Sevgili Zeynep Özata. Ali topu at. Tut Ali Tut.
Bence bunu bir denemeniz lazım.

Pazartesi, 09 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Tartışma ve görüş alışverişinden bir fayda elde etmek ister miyiz Sevgili Özkaynak? O zaman polemik yapmamalıyız, çünkü polemik sonuca götürmez.

Polemiği sevmem, ama gerektiğinde çok iyi yapabildiğimi biliyorum.

Görüşlerimin keyfi ve kişisel kalmaması için, ilk cevabımda özellikle bilim adamlarından referanslı bilgiler vermeye çalıştım.

Ancak, ben bu polemik çabasından da bir fayda elde etmeye çalışacağım.

Türkçe’de “yuvarlak köşeli cisim”e “top” derler, “parmaklardan oluşan” organa da “el”... Eğer benim veya Zeynep’in kurduğu cümlelerde böyle gereksiz fazlalıklar varsa eleştirinde haklısın. O gibi tuhaflıklara senden önce ben karşı çıkarım.

Ancak, Ali’nin topu “hafif bir şeklide”, “tam üstüne doğru” ve “ellerini hedef alarak” atmasını istiyor da yalnızca “Ali topu at.” cümlesiyle yetinmeye çalışıyorsan, meramının geri kalanını el kol işaretleriyle yapmak zorunda kalacaksın demektir.

Afrika ve Avustralya yerlilerinin konuştuğu böyle “basit” diller de yok değil.

Sevgiler.

Pazartesi, 09 Ekim, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Sevgili Selim,

Gonlune, eline, klavyene saglik...

Balkanlar'in sampuan reklamlarinda oynamaya en uygun reklam yazari olarak, bu yazin ruhuma cok iyi geldi...

Altinda cevher olmayan topragin ustunde ot bitmez derler.

Bu reklami kafasinda sactan baska seyler de tasiyan biri yazsaydi bunlar olmazdi, diye dusunuyorum...

Serkan Bey'in cumlelerini uzun ve anlasilmaz bulmasina gelince...

Kendisine Kant'in, Klasik ahlak Metafiziginin Temellendirilmesi kitabini okumasini tavsiye ederim. Birbucuk sayfa suren cumlelerini okudugunda, senin icin "sen neymissin be abi" diyeceginden eminim.

Bir cumle derdini anatacak kadar kisa ya da uzun olmalidir.

Kissadan hisse gibi hazir lop ifadeler, yazinin tematigini ozetlemek ve beyin tembelliginden muzdarip olanlarin soylenenleri anlayabilmelerini kolaylastirmak icin uygun olabilir. Uzun ya da kisa olsun, muhim olan cumlenin islevidir. Kompleks cumleler konusunda kompleks yapmak yersiz bir tutumdur.

Zaten bir cumlenin "Breh, breh, breh!" dedirtmek icin mi, derdini anlatmak icin mi kuruldugu, kendini belli eder.

Ayrica uzun cumlelerin, beyin tembelligine karsi muhtelif faydalari da mevcuttur.

Einstein, Bildiklerinizi baskalarinin anlayabilecegi yalinlikta ifade edemiyorsaniz, onu bilmiyorsunuz demektir, lafi bu durumda gecerli degildir. Yalinligin cumlenin uzunlugu ve kisaligiyla ilgisi yoktur.

Ayrica sunu da ifade edeyim, icinde Marksizm Leninizm gecen her yazi hosuma gidiyor. Meraklilari icin teknik bilgi, bu tur eserler ve yazilar, kapitalist sistemin olusturmak istedigi beyin tembelligine cok iyi gelir.

Sevgi ve saygilarimla,

Ibrahim Akar

Pazartesi, 09 Ekim, 2006  
Anonymous Islak Pasta yazdı:

"Eğer yazımı, dediğin gibi kısa cümlelerle kaleme almış olsaydım, birleştirilmiş cümleler için ortak kullandığım özne ve fiilleri tekrarlamak ya da onlar yerine eş anlamlılarını kullanmak zorunda kalacağımdan metin uzayacaktı..."

Selim Bey değinmiş ancak yine de tekrarında fayda olduğunu düşünüyorum. Hani naif ilkokul kompozisyonları vardır. Bu naifliklerini de kısa cümle yapılarına borçludurlar. O kadar çok (aynı veya farklı) yüklem ve başka öge tekrarı vardır ki, baymaktan çok yüzünüzde gülücükler oluşturur.

"Bize teyzemgil geldi. Akşam geldi. Annem yemek yaptı. Bizde (bitişik) yemekeri yedik. Sonra televizyona baktık. Televizyonda bir filme baktık. Güzel bir filmdi. Teyzem beğendi. Annem beğendi. Dedem beğendi. Babam beğendi. Küçük kardeşim uyudu. Bende (ısrarla bitişik) çok sevdim. Sonra uyudum. Uyuyunca rüya gördüm. Rüyamda güzel yerler gördüm. O yerler çok güzeldi. BİTTİ."

Serkan Özkaynak'ın kastı bu değil elbette. Ancak onca kısa cümle için (aynı anlama gelen) farklı yüklemi nasıl bulacağımızı, bulsak bile durlarla, kalklarla ve tekrarlarla (Bakın burada da minimalize yaptım.) okumakta nasıl zorluk çekeceğimizi söyler misiniz?

Pardon. Son paragrafın son cümlesi uzun olmuş. Minimalize etmeliyim.

"Ancak onca kısa cümle için (aynı anlama gelen)farklı yüklemi nasıl bulacağımızı söyler misiniz? Bulsak bile (dur, kalklarla) okumakta nasıl zorluk çekeceğimizi belirtir misiniz? (söyler misiniz, diyemiyorum çünkü kullandım)

Allah'tan iki cümlecikten oluşmuş bu uzun cümle. Ya üç beş tane cümlecik olsaydı. Basın bültenine (A. Rıdvan Bülbül'ün kulakları çınlasın) dönerdi maazallah.

Söyler misiniz?
Belirtir misiniz?
İfade eder misiniz?
Kaydeder misiniz?
Nakşeder misiniz?
Açıklar mısınız?
Yanıtlar mısınız?
Cevap verir misiniz?
Sarahate kavuşturur musunuz?
Vuzuha kavuşturur musunuz?
Şerh eder misiniz?
Der misiniz? (anlamı karşılamamakla birlikte)

ila ahir...

İki kelam veya iki satır ile anlatılabilecek mevzuu iki paragraf, olmadı iki sayfa ile anlatmak(!) ayrı şey. Kısa, uzun cümle kurgusu ayrı şey.

Maksudunuzu herhalde anlatamadınız Sn. Özkaynak. Ya da "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi" oldunuz.

Salı, 10 Ekim, 2006  
Anonymous Islak Pasta yazdı:

"Nakşeder misiniz?" ifadesi sehven yer almıştır. Düzeltir ve de özür dileriz.

Salı, 10 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Yorumlar için teşekkür ederim. Aslında, yazının konusu dışında bir tartışma oldu. Umarım bundan da bir fayda elde edilmiş olsun.

Konuyla doğrudan ilgili olarak Cengiz Çatalkaya’nın, Zeynep Özata’nın, İbrahim Akar’ın ve yönetmen Koray Demir’in katkıları var.

Koray Demir’in, bir reklam filmi yönetmeni olarak bu tartışmaya katılması önemliydi. Görüşleriyle ilgili olarak biraz daha geniş bir zamanda bazı değinilerim olacak.

Salı, 10 Ekim, 2006  
Blogger Ali Saglam yazdı:

"Aslında, yazının konusu dışında bir tartışma oldu."
Ama iyi olmuş. Okurken büyük keyif aldım.

Kısa veya uzun cümle galiba sadece bir üslüp meselesi. Yazarların bir kısmı kısa cümleler ile kendini daha iyi ifade ettiğini düşünüyorken bazıları da uzun uzun cümleri tercih ediyor. Belki de beyinsel bir olaydır.

Okuyucu olarak yazarların üslüplarına alışmam ile metnin verdiğinin arttığını düşünüyorum. Okuyucunun aynı düşünce tarzını benimsemesi bunu sağlıyor olabilir.

Umarim ki "Yorumlar için teşekkür ederim" ile başka yoruma ihtiyaç yok demek istememişsinizdir.

"Görüşleriyle ilgili olarak biraz daha geniş bir zamanda bazı değinilerim olacak."
Bu da harika bir haber :)

Salı, 10 Ekim, 2006  
Blogger Ali Saglam yazdı:

Blogger.com'u seviyorum. [Nedenini bilmiyorum. Belki de gayri şuuri bir muhabbet.]

Ancak sizin gibi yazıları ve daha sonra yorumları ile dolu dolu olan bir blogun RSS ile yorumlarını sunması gerektiğini düşünüyoru. RSS ile yeni bir yorum olduğunda bundan haberdar olmamız çok güzel olurdu.

Bazen blogger.com da yeni bir yorum olduğunda yazıyı okunmamış olarak bildiriyor. Ancak bu her zaman çalışmıyor.

Salı, 10 Ekim, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Selim
Blogger.com da yorumları RSS ile sunmaya başlayacakmış. Şimdilik beta aşamasında...

Bu bizim için iyi bir haber :)
http://help.blogger.com/bin/answer.py?answer=42662&topic=9084

Salı, 10 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkür, tartışmayı kapatmak anlamında değildi. Bu ana kadar katkıda bulunanları içeriyordu. Şimdi sana da teşekkür borcumu ödemiş olayım, Sevgili Ali Sağlam.

Sonuna kadar tartışabiliriz. Keşke yazı da o konuyla ilgili olsaydı.

Salı, 10 Ekim, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Sayın İbrahim Akar da belirtmiş gerçi ama olsun, tekrarlamak bazılarımıza (amacı bağcı dövmek olanlara) iyi gelebilir:

Önemli olan uzunluğu değil, işlevidir.

Salı, 10 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bu söz, daha çok “kısa”lar için bir avuntu kabilindedir, burada olumsuzlanan ise “uzun”lar... Bir yanlış anlamaya mahal vermiş olmayalım Sevgili Metin ve İbrahim kardeşler!

Salı, 10 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bugün bir ardakadaşım “Kökeni dillerin oluşumundan dil felsefesine kadar giden bir konuyu, bir reklam filmi eleştirisinin arkasından ve de yorum boyutlarında kalacak sığlıkta tartışıp, sentaks dışında, morfolojiye de, fonetiğe de, semantiğe de haksızlık etmiyor musunuz?” diye kızdı bana... Biraz kem küm ettikten sonra “Ne yapsaydım yani, arkadaşın haksız bulduğum eleştirisini öylece cevapsız mı bıraksaydım? Bu bir savunma...” dedim kendisine.

Bence tartışma sürebilir, hiçbir sakıncası yok, ama ben yalnızca “uzun cümle” savunucusu gibi görünmekten biraz rahatsız oldum.

Nazım Hikmet’in gümbür gümbür upuzun dizeleri başka, Orhan Veli’nin kısa ve sevimli şiirleri başka lezzetler bırakmıyor mu damakta?

Yani, uzun olsun, kısa olsun iş yine işleve dayanıyor.

Türkçe’nin uzun ya da kısa yazan büyük söz ustalarının yanında bizimkiler cümleden bile sayılmayabilir yani.

Ben, yine de bildiğim ve içimden geldiği gibi yazmaya devam edeceğim.

Noam Chomsky, insanın dili öğrenme ve konuşma yeteneğinin doğuştan getirdiği özellikler sayesinde mümkün olduğunu söylüyordu. Çünkü Chomsky’ye göre, hangi dilde olursa olsun, gramer yapıları son derece karmaşık bir mantığa sahiptir ve bir çocuğun böylesine karmaşık bir yapıyı tüm boyutlarıyla öğrenip uygulaması ancak bir “ön programlama” ile mümkündür.

Belki, birey olarak da “uzun” veya “kısa” bir “ön programlama” olgusuna sahip olamaz mıyız?

Salı, 10 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Zaten Ali Sağlam, yukarıdaki görüşü başka bir ifadeyle dile getirmişti:

“Kısa veya uzun cümle galiba sadece bir üslup meselesi. Yazarların bir kısmı kısa cümleler ile kendini daha iyi ifade ettiğini düşünüyorken bazıları da uzun uzun cümleri tercih ediyor. Belki de beyinsel bir olaydır.”

Salı, 10 Ekim, 2006  
Anonymous Cengiz yazdı:

"Noam Chomsky, insanın dili öğrenme ve konuşma yeteneğinin doğuştan getirdiği özellikler sayesinde mümkün olduğunu söylüyordu. Çünkü Chomsky’ye göre, hangi dilde olursa olsun, gramer yapıları son derece karmaşık bir mantığa sahiptir ve bir çocuğun böylesine karmaşık bir yapıyı tüm boyutlarıyla öğrenip uygulaması ancak bir “ön programlama” ile mümkündür"

Bu tezi oldukça ilginç buldum. Amigdala geldi aklıma. Bu da amigdala'ya kayıtlı olabilir mi? Belki de evrim denilen şeyin kesitleri daha kısa kısadır. Belki de 200 yıl sonra doğan çocuklar doğar doğmaz bilgisayar kullanmayı biliyor olacaklar.

Konuyu saptırdım ama göstergebilim üzerine düşünmek gerekiyor biraz. Göstergebilimi iyi yorumlayabilirsek pazarlama iletişiminde daha başarılı olabileceğimizi düşünürüm hep. Bana gelince göstergebilimi çözmek için biraz postmodern kitaplar karıştırmam gerektiğini düşünmüştüm. Ferdinand de Saussure, Derrida, yapısalcılık ve göstergebilim üzerine eğildim. bir iki kalın kitap aldım ama yarım kaldılar. Onları aslında bitirmem gerekiyormuş!

Belki bitirdikten sonra post- yapısalcılık ve göstergebilim üzerine bir yazı yazabilirim. Hem bu reklam filmleri konusunu da daha iyi aydınlatabilir.Gösterge,Gösteren ve Gösterilen arasında önemli bir ilişki ve formül var.
Her ne kadar Şahin bey büyük tiyatrocu, edebiyatçı ve isimleri reklamcılığa bulaştırmamıza kızıyorsa da bunu yapacağım :)

Salı, 10 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Şimdi boyumdan büyük bir laf etmiş olacağım, ama ben çok geniş bir skalada “ön-programlama”nın olduğuna inanıyorum. Daha önce de birkaç yazımda, özellikle de grafik sanatı konusunda değinmiştim.

Bütün diğerleri bu “ön-programlam” üzerine inşa ediliyor; her bireyin bulunduğu çevreye ya da “ön-program”ın bireyden bireye değişen sağlamlığına göre inşa faaliyeti şekil alıyor.

Çocuk, eğer Türkçe konuşulan bir ailede doğmuşsa, her dile uygun bir yapısı olan “ön-programlama” Türkçe üzerine çalışıyor mesela. Türk anne-babadan doğma bir çocuğu doğar doğmaz bir İngiliz ailenin yanına verirsen, onun İngilizce öğrenmesi konusunda da bir sorun yaşanmaz.

Diğer melekeler konusunda da benzer bir ön-programlama gücü ve çevre etkisi söz konusudur. Kimi insan çok iyi sanat "ön-program”ına sahip olsa bile çevre faktörleri yeterli değilse o melekesi sınırlı kalır. Kimileri iyi konuşamaz, kimileri bülbül gibi şakır. Gibi gibi...

Çarşamba, 11 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Şahin Abi, kutsallarının süfli işlere bulaştırılmasına içerliyor, ama bu reklam filmleri dediğimiz şeyler, genel olarak söylüyorum, hayatımızın o kutsallardan daha fazla bir alanını işgal ediyor. Ayrıca da işimiz bu, ne yapalım? Onlara bir şey olmaz.

Çarşamba, 11 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Islak Pasta,

Daha önce birkaç yazıma da doyurucu yorumların olmuştu. Teşekkür ediyorum.

Yalnız ben, bu “nick”ler konusunda biraz takıntılıyım. Ne yapıyoruz ki, kimliğimizi gizlemek zorunda olalım?

Ayrıca, senin gibi aklı başında yorumlar yapan birine ben nasıl “Islak Pasta” diye hitap edeyim. Yapış yapış:)

Bu sefer öyle hitap etmek zorunda kaldım, ama bu ilk ve son olsun!

Çarşamba, 11 Ekim, 2006  
Anonymous Berna yazdı:

Gercekten cok guzel bir tartisma olmus ama filmle ilgili hic bir yorum yapilmamis burda!!!

Çarşamba, 11 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Doğru, filmle ilgili bir tartışma yapılmadı. Ama filmle ilgili bir tartışmaya da gerek yoktu aslında.

Yönetmen Koray Demir de “Zaten asıl konu da bu değil.” diyerek aynı görüşte olduğunu belirtmiş ve devam etmiş: “Bence asıl mesele bu tür filmlerin oluşum nedeni. Bu film ne ilk ne de son olacak. Çünkü bir filmin yaratım sürecinin başladığı yer ile bittigi yer arasındaki damarlar kopmuş durumda. Filmin fikirlerinin çıktığı kreatif atölyelerle, bu fikirlerin pratiğe döküldüğü prodüksiyon atölyeleri arasında hemen hemen hiç bir bağlantı yok.”

Reklam ajansı ve prodüksiyon şirketi ilişkilerini sektör de irdeliyor bugünlerde. Ben katılmadım, ama Reklamcılar Derneği’nde konuyla ilgili toplantılar da yapıldı.

Demir, görüşlerinde haklı olabilir. Biraz da uzmanlaşmanın getirdiği ayrışmalarla birimler arasındaki organik ilişkiler kopuyor. Bu doğru. Ancak, belki daha da önemlisi reklam ajansıyla reklamveren arasındaki damarların kopmuş/kopuyor olması tartışılmalı. Koray Demir “Ona ruhundan üflemek...” şeklinde bir tanımlamayla yönetmenin filme katkısının teknik süreçlerin çok ötesinde olması gerektiğini güzel ifade etmiş. Ben de şunu eklemek istiyorum; reklam ajansının bırakın işe ruh üflemesini, acaba reklamverenin elinden kendi ruhunu kurtarabiliyor mu diye de bakmak lazım.

O filmi izleyenler hatırlayacaktır; yönetmen gerçekten elinden geleni yapmış. Filmin arızalı bir iki bölümünün de senaryodan kaynaklı olduğu çok açık. Oyuncular, planlar, mekan, ışık, kurgu... Bence hepsi mükemmel. Ne iyi fikirlere ne kötü filmler çekiliyor. Bu ise tam tersi. Yani film iyi.

Reklam ajansına da söylenecek bir şey yok bence... Çünkü bu köhnemiş yaklaşımın bir biçimde dayatıldığını düşünüyorum. Bu dayatmalar arasında ajans, bir iki kaçamakla belki bir iki parıltı ekliyor işe, ama kurtarmıyor işte.

Bunun başlı başına bir yazı konusu yapmak gerekiyor, ama kısaca değineyim. Bu reklama aktarılan bütün iletişim kodlarının hepsi bilimseldir. Evet, bilimseldir. Öyleyse neresine mi itiraz ediyorum? Anlatayım.

Psikoloji, sosyoloji, antropoloji, hatta biyoloji gibi tüm yardımcı bilimlerden istifade eden iş dünyası, elinde gerçekten değerli ve işe yarar veriler (data) biriktiriyor. Sonra da bunları belli kodlara dönüştürerek hizmet aldığı birimlere aktarıyor. İşin içine bir de yaratıcı olmayan profesyonellerin işlerini kolaylaştıran “ölçülebilirlik” durumu girince, iki kere iki dört yalınlığı ve kabalığında işler çıkıyor ortaya... Ha, eskinin basit ilişkiler dünyasında işe de yarıyordu bunlar.

Diyorum ki, reklam ajansının ürettiği iş ya tam anlamıyla ölçülemez/ölçülememeli, ya da bunu ölçmek için başka yöntemler bulmalısınız. Ölçülebilir iş üretmeye kalktığınızda ortaya çıkan durum da bu olur.

Şimdi Sevgili Koray’ın ifade ettiği “ruh üflemek” konusuna dönecek olursak, derim ki ruh, en azından reklamveren profesyonellerinin ellerindeki aletlerle ölçülebilir bir şey değildir.

Ve... O profesyonelleri tatmin etmek için dataları ve kodları dramaya dönüştürüp teknik olarak da geçer not almış bir işi üretmekten başka çareniz kalmaz.

O aşamadan sonraki sürecin tamamı da güya ölçülebiliyor zaten.

Tüketici, bütün bu verilerin ve kodların dramaya dönüşmüş ebleh halinin ne kadarını yiyor, veya bunu tüketici kitlesinin ne kadarı yiyor, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, bu eski usul yöntemde ısrar eden markaların, kullandıkları bütün “hard power” yöntemlerine rağmen pazar payları azalıyor/azalacak.

Tamam, Koray Demir işin içine “ruh” soktu, bunu başka bir yazıda ayrıntılandırırız.

Cuma, 13 Ekim, 2006  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home