| “Vekaleten tüketim” ve Türk modernleşmesinin psikolojik temeli
“Bu bakış açısına göre nesneler öncelikle gereksinimler tarafından belirlenmekte ve insanın çevreyle kurduğu ekonomik ilişkiler de onları anlamlı kılmaktadır. Oysa bu ampirist varsayım yanlıştır. Nesnenin o ilk başlangıçta sahip olduğu statü daha sonra kendisine toplumsal bir gösterge değeri kazandıracak olan pragmatik satüden tamamen farklı olup, burada önemli olan göstergeleşmiş değiş tokuş [mübadele] değeridir. Kullanım değeriyse çoğunlukla bunun yaşama geçirilmesinden ibaret (hatta ona yalnızca akılcı bir anlam kazandıran) bir önlemdir. (...) Gerçek bir tüketim ve nesneler kuramı gereksinimlerle bunların karşılanması üstüne değil, olsa olsa bir toplumsal yükümlülük ve anlam kuramı üstüne oturabilir. (...) Nesnelerin gereksinimler, kullanım değeriyle olan ilişkilerinden çok simgesel değiş tokuş değeri, sağladıkları toplumsal prestij, neden oldukları rekabet duygusu hatta yol açtıkları sınıfsal ayrımcılıktan söz etmek daha doğru olacaktır. Bu, toplumbilimsel bir ‘tüketim’ çözümlemesinin temel kavramsal varsayımı olarak algılanmalıdır.” (Jean Baudrillard, Gösterge Ekonomi Politiği Hakkında Bir Eleştiri, Çeviren: Oğuz Adanır – Ali Bilgin, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2009)
Baudrillard’ın konuyla ilgili görüşünü özetleyen bu alıntıdan sonra, onun Thorstein Veblen’den aldığı “vekaleten tüketim” kavramını açan bir kısa alıntı daha yapacağım.
“Nesnelerin bu birincil işlevlerinin genişletilmiş bir biçimiyle Thornstein Veblen’in çözümlemelerinde conspicuous waste (gösterişe yönelik, itibar amaçlı harcama ya da tüketim) adı altında karşılaşılmaktadır. Veblen, egemenlik altına alınan sınıfların en önemli görevlerinin çalışmak ve üretmek olmakla birlikte aynı anda (aylaklık yapmalarına izin verildiği zamanlarda, yalnızca) herkese efendinin sahip olduğu yaşam standartlarını göstermek olduğunu söylemektedir. Kadınlar, ‘hizmetçiler’, evdeki bütün hizmetliler sahip olunan statüyü sergilemeye yaramaktadır. Bu kategoriler de tüketim sürecine katılmakla birlikte bu işi evin efendisi adına (vicarious consumption) yapmaktadırlar. (...) Veblen, bu bakış açısı doğrultusunda kadının ataerkil toplumdaki konumunu çözümlemekte ve tıpkı köleyi besleme nedeninin onun karnını doyurmak değil çalıştırmak olması gibi; kadının gösterişli giysilere sahip olmasının nedeni onun güzel görünmesini sağlamak değil, bu ihtişamlı giysiler aracılığıyla ait olduğu efendinin/erkeğin sahip olduğu toplumsal iktidar ve ayrıcalığı kanıtlayabilmektedir. Bu vicarious consumption, ‘vekaleten tüketim’ nosyonu hayati bir öneme sahip olup, bizi, şu tüketimin kişisel haz alma duygusuyla hiçbir ilişkisi olmadığını kanıtlayan, ancak toplumsal aktörlerin davranışlarını daha onların bilinç süzgecinden geçmeden önce belirleyen temel bir toplumsal dayatma biçimi olarak görüldüğü varsayımına göndermektedir.” (a.g.e.)

Türk modernleşme hareketi başından bu yana aydın ve yönetici elitler tarafından yürütüldüğü için, süreçte, düşünsel ve toplumsal dönüşümlerden çok kurumsal modernleşme adımları daha fazla göze çarpar. III. Selim ve Nizam-ı Cedid, II. Mahmud döneminde aydınlarla yapılan Sened-i İttifak, 1839’da ilan ediyen Tanzimat Fermanı, 1876’da kabul edilen Kanun-ı Esasî ve I. Meşrutiyet, 1908’de ilan edilen 2. Meşrutiyet ve 1923’te Cumhuriyet’in ilanı siyasal ve kurumsal modernleşmenin kilometre taşlarının oluşturur.
Türkiye’de modernleşme hareketi Batılı düşünce akımlarının etkisiyle başlamasına karşın Batı’daki gibi toplumsal ve ekonomik dönüşümlerden kaynaklanan doğal bir süreç olarak gelişmemiş, elitist, pozitivist ve jakoben bir anlayışla özellikle hukuksal ve kültürel alanda yapılan, çoğu zaman zorlanan değişimler olarak kendini göstermiştir. Türk modernleşmesinin bu karakteri konusunda herhangi bir ihtilaf olmamasına rağmen, kimi çevreler jakobenizme şiddetli itirazlar yöneltirken, kimi çevreler ise halkın yararı için jakobenizmin kaçınılmaz olduğunu savunmuşlardır.
Modernleşme hareketinin bu karakteri Cumhuriyet’ten sonra da devam etmiş, 19. Yüzyıl boyunca Osmanlı elitleri arasında gelişen düşünsel modernleşme birikimi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir devrimler zinciri olarak hayata geçirilmeye çalışılmıştır.
Bu süreçte, Şapka Kanunu ve Kılık Kıyafet Kanunu’yla erkeklere şapka giyme zorunluğu getirilmiş, fes, sarık ve cübbe gibi bazı kıyafetlerin giyilmesi yasaklanmıştır. Her ne kadar, şapka gibi giyilmesi zorunlu her kıyafetin adı kanunda zikredilmemiş, hatta sarık, fes, cübbe gibi giyilmesi yasak her kıyafetin adı yine kanunda sayılmamış olsa da, kanunların epeyce geniş yorumlanarak uygulandığı belirtilmekte, köylülerin kendi kıyafetleriyle Ankara’daki Ulus Meydanı’na sokulmaması ya da çarşaflı kadınlara yönelik inzibati önlemler gibi aşırı uygulamaların göze çarptığı aktarılmaktadır.
Atatürk, “Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp diriltmeye yer yoktur. Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız! İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim!” diyerek toplum olarak medeni (Batılı) yaşayışa uygun kıyafetler giyilmesi konusundaki kararlılığını belirtmiş, hatta kadınların da şapka giymesini tavsiye etmiştir.
Nadir Nadi, o yıllarda başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor: “Sekiz-on yıl oluyor, bir gün Ankara’da Ulus Meydanı’ndan yürüyerek istasyona doğru iniyordum. Ankara Palas’ın bahçesine köşe yapan sokağı geçtikten sonra arkamda bir gürültü duydum. Polis mi, jandarma mı, şimdi hatırlamıyorum, her halde düzen koruyucu bir vatandaş, fakir giyimli bir köylüye çıkışıyor, Ulus Meydanı’na gideceğini söyleyen biçareyi ‘Buradan olmaz, dolaşacaksın!’ diye sokağa doğru itiyordu. Ortalıkta bir tören hazırlığı filan da yoktu. Bana dokunmayan polis memurunun köylü vatandaşa reva gördüğü muameleyi emir vermek sevdasına yordum ve geçtim. Zaten köylü de pek ısrar etmemiş ‘la havle’ çeker gibi ellerini kaldırarak gerisin geriye arka sokağa dönmüştü. Polis memurunun ukalalığı tuhafıma gittiği için hadiseyi, ilk rastladığım dostlara anlatmaktan çekinmedim. Meğer polisinki ukalalık falan değilmiş. Fakir ve hırpani kıyafetli vatandaşların Türkiye Büyük Millet Meclisi önünden geçmeleri yasak edilmiş imiş. Orada vazife gören polis memurlarına ve jandarmalara bu hususta sıkı emir verilmiş imiş.” (Nadir Nadi, Cumhuriyet Gazetesi, 21 Mart 1951)

Modernleşme tarihi elbette benim uzmanlık alanım değil. “Öyleyse Baudrillard’dan Ulus Meydanı’na doğru nereye gidiyor bu yazı?” diye soracaklara cevap geliyor hemen...
Şimdi yukarıdaki “vekaleten tüketim” konusuna tekrar bir göz atalım. Aslında, efendi-köle düzeninin ortadan kalkmış olması pek bir şeyi değiştirmiyor. Mesela bugün, belli bir yaşa kadar çocuklarımız da “vekaleten tüketici” değil midir? Örnekleri genişletebiliriz, ama biz asıl konuya gelelim: Kimi toplumsal yapılarda yönetici elit ve halk arasındaki ilişkide, halkın da “vekaleten tüketici” olduğunu pekala söyleyebiliriz. Aslında bu durum, Türk modernleşmesinin arkasındaki yönetici elitin psikolojisini ve jakoben tavrının temelini açıklamaya yetiyor: “Vekaleten tüketen”, yöneticisine yakışır vatandaş!
Yukarıdaki alıntının son cümlesini tekrarlayalım: “Bu vicariuous consumption, ‘vekaleten tüketim’ nosyonu hayati bir öneme sahip olup, bizi, şu tüketimin kişisel haz alma duygusuyla hiçbir ilişkisi olmadığını kanıtlayan, ancak toplumsal aktörlerin davranışlarını daha onların bilinç süzgecinden geçmeden önce belirleyen temel bir toplumsal dayatma biçimi olarak görüldüğü varsayımına göndermektedir.”
Şunu da söyleyeyim; bunu sadece kılık kıyafetle de sınırlı görmemek doğru olur. Ulus Meydanı’na çıkabilmesi için vekaleten düşünmek, vekaleten inanmak, hatta vekaleten yaşamak da vatandaştan beklenen bir davranış olacaktır.
“Asaleten düşünmek, asaleten inanmak, asaleten yaşamak istiyoruz.” mu dediniz?































2 YORUM:
Bu durumda sevgili Tuncer, ben bir "vekaleten tüketici" sayılırım. Küçükken annem yedirir, giydirirdi. Gençlik yıllarımda babam etkili oldu. Şimdilerde kardeşim, eşim ve kızım bu konuda belirleyici. Şapkam ise Amerika'dan geliyor. (Bkz: 23.06.2010 Tarihli ÜGG mesajı.)
Baudrillard ise, Postmodern Akım içinde yer alıp almadığı tartışıla dursun, tarafınızdan oldukça zevkli bir yere oturtulmuş. Bu yazarı, Wachowsky Kardeşler ve Disney Stüdyolarından başka fazla ciddiye alan olmamıştı. Bir de reklam sektörü galiba...
Toprağı bol olsun, Baudrillard'ı ölümünden birkaç yıl önce geldiği İzmir'de, Orhan Pamuk'un Batı'da karşılandığı gibi karşılamıştık.
Sevgili Varilci, evet, sen tam bir "vekaleten tüketici"sin. Bu gidişle de "asalet"e geçme ümidin görünmüyor. :)
Baudrillard’a gelince... Bu görüşün sahibi Thorstein Veblen. Baudrillard ondan naklen almış. Ondan hazzetmeyenlere veya ciddiye almayanlara duyurulur.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home