24 Şubat 2006 Cuma

| Reklamın ve reklamcının sağlığı

"Bir reklamcı günde en az 12 saat çalışır. Haftanın 7 günü çalışır. Bir ay içinde ortalama 3 kez sabahlar ve ertesi gün işe her zamanki saatte gelir. Toplantılarda 2 saatten fazla durmaksızın konuştukları olur. Yoğun esinlenme toplantılarında 5 saat masadan kalkmadıkları. Hep problem çözerler. Çok yoğun çalışırlar. Yılda bir hafta izin kullanırlar, bilemediniz iki. Uykusuzluk problemi yaşarlar, ayakta kalmak için bolca kahve tüketirler, uyarıcı haplar, vitaminler alırlar. Düzensiz yaşarlar."


"Bu ülkede sağlıklı reklam yapmak için, kurumlar arası şeffaflık ilkelerini, etik değerleri, mesleki onuru, her anlamda giderek ağırlaşan sektör koşullarını, değişen kuşağı, yozlaşan hayatlarımızı, sadece gerçeklerle uğraşırken gerçeklerden kopuşlarımızı elden geçirmekte yarar var."

Doğan Yarıcı'nın bu yazısını okumayana (varsa) hakkımı helal etmeyebilirim.

| Su: Temizlik, arınma ve marka...

Türkçe’ye de çevrilen Enerji ve Eşitlik, Sağlığın Gaspı, Okulsuz Toplum, Şenlikli Toplum ve Gender adlı kitapların yazarı Ivan Illich’in H2O (H2O and the Waters of Forgetfulness) adlı kitabını 80’lerin sonu ya da 90’ların başında okuduğumu sanıyorum. Kitabı kütüphanemde arayıp bulamadığım için bazı ayrıntıları hatırlamam imkansız, ama Illich, ABD’nin bir eyaletinde, sanırım belediyenin su şebekesiyle ilgili bir tasarrufundan yola çıkarak günümüzde “su” algısının nasıl değiştiğini ve nasıl musluklardan akan H2O’ya indirgendiğini anlatıyordu.


Illich’e göre su, kendisine atfedilen mitsel ögelerden soyutlanıp yalnızca bir temizleme maddesi haline dönüşmüştü. Kitabın arka kapak yazısını kitap satış sitelerinden buldum: “Bir zamanlar “arılığı yansıtan madde olarak algılanan” su, insanların artık “oturmak” yerine “istiflendiği” modern kentlerde, “insan yaşamına ancak arındırıldığı ölçüde fayda sağlayan yeni bir madde”, H2O haline geldi. Ivan Illich, zengin tarihsel, dilbilimsel ve mitolojik malzemeden yola çıkarak kentsel alan ve bu alanda dolaşan sularla ilgili algılamalarımızın nasıl değiştiğini irdeliyor.”


Temizlik, büyük uygarlıkların ürettiği kültürlerde büyük önem taşır. Özellikle kitabi dinler için temizlik vazgeçilmez bir fiildir. İnsanlık tarihi boyunca birçok din ve kültürde temizlik "maddi" ve "manevi" olmak üzere iki boyutlu algılanmıştır.

Birçok din ve kültüre göre temizlik eylemi fiziksel anlamda kirlerden kurtulmak yanında, aynı zamanda bir manevi arınmadır. Hemen bütün dinlerde arınma (purification) ve yenilenmeyi sağlamak için çeşitli şekillerde su kullanıldığı bilinmektedir. Örneğin İslâm’da abdest, birtakım dinî görevlerin yerine getirilmesi için şarttır.


Yine suya girme ya da su serpme şeklinde gerçekleşen vaftiz, Hıristiyanlığa girme alameti ve Hristiyanlığın şartı sayılan yedi merasimden biridir. Hristiyanlığa göre genel anlamda vaftiz, Hz. Adem’le Havva’dan intikal eden ilk (aslî) günahtan arınma olmakla beraber, kişinin yeni bir hüviyete bürünerek Allah’ın krallığına katılmasının takdisi anlamlarına da gelir.

Yahudilerin yıkanma törenleri, Esseniler’in günlük banyoları da kutsal eylemlerdir.

Hindular için Ganj Nehri kutsaldır; burada toplu yıkanma törenleri yapılır.


Kısacası yıkanmayı, temizlenme ve arınma olarak dünyevi ve kutsal bir eylemin bir arada gerçekleştirilmesi olarak görebiliriz. Temizlenmek; kirlerden kurtulmak, yenilenmek, arınmak ve bir yeniden doğuştur. Bu eyleminse en önemli yardımcı maddesi sudur.

Su, insanın doğum ve ölümü arasında, hayatının tüm aşamalarında dünyevi ve uhrevi yıkanma eylemlerinin hepsinde kullanılmaktadır.

Çok fazla uzatmadan sonuca gideyim. Suyun fiziksel (temizleme) ve duygusal (arındırma) özellikleri, markalaşmayla ilgili olarak tartıştığımız “değerler” konusu için çok iyi bir örnek oluşturmuyor mu?

Eğer, yalnızca temizlenmemizi sağlıyorsa ona ürün ya da meta (commodity), aynı zamanda arınmamıza yardımcı oluyorsa ona da marka diyebilir miyiz? Eğer, marka dediğimiz şeyin bir kavramsal bütünü oluşturduğunu kabul ediyorsak, evet!

Bence marka, “ticari” olmasa bile, galiba insanlığın başından bu yana var.

23 Şubat 2006 Perşembe

| “1 liralık kahveyi 7 liraya alanlar salak mıdır?” Soru yanlış, çünkü 7 liralık kahve 1 liralık kahve değildir.

Alper Akcan, Pazarlama Bilimi ve Etik Kurallar başlıklı yazısıyla yine önemli bir konuyu açmış. Uzun bir mesele, ama ben de, çok kısaca görüşümü aktarmak istedim.


Markayla ilgili olarak vaadedilen fiziksel faydalar (physical benefits) konusunda belki tüketici kandırılabilir. Ancak, hiç kimse markanın duygusal faydaları (emotional benefits) konusunda hiç kimseyi kandıramaz. Bunun için de yasalara, yönetmeliklere, tüzüklere falan hiç gerek yoktur. Starbucks’ın 7 YTL’lik kahvesiyle karşı köşedeki Goldenstar Cafe’nin 1 YTL’lik kahvesi arasındaki 6 YTL’lik “fiyat farkı”yla satın aldığınız “değer” sizin için bir anlam ifade ediyorsa ediyordur, etmiyorsa etmiyordur. Ediyorsa gider kahvenizi Starbucks’ta içersiniz, etmiyorsa karşı köşedeki kafede… Herkesin ihtiyacı farklı...

Starbucks reklamı gibi olmasın; ben orada yalnızca bir kez Türk kahvesi içmeyi denedim, belki 6 YTL'min bir bölümünün karşılığını almışımdır, ama galiba 1 YTL boşa gitti. Starbucks’ın size vaadettiği duygusal yararlar, kişilik özellikleri, sloganlar, simgeler ve imgeler, sesler ve renkler, metaforlar, efsaneler ve söylenceler, kısacası Starbucks’ın “gerçek değer”i sizin için 6 YTL ediyorsa niye satın almayasınız ki? Bunlar sizin için üretiliyor. Ve bunların üretim maliyeti 1 YTL’lik kahveyi üretmekten çok daha yüksektir.


Daha da önemlisi, bu “üretim”de markanın sahtekarlık ve hile yapma niyeti olamayacağı gibi, bunu yapma şansı ve imkanı da yoktur.

Damağımız ve midemiz sahtekarlığı yutabilir, ama duygularımız asla yemez!

22 Şubat 2006 Çarşamba

| "Japonlar yazılarını nasıl okuyorlar?" demeyin, biz de aynen onlar gibi okuyoruz.

Türkçe'nin yazıldığı gibi okunduğu, okunduğu gibi yazıldığını söyler, biraz da bununla övünürüz. Bildiğiniz gibi sözcükler, aslında bir veya birden fazla sesin oluşturduğu anlamlı yapılardır. İngilizce'de de, Japonca'da da, Arapça'da da sözcüklerin simge yapıları hiç değişmez. Türkçe'de "kitap" nasıl hep "kitap" biçiminde yazılıyorsa İngilizce'de de "book" hep aynı yazılır. Diğer dillerde de öyle. Ve biz asla "kitap"ı "k-i-t-a-p" biçiminde okumayız, bir bütün form olarak görür, o şekilde "ses"e dönüştürürüz.


Bir dönem okumanın harfleri birbirine vurarak yapıldığı sanılarak okuma eğitimi de öyle verilirdi. O nedenle belli bir kuşağın okuma hızı zayıftır. Neyse ki şimdi bu yanlıştan dönüldü de, okuma eğitiminde "tümdengelim" yöntemi kullanılmaya başlandı. Hızlı okuma kurslarında cümleyi, paragrafı, hatta sayfayı bir bütün olarak okuyabilmenin eğitimi verilmeye çalışılır.


Mesele şu: Sözcüklerin simgeye dönüştürüldüğü dönemlerde "okunduğu gibi yazılmak, yazıldığı gibi okunmak" gibi bir konfor söz konusu olabilir. Ancak telaffuz değiştiğinde imla değişemeyeceği için bu konfor ilelebet sürmez.

Bugün "değil" biçiminde yazar, ama "diil" biçiminde okuruz. Böyle örnek çoktur, zamanla da, özellikle bizim göremeyeceğimiz dönemlerde hep artacaktır. Eğer bu örnekte imlayı değiştirecek olursak "diil" biçiminde yazmamız gerekir. Oysa bunu "diil" biçiminde yazmak da, "değil" biçiminde okumak da yanlıştır.


Sözcüklerle ilgili simgeler hafızalarımızda öyle derin izlerle saklanıyor ki, bu simgelerde belli değişiklikler yapsak bile gördüğünüz gibi "okuma" konusunda ciddi sorunlar oluşturmuyor. Eğer algılar, bu yönde bir işlev görüyorsa, bu, Japon için de, Fransız için de, Arap için de böyledir.

"Zavallı adamlar, ne karmaşık alfabeleri var, yazılarını ne kadar da zor okuyorlardır." diye hiç dert etmeyin. "Ne güzel! Yazdığımız gibi okuyoruz." diye de böbürlenmeyin. Gördüğünüz gibi, okuduğumuz gibi yazsak bile "okuma" eyleminde bir Japon'dan farklı davranmıyoruz.

19 Şubat 2006 Pazar

| Bazı marka “duruş”ları ya da “durum”ları...

Hayatımızda ne kadar çok "ilişki" yaşıyoruz. Markalarla yaşadığımız da bunlardan biri... Her markanın kendine göre bizimle bir ilişki kurma biçimi, birer “kişilik” olarak karşımızda bir “duruş”ları vardır. Birkaç “duruş”a göz atalım mı? Bakınca, siz de hangi markayla ne tür bir ilişki içinde olduğunuzu hemen fark edeceksiniz.


Sadık bir dost

Yediğimiz içtiğimiz, gecemiz gündümüz ayrı geçmez. Sadık birer dost gibidirler. Onlarla hayatımız anlam kazanır, birlikte kendimizi daha güvende hissederiz.

Eski bir arkadaş

Artık çok fazla birlikte olmasak da, hatırladığımızda içimiz cız eder. Alışkanlıklarımız, ilgilerimiz, zevklerimiz, hayat görüşümüz farklılaştığı için bir araya gelmemiz zordur. Ama severiz, sayarız onları hala...

Rahmetli

Güzel anılarımız olmuştur, bazan eski dergilerin sararmış sayfalarında ilanlarına rastlar, birlikte geçirdiğimiz günleri yad ederiz. O, yoktur artık.


Uzak komşu

Sabahları işe giderken ya da pazarları mahallede karşılaşır, şöyle bir selamlaşırız, ama hiç muhabbetimiz olmaz. Kötü biri değilse de kişiliklerimiz farklıdır. Fakat o, diğer komşuyla çok samimidir, her pazar bahçede ızgara yapar, birlikte maça giderler.

Ulaşılmaz

O bir stardır, bir araya gelmemiz rüyalarımıza bile sığmaz. Yalnızca uzaktan hayranlık besleriz, o kadar... Bazan da tam tersi, uzanamadığımız için “murdar” deriz.

Yabancı

Varlığından haberdar bile değilizdir.

Kenar mahalle dilberi

Cilveli, sevimli bi’şeydir, ama hiç güven vermez. Kime yar olacağı, ya da yarın nereye gideceği, ne yapacağı belli değildir.

Maymun

Bizimle yakınlık kurmak için eşimize, dostumuza, arkadaşımıza benzemeye çalışır, onlara öykünür. Ama bu tavırları o kadar sırıtır ki... Oysa kendi doğallığında olsa belki daha fazla saygı duyarız.

Süfli

Zaruretten bir araya geliriz, ama birlikte olmaktan, toplum içinde birlikte görünmekten hoşlanmayız.

Metres

Arada bir kaçamak... Sonra yine eve dönüş.

İş arkadaşı

Bazan kendimiz seçemeyiz. Kimisiyle ilişkimiz 18.00 itibariyle son bulur, kimisiyle ise bazan akşamları da birlikte olur, bi’şeyler yer içeriz.


Sevgili

Aşk ve heyecan... Belki uzun bir ilişkinin başlangıcı, belki kısa sürecek bir serüven... Bir süre birbirimizin kusurlarını görmezden geliriz. İlişki derinleştikçe de sürüp sürmeyeceği belli olmaya başlar.



Nikahlımızdır. Mantık evliliği de olsa, aşk evliliği de olsa belli bir aşamadan sonra anlamlı bir ilişkiye dönüşebilir. Çoluk çocuk ve birçok ortak mahremiyet... Arada küçük tatsızlıklar olsa da yine aynı yastığa baş konur. Yürümüyorsa da yürümez zaten. Biter.

Yine devam ederiz. Veya biraz da siz söyleyin.

Fotoğraflar için, fotoğraf sanatçısı arkadaşım Alp Esin'e teşekkürler... Desteğini her zaman bekliyorum Alp.

17 Şubat 2006 Cuma

| Brev fra et Andet Danmark

Binlerce Danimarkalı bir internet sitesi aracılığıyla, İslam dünyasını rahatsız eden karikatürlerden ötürü Müslümanlardan özür dileyerek, dostluk mesajı gönderiyor. Beş öğrenci tarafından geçen hafta kurulan "www.anotherdenmark.org" adlı web sitesini şu ana kadar 350 bini aşkın kişi ziyaret etmiş. Yaklaşık 14 bin Danimarkalı da, “Bir başka Danimarka” adlı mektubu imzalayarak, Müslümanlar için dostluk mesajı bırakmış.

İnternet sitesinin kurucularından Nikolai Lang, “Bir Başka Danimarka” adlı mektupta, “Dinler arasında daha fazla saygı ve hoşgörü çağrısı yapan ve İslam korkusu olmayan bir Danimarka”dan söz ettiklerini belirtiyor.


Tek yönlü bir enformasyonun etkisi altında olmasına rağmen Danimarka’dan böyle bir sivil girişimin yeşermesini birçok bakımdan anlamlı buluyorum. Gördüğünüz gibi “propaganda” artık eskisi gibi yeterince işe yaramıyor. Protesto amaçlı da olsa elçilik yakma, otomobilleri kundaklama, insanlara zarar verme gibi eylemlerin asıl bu karikatürlerin oluşturmaya çalıştığı “algı”ya hizmet etmesine karşılık, böyle bir sivil hareketin sahici ve gerçekten etkili bir protesto mahiyetinde olacağı kesindir. İnternetin, nasıl sınırları aşıp da barış için dayanışmayı sağlama noktasında işlev görebileceği de almamız gereken başka bir hisse...


Bu siteden başka Forsoning Nu, Sorry Norway and Denmark, Vennebillede, Vilje til nye fælleskaber adlı "We are sorry!" siteleri de var. Mogens, Ahmed ve Jørgen'in, Vibeke ve Mohammad'in yer aldığı yukarıdakiler gibi fotoğraflar ise dayanışma amaçlı olarak bu sitelerden birinde yer alıyor.

Şimdi, çeşitli Müslüman dillerinde yazılan ve “Bir başka Danimarka” sitesinde yer alan mektubu buraya alıyorum:

"Farklı" Bir Danimarka’dan Mektup

Sizlere farklı bir Danimarka’nın var olduğunu göstermek istiyorum. Müslüman dünyasıyla barış içinde yaşamak isteyen bir Danimarka. Dinler ve farklı insan toplulukları arasında saygı ve hoşgörü isteyen farklı bir Danimarka. Bir Danimarkalı olarak tek bir özel Danimarka gazetesinin yayımladıklarından sorumlu değilim. Ancak Jylland-Posten’in dünyadaki bütün Müslümanları inciten eylemlerini şiddetle kınıyorum ve niçin gazetelerden bir özür beklendiğini anlıyorum.

Hepimiz birbirimize, dini inaçlarımıza ve düşüncelerimize saygı duymak ve değer vermekle yükümlüyüz. Jylland-Posten gazetesi, Hz. Muhammed’in karikatürlerini yayınlayarak konuşma özgürlüğünü dikkatle ve karşı tarafı da düşünerek uygulama sorumluluğunu yerine getirmede başarısız olmuştur.

İster Müslümanlara, Yahudilere ve Hristiyanlara, ister toplumdaki diğer gruplara karşı yöneltilmiş olsun, ayrımcılık, önyargı ve ırkçılığın her türlüsünü kınıyorum. Bu nedenle son yıllarda Bazı Danimarka siyasi partilerinin ve medyanın takındığı düşmanca ve önyargılı ifade tarzını reddediyorum.

Bütün tarafların, düşüncelerini ve protestolarını saygıyla ve sakin bir tavır içinde gerçekleştirmelerini rica ediyorum. Bireylere ve mülklere yönelik saldırı ve tehditler hepimiz için durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramaz.

Dinlerin, etnik grupların ve çeşitli siyasal ve kültürel düşüncelerin, diyalog, hoşgörü ve karşılıklı saygı atmosferi içinde birlikte var olduğu bir dünya istiyorum.

Kendini böyle heterojen bir dünyanın ve insanlığın bir parçası olarak gören “farklı” bir Danimarka’nın var olduğunu göstermek istiyorum.

En içten hoşgörü ve saygı dileklerimle…


Şimdi buna da Müslümanların gazını almayı ve Danimarka’nın onlara göre nasıl da demokratik ve özgür bir ülke olduğunu göstermeyi hedefleyen bir “komplo” olarak bakan “teorici”ler olacaktır. Sanmıyorum, ama olsun; komplo bile olsa iyi bir komplo!

15 Şubat 2006 Çarşamba

| Opel, otostop ve...

Bu gibi durumlarda tepkisiz kalabildikleri için hanımlara özür dileyerek teessüflerimi bildiriyorum. Opel'in Corsa Silverline reklamını yazacağım.

Hanımların büyük çoğunluğunun bugünlerde "fındık" almaktan imtina ettiklerini duyuyor ve çevremden gözlemliyorum. Peki Atlas Jet'le yolculuk yapıyorlar mı? Opel Corsa Silverline hakkında ne düşünüyorlar?

Şahin Tekgündüz, çok öfkelendiği ya da kendini yetkili ve yetkin hissettiği bir anda, Ortak Defter'de "Gel de öfkelenme..." başlıklı bir yazı kaleme alarak Atlas Jet ve Derby Samurai reklamlarıyla ilgili "feveran"larını dile getirmiş. Silverline'ı nasıl atlamış şaşırdım. Ben, ona göre daha soğukkanlı olabildiğimi düşünüyorum, ama bu reklam beni bile feveran ettirmeye yetti.


Otostopçu bir hanım... 80 model olduğu anlaşılan bir otomobili durduruyor ve biniyor. Kısa bir süre sonra bu nazik beye "Çabuk durdur arabayı... Durdur!" diye avazı çıktığınca bağırmaya başlıyor. Meğer yolda bir Opel Corsa Silverline görmüş, iniyor ve ona biniyor. Hikaye bu kadar...

Filmle ilgili Reklamlar TV'den bir yorum:

İki araba arasında tercih yapılması konusunu anlıyorum, ama bu kadarını hiç beklemiyordum. Öncelikle, ikisi arasında tercih yapılacak arabaların aralarında sınıflarından modellerine kadar dağlar kadar fark var. Ne yani, Opel Corsa'yı ancak 70 model, eski, toz toprak içindeki bir sedan arabaya mı tercih edeceğiz? Acaba "kızın ilk bindiği araba biraz daha yeni olsaydı Opel Corsa'yı seçmezdi" diye mi korkmuşlar:) Bir başka konu da, kızın arkadaki arabayı gördükten sonra bu kadar istekli bir şekilde ilk arabadan inmek istemesi. Bana haddinden fazla abartılı geldi. Arkadaki araba ne kadar güzel olursa olsun, "otostopçu etiği"ne aykırı davrandığını düşünüyorum. Biz de otostop çektik zamanında, ama arabayı beğenmeyip indiğimiz olmadı hiç:) Demek ki bu kızımız biraz acemi. Ya da haddinden fazla tecrübeli :)

Arkadaş çok nazik bir yorum yapmış, bana göre... Bu ne kabalık, bu ne ahlaksızlık, bu ne histeri böyle? Bundan markaya ne gibi bir değer izafe edilebileceğini, kim, nasıl düşünebiliyor? Anlamıyorum. Kimse bana "N'olucek canım, film işte... Türk tüketicisinin zekası bunun bir espriden ibaret olduğunu anlayacak kapasitede değil mi?" falan demesin. Şimdi markayı hatırlamıyorum, düşmek üzere olan boyacıya yardımcı olmak yerine, düşeceği yerden otomobilini kaçıran hanımı konu alan bir reklam filmi vardı da, hakkında buna benzer yorumlar yapılmıştı.


Tepkimi anlamanız için filmden iki kareyi daha büyük veriyorum: Birinci kare kadının o nazik beyefendiye "Çabuk durdur şu arabayı, durdur!" diye bağırışını ve akıl almaz kabalığını, ikinci kare ise Opel Corsa Silverline'a oturduktan sonraki mutlu yüz ifadesini gösteriyor.


Son zamanlarda bunun gibi asgari nezaket kurallarına aykırı ve marjinal davranışların, küfür ve ahlaksızlıkların prim yapacağı inancı mı yaygınlaşıyor ne? Şimdi diyeceksiniz ki "Sana ne? Sen ahlak bekçisi misin?" Doğru, bana ne? Ahlak bekçisi falan da değilim. Benim demek istediğim yalnızca şu: Eğer iletişimde en az estetik kadar etik konusunda da hassasiyet göstermezseniz yalnızca sorumlu olduğunuz markaya zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda mesleğinizin itibarını da ayaklar altına alırsınız.


Bu küçük otomobillere daha çok hanımlar ilgi gösteriyor değil mi? Gerçi Gıdasa'nın çay danışmanı, bizim Muharrem Uzunkavak da markasını şimdi hatırlamadığım böyle minik otomobillerden birini kullanıyor. Uzunkavak dediysem, soyadıyla çok uyumlu bir adamdır. Otomobilinden indiğinde, sanki ayakkabısını çıkarmış da eve giriyor gibi bir görüntü yansır. Bu filmin hedef kitlesi kimdir, tam bilmiyorum. Kadınlara mesajı çok basit: "Silverline'a dayanamaz, onun için her şeyinizi verebilirsiniz." Peki filmimizi izleyen erkeklerde ne gibi bir davranış değişikliği bekliyoruz? "Lan Sülü, bi'tane bu aletten alsak yoldaki bütün otostopçu karıları toplarız oolum!" Bunlardan size müşteri olur mu dersiniz?

Araştırmanın falan rağbet görmediği bir ortamda, bunun gibi yalnızca dikkat çeken ve konuşturan yaklaşımların, işe yaramadığı anlaşılıncaya kadar "pazarlama iletişimi" kapsamında değerlendirildiğini düşündüğünüzde bozucu katkısını daha iyi kavrarsınız.

Kadınlar... Vallahi kendi haklarını kendileri korusunlar. Ben destek vermeye devam ederim.


Edit [ 18 ŞUBAT 2006 ]

Söylediklerimin sonuna kadar arkasında olmakla birlikte, bu reklam karşısında soğukkanlılığımı yitirdiğimi ve biraz fevri davrandığımı düşünüyorum. Kendime daha fazla yakıştıramadığım için eski başlığı değiştirdim.

Edit [ 19 ŞUBAT 2006 ]

Ali Saydam da, 19 Şubat tarihli Sabah gazetesinde bu filmle ilgili bir yazı yazdı. Buraya alıyorum:

Racona ters reklam

Kadın kendisine iyilik yapan erkeği daha iyi bir araba için terk eder mi? Oralarda edermiş demek ki... Ama bizde böyle şeyler 'raconu bozar'. Yani kültür ve değerlerimize uymaz. Bizim kadınımız bir araba için erkeğini satmaz. Satanları da sevmez. Opel umarız bu kez Avrupa'dan ithal reklamlara Türkçe metin yazıp televizyonlara salmanın pek de hayırlı bir iş olmadığını anlamıştır. Çünkü cânım Opel markası, bu tür hataları hak etmiyor. Ekonomik olsun diye yerli yapıma değil, ithal reklama yönelmenin bedeli ağır olabilir.
Coca Cola'nın sokağa atacak çok mu parası var ki, en duygusal yerli reklamlara ağırlık veriyor?
Hele kadının Opel Corsa yüzünden terk ettiği arabada bir davranışı var ki, hiç yenir yutulur gibi değil. Diyeceksiniz ki, absürd bu... Absürd de bir ifade biçimidir ve reklamda oldukça sık kullanılır. Doğru. GİTT diye bir otomobil, Po-Man diye bir kahraman olamaz. Ama Po-Man sırf absürd olsun diye bir vefasızlık veya alçaklık yaparsa, o zaman külahları değişiriz.

14 Şubat 2006 Salı

| Eski albümlerden kalbime düşen kor...

selim tuncerGeçtiğimiz günlerde Ankara'da eski dostlarla bir araya geldik. Önde, ortada oturan üniversiteden hocam Sedat Yaşayan... Hani “Araba üzerine gerilerek içine saman ya da tahıl doldurulan büyük kıl çuval.” gibi kare bulmaca sorularıyla bizi “kıl” eden, Cumhuriyet gazetesi ve eklerinin tüm kare bulmacalarını hazırlayan adam... “Doğuştan iyi” adamlar vardır, ne yapsan bozamazsın... Öyle biridir Sedat Hoca.

selim tuncerSene 80... Eski dostlar... (Üst sıra, soldan sağa) Abbas Tornacı (Şu anda nerdedir, nicedir bilmiyorum. Nerdesin Abbas?), Hasan Ballıktaş (Ankara Sanat Tiyatrosu, Yönetmen-Oyuncu), Muhittin Yılmaz (Konya İl Milli Eğitim Müd. Yrd.), (Orta sıra, soldan sağa) Nesrin Kürklü (Ereğli Lisesi Edebiyat Öğretmeni), Meral Konrad (Biliyorsunuz.), (Alt sıra, soldan sağa) CananYıldırım (Nerelerdedir, bilemiyorum.), ben (Buradayım.), Gülen Temur (Eğitimci, Ankara'da).

selim tuncerSene 84... Özdemir İnce, ortadaki beyi çıkaramadım. Ankara’da bir açılış... Özdemir İnce, genç şairlerle birlikte olmayı, onlarla sohbet etmeyi severdi; Ahmet Erhan, Haydar Ergülen, Adnan Azar, Akif Kurtulmuş... Ahmet Erhan ve Özdemir İnce’yle keyifli gece yarısı sohbetlerini, hatta birkaç şirin macerayı hatırlıyorum.

İçime düşen kor...Görüştüğüm eski dostlar, eski albümlerden bazı fotoğraflar isteyince, belki de yıllardır elimi sürmediğim yıpranmış fotoğraf kartlarını karıştırmaya başladığımda çıkardım bunları... Birkaç fotoğrafı buraya almama neden olan bu son fotoğraf oldu. En solda, yüzünün yarısı görünen, Sıvas’ta Madımak Oteli’nin ateşleri arasında yitirdiğimiz rahmetli Behçet Aysan...

Yine 80’li yılların başları... (Soldan sağa) Behçet Aysan, ben, Muhittin Yılmaz, Bilal İlhan, Ahmet Erhan, iki beyi tanıyamadım, Ali Püsküllüoğlu...

87’den sonra ayrı şehirlerde olduk. Bir dostun, elim bir gazete haberi olarak insanın önüne düşmesi tarif edilmez bir acıdır. Yalnızca bir şair değil, ülkesi için düşünen, ıstırap çeken bir aydındı Behçet Aysan. Şablonlara itibar etmez, beyin duvarlarını çatlatırcasına düşünürdü. Sakin yaratılışlıydı, ama anlatırken heyecanını gizlemezdi. “Doğuştan iyi” adamlardandı. İyiydi. Gittiği yerde de “iyi”lerin arasında olduğuna inanıyorum.

Ankara’da doğdu. Sıvas’ta, “başka bir şehirde” öldü. Madımak’ta... 12 Mart’ta ve öncesinde ara verdiği tıp öğrenimini sonraları tamamlayarak psikiyatrist oldu. Ankara, Yenişehir’de doktordu. İlk şiirleri 79’da dergilerdeydi. İlk kitabı “Karşı Gece” 83’te yayımlandı. Bireyin ve toplumun yaşamından kısa, etkili görüntüler veren şiirleri, Aysan’ın ölümünden sonra “Düello”da bir araya getirildi. Şiir Kitapları: Karşı Gece (1983), Sesler ve Küller (1984), Eylül (1988), Deniz Feneri (1987), Düello (1993-).

Ve ondan bir şiir, “başka bir şehirde öleceğini” haber veren:

Beyaz Bir Gemidir Ölüm

sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde olurum

kötü geçen bir güzü
ve umutsuz bir aşkı anlatan

rüzgarla savrulan
kâğıt parçalarına
yazılmış

dağıtılmamış
bildiriler gibi

uzun bir yolculuğa hazırlanan
yalnız bir yolculuğa.

çünkü beyaz bir gemidir ölüm.

siyah denizlerin hep
çağırdığı
batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir

yitik adreslere benzer
ölüm
yanık otlar gibi.

sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde ölürüm.

| Pazar, muhaveredir

Tamam, “eski” oldu. Muhavere, iki kişinin karşılıklı konuşması anlamına gelir. Belki “sohbet” ya da “diyalog” da olabilir. Bu da eski olacak, ama “muhabbet” de diyebiliriz. Hatta daha da uygun düşer. “Pazar(lar), muhaveredir.” cümlesinin İngilizcesi de Markets are conversations.”

13 Şubat 2006 Pazartesi

| Kurtlar Çorbası

Sanki diğerleri gayri ticariymiş gibi “ticari sinema” diye bir tanımlama vardır, ama bu tanımlamanın, bazı filmleri kategorize etmek açısından yine de işe yaradığını düşünebiliriz. Konuya buradan bakınca pek sorun yok. Pazarda bir “talep” var, ve bu talebi çok başarılı bir biçimde değerlendiren bir “arz”.

Kurtlar Vadisi ile ilgili olarak bir şeyler söylemek gerekir. Herkes söylüyor da ben niye söylemeyeyim ki? Diziyi bölük pörçük izledim, belki "gözledim" demek daha doğru olur. Filmi de bugün gördüm.


Çok şey söyleniyor; yapımcıların mafya-tarikat bağlantılarından çeşitli komplo teorilerine, cinayetleri meşrulaştırdığından milliyetçi şövenizm suçlamalarına, derin devlet ilişkilerinden bazı mihraklar adına hareket edildiği iddialarına kadar çok şey… Filmin, “gaz alma operasyonu” olarak ABD’nin amaçlarına hizmet ettiğini, hatta ABD'nin finanse ettiğini bile söyleyenler oldu. Bunların önemli bir kısmı kanıt gerektiren iddialar. Öyle olmasa bile bu konularla ilgili söyleyebilecek çok şeyim yok.

Meselenin “ticari” tarafına bakalım. Kabul etmek gerekir ki, Kurtlar Vadisi ekibinin yaptığı en başarılı şey, satılabileceğini düşündükleri tüm değerleri bu “çuval”a doldurup “arz” etmeleri… Bu nedenle “Kurtlar Çorbası” diyorum.


Asıl konuya geçmeden “Kurtlar Vadisi Irak”la ilgili olarak birkaç kelam edeyim.

Bunun gibi “tutmuş dizi” sonrası kadayıfın kaymağı kabilinden yapılan filmler nedense pek başarılı olmuyor. Bu film de, ticari başarısını bir tarafa koyarsak öyle… Bilmem kaç bölüm sürmüş dizide, etrafında dolaşılan temanın tüm değerlerinin tüketilmiş olmasından mıdır, yoksa başka nedenlerle midir, bilmem. Zaten "Kurtlar Vadisi Irak", diziden bazı yönlerden de uzaklaşıyor.

Ekşi Sözlük’ten bir entry:

“Yoğun beklentiyle gidildiğinde insanın boynunu sola büken , bölgedeki çetrefili bi’nebze idrak ettirmeye çalışıp yoğun mesaj içeriğiyle insanı her kareden bi’ders çıkarmaya iten, senaryoda kopuklukları olmasına rağmen vatan, millet, sakarya temasını başarıyla işleyebilmiş yapıttır. Lakin dizinin devamı niteliğinde değildir. Zira Polat Alemdar “zıplayan fasuyle” gibi ordan oraya atlayarak benim diyen atlete taş çıkarmıştır. Helal olsundur. Gidilip görülesidir.”

Bir başkası:

“Filmin başında Polat Alemdar ve ekibi, o Kürtler’i neden öldürdü? Yani şart mıdır? Bu bir katliam değil midir? Kadiri tarikatının reklamının yapılması şart mıdır? Amerikalılar’ın abartı, kötü doktorun da İsrailli olması şart mıdır? Doktor mesela Macar olamaz mı? Hangi Amerikalı yetkili Türkmen liderini odasına çağırıp temizleyebilir? Polat Alemdar başa çuval geçirmek için Irak 'a gidiyor. Beceremeyince de adamı patlatarak öldürmeye karar veriyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?”


Film, “action” kategorisinde Türk sinemasının Hollywood destekli “primitif” bir örneği olarak görülebilir. Devamı gelecektir. Düğün baskını, pazaryerindeki canlı bomba infilakı ve final, filmin maliyetini yükselten sahneler olarak göz dolduruyor.

Çok fazla mantık, kurgu ve devamlılık sorunu var. İzleme keyfini kaçıracak, hatta çıldırtacak kadar…

TV haberlerinin dramatize edilmiş halleri olarak filme kolaj anlayışıyla serpiştirilen El-Gureyb Hapishanesi işkenceleri, Amerikan askerlerinin kola içer gibi Iraklı öldürmeleri ve ev baskınları gibi sahneler “Amerika’ya hınç besletme” adına bence etkileyici… Bu olayların “haber” olmaktan çıkıp “ete kemiğe” bürünmeleri belli bir işlev icra ediyor.

Oyuncular, Polat Alemdar dışında vasatın üstünde bir performans sergiliyorlar. Polat Alemdar’a (Gerçek adı Necati Şaşmaz mıydı?) gelince… Tabii ki her insan bir değerdir, iyi yapacağı işler olabilir. Ancak oyunculuk en son işi olmalı. Kendisi bilir, ama bu meslekte ısrar ederse Pana Film’in kadrolu oyuncusu olarak belki bir iki projede daha yer alabilir. Ancak insanın şansı her zaman yaver gitmeyebilir.

Film, bir anti-Amerikancı ruh pompalıyor mu? Evet! Peki Amerika, uyguladığı politikalarla bunu fazlasıyla hak ediyor mu? Evet!


Asıl konumuza, yani Kurtlar Çorbası konusuna geçelim ve "satışa sunulan değerler"in bir bölümüne göz atalım:

Kürt düşmanlığı

Kurtlar Vadisi, Kürt düşmanı mı? Film öyle başlıyor. Ama Kürtler de müşteri… Şöyle bir diyalog kurtarabilir:

Memati: Hep bu Kürtler yüzünden...
Abdülhey: Abi ne diyorsun? Ben de Kürt’üm.
Memati: Sen başkasın Abdülhey.
Abdülhey: Abi hep böyle başlıyor işte.

Anti-Amerikancılık, ama… Hem nalına, hem mıhına!

Çuvalın öcü alınacak, bu tamam… Satar. Ama diğer taraftan da bir yumruk atalım. Bu da satabilir. Sam şöyle bir Türkiye eleştirisi yapsın, Polat Alemdar da karşısında salak saçması bir cevap versin mi?

“Dün komünizmden kurtarın bizi diye ağlıyordunuz. Para verdik. Silahlarınızı biz verdik. Donunuzun ipliğine kadar biz verdik. Bunları alırken grurunuz kırılmadı da başınıza çuval geçirince mi kırıldı?”

Tarikat, şeyh…

Bazı tarikatler iyidir. Türkiye coğrafyasının dışında olunca daha da iyidir.

İslam

Bazı dini gerçekleri vaaz ya da nasihat şeklinde verelim. İslamcıların da hoşuna gider. Meclis Başkanı ve Başbakan da övgü dolu sözler söyler.

Milliyetçilik

Her zaman satar. Ergenekon, Manas Destanı, Boğaç Han falan gibi çok eskilerde kalmış değerler aynı etkiyi sağlayamayacağı için dini motiflerle desteklenmesi gerekir. Milliyetçiliğin meşruiyetini sağlayan İslam, pek de dindar takılmamanın gerekçesini oluşturan da milliyetçiliktir. Vaziyeti idare ediyoruz işte!

Mafya

Mafya zalime zulmeder, mazlumunsa dostudur. Kanun tanımazlığının meşru temelini bu oluşturur. Kötü mafya da vardır, ama iyi mafya onu alt eder.

Küresel karanlık örgütlenmeler

Sağda solda konuşulan, komplo teorileri kitaplarında yer alan bazı bilgileri de okültik malzemelerle birlikte boca edersek müşteri küçük dilini yutar ve “Vay be! Dünyada neler oluyor.” der.

Derin devlet

Bunun da iyisi kötüsü vardır. İyisi satılabilir. Doğu Paşa iyidir, ama Batı Paşa olmaz!

Derin devletin adamları

İyi derin devletin adamları da iyidir. Kötü derin devletin adamları vahşidir.

Sufilik

Sufiliği temsil eden, hikmetli sözler söyleyen, geleneksel ebru sanatıyla falan uğraşan nur yüzlü bir amca iyi satar.

Türküler, dini müzik...

Halkın genlerine işlemiş, bir oradan bir buradan halk türkülerinin de müşterisi çoktur. Dini müzikten esinlenmeler, ney falan da fena satmaz.

Okkalı laflar

Örneğin Kemal Tahir’den atasözlerine kadar "İki kişinin bildiği sır değildir.", "Sonunu düşünen kahraman olamaz.", "İntikam soğuk yenildiğinde lezzetli aştır.", "Rüzgar ne kadar sert eserse essin kayadan alıp götüreceği tozdur." gibi satışı olabilecek tüm okkalı laflar diziye serpiştirilsin.

Etkileyici siyasi analizler

Sağda solda konuşulan, ancak kimi zaman ciddiyeti tartışıldığı, kimi zaman da kırmızı çizgilerin arkasında kaldığı için pek yazılmayan Türkiye, bölge ve dünyayla ilgili siyasi analizler "ifşa" yaklaşımıyla aktarılırsa hem itibarımız artar hem de müşterimizin kalitesi...

Liste uzatılabilir. Diyeceğim şu: Kurtlar Vadisi’nin başarısı “çorba” olmasından kaynaklanıyor. Halkın damak tadına uygun bir çorba… Bizim damak tadımıza uymuyorsa, tabii ki eleştirelim. Ama bunu anlayalım. Ve bir “para kazanma” operasyonunu yücelterek ona farklı anlamlar yüklemeyelim. Adamlar, şimdiye kadar yüzüne pek bakılmayan “değerleri” oradan buradan cımbızlayarak zekice satışa sunuyor. Benim baktığım yerden de olay bu kadar yalın görünüyor. Ayrıca, hangi değerlerin “para” edip hangilerinin etmediği de bu kısa listeden belli oluyor. Susurluk'la birlikte karanlık ilişkilerin beli kırıldı derken, gördüğünüz gibi bu ilişkiler nasıl da "değerli bir meta" olarak satılabiliyor. Kimi suçlayalım, "satan"ı mı, "alan"ı mı, yoksa her ikisini mi?


Milliyetçilik kuramları biraz karmaşıktır. Kimi düşünürler milliyetçiliğin icat edildiğini, kimi keşfedildiğini, kimi ise hayal edildiğini söyler. Kapitalizmin, pazarları standardize etmek için ulus ve ulus devletler yaratma çabası sonuçlarının, aynı zamanda milliyetçi ideoloji ve hamasetin doğuşunu sağladığını söyleyenler de var. Her ne olursa olsun, milliyetçi değer ve duygulanımlar, tek başına insana dışarıdan empoze edilebilir şeyler değil; ama tabii ki harekete geçirilebilir.

Yani bana göre, bu olayda ne bir icat ne de bir hayal söz konusu... Tamamen keşif.

İşin başı ve sonu satış... Bunun böyle olması, elbette hiç kimseyi etik ve entelektüel sorumluluğa davet etmemizi engellemez. O başka.

Sadece anlayalım. Özellikle pazarlama ve reklam erbabının buna kafa yorması gerekir. Suçlamalarla geçiştirilemez.

Edit [ 19 ŞUBAT 2006 ]

Ali Saydam da, 19 Şubat 2006 tarihli sabah gazetesinde konuyla ilgili bir yazı yazdı. Buraya alıyorum:

Deşifre için tadımlık 3 tüyo!

Haftalarca, günde ortalama 6 saat 'Kurtlar Vadisi' CD'lerini izledim ve içindeki iletişim kilidini çözdüm; diziyi deşifre ettim dedim ya... Aldığım epostanın haddi hesabı yok. Acaba nasıl deşifre etmişim diziyi? Ben de onlara "Tembellik yok. Siz de izleyin. Sonra tartışalım" diye yanıt veriyordum. Çünkü gördüm ki, bir tek bölümünü bile izlemeden fikir sahibi olmak isteyenlerin haddi hesabı yok.
Yine de bugün üç kilit noktaya değinmeden duramadım. Tadımlık... Birincisi dizide yer alan 'öz deyişler'. Bunların seçimindeki bütünlük. Halkın özlem ve değerlerini bire bir yansıtması. Kemal Tahir'den Şeyh Şamil'e, Mevlana'dan Osman Pamukoğlu'na...
İkinci kilit nokta ise pekçok kişinin gözünden kaçan iki 'kahraman': Ömer Baba ve Deli Hikmet. Ömer Baba kamu vicdanını simgeliyor; Deli Hikmet kamu oyunu... Ömer Baba halkımızın ruhuna sesleniyor; Deli Hikmet aklına...
Gelelim üçüncü kilit noktaya: Orada önceleri Aslan Bey vardı. Sonraları Doğu Bey. Onlar da 'Kerim Devlet' ile ilgili içimizdeki derin izlere ve taleplere sesleniyorlar.
Dördüncü nokta, Konsey. Kötünün simgesi...
Alın bu dört ayağı, bakın diziden ne kalıyor geriye.
Peki Polat neremize sesleniyor?... O da ileride. Dedik ya, tembellik yok!


OKUMA PARÇALARI:
Vadinin Omurgasız Türkleri | Şahin Tekgündüz
Kurtlar Vadisi ve Pazarlama | Mustafa Zeyrek

10 Şubat 2006 Cuma

| Hey gidi günler!

selim tuncer
Hep doğum günlerimi unutur, gelen kutlama mesajlarıyla hatırlarım. Eğer tatil günüyse karım ve çocuklar, iş günüyse onlarla birlikte iş arkadaşlarım mutlaka beklenmedik bir sürpriz yaparlar. Dün de öyle oldu. Belli bir yaştan sonra unutma isteği doğaldır diye düşünüyorum. Bir de yaş yolun yarısını epeyce geçince motor açıldığı, ivme kazandığı için hızdan pek bir şey görünmüyor olabilir mi?


Evet, 9 Şubat doğumlu bir Kova'yım... Alacakaranlık Kuşağı şairi Ahmet Erhan 8 Şubatlı bir Kova olarak benden bir yaş büyük... Sağdaki fotoğrafın tarihi, cep telefonunun, internetin, dijital kameraların ve daha pek çok şeyin olmadığı 80 ya da 81 yılı olmalı. Bu arada soldaki yeni fotoğraf da yanıltıcı olmasın; saçlar önden pek fena görünmüyor, ama arkalar ı-ıh!

O zamanlar bıyıksız olmak delikanlılığın raconuna sığmazdı. Şimdi bıyıklarımızı da "AB müktesebatına uyum kapasitesi" kapsamında Kopenhag kriterlerine uydurduk. Hey gidi günler!

Eski fotoğrafı rahmetli arkadaşımız Cesur Okyay çekmişti. Yeni fotoğrafı ise 8 Şubat'ta Ankara'ya gittiğimde eskimeyen dost Süleyman Yüzübenli çekti.

8 Şubat 2006 Çarşamba

| Üstüme vazife olmayan, fakat burnumu soktuğum mevzular...

Temalarımız farklı olmasına rağmen Fethi Sipahi Tan'ın İzlenimler'ini keyifle takip ediyorum. Hoş bir üslubu var... İktisatçı Gözüyle bloğunun sahibi, genç arkadaşımız Tansel Güçlü de, vallahi öyle "oturaklı" yazılar yazıyor ki, eğer yazılarını okuyarak yaş tahmininde bulunmaya kalkarsanız kesinlikle yanılırsınız.

Her ikisinin de linkleri, sitemin "linkler" bölümünde yer alıyor.

Geçenlerde İzlenimler'de aşağıda alıntılayacağım bir yazı yayınlandı. Benim yaptığım ilk yorumla bir sohbet başlamış oldu. Arada, böyle üstüme vazife olmayan mevzulara da burnumu sokuyorum işte! Fethi Sipahi Tan'ın İzlenimler'deki kısa yazısı ve yorumlar aşağıda:


Şükrü Hanioğlu'ndan bir Alıntı: Anadolu'da Kapitalizm, Weber, Protestanlık vs.

Son haftalarda European Stability Initiative tarafından hazırlanan “İslâmî Calvinistler: Orta Anadolu’da Değişim ve Muhafazakârlık” başlıklı bir rapor çerçevesinde (anlam veremediğim şekilde abartılan) bir tartışma, başı açık namaz kılanlarla da birleştirilerek garip bir dinde reform mecrasına yönlenmiş görünüyor. Elbette ülkemizde artık bizi şaşırtmayan, bir çok konuda olduğu gibi sapın samana karıştığı bir mecra bu. Kimi zaman çok basite indirilen, kimi zaman anlamsız şekilde detaya boğulan ve ille de bilgi yanlışlarıyla dolu meseleler. İşte bu hercü merç içinde bugün Prof. Şükrü Hanioğlu'nun çok yerinde tespitler içeren bir yazısını gördüm. Merak edenlerin okumasını tavsiye ederim. Kafa karışıklığını bir ölçüde gidermek için rehberlik edebilir.

YORUMLAR

A. Selim Tuncer: Ben onu bunu bilmem. Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir.

Tansel Güçlü: Aslında bu konu ile ilgili Max Weber'in "Protestan Ahlakı ve Kapitalizm" diye bir kitabı vardır. Güzel bir çalışmadır. Tartışmalı yönleri olmasına rağmen bize ışık tutabilir. Selim Bey'e de katılıyorum. Aslında Don Kişot'un konuyla alakasının deşilmesi gerekir :))

Fethi Sipahi Tan: Selim Bey, yorumun keyifli olması Don Kişot'un yenilmiş olması sebebiyle midir yoksa benzetmenin ilginç olması mı tam anlayamadım, belki biraz açarsınız.

Tansel, evet zaten tüm bu tartışmalar da Weber'in ünlü "Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu" adlı kitabına atıfla ortaya çıkıyor. Türkiye'de konuyu detaylı olarak gündeme getiren rahmetli Prof. Sabri Ülgener'dir. Talebesi Prof. A. Güner Sayar'ın da konuyla ilgili çalışmaları vardır. İktisatçı adayı olarak incelemen iyi olur.

A. Selim Tuncer: Kastettiğim yalnızca "yorum"un kendisiydi. Yoksa Don Quijote'un yenilgisi trajiktir. Aslında trajik olduğu kadar aynı zamanda kaçınılmaz olan yenilgiler vardır. -Ki, son günlerde tartışılan Osmanlı hanedanının trajedisi de bunlardan biridir.- Ancak "kaçınılmaz" olması bu trajediyi hafifletmez. Yani bundan keyif alınmasını etik bir sorun olarak görürüm.

Biraz espri karıştırarak bu konuyu açmamın sebebi, son günlerde Kayseri üzerinden tartışılan Weber'in "Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu" adlı kitabında ileri sürdüğü görüşlerin, kapitalizmin doğuşunun tek nedeniymiş gibi aktarılması ve "Müslümanlar da Protestanlaştığına göre, aha şimdi biz de nihayet kamil bir kapitalizme adım atmış oluyoruz." gibi, doğrusu bana tuhaf gelen çıkarsamalara ulaşılmasıydı.

Max Weber herhalde önemli bir adam. Türkiye'de "sol"un bu adama mesafeli durup hiç ciddiye almaması, "sağ"ın ise Marksizm'in antiteziymiş gibi düşünmesi, Weber'in önemli bir sosyolog olduğu gerçeğini gölgeliyor. Bir yandan da bir asır önce yaşamış bu Avrupalı adamcağızın üzerinden abartılı yakıştırmalarla Türk toplumu üzerine belki de hiç oturmayan şablonlar üretiliyor.

Doğrusu bunlar, çok da altından kalkabileceğim mevzular olmadığı için Don Quijote falan diyerek vurkaç taktiği izliyorum. Bağışlayın.


A. Selim Tuncer: Bu arada, bir vesileyle sözünü ettiğiniz raporun pdf'ini yaklaşık bir ay önce edinip okumuş, bu kadar gürültüye yol açacağını da hiç ummamıştım. Böyle raporlar zaman zaman yazılıyor çünkü...

Avrupalı düşünürlere karşı toptan bir reddiye gibi olmasın, ama size katılıyorum. Hanioğlu'ndan da yararlandım.

Şöyle bakıyorum: Bu gibi düşünürler, dönemlerinin koşulları itibariyle kendi "ortam"larıyla fazlaca kayıtlıydılar. "İnsanlık durumları"yla ilgili analizleri belki daha genel geçer olabilir, ancak Avrupa gibi, hatta Almanya, İngiltere gibi alt segmentlerle ilgili analizlerini tüm toplumlara teşmil etmek pek akıl kârı olmamalı herhalde... Ne bileyim?

Tansel Güçlü: Selim Bey, tabii ki kapitalizmin doğuşunun tek sebebi o değil. Sadece bir üstyapısal değişim olan kültürün kapitalizme geçişle birlikte eşanlı nasıl değiştiğini anlamak için Weber okunmalıyı kastetmiştim. Yoksa Marx'ın kapitalizmin doğuşuyla ilgili açıklamaları, hatta günümüzden örnek verirsek Hobspawn'ın kitapları üstüne yoktur bence de. Weber'in bu bağlamda bir katkısı olabilir. Yoksa tek açıklamayı bu kültürel değişime odaklarsak sadece saçmalamış oluruz :))


A. Selim Tuncer: Tansel, medyayı da saran bu tartışmadan sen öyle bir koku almadın mı? Weber'i, Türkiye'deki sosyal değişimleri açıklamak için daha önceleri sık sık Taha Akyol gündeme getirirdi. Genelde de kendisine "sağ" müracaat ederdi. Bu rapordan sonra tüm medyaya sirayet etti. Arkasında bilinçli bir tutum mu var, yoksa Müslümanları Protestanlara benzeterek ironik bir yaklaşım mı sergileniyor, bilmem. Tabii "Kayseri'nin Protestanları" kulağa hoş geliyor, eğlenceli...

6 Şubat 2006 Pazartesi

| La havle!

Bugün bir habere rastladım ki, tam dudak uçuklatan cinsten… Gözden kaçırmış olabilirsiniz diye "kendi yorumlarımı" da katarak "hikaye"yi paylaşmak istiyorum:

Product
Allah ve peygamberlerinin ekip olarak “yoksullara yardım” paketi…

Research
On bir kafadar, camileri dolaşarak ziyarete gelenler hakkında bilgi topluyorlar. Fokus grup araştırmalarına pek itibar etmiyorlar. Ellerinde cevşen, tespih, Kur’an-ı Kerim ile dilenci kılığında dolaşıp “saf ve zengin” Müslümanları tespit ederek onlar hakkında etnografik tüketici araştırmaları yapıyorlar.

Segmentation, Targeting
Hedef kitleyi yalnızca SES grubu olarak saptamıyorlar, demografik ve psikografik eğilimleri de dikkate alıyorlar. Zengin (A ve A+ SES grubu) olması yanında özellikle “saf” olan Müslümanları tercih ediyorlar.

Positioning, Differentiation
Mevcut pazarda kullanılmayan bir konumlandırma stratejisiyle hareket ediyorlar. Belirledikleri kişilerin “saf”lık durumuna göre kendilerini bazan din büyüğü bazan da Allah olarak tanıtan dolandırıcılar, ilk karşılaşmalarında "Sen dua ettin ben geldim." diyorlar ve “yoksulara yardım ettikleri" gerekçesiyle para istiyorlar.

Güven sağladıktan sonra vatandaştan önce döviz cinsinden bir miktar para alan Bülent Ö., daha sonra, Hz. İbrahim, Hz. Muhammed ve Veysel Karani olarak tanıttığı Ersel Ö., Necati U., Halil İbrahim Ö. ile müritleri olduğunu söylediği Ali S., Katip T., Murat C., Ercan Y., Can Ö. ve Ersin Ö. ile vatandaşı tanıştırıyor.

Bülent Ö. son olarak, beraberinde getirdiği Hakan Ö.’nün ise Allah olduğunu söylüyor.


Customer Analysis
Bülent Ö., Siteler’de esnaflık yapan vatandaşın dükkanına dilenci kılığında gidiyor. İlk gidişte sadakasını alıyor. Bir süre sonra tekrar giderek, kendisinin Hz. İsa olduğunu iddia ettikten sonra vatandaştan para istiyor. Şebekenin diğer üyeleri aracılığıyla da söz konusu vatandaş hakkında bilgi toplayan Bülent Ö., esnafa evinde ne kadar parası olduğunu, nereye sakladığını ve doğmamış çocuğunun cinsiyetini söylüyor ve “saf”lık derecesini ölçüyor.

Competition, Challenging
Kafadarların, pazarı rakiplere kaptırmamak için bazan daha agresif bir yöntem izledikleri de oluyor. Telefonla aradıkları kişilerle şifreli konuştukları öğrenilen dolandırıcıların, dini inançlarını suiistimal ettikleri vatandaşlara, "kendilerine inanmayanların da şeytanın müridi olduğunu" söylüyorlar.

Pricing
Yüksek fiyat politikası izliyorlar. Kafadarlar, zengin ve saf Müslümanlarla Hacı Bayram Camii ve Sincan’da defalarca buluşarak, "ihtiyacı olan vatandaşlara dağıtılmak üzere" yaklaşık 2.5 trilyon lira topluyorlar.

Product Development
Din büyükleri ve diğer peygamberlerin adları eskimeye başlayınca artık kendilerini Allah, Hz. İsa, Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed olarak tanıtıyorlar. Ürün geliştirme konusunda “beyaz ötesi”ni bile aşıyorlar. Allah’tan sonra daha ne gibi bir “geliştirme” yapacaklardı, bilinmez.

Technology
Kendisini Allah olarak tanıtan Hakan Ö., aradığı vatandaşın cep telefonunda Mekke’nin alan kodunu gösterecek teknik bir düzenleme yaptırarak, "Ey kulum 45 dakika sonra yanındayım." diyor.

CRM, Mobile Advertising
Ayrıca, vatandaşa, "daha rahat irtibat sağlayabilmek için" cep telefonları da aldıran kafadarlar, güven tazeleyebilmek için de zaman zaman teknolojiyi kullanıyorlar. Daha sonra aynı vatandaşı arayan Hakan Ö. bu sefer de "Sana kimi istiyorsan göndereyim. Söyle hangi peygamberimi istersin?" diye soruyor.

İşte böyle... Eğer bu adamlar gerçekten Allah ve peygamber olsalardı, “yoksullara yardım” yalanı da gerçek olsaydı pazardan iyi bir pay almamaları mümkün değildi! Fakat her şey “yalan” olduğu için, pazarlama stratejileri belli bir yere kadar işe yaramış. Ancak, şu anda Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde harıl harıl yeni proje ve stratejiler üzerine çalıştıklarına adım gibi eminim. Dolandırıcıdaki yetenek, herkeste durduğu gibi durmaz çünkü!


Edit [ 8 ŞUBAT 2006 ]

Zanlılardan birisi, Adliye çıkışında görüntü alan basın mensuplarına
"Ben Azrailim, sizin canınızı alacağım." diyerek saldırıda bulunmuş. Saldırı sonucunda bir muhabir elinden hafif şekilde yaralanmış. Ve lâ kuvvete!
| Algı (Os. idrak, şuur, teferrüs, Fr. perception, Al. perception, wahrnehmung, empfindung, erfassung, İng. perception, İt. percepzione) “Nesnel dünyayı duyular yoluyla öznel bilince aktarma.” şeklinde tanımlanıyor. Algı, dış dünyanın duyumlarla gelen imgesinin bilinçte gerçekleşen tasarımıdır. Öznenin, kendisinin dışında olanı alması demektir. Bununla beraber ruhbilimciler ruhsal edimlerle ilgili olarak, dış algıya karşı bir de iç algıdan söz ederler. Gerçek ise, “bilinçten bağımsız olarak var olan”dır. Düşünülen ve tasarımlanan şeylere karşıt olarak var olan… Ancak, şunu söyleyebiliriz ki, bilincin “gerçek”i ne “algı”ladıysa odur. O, kendisinden bağımsız olarak var olan bir “başka gerçek”ten haberdar da değildir.

Burada,
“algı” ve “gerçek”le ilgili felsefi yorumları, psikoloji biliminin elde ettiği sonuçları falan irdeleyecek değilim. Nesneler, canlılar, olaylar, edimler ve eylemlerin “bilinçten bağımsız olarak var olduğunu sandığımız gerçekleri”yle “algı”lar arasındaki derin farklardan zaman zaman örneklere yer vermeyi düşünüyorum. 

“Baykuş” tan başlayalım mı?

BAYKUŞ
Gerçek: Gündüzleri çok sık rastlanmayan, insan içine çıkmayı pek sevmeyen bir kuştur. Geceleri de görebilir. Genellikle geceleri gezmeyi sever. Diğer kuşlar gibi rahatsız edilmedikçe kimseye zarar vermeyen bir canlıdır.

Baykuşlar alacakaranlıkta ve gece beslenen yırtıcı kuşlardır. Baykuşların gözleri çok büyüktür ve ışığı toplayan çubuk hücreleri baykuşların gözlerinde çok sayıdadır. Böylelikle baykuşlar karanlıkta insandan 50-100 kez daha iyi görebilirler. Diğer kuşların tersine gözleri başlarının ön tarafında yer aldığı için baykuşlar üç boyutlu görürler. Boyunlarındaki özelleşmiş kaslar ve 14 omur sayesinde baykuşlar başlarını 270° döndürebilirler. Kulak deliklerinin çok geniş olması çok düşük şiddetteki sesleri duyabilmelerini sağlarken kulak deliklerinin asimetrik oluşu ise baykuşların sesin geliş yönünü dikey olarak algılamalarını sağlar.

Baykuşların böcekler, küçük memeliler, sürüngenler ve balıklar dahil olmak üzere geniş bir dietleri vardır. Özellikle fare neslinin aşırı derecede gelişmesini engelleyerek insanlara yardımcı olurlar. Bu nedenle çiftçi dostudur.

Ve algılar: Anadolu’nun algısında baykuş, uğursuzluk getirir. Baykuş ötmesi felakettir, yanan bir odun alınarak baykuşa atılmalıdır. Damına baykuş konan evden cenaze çıkar. Çünkü o, gecenin şeytani yaratığı olarak bilinir.

Eski Yunan kültüründe Athena’ya ait olup aklı ve bilgeliği temsil eder. O dönemde rüyasında baykuş gören biri bunu bilgelik olarak yorumlarken, günümüzde uğursuzluk olarak yorumlanmaktadır.

Akdeniz adası olan Minorka'da kem gözlere karşı en iyi koruyucunun yine bir başka göz olduğu varsayımıyla tasarlanan baykuş şeklindeki tılsımlar kullanılır. Bugün bile hala popülerliğini koruyan baykuş tılsımlarının, Minorka'da evleri de büyük felaketlerden koruduğuna inanılır.

Baykuş’un, dünyanın önemli bir kısmında uğursuzluğuna inanılırken Minorka’da olduğu gibi bazı coğrafyalarda tam tersi bir inanış da yaygındır.


OKUMA PARÇASI:
Bay Kuş, Baykuş

30 Ocak 2006 Pazartesi

| “Vallahi, biz çocukken…”

Eylülce bloğunun sahibi Eylül Ataklı, Business Week’in bir haberinden yola çıkarak kuşaklarla ilgili "abc... xyz... kuşağı" başlıklı bir yazı yazmış. Öğrendiğimize göre pazarlamacıların en çok ilgisini çeken kuşak tüketim için doğmuş olan Y kuşağıymış. Gerçekten de “kuşak” konusu ciddi olarak irdelenmeye muhtaç. Benim, babamla aramda yaşadığım kuşak farkı, çocuklarımla aramızdaki farktan daha azdı sanki. Doğrusu şu anda çok eskidiğimi düşünmüyorum, ama farkında olmadan “eskime” fikri bir nebze ürkütmüyor değil. Çocuklara karşı hiçbir zaman “Siz ne biçim çocuksunuz. Biz çocukken...” falan gibi nasihatlerde bulunduğumu hatırlamıyorum, ama itiraf edeyim, aklımdan geçiriyorum.

Bu arada ben de kuşağımı öğrenmiş oldum: Baby Boomers... Yani doğum oranının yüksek olduğu bir dönemde doğmuş kişilerin oluşturduğu kuşak. Anlaşıldığı gibi ortalıkta "biz"den çok var. "Arz"ın yüksek olmasıyla "değer" arasındaki ilişkiyi de "pazar"ın insafına değil, sizin "vicdan"ınıza bırakıyorum artık!


Bu "kuşak"lardan bende de iki tane var. Bugün Maslak Migros’tan ailece alışveriş yaptıktan sonra Zincirlikuyu üzerinden eve dönüyoruz. Otomobili ben kullanıyorum, eşim yanda oturuyor. Business Week’in tasnifine göre Milenyum Kuşağı içinde yer alan Sina (11) ve Semih (9) arkadalar.

4. Levent civarlarında OK’in bir ootudoor’u var; leylekler ağzında OK paketleri taşıyorlar. Trafik sıkışıklığında canları sıkılıp arkada kendi aralarında boğuşup duran Milenyum Kuşağı bireyleri birden birbirleri arasında fısıldaşıyorlar. Ve soru patlıyor:

Sina: Anne, OK ne?
Anne:
Semih: Anne, OK ne?
Anne: Babanıza sorun.
Sina: Baba OK ne?
Baba: ... (Bir cevap vereceğim de, cümleyi kurmaya çalışıyorum. Kıvıramıyorum.)
Anne: (Hafiften "Nerden çıktı şimdi bu soru?" asabiyeti, ama çocuklar cevapsız kalmasın, öğrensinler duygusu ve modern anne edasıyla...) Oğlum, çocuk olmasın diye babaların kullandığı bi’şey işte!
Semih: Prezervatif yani?
Baba: Keratalar, madem biliyorsunuz, niye soruyorsunuz bakiim?
Sina: Ha ha ha!
Semih: Ha ha ha! Biz, siz nasıl cevap verebileceksiniz, onu merak ettik de onun için sorduk!

Ne diyeyim… “Vallahi, biz çocukken…”