| Taş duvarlar da konuşur!

Kyoto’da bir Budist tapınağının içine girdiğimde, farklı bir dine mensup olmama rağmen tapınakların ortak bir dili olduğunu hissetmiştim. Benzer duyguları bir camiye, bir katedrale, bir sinagoga girdiğimizde de yaşıyoruz. Çünkü en görkemli mimariye sahip olanlarınkinden tutun da en sade tapınakların bile taş duvarları bizlerle bir şekilde ve bir düzlemde iletişime geçmektedir.

Hatta, bir ateist olmanız bile sonucu değiştirmez. Tapınakların, sizi sarıp sarmalayan, egemenliği altına alan ifade biçimleri vardır. Orada yüksek sesle konuşmazsınız, hareketlerinizi biraz daha ağırlaştırırsınız, çevrenizdekilere karşı daha saygılı ve nazik davranmaya özen gösterirsiniz. Çünkü o taş duvarlarla böyle bir düzlemde ilişki kurmuş olursunuz bu mekanlarda... Buna “mekanın ruhu” diyenler de var; bu ruh sizi denetimi altına alır.

Dindar bir Musevi’nin, bir sinagogda ruhani duygulanımlar içine girmesi tabii ki doğaldır, ama aynı mabedin içinde farklı dinlere mensup veya dinsiz insanların daha alt düzeyde de olsa, benzer bir ruh hali yaşaması, tamamen o mekanın çeşitli insanların bilincinde ortaklaşan imajıdır.

Stadyum tribünleri ise, önce yer altında kaynayan bir volkan sessizliği içindeyken, birden volkanik bir patlamaya davet eder bizi... Bizimle, kişiliğimizin gizli tuttuğumuz bir yönünü açığa çıkaracak kadar güçlü bir iletişime girer tribünler... Bir tapınaktakinin tam tersine, orada bağırıp çağırırız, hoplayıp zıplarız, hayatımızda ağzımıza alamayacağımız küfürler ederiz.
Kendisiyle yapılmış bir söyleşide, reklamcı Ali Taran’ın, reklamlarında neden fazlaca alt kültür ögelerine itibar ettiği şeklindeki bir soruya karşılık “Siz, gidin A Plus hedef kitlenizi futbol maçlarında görün.” mealinde bir şeyler söylediğini hatırlıyorum. Tespit tabii ki doğrudur, ama tribünlerle birlikte ambiansı oluşturan tüm etmenlerin yarattığı ruh halinin geçici olduğunu kabul etmek zorundayız. Yani iki saatlik bir olgunun ardından, doğal sosyal statüsüne dönen adama “Hakeme kol işareti yaparken bileğinizi bir Bvlgari süslesin!” diye reklam yapamayız artık.
“Mekanın dili” dediğimiz şey, aslında o mekana bilincimizde yapıştırdığımız imgelerden başka bir şey değildir. Tapınak imajı, nesneler ve olaylarla ilgili zaman içinde ve parça parça gerçekleştirdiğimiz algıların birikmesi, imgesel bir tasarıma dönüşmesiyle oluşur. “İmaj ve algı” konusunda Ali Saydam’la anlaşamamamızın temel gerekçelerinden biri de budur: İmaj zaman içinde oluşan tasarımsal bir birikimdir, oysa algı anlıktır. Ludwig Wittgenstein’ın “İmge bir olgudur.” tesbiti de bu gerçeğin bir yönüne işaret eder.
Fenomenolojik deneyimimizin temelini oluşturan etkileşimler, bilincimizde, bir ilişkisel bağlamın sonucu olarak ve süreç içinde imgeler ve semantik birimler şeklinde kodlanırlar. Herkesin imgesel tasarımı farklılıklar gösterse bile, bir tapınağın içinde, başkalarıyla birlikte o tapınakla benzer bir iletişim süreci yaşamamız, tasarımın ortak yönüne işaret eder.
Bir dostumuzu yemeğe davet ederken yaptığımız mekan seçimi veya ofisimizi dizayn ederken oluşturduğumuz kimlik, hep muhatabımızla iletişimimizde bize yardımcı olsun diyedir. Tam tersine, yanlış mekanlar ise, iletişim sürecini olumsuz etkileyen ve baltalayan bir rol üstlenirler.
Nesne-imge ilişkisini mekanlar üzerinden irdelemiş olduk. Siz bunu giydiğiniz gömlekten kullandığınız kaleme, sarı sonbahar yapraklarından deniz dalgalarına, sokaklardan kentlere ve tabii ki markalara doğru genişletebilirsiniz.
















6 YORUM:
Sevgili Selim,her nefes alisverisinde
bile yeni bir fikir üretiyorsun.Yazilarini okurken,bitmeyen derin bir denize dalmis gibiyim.Zor bir deniz ama,girincede cikmak istemiyorum.Icinde binlerce canli bulunan bir akvaryum gibisin,her seferinde yeni bir sey var görüntü ve
seyir yerinde. Ben her ele aldigin konuda insani cekip sarmalayan,birakmayan,tutsak eden baglayiciliginda hissediyorum kendimi.Güzel yazilarini zevkle okuyorum.Sevgilerimi yolluyorum.
Üstad,
Belki ilk yorum benden olacak, kafama takılan bir bakış açısıyla...
Münzevi bir keşişin haleti ruhiyesi ile, bir tasavvuf erbabının hissettikleri farklı mıdır? Dünya nimetlerinden el çektikleri mekanın ortaklaşan imgeleri, sanıyorum aradaki farkı ortadan kaldırıyor.
Bir başka ayrıntı, Pink Floyd'un The Wall albümünde işlediği, modern dünyada bireyin içine hapsolduğu duvarlar...
Esas gelmek istediğim nokta, insanı insandan yalıtan, cezaevi duvarları.
Biri kendimizi tutsak ettiğimiz duvarlar, diğeri tutsak alınarak kapatıldığımız duvarlar.
Bir ateist, tasavvuf erbabı yahut bir keşiş de olsak, bizi farklı kılan, işte bu duvarlar karşısında aldığımız tavırdır...
Dışarıda "gürül gürül akan bir dünya" nın varlığını hissederek yaşayanlar için o duvarların gerçekliği tartışılabilir. Ama ruhunu taş duvarlarla kuşatmış, ya da kuşatılmış bir bireyin özgürlüğü daha tartışmalıdır.
Bazen mekanın ruhu ruhumuza egemen olurken, bazen de bizi tutsak eden mekanlara karşı İsmet Özel'in kaleminden bir zamanların şiarı geliyor aklıma:
"Evet İsyan".
İşte bendeki nesne-imge ilişkisinin duvarlarla yahut mekanla olan bağlantısı...
Sevgili Selim Hocam,
Yazınızı okuyunca Güzel Sanatlar Fakültesi'nde bir sohbet esnasında dile gelen bir çıkarım aklıma geldi. Camiiler ve Kiliseler arasındaki biçimsel fark. Camilerin kubbe vasıtası ile kapsayıcılığı yani insanı altına alan orada tutan yapısı ve kiliselerin bir yol gibi yürünebeilecek yapısı. Cami kubbe ile kula aczini ve evren karşısındaki küçüklüğünü düşünmeyi empoze eder, kilise ise bir yol gibidir. İsa'ya giden yol. Dinlerin kendi metinleri içerisindeki mesajları ile ibadethaneleri arasındaki paralelliğe dair bir çıkarımdı bu. Sizle tanışmama Grafik Tasarım dergisindeki son yazının vesile oldu. Biraz geç oldu ama olsun.
İltifatların için teşekkür ederim Sevgili Merharus Abi, sen zevkle okudukça ben de zevkle yazarım:)
Yalı’da ağ çeken balıkçıları hatırlar mısın? Boşaltılan ve içinden çeşit çeşit deniz canlısı dökülen ağları seyretmeye doyamazdık hani... Benim yaptığım da denizden balık çekmek gibi bir şeyden ibaret. Bir de balıkları pişirip servis ettiğim söylenebilir belki. Çiğ kalmazsa ya da yakmazsam ne âlâ!
Sevgili Varilci Abi,
Sorduğun sorunun cevabını kendin vermişsin aslında... Hayatım boyunca ikisinden de olmadığım için net bir cevap vermem mümkün değil. Din sosyolojisi ve psikolojisinin konuları arasında yer alıyor olmalı bu sorunun cevabı...
Tezahürler ise seni doğruluyor.
Kendimizi tutsak ettiğimiz duvarlar konusuna gelince... Söylemek isteyip de, yazıyı karmaşık hale getirmemek için söylemekten vazgeçtiğim bir hususu aktarma fırsatı verdin bana...
İmge, algılanan bir nesnenin zihnimize yansıyan görüntüsü olmakla birlikte, daha önemlisi, herhangi bir uyarıcı olmaksızın da bilinçte oluşabilen bir şeydir. Yani imge belli bir zamanla ve belli bir nesneyle sınırlı olmayan zihinsel bir tasarımdır. Algı ise, belli bir zaman diliminde çevremizde bulunan nesnenin (ya da olayların) duyumlar yoluyla zihnimize yansımasıdır. Oysa imge, nesnenin o an ve orada olmasını beklemez. İmge, hiçbir zaman var olmamış ve var olmayacak bir nesnenin de bilincimizdeki tasarımı olabilir.
Daha ötesi boyumu aşıyor. Yukarıdaki parağraf bir nebze olsun ışık tutuyorsa eğer, “Evet, İsyan”dan birkaç dizeyle bitireyim:
Ben merd-i meydan
yani toprağın ve kanın gürzü
güllerin bin yıllık mezarı bendedir
yukardan bakarım efendilerin pusatlarına
insanların bütün sabahlarını merak ederim
gök hırpalanmaktadır merakımdan
ıtır kokan benim yumruklarımdır
benim kavgamdır o, aşk diye tanınan.
Sevgili Tanzer,
Güzel bir konuya temas etmişsin. Tabii ki, örnekler çoğaltılabilir ve mabetlerle sınırlı değildir. Konut mimarisinden kentsel yapılanmaya, giyim kuşam tarzlarından ev eşyalarına, dilden alfabeye kadar birçok konuda kültürler arası yansıma farklılıkları göze çarpar ve bunların her birinin bir anlamı vardır mutlaka...
Teşekkürler.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bir Bağlantı Yarat
<< Home