| “Sudan ucuz” deyimi tarihe karıştı!
The Brand Age’in Eylül 2009 sayısının kapak konusu bu... Dergi, bu başlık altında su kategorisinde lüks markalamayı inceliyor. Yazıda dünyanın en pahalı su markaları şöyle sıralanıyor: Bling H2O, Veen, 10 Thousand BC, Aquadeco, Berg, Lauquen, Finé, Tasmanian Rain, Iskilde ve Equa... Türkiye’de su markaları henüz markalaşma süreçlerini tamamlamadan hızlı bir emtialaşmanın (commoditization) yaşandığı bugünler için ilginç bir kapak konusu seçmiş The Brand Age...
“Litresi 50 dolara satılan Bling marka şişe suyunun macerası, lüks markalamada sınırların ortadan kalktığını kanıtlıyor.” diyen dergi, konuyla ilgili olarak California Üniversitesi’nden Prof. Chiranjeev Kohil’in şu görüşüne yer veriyor: “Tadı, mineral değerleri, sertliği ya da saflığı ne kadar farklı olursa olsun, bir suyu diğerinden ayıran yegane unsur markadır. Çünkü en nihayetinde ‘su’ sudur.”
Marka danışmanı Harvey Briggs’in de, marka değeri ve farklılaşma stratejilerinin izlenmemesi durumunda pazar hakimiyetinin tamamen market markalarının eline geçeceği, böyle bir durumda da satıştaki belirleyici unsurun sadece fiyat politikaları olacağı yönündeki görüşleri aktarılıyor. Türkiye su pazarı ise, bence, marketlerin ‘private label’ yaratma ihtiyacı bile duymayacakları ölçüde emtialaşmış durumda...

Swarovski kristalleriyle bezenmiş mantar kapaklı özel şişelerde litresi 50 dolara sunulan BlingH2O’nun bir Hollywood senarist ve yapımcısı da olan yaratıcısı Kevin G. Boyd’un “Ünlülerin su şişelerini de imajlarının bir parçasıymış gibi yanlarında taşıdıklarını fark edince böyle bir marka yaratma fikri doğdu.” dediğini de öğreniyoruz.
The Brand Age’in bu kapak konusunu okuyanların bir kısmı “İşin suyu çıkmış!” psikolojisine kapılabilirler tabii, kimisi de birtakım dersler çıkarabilir.
Bunun dışında, The Brand Age, yine doyurucu içeriğiyle bayilerdeki yerini alıyor. Erol Batislam, Fügen Toksü, Martin Lindstrom, Martin Roll, Mr. Brand, Murat Şaylan, Onur Yanık ve Rengin Küçükerdoğan aylık yazılarına devam ediyorlar.
Benim bu ayki yazım ise “Bir idea olarak marka ve bir ideogram olarak logo...” başlığını taşıyor.































5 YORUM:
Üstadım... hocalığımın ilk yıllarında ambalaj tasarımı dersinde markanın önemini anlatırken öğrencilere ufak bir deney yapıyordum. İki farklı su ve ayran markasını, görünümleri aynı bardaklara koyup öğrencilere ikram ediyor ve hangisinin hangi marka olduğunu bulmalarını istiyordum. Su, ayran gibi ürünlerde bu ayrımı duyularla yapmak çok zor olduğu için ayırt edici olanın marka ve ambalaj olduğunu göstermeye çalışıyordum, bu durum bu tür ürünler için o kadar bariz bir gerçek ki, yapılan deneyi bile anlamsız gösterebiliyor. Bir ek bilgi olarak da şunu belirtmek isterim: 2005te doğam maden suyu yönetmeliği değişti ve mineralli su yönetmeliği oldu. Detayları internetten bulunabiliyor. Buna göre; maden sularında artık yeşil renk kullanma zorunluluğu kalktı. Bunu ilk değerlendiren de malum Uludağ'ın yeni mavi şişesi oldu. Tabii Uludağ bu maviyi Fransız TyNant markasından aldı. TyNant mineralli su markaları arasında marka değeri en yükseklerden biri. TyNant kendi mavi şişesini çıkardığında bir ilke imza atmış, kendi vatanı dışında ABD'de dahi lüksün sembolü olmuştu. TyNant'ı taklit eden sadece Uludağ değil elbet, CodeBlue da bir örnek olarak verilebilir. Konuyu daha derin araştırmıştım kendim için, kısaca değinmeye çalıştım.
Su Sudur... ne kadar doğru...
Merhaba,
Uzun sayılabilecek bir süredir blogunuzu takip ediyorum. Modern dünyanın tüketime yüklediği anlam ve biz tüketicilerin alışkanlıklarına dair çözümlemeleriniz gerçekten dikkate değer. Yazılarınızın bir kısmı hariç -benim okuduklarımın- hemen hepsi bu sektörün temel paradigması üzerine göndermeler içeriyor. Ve belkide doğal olarak bir profesyonel olduğunuz için duygularınızla değil, içinde bulunduğunuz 'iş'in gereklerini baz alarak yargılarınızı belirliyorsunuzdur. Belki çok fazla genelleme yapıyor olabilirim ancak bu son yazınızın ve önceki okumalarımın bana hissettirdikleri bu.
Hadi hepsini bir kenara bırakalım, şu yazınızda yaşadığımız yüzyıla dair korkunç bir durum saklı değil mi? Sonuçta 'su' olan bir ürün sırf markası, ambalajı nedeniyle gerçekteki değerinin çok üzerinde satılabiliyor. Ve bunu satın almaya adeta koşullandırılmış bireylerse elde ettikleri ürünün 'su' tarafından çok, kimliklerine / sosyal konumlarına kazandırdıkları değere odaklı. Lafı dolandırmadan söylemek gerekirse, reklam / imaj bizi öylesine kuşatmış ki artık gerçekte varolmayan şeyleri satın alıyor, varoluşumuzu bir suyun şişesiyle / ambalajıyla destekleme ihtiyacı hissediyoruz.
Fakat bu illüzyona kapılma nedenlerimizden biri de bunun sunuş biçimi değil mi? Reklamlar, reklamcılar ürünlerini pazarlarken artık satılan şeyin gerçekte karşılığıni ve etkilerini anlatmak yerine bu sanallığı besleyip, bir illüzyon oluşturmuyor mu? Ve sonuçta illüzyonun dilini çözecek kadar 'işin sırrına vakıf olmuşlar' dışında herkes bu görsel aldatmacayı tıpkı gerçekmiş gibi algılamıyor mu?
Bütün bunların ardından, 'sadece' suyu elli dolardan satmayı ticari başarı olarak mı görmek lazım yoksa başka birşey mi? Ya da buna zemin oluşturan bakış açısının (marka ehemmiyeti vs.) meşruiyetini, ahlaki düzlemini düşünmek gerekmez mi?
Sevgili Murat Kurtuldu,
Öncelikle teşekkür ederim.
Yorumun içinde barındırdığı eleştiri farklı üsluplarla da dile getirilebilirdi. Bu nezahette bir üslubu seçtiğiniz için de ayrıca teşekkür ediyorum.
Belki bağımsız bir yazı, belki de bir kitap konusunu oluşturacak ölçüde hacimli ve çok boyutlu bir mesele bu... Hassasiyetlerinize katılmakla birlikte meseleye farklı perspektiflerden baktığımız da ortada...
Doğrusu, eksik anlamalara meydan verecek çalakalem bir cevap vermek de istemem. Fakat cevapsız bırakmak da doğru olmaz. Belki, uygun oldukça, eski yazılarımdan da bir şeyler alıntılayarak perspektifimin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilirim.
Bu nedenle, yorumunuzu öncelikle FriendFeed'e taşıdım. Yukarıdaki kutucuktan takip edebileceğiniz tartışma orada devam ediyor. Veya bu linkten de bakabilirsiniz.
Anne:
-Nil, gel bak şu su şişesine, 50 dolar, taşlı, fosforlu... Uuuu... Kim içer ki bunu?
Nil:
- Firdevs Hanım içeeer, Bülent Ersoy içeeer...
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home