| “Beni böyle seev sevecekseen, olduğum gibii görecekseen...”

Şarkıya sonra döneceğiz; şimdi biraz başka sokaklarda gezinelim... “İmgeleri nesnelere yapıştırmak... Ya da biz kendimizi ne(re)ye yapıştıralım?” başlıklı yazımda şöyle demiştim: “İnsan zihnine gelen bir bilginin algılar içinde yer edebilmesi için, orada, sinyallerin denk düşeceği ve yapışacağı başka bilgiler olması gerekiyor. Eğer yapışacak bir şey bulamazsa yeni gelen bilgiler uçuşup gidiyor. Ya da şöyle söyleyelim; bir insanla iletişim kurmak istiyorsak onun zihninde var olan ve göndereceğimiz mesajın yapışacağı neler olduğunu dikkate almak zorundayız.” Konuyu biraz daha açacak olursak, diyebiliriz ki, zihinde bir bina inşa etmek istiyorsak, orada bir subasmanın olması gerekiyor. Frederic Vester şöyle diyor: “Gelen enformasyonla kişinin hafıza içeriği (ve temel beyin programı) arasında bir rezonans (benzerlik ve birlikte titreşim) olması gerekmektedir.”
Ama bir de şöyle bir ilke var: Zihin, birbirine benzer şeyleri de kabul etmiyor. Zihinde olanla dışarıdan gelenin birbirine benzerliği bir kesişim (interference) oluşturuyor, içerideki bilgi (subasman) dışarıdakini almaya değer bulmuyor ve kovuyor.
E, ne yapacağız o halde? Hem gönderdiğimiz yeni bilgilerin bağlanacağı / yapışacağı benzer bir yer arıyoruz hem de zihin benzer bilgileri değersiz bulduğu için kabul etmiyor. Zaten, zurnanın malum sesi çıkardığı yer de burası... Bence öyle bir şey yapacağız ki, inşa faaliyetini hem zihindeki subasmanın üzerinde yükseltecek hem de yepyeni kombinasyonlarla yepyeni ve özgün bir mimari eser ortaya koyacağız. Ben buna “âşinâ orijinallik” diyorum. Yani hem tanıdık hem de yepyeni ve özgün...

Şimdi baştaki şarkıya dönebiliriz. Bir tek müzik konusuna burnunu sokmadığın kalmıştı demeyin, çünkü benim meselem müzik değil. Sadece örneği oradan veriyorum. Yazının başlığını da bir Gencebay şarkısından seçmemin nedeni var.
Önce hepinizin bildiği şu hikayeyi burada tekrarlayayım: Bir muhabir, Devlet Senfoni Orkestrası’nın Sivas’ta verdiği ücretsiz konser sonrası dağılan halkın arasından bir yaşlı amcayı yakalar ve: “Amca, nasıl buldun konseri, beğendin mi?” diye sorar. Amca cevabı yapıştırır: “Evladım, Sivas Sivas olalı, Timur’dan bu yana böyle zulüm görmedi.”
Hikayenin aslı var mıdır bilmem, ama Sivas dışında, olayın ayrı ayrı Erzincan, Erzurum, Diyarbakır, Yozgat gibi illerde de yaşanmış gibi anlatılmasının bir anlamı var.
Aslında, 1934 yılında radyolarda Türk müziği yayımlanmasını yasaklayıp (Sonra Atatürk’ün emriyle serbest bırakılmıştı.) halkın zıttına bir müzik politikasında direten devletin, toplumun “subasman”ını dikkate almamasından kaynaklı bir çelişkiydi yaşanan...
Uzatmayayım; sonraki yaşanan süreci biliyorsunuz. Kırsaldan kente göç eden kitlelere ne Batı formlarındaki müzik bir şey söylüyordu ne de köylerinde bıraktıkları türküler tatmin ediyordu... Yeni bir şey gerekiyordu ki, arabesk, arabesk-rock, Anadolu rock, fantezi müzik gibi türler, toplumun mevcut “subasman”ını iyi okuyup üzerine bu formları inşa ediverdiler. Yani, devletin başıboş bıraktığı, daha doğrusu beğenmediği bir kocayla evlendirmeye kalktığı toplum, ya davulcuya ya da zurnacıya kaçmıştı.
Bu apışma durumunda Türk aydının incilerini, TRT’nin yasaklamalarını, hatta bazı sol entelektüellerin bile derin arabesk kritiklerini hatmedip duruyorduk, ama su devamlı yatağına akıyordu. Ardından 80’lerden sonra yaşanmaya başlanan ‘pop’un ‘arabesk’leşmesi süreci, Sezen Aksu, şimdilerde özellikle Almanya kaynaklı ve arabesk soslu hip-hop, elektronik müzik, R&B gibi türlere tanıklık ettik.
Yanlış anlamaya meydan vermemek için hemen bir uyarıda bulunayım: Ben burada, ne bir müzik türünü övüyorum ne de yeriyorum. Bir olguyu analiz etmeye çalışarak yazının başındaki teze dayanak oluşturuyorum. Yoksa, herkesin müziği kendine tabii ki!
Ancak, şunu söylemeliyim ki, bu oluşumları beğenmeyenlerin mevcut kültürel subasman üzerinde yükseltecekleri eserleri kendilerinden beklemek hakkımızdır.

Ne demiştik? Bir insanla iletişim kurmak istiyorsak onun zihninde var olan ve göndereceğimiz mesajın yapışacağı neler olduğunu dikkate almak zorundayız. Uyku dışında geçirdiğiniz zamanın %80’e varan bölümünü bir şekilde çevremizle iletişim kurarak geçirdiğimizi hatırlayacak olursak, bu ilkenin yaşamımız boyunca ne kadar işimize yarayacağını hesap edebilirsiniz. İletişim profesyonellerinin ise, adı üstünde, işleri budur ve ömürlerini “subasman” kodlarını eşeleyip durmakla tüketmek zorundadırlar.
Apışıp kalmamak için, çevremizi, ilişkilerimizi, işlerimizi, hatta dünya siyasetini, ülkemizin yeni siyasi panoramasını bir de bu gözle değerlendirin bakalım. Nasıl her şey kristalize oluveriyor, göreceksiniz.
“Beni böyle seev sevecekseen, olduğum gibii görecekseen...”
Yaa Monşer, böyle işte!
















12 YORUM:
Sevgili hocam öncelikle etkiye-tepki olsun, şarkıyla başladınız, atışmış olalım hem.
"Gönlünde sevgime yer vermedin de
Yaban güllerini hep derledin de
Ellerin ismini ezberledin de
Bir benim adımı öğretemedim
Sonunda hicranı öğrettin bana
Ben sana sevmeyi öğretemedim"
Olduğu gibi görmek(yani gerçekten görebilmek) için bu sabah canlı bir örnek yaşadım.
"Geçen gün yağmurlu günler için seçtiğim ürünlerle birlikte Senz‘in şemsiyesini de fark etmiş fakat tasarımın asıl işlevine takılarak ülkemizde pek ilgi çekmeyeceği fikrine kapılmıştım. Fakat Fırat Yıldız’ın yazısında karşılaştığım yukarıdaki fotoğrafında, şemsiyenin aynı zamanda daha ideal bir yağmur korunması sunduğunu gördüm. Arkaya doğru uzayan şemsiyeden daha esnek ve klasik olandan daha farklı bir tutuş keyfi alınabilirdi.
Kullanım kolaylığı sağlaması, asıl işlevi olan 115 km hızda bile bükülmemesinin yanında bir de marjinal görüntü sunması bu ürünün satın alınması için yeterlidir diyebiliyorum şu an.
***
Farklı açılardan bakabileceğim bir kaç fotoğraf daha vardır düşüncesiyle, aylardır seçtiğim fotoğrafları da aynı şekilde görmeyi denedim. Gerçekten şimdiye kadar atladığım bir kaç tasarımda daha aynı yanılgıya düştüğüm gerçeğiyle karşılaştım.
Bakacağımız (görmek isteyeceğimiz) her şeyde uygulayabiliriz bu yanılsamadan çıkardığım sonucu. Fikirlerde, insanlarda veya fotoğraflarda bulabileceğimiz bir çok şey daha var.
Yeter ki bir kez daha deneyelim…"
Bir kez daha denemeyi, hicrana tercih ederim. : )
Şu bizim tuzluk hakkında çok fazla düşünüyorum bugünlerde mesela. : )
Sevgili Selim Abi,
Belirttiğin gibi müziği yalnızca örnek olsun diye kullanmışsın. Ama hazır müzik dediğin ve hazır Orhan Gencebay'dan bir alıntıya yer verdiğin için bir soruyla katılayım:
Bundan 5-6 sene öncesine kadar arabaskçidirler tukakadırlar diye bazı çevrlerce hor görülen Organ Gencebay, Müslüm Gürses gibi sanatçılar, bu gün nasıl bir algı değişimiyle aynı çevrelerin gönül tellerini titreştiriyor, aynı çevrelere senfoni orkestralarıyla beraber konser veriyor, hem salonu dolduruyor hem de ayakta alkışlanıyor? Halktaki bu algı değişiminin kaynağını nerede aramak lazım?
Saygılar...
Hani diyorlar ya "global düşün, yerel hareket et" diye. Ben bu stratejinin hep yukarıda aktarılan ilke ile ilişkili olduğunu düşünmüşümdür. Zihnimiz, yeni gelen enformasyonu anlamlandırabilmek için, içinde tanıdık bazı noktalar arar. Küresel olanı, farklı kültürlere aktarabilmenim yolu da lokal olandan referanslar vermek, bilinmeyeni bu yolla bilinir kılmaktır.
Ne kadar işe yarar emin değilim ama, Türkiye'nin modern tarihini aktaran güzel bir kitap: Bir Kimlik Peşinde Türkiye
http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=SWYVM276RK0K292NFPFM
Şu altıntıyı yapayım da diğer yorumlarla ilgili bir şeyler de karalarım bir ara... Denk düştü, meramı tam olarak aynı olmasa da Engin Ardıç dünkü yazısında şöyle bir şey söylemiş:
Bir tek soru soracağım, yanıt verebiliyorsanız veriniz: Niçin, o yerlere göklere sığdıramadığınız, vara yoğa dönüp dönüp çaldığınız “Atatürk’ün sevdiği şarkılar” arasında Rumeli türküleri, Safiye Ayla’dan, Münir Nurettin’den Osmanlı müziği vardır da, otuzlu yılların gözde Batı şarkıcıları, örneğin bir Carlos Gardel, bir Maurice Chevalier falan yoktur?
Etilerde oturan, Nişantaşında gezen, Beyoğlunda akşam sefasına katılan, Türkiye'yi de bu üçgenden müteşekkil zanneden reklam ve pazarlama çalışanları tarafından mutlaka okunması, anlaşılması ve hazmedilmesi gereken bir yazı. Kaleminize sağlık hocam.
Yüce Zerey |y=f(yuce)
Erhan’ın katkısına teşekkür ettikten sonra Bülent’in sorusunu cevaplamaya çalışayım.
Belki Amerika’da Jazz’ın başına da benzer şeyler gelmiştir. Bir araştırsana!
Zeynep Hocam, güzel bir katkı oldu bu... Sadece kültürler arası değil, aynı kültür içinde de subasman sorunları olabiliyor tabii... Bu noktada metaforlar konusuna da biraz eğilmek yararlı olabilir mi acaba?
Teşekkür ederim Sevgili Yüce Zerey.
Konuyla ilgili gördüğüm bir Can Dündar yazısı:
Varoş kralının ihtiyaç listesi
bir katkı da benden olsun! Hem ülkemizde yaşanan sürecin Amerikan açılımı mahiyetinde...
2001 yılında sipesifik.com için yazmışım:
Sen Neymişsin Be Blues !
Kara adamı Afrika'dan tutup getiren Beyaz adam onun başına ne çoraplar sarabileceğini galiba fark etmemişti. Önceleri sadece getir götür işlerinden başlayarak her işini yaptırdığı bu adamlar zamanla Beyaz adamın hem kültürünü alt üst edecek hem de iyi aile çocuğu asil beyazların ağızlarını da bozacaktır.
Kim ne derse desin iyi müzik her zaman sağlam bir ritim gerektirir. Batılı bir çok ukala müzisyenin "ilkel" bulduğu yoğun ve sağlam ritimli Afrika müziği Batının bir anlamda müzik kaderini baştan sona yenileyecektir. Aslında Amerikan yerlilerinin yani Kızıl adamın müziği de bu anlamda "ilkel" (!) dir. Afrikalı siyah adam da Amerikalı Kızıl adam da müziği hayatın her alanında su gibi, ekmek gibi, gülmek gibi sıradanlaştırmıştır. Hayat koca bir şarkıdır.
Gelelim yine Yeni Dünya' ya... Özellikle 20. yy.'ın ikinci yarısında özgürlüğüne kavuşan Siyah adamların kendi aralarında ve garlardan başlayarak, sokak aralarına ve barlara kadar birçok alanda eski bir alışkanlığı olan şarkı söylemeyi sürdürmesi yeni bir dalganın habercisi olmuştur. Bu adamlar ellerine aldıkları kötü gitarların üzerine alabildiğine bağırmaktadırlar. Pis üstleri başlarına yakışır söyledikleri. Basit şeylerden bahsetmektedirler ataları gibi. Oysa İngiliz asilzadeler için müzik resmi ilişkiler ve soylu sözler düzenidir. Kıravatlı ve mümkünse fraklı dinlenir. Siyah adam özgürlükten, kadınının avuçlarından ve kirli tırnaklarından bahsetmektedir.
Ama ne gariptir Blues'u bir tür olarak yapmak ve tüm bunların üzerine bir anlamda konmak daha temiz siyahlara kalacaktır. İşte bluesun babası sayılan Handy ve ilk blues örneği "Memphis Blues"... Bu şarkı 1909'da Memphis Belediye başkanı adayı Edward H. Crump'a siyahların da oylarını alması için W.Cristopher Handy tarafından yapılan "Mr. Crump" şarkısından başkası değildir. Ma Rainey ve Bessie Smith gibi diğer baba bluescular da Handy gibi eli yüzü düzgün zencilerdir. Ama B. Lemon Jefferson gibi eli biraz daha kirli bir adam da, bu dönemde çok satan plakları olan sıkı bir bluescudur... Pekala o da bir babadır. Lakin beyaz müzik tarihi hep eli yüzü düzgün adamları sever...
Neyse bu kadar teknik bilgiden sonra asıl söyleyeceklerimi gümbürtüye gitmeden söyleyeyim: Bugün artık bir beyaz muhalif müziği rock'ın da, asilzade müziği sayılan jazz'ın da temelleri blues'da saklıdır. Blues'a inat beyaz bir blues olan Rock'n Roll'u geliştiren beyaz, iyi aile çocukları şarkı söylemeyi de, küfretmeyi de siyahlardan öğrendiler. Swing'den Dixiland'a ve oradan Acid Jazz'a kadar ulaşan Jazz ise siyahların muhalif sesiyken bugün neredeyse aristokrat bir salon müziği haline gelmiştir.
Beyaz adam çok şey borçludur siyah adama... Ve tabi blues'a... Blues deyip geçmeyeceksin öyle...
2001-02-01
Madem sazı ele aldık Seli Abi bir de Orhan Gencebay yazısı. Gençliğinde Müzik Sosyolojisi üzerine bir miktar düşünmüş birisine imkan verdin bu yazıyla...
Yine sipesifik.com'dan 2000'de 5 bölüm halinde yayınlanmış:
Ortadoğulu Bir Türkiye Fotoğrafı: Orhan Gencebay
(1)
1950'li yıllar; çoksesli müziğin dayatıldığı teksesli bir ortamdan teksesli sayılan bir müziğin çoksesliyle harmanlanmasını yaşamaya, politik anlamda da çoksesliliği denemeye başladığımız yıllar olmuştur. Demokrat partiyle başlayan çok partili siyasal yaşam sanatta da yeni gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Tek parti döneminin tepeden inmeci sanat tutumu yer yer rahatlamaların yaşandığı daha özgür bir ortama dönüşmüştür.
Aynı dönemde daha çok kırsal alanda yaşayan toplumumuzun hızla ve düzensizce şehirlere göç ettiği ve bu göçün yeni bir sosyal tabakayı oluşturduğu bilinmektedir. Daha çok şehir merkezinin etrafında gecekondularda yaşamaya başlayan bu kitle hem köyünü şehre taşırken hem de şehrin getirdiği yeni şartlara ayak uydurmaya çalışmıştır. Bu süreç aslında müzikte de yeni gelişmelerin habercisidir.
Orhan Gencebay'ın sesiyle tanınmaya başlaması tam da bu yıllara rastlıyor. 1960'ların başından itibaren besteci ve icracı olarak tanınmaya başlayan Gencebay, ses sanatçısı olarak ilk plağını 1968'de "Başa Gelen Çekilir" ile yapacaktı. Orhan Gencebay'ın hikayesine başlamadan önce dönemin müzik piyasasına da kısaca göz atmak gerektiği kanaatindeyim.
1961'e kadar ülkemizde Sirkeci, Karaköy ve Beyazıt civarında sahipleri daha çok Ermeni ve Musevi asıllı olan vatandaşların kurdukları, Sahibinin Sesi ve Grafson gibi plak firmaları müzik endüstrisini yönetiyorlardı. Bu firmaların müzik arşivimize hatrı sayılır ölçüde önemli plaklar kazandırdıklarını söyleyebiliriz. 1961'den sonra göçle birlikte Anadolulu girişimciler özellikle Doğubank İşhanı'nın altkatında plak firmaları kurmaya başladılar. 1971 yılına kadar aşağı yukarı popüler olmuş bütün ses sanatçıları 45'lik ve uzunçalarlarını bu firmalardan çıkarmışlardı. Önceleri Türkçe sözlü adaptasyonlar ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra buhranların etkisiyle dünyayı kasıp kavuran rock müziğinin ülkemize uyarlanmış şekli olan anadolu-rock tarzı piyasaya hakimdi. Anadolu-rockla birlikte Türk müziği tekrar hatılanacak; özellikle iki kolunda da önemli gelişmeler yaşanacaktı. 1964 ile 1966 arasında Zeki Müren, Ahmet Sezgin, Nuri Sesigüzel, Suat Sayın ve Şükran Ay gibi sanatçılar adlarını duyurmaya başladılar. Bu sanatçılar hem klasik eserleri yeni yorumlarla seslendirirken bir yandan da yeni besteleri halkla buluşturdular. İşte bu yıllarda Orhan Gencebay adı hem bir besteci hem de bir bağlama virtüozu olarak Doğubank piyasasında dolaşmaya başlıyordu. "Sevemedim Kara Gözlüm", "Koca Dünya", "Sabır Taşı" gibi şarkıları dillerde dolaşıyordu. Hatta "Sevemedim Kara Gözlüm"e tam 45 sanatçı plak yapmıştı.
Peki kimdi bu adam? Nerden geliyor ve ne yapmak istiyordu?...
(2)
Gencebay'ın öyküsü 1944'de başlıyor. Samsunlu. Altı yaşında yaşadıkları onu tanımamızı sağlayacak gelişmelerin başlangıcını oluşturuyor. Bir köpeğin onu ısırmasıyla başlayan kuduz aşısı olma macerası küçük Orhan'ın çok istediği mandolinle tanışmasıyla sonuçlanacaktır. Kuduz aşısı olmak istemeyen küçük Orhan, ancak kendisine mandolin almaları halinde aşı olabileceğini söyleyerek bu arzusuna kavuşacaktır. Yalnız bir sorun vardır: İstediği enstrüman bu değildir. Onun istediği enstrümanın sapı daha uzundur. Yani gönlünde yatan asıl aslan bağlamadır. Ailesi ona bir müzik hocası tutar. Bir Rus konservatuarından mezun, Kırımlı Emin Tarakçı ona klasik batı müziğinin temel formlarını öğretmeye çalışmakta, bir yandan da küçük Orhan'ın kısa saplı bağlaması mandolini ona sevdirmeye çalışmaktadır. Hocası ondaki yeteneği keşfederek ailesine "bu çocuğa dikkat edin, müziğe karşı çok özel bir yeteneği var" der. Gönlü her an Türk müziği ateşiyle yanan Gencebay boş vakitlerinde Fidayda, Misket, Yine Yeşillendi Fındık Dalları gibi halk müziği eserlerini mandoliniyle çalmayı denemektedir. Hocasının bunları duyarak "bırak şu sokak şarkılarını da benim verdiğim derslere çalış" demesi dersleri bırakmasına neden olacaktır.
İçindeki müzik ve bağlama aşkı bitmemiştir. Bir gün babasının bunu farkederek ona bir bağlama almasıyla bu aşkı yeni bir yöne girecektir. Efe Naci ve Ömer Sinop gibi Samsun'un önde gelen bağlama sanatçılarından bir şeyler kapmaya çalışır. Aşık Veysel, Çekiç Ali, Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş, Sarı Recep, Hacı Taşan, Tamburacı Osman Pehlivan gibi devrin önemli aşıklarını dinleyerek büyür. On yaşına geldiğinde halk müziği formundaki ve kendi deyimiyle serbest çalışmaların temeli niteliğindeki bestelerinin ilk örneklerini yapar. Ve yaptığı bu yeni tarzın ülkede ses getireceğini daha o yıllardan hayal etmektedir.
13 yaşında Samsun Musiki Cemiyetine girer. Bu arada çok farklı enstrümanları çalmayı denemektedir. Tambur da bunlardan biridir. Türk müziğinin makam ve usul yapısını öğrenir. Bu yeni gelişmeler yaptığı serbest çalışmaların daha da yerli yerine oturmasını sağlar. Profesyonel anlamda ilk kez 14 yaşında Muzaffer Akgün'ün sazlarından biri olarak sahneye çıkar. Bu arada dünyadaki yeni gelişmeleri takip etmektedir. Özellikle Rock ve Jazz müziğindeki gelişmeleri yakından takip eder. 16 yaşında batı nefesli sazlarından oluşan orkestralarda tenor saksofon çalar. Ortadoğu'da yapılan müzikle de ilgilenir. Arap müziğinin klasiklerini dinler. Ümmü Gülsüm, Abdulhalim Hafız, Ferid el-Atraş, Hedi Cuini, Vadi es-Safi, Feyruz bu yıllarda Arap müziğinin önemli isimleridir. Dünyanın her tarafından müzikleri dikkatle dinler. Hepsinden yeni bir şeyler öğrenir. Hint müziğinden flemenkolara kadar birçok farklı türü anlamaya çalışır. Özellikle Rock, Blues, Jazz gibi yeni türler muhalif duruşlarıyla ilgisini fazlaca çekmektedir. 20 yaşında TRT Ankara Radyosunun sınavlarını kazanır. Ancak usulsüzlük yapıldığını söyleyerek bir süre sonra kurumdan ayrılır. 22 yaşında TRT İstanbul Radyosu sınavlarını kazanır. Arif Sağ' la dönem arkadaşıdırlar. 10 ay çalıştıktan sonra Nida Tüfekçi'nin de desteğiyle radyodan ayrılır. Çünkü TRT'nin kalıplaşmış yeniliğe, yeniye fırsat vermeyen yapısı onu rahatsız etmiştir. O hep "serbest çalışmalar" ın peşindedir. Ve Doğubank piyasasına bu yıllarda hızlı bir giriş yapar. Hem bir icracı hem bir bestekar hem de bir söz yazarıdır.
(3)
Gencebay'ın bir tavla iddiası sonucu yaptığı ilk plağı "Başa Gelen Çekilir" kısa bir durgunluktan sonra tabiri caizse patlayacaktır. Daha önceden besteleri yoluyla başlayan yeni söyleyiş böylelikle tescillenecektir. Ardından 1969'da yaptığı "Bir Teselli Ver" büyük bir dinleyici kitlesi bulacak ve Gencebay'ı zirveye taşıyacaktır.
Bugüne kadar 30 albümü yayınlanan, yasal olarak 60 (yazıyla atmış) korsanlarıyla birlikte 150 (yazıyla yüz elli) milyon satan, 400'ünü kendisinin seslendirdiği 1000 kadar bestesi bulunan, varoşlusundan aydınına milyonlarca insanın dinlediği bu adam ne yapmıştır da bir ülkenin insanlarını böylesine etkileyebilmiştir. Bu sadece konjonktürle (sosyal şartların getirdiği yeni müzik dili ile ya da köyden kente göç eden yeni bir sosyal grubun oluşturduğu alt kültür ile) açıklanabilir mi? Peki Almanya'dan rockerların selam yolladığı, ülkemizdeki heavymetalcilerin "saygılar oran abi!" dediği, Balkanlardan Arap ülkelerine kadar birçok ülkede dinlenen, halk müziğini öğreten konservatuar hocalarının enstrümanlarıyla şarkılarını çıkarmaya çalıştığı Gencebay'ın müzikalitesi nedir?
Ben sondan başlamayı yeğliyorum. Daha öncede bahsettiğim gibi; Gencebay'ın oldukça iyi bir müzik kültürü var. Bu, bence, müzisyen için müzik eğitiminden de önce gelmesi gereken bir yeterlilik. Ki Orhan Gencebay'ın ciddi bir müzik eğitimi aldığını da biliyoruz. Altı yaşındayken Klasik Batı Müziği eğitimiyle başlayan daha sonrada Türk Halk Müziği ve Klasik Türk Müziği eğitimleriyle devam bir eğitim süreci var. Bu arada müzik kültürüyle isimleri hatırda tutmanın aynı şeyler olmadığını hemen belirtmeliyim. Çünkü esasen batı müziğinde isim ezberlemekle futbolcu ismi ezberlemek arasında teknik olarak bir fark yoktur. Sadece batı müziğinin beş on ismini ardı ardına bir cümlede söyleyebilirseniz sizi entelektüel falan zannederler o kadar...
Gencebay eğitimini de aldığı müziği dinleyerek geliştirebileceğini erken yaşlarda hissetmiş. Amerika'dan Hindistan'a kadar birçok ülkede yapılan müziği, bunun yanında rock, blues, jazz, metal gibi yeni türleri de dikkatle dinlemiş. Ama yaptığı müziğin eksenini daha çok Anadolu, Ortadoğu ve Akdeniz ekseninde yoğunlaştırmış. Bunun yanında şarkılarında rock, jazz tınılarını dikkatlice kullanıyor. Ana eksene asla zarar vermeden ve öz müziğimizi kirletmeden serbest çalışmaların peşinde. Bir kere Gencebay'ın müziğinin temelinde klasik musikimiz ve halk müziğimiz var. Bunun yanında Gencebay klasik Arap müziğinin temel formlarını ve enstrümantal tavırlarını müziğine yerleştiriyor. Gencebay tüm bunların üzerine batı müziğinin plofonik ögelerini, akor düzenini de katıyor. Yalnız bunu aslı bozmadan yapmaya çalışıyor. Tüm bunların yanında bazı şarkılarında flemenko, fado gibi Akdeniz müziğinin diğer formlarından etkilenmeler de gözleniyor. Hedi Cuini bizim için bu noktada önemli. Tunuslu Cuini'nin Gencebay'ın müziğinde etkili olduğunu düşünüyorum. Özellikle yaylı partisyonları ve batı müziğinin kullanımı benzer nitelikler içeriyor. Ve en önemlisi Gencebay birçok röportajında bunları bilerek yaptığını söylüyor. Aslına bakarsanız Gencebay tam anlamıyla evrensel müzik dilini yakalamaya çalışan bir Ortadoğu müziği yapmaktadır. Hinterlendına; Anadolu ve Ortadoğu'nun tümü başta olmak üzere; İran, Ermenistan, Azerbaycan, Yunanistan, Portekiz, İspanya, Avrupa, Hindistan, Asya, Afrika ve Amerika girmektedir. Önyargısız bir müzik dili vardır Gencebay'ın kaliteli olanı özlerine zarar vermeden kullanmaktadır, o kadar...
(4)
Orhan Gencebay'ın bu denli ilgi görmesini müziğe başladığı dönemle ve dönemin getirdiği yeni şartlarla anlatanlar oldukça fazla. Kentli olmaya çalışan yeni bir kitlenin hem kendini kente kabul ettirmeye bir yandan da beraberinde getirdiklerini kentlilere sunmaya çalışacağı bir dönemin starıdır o. Aynı yıllar tüm dünyada sol dalganın ve dolayısıyla halkçı söylemin taban bulduğu dönemdir. Gencebay kıyafetleri ve duruşuyla tam bir kentlidir. Söylemi ise aşırılıktan uzak bir halkçılıktır. Protestosu ya çok genel ya da çok bireyseldir. Mesela "Batsın bu dünya" hedefi belli olmayacak kadar genel bir muhalefetken; "Bir teselli ver" aşkından çökmüş bir adamın kendini, kaderi ve sevdiğini sorgulaması anlamında oldukça bireysel bir eleştiridir. Müziğinin dili ise bahsettiğimiz gibi evrenseldir. Anadolu müziği üzerine, Türk klasik müziğini, Ortadoğu müziğinin tüm katmanlarını, Klasik Batı müziğini, blues, jazz, rock gibi yeni müzik dillerini ustaca yerleştirir. Köyden kente gelmiş ve bir gecekondu mahallesinde yaşayan insanın kulağına da, kentli bir zevke de hitap edebilecek düzeydedir, yaptığı. Kırşehir'den İstanbul'a gelen birisi için Neşet Ertaş'ı dinlemek kadar doğaldır, onu dinlemek. Kentin burjuva semtlerinde oturan üst gelir gruplarının çocukları içinse yeni bir keşif, bir bakıma fantazidir. Varoşlarda yaşayan fakir ve dertli kitle için söyledikleriyle ilaç belki afyon, üst kültür grupları içinse inkar edilemez yeni bir müzik dili olmuştur. Çünkü burada yaşayan herkes darbukayı bir şekilde sever, yaylılara dayanamaz, makamlara (en azından günde beş kez ezanla) aşinadır.
Küçük yaşlarda kafasına koyduğu ve yavaş yavaş yapmayı başardığı müzik, tanzimatla birlikte siyasal tarihimize bulaşan modernleşmenin (aslında Batılılaşma'nın) kültür politikalarıyla uyuşamayacaktır. Malum; modernleşmenin yolu, bir dönem, frak giyiyor olmak, iyi vals yapabilmek, Batı müziği dinlemek ve biraz Fransızca bilmekle sınırlı zannediliyordu. Gencebay kimi konuşmalarında, çağdaşlaşmayla modernleşmeyi ve bunlarla Batılılaşmayı birbirine karıştırdığımızı söylüyor. Ona göre pekala yerel değerlerimizden taviz vermeden de çağdaşlaşabiliriz. Ki müzikte yaptığının da düpedüz buna işaret ediyor olması bir rastlantı olmasa gerek. Yeni siyasal düzen bu katı ve jakoben modernleşme tezine bir de TRT eliyle yerel müzikte belirli kalıpların dışına çıkılamayacağı yargısını eklemektedir. Yani alan belirlenmiş ve kati bir itaat beklenmektedir. Gencebay TRT'yi terkederek "serbest çalışmalar" a yönelmiş ve başarmıştır. O Türk müziğinde ve kültüründe yeni açılımlar taraftarıdır.
Bu arada onu ve yaptıklarını aşağılayanlar da olmuştur. Bu bir dönem blues'un zencilerin söylediği sokak şarkıları, diye anılması gibi bir şeydir. Ama bugün blues'un oğlu jazz bir üst kültür müziğidir. Gencebay'ın ısrarla arabesk yapmadığını söylemesi bundandır. Onunla birlikte başlayan yeni akım her yeni oluşumda görülen kötü örnekleri fazlasıyla getirecektir. Bkz. Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses... Arap müziğinden etkilendiğini hiç sıkılmadan söylemektedir. Ama yaptığı arabesk değildir. Arap müziğini ciddi bir öğe olarak müziğinde kullanmaktadır o kadar. Arap müziğinden etkileniyor oluşunu da köklerle izah etmektedir. Nasıl Avrupa ülkeleri benzer bir kökene sahipse biz de Ortadoğu'yla aynı kaderi yaşamışız, demektedir. Esasen "Osmanlı gerçeğini unutmamalıyız" ın uzunca söylenmesidir bu.
(5)
Gencebay'ın besteci ve sonrada ses sanatçısı olarak parladığı yıllardan bahsetmiştim. Özellikle Orhan Gencebay'ın yaptığı müziği dönemin getirdiği yeni şartlarla ilişkilendiren akademik çevrelerin çalışmaları da malumunuz. Gencebay'ın böylesine sevilmesini sadece yeni şartlara bağlamanın doğrusuya pek de doğru olmadığını düşünüyorum. Göçle oluşan yeni alt kültürün oluşturduğu müziği daha çok İbrahim Tatlıses çizgisi ifade etmektedir bana göre. Gencebay Türkiye'nin en geniş kesimi sayılan orta gelir grubuna hitap etmektedir. Yani yarı kentli, muhafazakar, aşırıyı sevmeyen, karnı bir şekilde doyan, memur ya da küçük esnafın adamıdır Gencebay. Çabucak sinirlenen, devlete güvenmeyen ama bir türlü de ondan vazgeçemeyen, anne ve babasından gördüğünü önemseyen, kaderci ama durmadan başına gelenlere kızan, tedbir ile takdir arasında bocalayan bir kitlenin adamı. O geniş kitlenin kulağı Türk müziği ve halk müziğinden asla vazgeçemez, jakoben politikalarla dinlediği batı müziğine de bir türlü alışamamıştır. Zeki Müren ve Nuri Sesigüzel'le açılan damar Gencebay'la hem bir birleşmeye hem de farklılaşmaya doğru kayacaktır.
Şarkılarda en çok kader konusuna yaptığı atıflar tepki toplamıştır, Gencebay'ın. Ama kader için getirdiği yorum; benim ,şu ana kadar, kader üzerine söylenenlerden kulağıma gelenler içerisinde önemli bir yere sahiptir. Kaderi bir ihtimaller bütünü olarak gören Gencebay, insanın çokça ihtimalden birini kendi iradesiyle yaşadığını ancak diğer ihtimalleri yaşamamasının kendi tercihi olduğunu söylüyor. Şarkılarında kadere inanmama ya da kaderi aşağılama olmadığını söyleyen Gencebay'ı bu tanımından sonra daha iyi anlayabiliriz. Belki de insanın kendine kızmasıdır "ben ne ettim kader sana/ mahkum ettin beni bana"... Ve şarkılarının çoğunun umuda bağlandığını söyleyen Gencebay, yaptığının kötü gidişi ve çirkinlikleri protesto olduğunu, sevgiye, saygıya, iyiye doğru yöneldiğini ekliyor.
Tarihte karşımıza çıkan sanatçılar gibi Gencebay'da çok yönlüdür. Felsefeyle küçüklüğünden beri uğraştığını ve astro-fizikle ilgilendiğini belki de duymuşsunuzdur. Evine kurduğu teleskobuyla evrenin gizemine dalan bu adam aynı zamanda bir ressamdır da... Türkiye'nin son kırk yılını iyice işleyen bir yağlı boya, ne dersiniz?....
Orhan Gencebay'ın Balkanlar'dan Ortadoğu'ya kadar birçok ülkede dinlenmesini yaptığı müziğin tam bir Akdeniz zevki olarak karşımıza çıkmasıyla açıklayabiliriz. Akdenizliliği anlamaya çalışan bir adamdır Gencebay. Köklerden taviz vermeden pekala yeni denemeler yapılabilir. Kökler pekala evrensel bir dile bizi ulaştırabilir. Medeniyetin yeşerdiği Mezopotamya havzasının, Anadolunun,Yunanistan'ın ve elbette Endülüs'ün üzerine kurmuştur yaptığını. Biz de medeniyetin kalbindeki bir Türkiye'nin fotoğrafını çeken bu efendi adamın elini bükmez, öperiz. Zaten hatasız kul olmaz. Toplu sonuçlara bakmalı ve kulları hatalarıyla sevmelidir.
BİTTİ.
Ahmet Nurullah Güler
Sevgili Ahmet,
Bu açılımları bizlerle paylaştığın için çok teşekkür ederim. Gerçekten, yazımın boyutunu aşan zenginlikte, öğretici bir katkı oldu bu.
Her ne kadar benim konum müzik olmasa da, bu vesileyle yeni denizlere yelken açmış olduk. İyi oldu.
Sevgiler ve tekrar teşekkürler...
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bir Bağlantı Yarat
<< Home