| Sadaka taşları ve FMK hareketi...

En fazla iki metre boyunda olan, genellikle beyaz taş veya mermerden yapılan silindir veya diktörgen prizma şeklindeki sadaka taşlarının üstünde 15 cm. civarında bir oyuk bulunur, hayırseverler, yoksulların alması için para, giysi veya yiyecek gibi yardımlarını buraya koyarlarmış. Daha çok gözden uzak yerlerde bulunan sadaka taşları, iyiliksever insanlarla yardıma muhtaç olanların yüz yüze gelmemelerini sağlarmış. Çünkü, âdet üzre yardımlar gece geç saatlerde sadaka taşlarına konulur, muhtaç olanlar da bu yardımlardan ihtiyaçları kadarını sabaha karşı alırlarmış. Böylece alan utanmaktan, veren de gurur ve riyadan kendini korurmuş.
Prof. Dr. Süheyl Ünver, “Derdini kimseye açamayan fakir, ihtiyacı olunca sadaka taşına konulan parayı alır, kalanını kendisi gibi ihtiyacı olanları düşünme terbiyesi icabı geri kor ve ‘meçhul sadakacı’ya içinin memnunluğunu kalbinden ulaştırır ve dönermiş.” diye yazmış bir makalesinde... Bir de, bir mahallenin fakirleri için konulmuş bağışlara diğer bir mahallenin fakirleri dokunmazlarmış.
Günümüzde, orda burda çok ender rastlanan sadaka taşlarının işlevini bilen kalmadığı gibi, bu taşların pek çoğu kaldırım, temel ve duvar taşı olarak heba edilmişlerdir.
Tabii, bugün “dilenciye verilen para” şeklinde anlam daralmasına uğrayan sadaka da, eski kültürümüzde “muhtaç olana yapılan her türlü iyilik” anlamına geliyormuş: Yiyecek, içeçek ve paradan da öte, mesela bir tebessüm, bir güzel söz, içten bir bakış... Hatta biri için zaman harcamak, bilmeyene bilgisini aktarmak, emek vererek yardımcı olmak, yetimin başını okşamak ve insanlara selam vermek de sadaka hükmündeymiş.
Kulaklarından ve gözlerinden her daim enerji, ama pozitif enerji fışkırdığına tanık olduğumuz Sevgili Tunç Kılınç’ın başlattığı Faili Meçhul Kıyak Hareketi’ni duyunca bunlar geldi aklıma... Ve bir masal gibi “mışlı geçmiş zaman” kipiyle kurduğum yukarıdaki cümlelerin kip değiştirerek gerçeğe dönüşmesini görmenin, belki hepimize insanlığımızı bir kez daha hatırlatabileceğini düşündüm.
Fazla söze ne hâcet, insanlığını hatırlamak isteyenleri Tunç’un “Faili Meçhul Kıyak!”, “Faili Meçhul Kıyak Hareketi’nde İlk On Gün” ve “FMK Hareketi Öldürecek Beni Heyecandan” yazılarına ve onun bu güzel heyacanını adım adım paylaşmaya buyur etmem yetecek.
Sağol kardeşim, sağol koca yürek.































3 YORUM:
İyilik bulaşıcıdır. Ya da iyiliğin kelebek etkisi diyelim mi?
Bir grupta Sevgili Mehmet Kuşçu kardeşimin mesajı:
Sevgili Grup,
Selim Abi'nin "Sadaka Taşları ve FMK Hareketi" başlıklı yazısını okuyunca uzun zamandır değinmek istediğim bir konuyu gündeme getirmek istedim...
Teşekkürler Selim Abi, nasibetini ettiğin için...
Sadaka taşları ne kadar gerçektir, ne kadar değildir emin değilim ancak bunun üzerinde de durmayacağım...
Bir dönem akıncıların meyvelerini yedikleri ağaçlara, sahiplerinin almaları için keseyle para bağlamarı gibi bir hikaye...
Gerçekten oldu mu olmadı mı bilmiyorum ama; olduysa ne mutlu bize ki böyle atalarımız varmış...
Öte yandan böyle atalara sahip bir nesil olarak bizim bu günkü durumumuzdan da utanmamız gerekir...
Ancak bu efsanelerden günümüze yansıyan bir uygulama, bazı yerlerde hala devam ediyor...
Milletimizin birlik beraberlik ve yardımlaşmaya en çok ihtiyacı olan şu günlerde, sosyal olmak ve yardımlaşmak üzerine bir hatırlatma yapan yazıyı okuyunca aklıma bazen alışveriş yaptığım fırındaki "Askıda Ekmek" uygulaması geldi...
Gidiyorsun fırına;
- Beş ekmek ikisi askıya!
diyorsun beş ekmek parası ödüyorsun, üç ekmeği alıyorsun fırıncı tabeladaki butonun (+) işaretli kısmına basıyor...
Bir başkası geliyor:
- Üç ekmek ikisi askıya!
Bir diğeri ve onu takip eden başka diğerleri...
- İkisi, üçü, beşi biri askıya deyip paralarını ödeyip gidiyorlar....
Tabeladaki rakam artıyor....
Sonra mı sonrası da şöyle;
İhtiyaç sahipleri, evine ekmek götürecek parası olmayanlar da aynı fırına gidip kendileri için paraları ödenmiş ekmeklerden alıyorlar ve beş kuruş ödemeden yuvalarının ekmekleriyle eve dönüyorlar...
Fırına girip:
- Askıdan üç ekmek!
- Beş ekmek askıdan!
demeleri yeterli...
Fırıncı ekmeği aynı itinayla veriyor bu kez butonun (-) tarafına basıyor, tabeladaki rakam düşüyor...
Kim kimin ekmeğini ödüyor, kime yardım ediyor belli değil...
İşin en güzel yanı askıda kaç ekmek olduğunu kapıdan bakan görüyor...
Sadaka taşı gibi de orta yerde değil, en azından suistimallere kapalı...
Bir organizatörü var bu işin o da fırıncı...
Bu uygulama gerçek ve günümüzden...
Aynı uygulamanın kitap için de yapıldığını duymuştum...
Bütün ihtiyaçlar için yapılabilir gibime geliyor...
Gerçekten yardımlaşmaya en fazla ihtiyacımız olan bu günlerde böyle bir hareketi bizler en azından kendi memleketimizin her mahallesinde uygulamaya geçirebilir miyiz...
En azından ekmek bile alamayacak olanların ihtiyacını karşılaması sağlanabilir...
Hem de asla rencide edilmeden....
Haydi grup sosyal sorumluluk projeleri üzerine düşünmeye...
Bu kriz ortamından çıkabilmek için kolkola girmeye ihtiyacımız var...
Hep birlikte düşmemek için, kol kola girmeliyiz....
Her fırına bir askı...
Her markete,
Her tüpçüye,
Her terziye,
Kısaca her esnafa askı...
Gelin herkes birilerini asalım derken; BİZ HER ŞEYİ ASALIM!
Bu işi yapabilecek sağlam gönüllü insanlarımızı kaybetmedik henüz...
Esnaf Odaları, Ticaret Odası
De hadi o zaman....
Var mısınız ekmeğinizi paylaşmaya?
Saygılarımla...
Kuşcu
Selim Beyciğim,
Pazarola'da da yayınlanan 8 Mart 2009 tarihli yazımı ekte iletiyorum.
Faili Meçhul Hareketi yanında bir de Faili Ma'lum Hareketi de düşünülebilir mi?
Selam ve muhabbetlerimle...
Pazarola, Pazar, Mart 08, 2009
Gönlünden Ne Koparsa!
“Hastalığın tedavisinin üç koldan yapıldığına inanan bir kültürden geliyordu. Önce hekim, uzman, ilaç, tedbir; ardından dua ve bir de belayı defeden sadaka… Eskiden camilerin, medreselerin köşelerinde sadaka taşları olduğunu da okumuş; bazılarını görmüş biriydi. Sadaka verenin de, sadakaya muhtaç olanın da ellerini sokup çıkardıkları o küçücük girintinin manevî büyüklüğü zihninde dolanıp duruyordu.
Bir yabancının (Profesör Rosabeth Kanter) sözünden de epeyce etkilenmişti: "Bir toplumun veya şirketin değeri, en savunmasız durumdaki bireylerine karsı gösterdiği davranışa bakılarak ölçülür." Nasıl bir toplumuz ki, başımıza bunlar geldi? diyordu.
Ona göre, krizler insanların birbirlerine saygı ve güvenlerini hepten kaybetmelerine yol açmıştı. Krizler aşılacaksa, insanların birbirlerine güvenebilecekleri duygusunu yeniden yaşatmak gerekiyordu. Bu fasit güvensizlik dairesi birilerince, bir yerden, bir şekilde kırılmalıydı. “Niye ben olmayayım?” dedi.
İtalya’daki ünlü “askıya kahve” ile “askıdan kahve” hikâyesini hatırladı. Bazı müşterilerin “bir kahve bana, bir de askıya“ diyerek iki kahvenin parasını ödediklerini, bazılarının da “bir kahve, askıdan olsun” diyerek para ödemediklerini hatırladı. Manavgat’da ekonomik zorluklar içindeki aileleri kitap-gazete ile tanıştırmak amacıyla kısa adı ASKİGAZ olan Askıda Kitap ve Gazete Projesi başlatıldığını internette okudu.
Araştırınca gördü ki, dünyanın dört bucağında, büyük küçük nice firma/marka/mağaza, “Gönlünden Ne Koparsa” uygulamalarıyla müşteri-firma arasındaki güvensizlik duvarını yıkmaya girişmişler.
Oteller, havayolları, restoranlar, mağazalar belli odalarını, koltuklarını, masalarını, reyonlarını “gönlünden ne koparsa” programına ayırıyorlar, müşterilerine güveniyorlardı. Hele bir de İskoçya’da bir esnafın kapıya “bugün self-servis” notu yazıp çekip gittiği bir günün sonunda kasada paralar yanında “bize güvendiğin için teşekkür ederiz” notlarını da görünce, kararını verdi. Bir hafta boyunca, lokantasında beş masayı “Ne Verirsen Elinle, O Gider Seninle” yazısıyla donatacak, o masalardan müşterinin “Gönlünden Ne Koparsa” o kadar para alacaktı.
En azından bir denemeliyim dedi. Bir süre denemeden ne çıkar ki? deyip son noktayı koydu.”
Hocam, bu yazınızı büyük bir keyifle okumuştum. Maalesef unutmuşum. Hatırlattığınız ve paylaştığınız için teşekkür ederim.
Saygılar...
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home