| De Gaulle: “Üç yüz yirmi beş çeşit peynir üreten bir ülkeyi yönetebilmek kolay değil.”
De Gaulle'ün sözünü “Üç yüz yirmi beş çeşit peynir üreten bir ülkeyi gütmek mümkün değil.” şeklinde okumalıyız sanki...Market raflarını süsleyen modern ürünler vardır, hepimiz biliyoruz. Bir de “gelenek”in yeniden yorumlanmasıyla yaratılarak modernleştirilmiş ürünler vardır; makarna, pizza, peynir, işlenmiş bazı süt ürünleri, bisküvi, çeşitli et ürünleri gibi... Saymakla bitmeyecek kadar da çoktur bunlar.
Makarna ve pizza, İtalya’nın geleneksel ürünleri gibi algılanır, ama muadil ürünler neredeyse dünyanın her yerinde vardır. Bizim pide ve lahmacun çeşitlerimizi, eriştemizi hatırlayın.
Sosis, salam, janbon gibi bir zamanlar eti uzun süreli koruma amaçlı imal edilen, daha sonra da işlemin kazandırdığı özel tatlar nedeniyle market raflarında yerini alan et ürünleri, katkılı pirinçler, özel ambalajlarında meyveli yoğurtlar ve benzerleri gibi köy kökenli ürünler, kentlileştirilerek modern yaşamın beslenme alışkanlıkları içindeki vazgeçilmez yerlerini almışlardır.
Karadeniz bölgesinde, süte şeker ve mısır ekmeği kırıntıları ilave edilerek yapılan yiyeceğin, gevrekliği dışında, lezzet olarak “corn flakes”ten pek farkı yoktur. İkisi arasındaki algı farkını gözünüzün önüne getirin!
Geleneği yeniden üretme konusunda çok beceriksiz olduğumuzu, hazır yaratılmış lezzetleri katma değer üretecek biçimde “pazar”a aktaramadığımızı hemen söyleyelim.
Peynirin ilk kez Mezopotamya veya İndus Vadisi’ndeki çobanlar tarafından yapıldığı söylenir. Yani bugün peynirin anavatanı sayılabilecek Fransa’ya bizden daha uzak coğrafyalar...“Market raflarında gördüğünüz peynir çeşitlerini sayın.” desem, kaç çeşit peynir gelir aklınıza? Bir elin parmaklarını geçmez. Oysa Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kır şartlarında üretilen onlarca çeşit peynir olduğunu söyleyebiliriz. Tam bilemediğim için “yüzlerce” diyemiyorum.
Tamam, Pınar ve Yörsan gibi “büyük pazar”a üretim yapan markaları mazur görelim. Onlara otomasyona tabi ve hızlı üretilecek ürünler lazım. Ya küçük üreticiler ve mandıralar? Onlar da büyükleri taklit ederek, seri üretim mantığı nedeniyle yeni icat edilen uyduruk “taze kaşar” ve sıradan beyaz peynir üretmek, sonra da ucuzun ucuzu fiyat ve uzun vadeyle köy, kasaba ve varoş bakkallarına satmak dışında ne yapıyorlar? Hiç! Maalesef ürünün bir yaratıcılık, entelektüel bir faaliyet ve bir düşünce (akletmek ve fikretmek) olduğunun farkına varamadık. Pazar hazır değil, öyle mi? Pazarı belirleyen sadece “talep” değildir, pazar, senin yaratıcı “arz”ına da cevap verir, merak etme! Pazarlamada “offering” (teklif etme, önerme) diye bir şey de var!
Konya’da rastlamıştım; bir müşterimin ofisinde otururken birden içeriye kase içinde lokum ve bisküvi getirdiler. (Bir mürüvvetini paylaşmak isteyen, iş arkadaşlarına ikramda bulunuyor.) Baktım herkes, lokumu iki bisküvi arasına sandviç yaparak yiyor. Ben de öyle yedim tabii! Enfes... Hani şu Eti Puf’lar falan var ya, altında bisküvi, üstünde ‘marsh-mallow’... Tek tek ambalajlanmış, büfelere kadar her yerde satılıyor. Çocuklar cebindeki harçlıklarla alıyor, bayılarak yiyorlar. Neredeyse onun geleneksel hali.Ama bizim lokum, tabii ondan çok daha lezzetli... Ya da ben çok seviyorum. Bizim çocuklar da öyle... Evde olduğunda severek yiyorlar. Ama bir kez olsun, bana lokum siparişi verdiklerine tanık olmadım. Çünkü hiç iletişim yok, akıllarına gelmiyor ki! Ben almak istesem, nereden bulacağım. Ya bir şekerlemeci bulacağım, ya da Migros’un hayhuyu içine dalıp, Malatya Pazarı’na ulaşıp, “Şurdan yarım kilo çifte kavrulmuş ver.” deyip, sonra onun tartılmasını ve kesekağıdına konulmasını bekleyip, daha sonra da kan ter içinde kasadan ödememi yapıp çocuklarıma lokum götüreceğim öyle mi? Bu fedakarlık bir “baba” için bile fazla!
Her gördüğüm lokum üreticisine feveran ediyorum; Türk lokumunu büfelerde satılacak hale getirin, çocukların ulaşacağı ve benimseyeceği arz şekilleri geliştirin diye... Buradan da söylüyorum, dinleyen olmasa bile!Bizden daha akıllı birileri gelip bunları yapacak, belki de...
Tahin helvamız da öyle... Sirke şişesinde şalgam suyu satıyoruz. Dondurulmuş gıdalar arasında pizzalar var da, pide yok. Saymakla bitmez.
Bu arada Duru Bulgur’un, bulguru kentlileştirme çabalarını takdir etmemek mümkün değil.Bir şey söyleyeyim de hep beraber utanalım: Fransız peynirlerinin efsanesi Camembert de Normandie’nin yaratıcısı kim biliyor musunuz? Marie Harel adında Normandiyalı bir köylü kadın…
Kötü bir kalkınma anlayışımız var: Barajlar, doğalgaz boru hatları, demir çelik tesisleri, duble yollar falan... Bunlar olmasın demek mümkün değil, ama buraya kilitlenmişiz. Bilelim ki, maliyeti en düşük, katma değeri en yüksek ve tükenmeyen tek kaynak “yaratıcılık”tır. Adı üstünde “yaratıcılık”...
Bakın, pazardaki peynir çeşidi sayımız üç yüz yirmi beşi (rakamla 325) geçmezse kuzu kuzu yönetilmeye devam edeceğiz. Bunun için De Gaulle gibi dahilere falan da ihtiyaç yok!
Güncelleme [ 13 ARALIK 2008 ]
Bugünkü Referans gazetesinde Nur Demirok’un “Sanayi hayatı geleneksel tatlarla başladı” başlıklı yazısından alınacak dersler var. Muhteşem bir başarı öyküsü olarak başlayan Hacı Bekir’in günümüzün üretim-tüketim denkleminde neden aktif bir oyuncu olamadığını sorgulamak gerekmez mi?































12 YORUM:
Hocam, "leziz" bir yazı olmuş. Sanırım olay biraz da insanların günü kurtamanın peşinde olmasından kaynaklanıyor, uzun vadeli düşünemiyoruz. Bugün kazandığımız kardır, yarına Allah kerim...
Yeni bir içecek üretmeye çalışmak("yaratmak" daha iyi duracak gibi) yerine Cola Turka üretmek daha kolay ve de bugün için daha karlı.
Yanlış anlaşımasın burada eleştirdiğim "kar etme" isteği değil, uzun vadeli düşünememe. Bir yanda sadece kola üreten bir dünya devi, bir yanda da "Hımm, burda iyi para var gibi. Hadi bundan da üretelim..." gibisinden bir zihniyet.
Neyse ben haddimi fazla aşmıyayım. "İki bisküvi arası lokumu" "iki bisküvü arası enfes kremaya" tercih ederdim ama lokum ve bisküviyi bir araya getirmek biraz eziyet...
Fransa'daki siyasi fraksiyon yelpazesini anlatmak için çoğu zaman şöyle denir: "Fransa'da 500 çeşit peynir en az 500 çeşit de siyasi fraksiyon vardır." Aslında ben bu meseleye şöyle bir açılım getirebileceğimi hep düşünmüşümdür: "Peynirle muhalefetin doğrudan ilgisi kurulmamalıdır çünkü sütün insanı uysallaştırdığı doğrudur."
Varmak istediğim şu: "Fransız halkı güdülmeye meyyal bir toplum olabilir. Çünkü peyniri çok sevmektedir." Düz mantıkla böyle. De Gaulle'ün de güdülmeye meyyal oluşu bu çıkarımın başka bir çıkarımıdır.
Gelelim yerel değerlerin kentlileştirilerek pazarlamada innovation oluşturma ya da oluşturamama meselesine! ben bu meselede süt ve muhalefet arasında kurduğum ilişkiye benzer bir durumun olduğu kanaatindeyim. Geleneksel ürünler doğası gereği geleneksel kanallarda satılabilmektedir. Üretim ve satışını kitlesel pazarlamayı düşünmeyecek kişiler yapmaktadır. Niş pazarlamaya uygun bu ürünleri o tarzda satabilmeleri ise daha zordur. Çünkü niş pazarlama daha üst bir pazarlama bilgisi ve hizmet kabiliyeti ya da yeterliliği gerektirir. Avrupa'da bu işleri yapan butik mağazaların en genci 50-60 yıllık birikime sahiptir. Ve bir anlamda pazarlamayı pazarda öğrenmişlerdir. Bizde bu iş için örnek verilebilecek iki üç yer var. Birisi Hacı Bekir diğerleri Vefa Bozası bir diğer Bebek Badem Ezmesi... Onların marka olup olmadığı da gurularımız (!) tarafından tartışılıyor ya neyse... Yani Nestle bisküvi arası lokumu yakında yaparsa şaşırmam. Ama lokum asla Hacı Bekir'in verdiği tatta olmayacaktır. Hacı Bekir'in ya da Koska'nın da Nestle gibi bisküvi arası lokumdan fazlaca üretip fazlaca satabileceğini hayal edemem. Bu durumda finger büskiviler eti'den, lokumlar hacı bekir'den. Ama illa sakız lokum. İyi yapışır bisküviye... Üretimi bizim elimiz yapar nasıl olsa. Afiyet olsun.
Yorumlar için teşekkürler...
İnsanların "günü kurtarma" telaşının bunda payı olduğunu ben de düşünüyorum. Ancak tek başına izah edici değil. Komşuda gördüğümüzü tekrarlıyoruz, ufukların ötesine bakmıyoruz, düşünme tembeliyiz, cesaretsiziz ve sığ denizlerde yüzmeyi daha çok seviyoruz. Hadi diyelim küçükler 'günü kurtarma' derdinde... Büyükler de mi?
Tabii kastettiğim, "geleneksel" ürünlerin özel perakende noktalarında yine "geleneksel" olarak satışa sunumu değil. O da ayrı bir konu, orada da zayıfız. Siyasi fraksiyonlarla peynir çeşitleri arasındaki ilişki keyifli bir katkı oldu, ama benim konuyla ilgili pek fikrim yok.
Tekrar merhaba...
Kefir diye geleneksel bir Kafkasya içeceği var malumunuz. Hatta şu sıralar çok moda olan prebiyotik kavramının bu ürünle birlikte dünya tıp literatürüne girdiği söylenir. Neyse... Bu bilginin kaynağı konusunda tam emin olmadığımdan detaya giremiyorum. Bu ürünü Altınkılıç diye bir firma tuttu yaptı. Kefir adıyla da satıyor. Bence harika bir iş. Prebiyotiklerin sindirim sistemi üzerindeki etkilerini bünyesinde ihtiva eden kefir, Kafkasya'da yüzyıldan fazla yaşayan ve hala sağlıklı kalan insanların sırrı olarak biliniyor.
Sonra baktık Danone Activia diye bir ürün yaptı. Ardı sıra Sütaş, Ülker ve Pınar da yaptı. Bu ürünlerin hepsinde Kefir kültürüne benzer mayalar var. Yani ne oldu; Danoneden ilhamla büyük süt üreticileri prebiyortikli ürünler yaptılar.
Aklımızda Kefir ve Aktivia kaldı. İlk farklılaşanlar aklımızda kalıyor işte. Bence bu meselede bu örnekler önümüzü açabilir. Ne dersiniz?
ürüne yaratıcılık katmak onu sıfırdan yaratmak değildir . katılıyorum ve anadoluda saklanan gizlenen ve bizim daha bilmediğimiz yığınla peynir var kilerlerde. Önemli olan bu kilerleri bulup çıkarmak ama pazarlama burada biraz sahip olunan pazar - dağıtım ağı ile ölçüldüğü için zorluklar yok değil. Şunuda düşünmek lazım everestin tepesine çıkmak için sahilden yürünmez.
Kefir konusu gerçekten çok uygun bir örnek oldu. İlginç bir biçimde Asya'da bıraktığımız, nedense buralara taşımadığımız bir ürün bu... Anadolu'da köylerde falan kefir yapıldığını hiç duymadım. Tabii bu da ilginç, kültürel olarak yakınlığımıza rağmen (yoğurt, ayran) kefiri en geç keşfeden toplumlardan biri biziz. Şu anda pazardaki durumu nedir, bilmiyorum. Ancak görebildiğim kadarıyla Rusya, Kafkas Cumhuriyetleri ve Doğu Avrupa pazarlarında epeyce marka var. ABD'de Lifeway adlı markanın ambalaj dizaynları Altınkılıç'ı çok andırıyor. Kim kimden esinlendi acaba? Daha da önemlisi Müller ve Danone'un da çeşitli ambalaj tiplerinde kefirleri var.
a.n.g.'nin dediği gibi Altınkılıç firması, aynı marka adıyla Türkiye'de ilk arzı gerçekleştirdi. Şu anda bir de Eker'in var galiba... Sen de hiçbir şeyi beğenmiyorsun diyeceksiniz, ama marka adından başlayarak arz konusunda bazı sorunları oldu bence. Tamam, Avurupa'da da Schwarzkopf (kara kafa) gibi marka isimleri var, ama bizim toplumumuzda algı farklı, burada Altınkılıç olunca iş başka bir yerden başlamış oluyor, maalesef. "Ürünün kentlileştirilmesi" diyoruz ya! (Marka adı konusunda bir ara yazacağım.) Biraz "kefir" adına fazlaca güvenildi ve altmarka gibi bir vurgu yapıldı. Oysa bu, ürünün adı ve hiçbir firmaya tescillenemeyeceği için herkesin kullanma hakkı var. Pazarda kefirler çoğalınca elde kalan "Altınkılıç" olacak. Neyse, fazla kurcalamayalım. Yine de taze kaşar, beyaz peynir gibi klasik ürünler üreten bir firmanın böyle bir girişimde bulunması takdir edilmelidir.
Onur Bey'in dediği gibi, bu işin zorlukları olduğunun elbette farkındayım. Ama o da kendi örneğini vermiş zaten... Everest tepesi değil, tümsekler bile sahilde aranmaz!
Merhaba yeniden...
Selim Bey, Kefir'in Anadolu'da fazlaca bilinmediğini söylemişsiniz. Bu aslında hem doğru hem doğru değil. Mesela ben yaşı genç birisi olmama rağmen kefir kültürünün arandığını, satıldığını ve güneş ışığı almaması için perdeleri iyice kapalı odalarda sütün kefir kültürüyle mayalandığını bilirim. Belki kafkas göçmeni olmanın sonucudur bu. Bilmiyorum...
Marka adı mevzuu çok derin bir mevzu. Bu konuda yazınızı bekliyorum. Altınkılıç bir aile adı. Eker de... Yapacak bir şey yok yani. Dünyanın bir çok yerinde aile adları marka olmuş. bu konuda ısrarcı olmamak da gerekiyor. Her ailenin adı marka olabilecek kabiliyette olamayabiliyor.
Tabii, marka adı olabilme kriterlerine uyuyorsa, soyadları neden marka adı olmasın? Ama uymuyorsa ısrarkar olmanın hiç anlamı yok. Bizim toplulumuzdaki kriterlerle başka toplumlardaki kriterleri arasında da benzeşen ve farklılaşan noktalar var. İlk fırsatta değineceğim.
marka adları hakkında ki sorunlara bende değinmiştim bir yazımda. Sizinde yorumlarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.
Yazınızı okumuştum. O da işin bir başka yönü... Siz bazı örnekler vermişsiniz, bu türden "çuvallamalar"ın sayısının daha da kabarık olduğunu sanıyorum.
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
Biz ki geleneksel tarhana çorbamızı Avrupalı'dan öğrendiğimiz ambalajların içine koyup satar olmuşuz.
Neden bir firma, tarhana çorbasını Anadolu'daki gibi keselerde satmaz mesela?
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home