Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Perşembe, Ekim 12, 2006

| Âdâba uygun olmayan eleştiri sadece âsâp bozar: Hayır, Yapı Kredi logosu tamam değildir!

Ali Saydam’ın birçok şeyini seviyorum da, kullandığı eleştiri yöntemine hasta oluyorum. Yani gerçekten asap bozacak cinsten... Belki bunu benim gördüğümden daha fazla yapıyordur, ama bu yöntemi kullandığı iki eleştirisine rastlamış ve bunlarla ilgili görüşlerimi de yazmıştım. [1] [2]


Ne mi yapmıştı? “İmaj” kavramına yüklenmeye başlamadan önce, önce kendine göre bir tanım yapmış, “imaj”ın terminolojik karşılığını ve kavramsal derinliklerini hiç kaale almadan, psikoloji ve bilişsel bilimlerin (cognitive sciences) hiç yanına uğramadan, Hıncal Uluç gibi konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayanlardan feyz alarak “imaj yapmak” gibi, “-mış gibi yapmak” gibi popüler algıdaki yamulmuş eciş bücüş halini karşısına almış ve tabii ki istediği gibi hırpalamıştı. Vallahi, versinler elime öyle “imaj”ı, dedem de hırpalar demek ayıp kaçacak şimdi, ben de hırpalarım.

Oysa Ali Saydam’ın, kendisini “piyasadan” saysa bile, “imaj”ı en azından bir akademisyen titizliğiyle, efrâdını câmi ağyârını mâni (Çevirmiyorum, buna bakın!) bir şekilde ele alıp ondan sonra eleştirebilecek bir birikime, olmasa bile bunu oluşturabilecek yeteneğe sahip olduğunu, böyle basit yöntemlere başvurmadan da bunun altından kalkabileceğini düşünüyorum. Düşünüyorum, çünkü sol sütunda gördüğünüz gibi, bu blogda da kendisinin değer verdiğim görüşleri zaman zaman yer aldı ve almaya da devam edecek. Ayrıca, eğer bir nebze varsa kişisel birikimimde kendisinden de birkaç tuğla üst üste koymuşumdur mutlaka... Akademisyenlerin ısınamadığım bir sürü özellikleri yanında, bu taraflarını çok seviyorum; karşı çıktıkları bir görüşü bir çuval dolusu alıntı ve referansla objektif bir biçimde aktarmadan asla saldırmazlar. Bir nevi “Düşmana karşı adil ol!” düsturu yani...


Ali Saydam, şimdi de, yine tuhaf bir eleştiri yöntemiyle “Yapı Kredi logosu tamamdır” fetvasını vererek şöyle devam etmiş Akşam’daki köşesinde: “Akademik ortam dışında uzmanlık kendinden menkuldür... Akademisyenler ise ancak pratik uygulamalar içinde pişebildikleri ölçüde akademik otorite olmanın ötesinde sektörel otorite haline gelebilirler... Amatör gözlerin yeni logoyu yadırgamaları bu nedenle doğaldır.”

Yani demek istemiş ki, ben bu işin akademisyeni değilim, ama uzmanıyım. Akademi dışındaki uzmanlık ise (iyimser bir tercümeyle) doğuştan veya piyasada kendini yetiştirmekle olur. (Bir parantez daha... İyi niyetli tercümeden kastım şuydu; “kendinden menkul”ü, kendisinin sık kullandığı bir deyimle söylersek kendi ayağına kurşun sıkacak şekilde kullanmış Ali Saydam, çünkü bu deyim “kerameti kendinden menkul”den kısaltmadır ve “Aslında bir numara yok da, kendi kerametlerini kendisi nakleder, bizden de inanmamızı bekler, ama biz yemeyiz!” mealindedir.) Akademisyenler ise, boşuna ahkam kesip durmasınlar, ancak pratik uygulamalar içinde kendilerini yetiştirirlerse akademik otorite olmanın ötesinde benim gibi sektörel otorite (Bu ne demektir, duyan var mı? Tercüme edemedim!) haline gelebilirler. Ancak benim gibi sektörel otorite haline gelebilme becerisi gösterebilirlerse profesyonel olabilirler. Profesyonel bir göz de “tastamam” olan yeni Yapı Kredi logosunu yadırgamaz. Amatör gözlerin yeni logoyu yadırgamaları ise sektörel otorite olamadıkları için doğaldır.

Asabım bozulduğu için neresinden başlayacağımı karıştırdım. Durun biraz sakinleşeyim.

Öncelikle şunu belirtelim. Ali Saydam’ın bu yazısının bana, ya da amblem-logoyla ilgili değerlendirmelerime yorumlarıyla katılan diğer arkadaşlara yönelik olmadığı çok açıktır. Tartışmaya katkıda bulunanlar arasında akademisyenler olmasına karşın, en azından ben akademisyen değilim. Sektörel otorite miyim? O ne demekti? Uzman mıyım? E, tabii! Hele amblem-logo konusunda kendimi Ali Saydam’la mukayese etmem yaşıkışıksız olur; çünkü Sayın Saydam herhalde hayatında bir tane bile amblem-logo imal etmemiştir. Peki bu durum, onun logo hakkında görüş beyan etmesine engel teşkil eder mi? Asla! Ama böylesine, kendisinin amatör bile olmadığı bir konuda, kendisini “kendinden menkul” bir makama yerleştirerek ve insanları tahkir edip amatörlükle suçlayarak değil.. Hiç değil!

Konuyu bloglar arasında eni konu irdeleyen bir ben [1] [2], bir de Bigumigu oldu. Basında ise Sabah gazetesinin iletişim yazarı Nuran Yıldız değindi... Ali Saydam’ın, bizi muhatap alacağını, hatta burada konuyla ilgili yapılan tartışmaları okuduğunu sanmıyorum. Eğer okumuş olsaydı, belki bu kadar fütursuz kalem oynatmazdı. Bu suçlamalar tabii ki Doç. Dr. Nuran Yıldız’a karşı yapılmış olabilir. Peki öyleyse bana ne oluyor? Hakkaniyet duygusu bir yana, hiç kimse, bulunduğu ortamın koşullarının zorladığı bir rekabet insiyakıyla da olsa, üzerinde oturduğu dalın yapraklarını yolmamalı da onun için... Zaten benim, Nuran Yıldız savunması yapmak haddim değil, herhalde ihtiyacı olmadığı gibi ona bir yararı da olmaz. Eğer isterse kendisi, zaten bir günlük gazete yazarı olarak muhatabıyla eşit koşullarda olduğu için kendi savunmasını hakkıyla yapabilir.

İşin bir yanı da, Saydam’ın bir çırpıda verdiği fetvanın benim burada çene patlattığım konulara ve ileri sürdüğüm iddialara “usulsüz” bir biçimde tecavüz anlamı taşımasıdır elbette. Kendisinin böyle bir niyeti olmayabilir, ama sonuç budur. Amatörlük asla kötü bir şey değildir. Ancak Sayın Saydam, benimsediği bu “usul”ün kendi görüşüne katılmayan ve amatörlükle itham ettiği bir sürü profesyonelin doğal olarak “tahkir” ve “tezyif”i anlamına geleceğini bilmeyecek durumda da değildir. Yani cevap hakkı doğmuştur.


Yine de ben, konunun özüyle ilgileniyorum ve “sektörel otorite” olmasam da bir “profesyonel” olarak diyorum ki “Hayır, Yapı Kredi logosu tamam değildir!”

1.
Her şeyden önce, banka birleşmeleri sonucu kurum görsel kimliğinde de bazı değişiklikler yapılmasının doğal olduğunu ilk yazımda ben de belirttim. Doğaldır. Zaten henüz logoyu görmeden yazdığım ActiveLine dergisindeki köşemde ve buradaki ilk yazının giriş bölümünde de Yapı Kredi-Koçbank birleşmesinin doğru şemsiye altında yapılmış olduğunu vurgulamıştım.
2.
Ancak “koç başı”nı görünce şiddetle yanlış olduğunu söyledim.
3.
Grafik sanatı açısından değerlendirmeler Bigumigu’da yapıldı. Ben pek o konuya pek girmemeye çalıştım. Zaten, tartışmanın “temel”den yapılması ancak bir fayda üretebilir. Tutulan yol yanlışsa onun üzerine inşa edilen şeyleri tartışmanın çok da bir yararı yok.
4.
Genel Müdür, çok “net” olan açıklamasınde ne diyor: Leylek figürü büyümeyi, koç boynuzu figürüyse Koç Holding’in gücünü temsil ediyor. Ali Saydam da bu açıklamaya destek veriyor. Ben de tam buraya itiraz ediyorum zaten. Leylek figürü her neyi temsil ediyorsa etsin, bunun şu aşamada önemi yok. Ancak, koç başı figürü Koç Holding’in tek başına gücünü değil, külliyen her şeyini temsil ediyor. Asıl sorun da burada ya! Yapı Kredi markasının değerleri arasında yer alan leylek figürü de artık leylek falan değil, o markanın bir parçası, kolu veya kanadıydı. Yeni sahip, bunu istediği gibi boğazlayarak ister kızartma, isterse haşlamasını yapabilir, bunun yerine de mesela kartal ya da arslan başı koyabilirdi. Benim temel itirazım Koç Holding’i temsil eden koç başının Yapı Kredi’ye de monte edilerek ortak kullanıma sokulmuş olmasıdır. Ali Saydam, bunu kendi gerçek uzmanlığı noktasından doğru buluyorsa, emin olun kendi külliyatından bunu yanlışlayan görüşler bulurum. Şimdi zamanım yok.

Önceki yazıda da şöyle demiştim: “Koç başı bir temsil simgesidir. Zavallı neyi temsil etsin, koskoca bir holdingi mi, yoksa koskoca bir bankayı mı? Yine koç başı bir değerler taşıyıcısıdır. Zavallı neyi taşısın, koskoca bir kurumsal yapının, yani holdingin değerlerini mi, yoksa günün yirmi dört saati tüketiciyle iletişim halinde olması gereken bankanın değerlerini mi? Bizim koç her ikisini de taşır derseniz kendinizi aldatırsınız. Zavallı bir hayvana bu kadar da yüklenilmez ki?”
5.
Bana göre, adı Yapı Kredi olan yeni bir Koçbank yaratılmıştır. Olay budur. Koçbank nasıl Koç’un bacakları arasında bir türlü rüştünü ispatlayamadıysa, aynı arıza burada da söz konusu olmuştur. Yapı Kredi adı bunu engellemeye yetecek mi, göreceğiz.
6.
Her amblem-logo, güzel çirkin, büyük küçük, birçok noktadan eleştirilir. Üstüne vazife olan da tartışır, olmayan da... Kimseye de tartışmayın diyemezsiniz. Ancak, buradaki durum, Sayın Saydam’ın ifade ettiği gibi “yine amatörlerin yadırgadığı” Hürriyet ve Arçelik logolarıyla hiçbir analoji imkanı vermez. Tabii tartışmalar dışında... Her kurum ya da marka, layık olduğu logosuna kavuşur ve kullanır, ömür boyu onları tartışacak değiliz. (Kurum görsel kimliği konusuyla biraz daha yakından ilgilenenler “Bonne pour l’orient!” başlıklı yazıma göz atabilirler. Orada birazcık uzmanlık durumlarına değiniyorum, yararlı olur.) Ancak Yapı Kredi’deki koç başı ömür boyu Koç’un koç başı olarak kalacak ve yukarıda sözünü ettiğim aksak durumunu ömür boyu sürdürecektir.

Ali Saydam, eğer logo tamamdır iddiasında ısrarkar olacaksa önceki yazımda ifade ettiğim şu görüşlere de karşı çıkabilmelidir: “Şirketler markalarını kendilerinden bağımsız bir değer olarak konumlandırabilmelidir. Mesela Koç grubu Koçbank’ı elinden çıkarmayı kararlaştırmış olsaydı, yalnızca ‘franchasing‘ değerini satabilirdi. Veya Çukurova grubu, bankayı devraldıktan sonra adını Çukurovabank şeklinde değiştirseydi, bugün Koç grubunun elinde Yapı Kredi gibi değerli bir marka olmazdı. İlla satılacak diye söylemiyorum, ama doğru marka yaratım ve yönetimi için zihnimizi böyle çalıştırmalıyız.”
7.
Son takıldığım noktaya da değineyim. Ali Saydam yine aynı yazısında demiş ki: “Daha koyu, daha güçlü bir renk seçmiş. Bizce doğru da yapmış.” Hadi buyurun! Şimdi, en azından renk konusunda ben, sektörel otoriteyi dinlemektense akademik otoriteye tabi olmayı tercih ederim. Gri gibi renksizliğin sembolü bir rengin, frekans ve dalga boyu (~ 625-740 nm) en geniş renk olan kırmızıdan daha güçlü olduğunu iddia ederseniz, “sektörel otorite” olma makamınızı çok ucuza heba etmiş olmaz mısınız?

Eski yazılarda ve Bigumigu’da, Ali Saydam’ın görüşlerinin aksine birçok husus gündeme getirilmişti, o nedenle burada kesiyorum. İsteyen onlara tekrar göz atabilir. Eleştiri adabı sorunu olmasaydı, bu yazı da hiç yazılmazdı zaten.


Yapı Kredi Reklam Filmi

Fırsat doğmuşken bir ek yapayım bu yazıya... Bazı dostlar, yeni görsel kimlikle ilgili bu kadar kelam ettikten sonra niye reklam filmine değinmedin diye sorarlar... Öncelikle, benim derdim burada görsel kimlik ya da reklam filmi eleştirileri yapmak değildir. Yapı Kredi’nin yeni görsel kimliği bana göre ciddi hatalar içeren bir “vaka”dır. O nedenle inceledim. Görsel kimlikle birlikte bir “konumlandırma” yanlışı yapıldığına göre, reklam filmi eleştirisinin bize bir yararı yok ki! Bir sürü öyle filmler izliyoruz işte... Bu da güzel bir film, ama o kadar!

Madem orucu bozdum, bir iki şey söyleyeyim. Film, gerçekten güzel... Bakın, güzel diyorum, başka bir şey demiyorum. Bir de vallahi, helal olsun, çok uğraşılmış. Hem prodüksiyon hem de post-prodüksiyon aşamalarında epeyce ter dökülmüş. Her şeyden önce filmin kendi rengi var. Planlar, kurgu, her şey iyi... Özellikle ilk birkaç plana resmen bayıldım. (Biraz yunusların sayısı mı fazla?) Yağmurdan kaçış planları, özellikle de deniz planlarının ardına bağlanan, kadının suların üstünden atlayarak koşuşu muhteşem.

Yalnız film belli bir yerinden sonra baştaki tadını kaybediyor. Gökkuşağına hayran hayran bakmalar, yine diğer absürd doğa olaylarına şaşırmalar... Yani, bankacılar gerçekten kendilerinde olağanüstü bir güç mü vehmediyorlar diye kuşkulanacağım. İş Bankası’nın filmi için de yazmıştım, bizi kendilerine tabi kılan “big-brother”larımız sanki bankalar! Bir tek gökten Cebrail gibi inmedikleri kalıyor. Ne diyeyim?

Müzik... Bence daha önce birkaç markanın da kullandığı bir stok müzik tercih etmek, böyle bir konjonktürde ve böyle önemli bir kampanyada yakışmamış Yapı Kredi’ye... Filme özel üretilmediği için de sonu, maalesef “fade out”la bitiyor, kekre bir şekilde.

Daha iyi yorumlar için, siz en iyisi mi “Bigumigu”ya bakın!

10 YORUM:

Blogger Arzu Pınar yazdı:

Merhaba,
Logo konusunda kesinlikle size katılıyorum. Koç başı diğer koç reklamlarında olduğu gibi sol alt köşede yer almakla yetinebilirdi. Reklam filmine gelince, bana biraz anlaşılması zor geldi.Dikkatli izleyince çok hoş tabi, ancak reklamcılar dışındakilere sormak lazım reklamdan hangi mesajı aldıklarını.
Sevgiler,
Arzu

Perşembe, 12 Ekim, 2006  
Anonymous Veli Şeffaf yazdı:

"...hiç kimse, bulunduğu ortamın koşullarının zorladığı bir rekabet insiyakıyla da olsa, üzerinde oturduğu dalın yapraklarını yolmamalı da onun için..."


Hmm! İlginç bir tespit bu Selim bey. Buradan "Ali Saydam, Ali Atıf Bir benzeri bir tavır içindedir" sonucu, iması, ithamını mı çıkarmalıyız? Zannetmiyorum.
Gerçi Ali saydam eleştirmiyor. Destekliyor. Olumluyor.

Peki bu olumlama Ali Saydam'ın yeni Yapı Kredi'yle olan (hizmet verme anlamında) bir iş ilişkisinin sonucu mu? Gerçekten bilmiyorum...

Bunun tersini de (olumsuzlama) bir an düşündüm de vakıaya uymuyor. Akşam gazetesinde yazıyor olması durumunu yani. Eski sahip, yeni sahip ve eski sahibin gazetesinde yazma gerçeği. Ancak dediğim gibi vakıaya uymuyor. Çünkü Ali Saydam burada olumlama yapıyor. (Elbette Ali Saydam buna asla tevessül etmeyecek biridir herhalde, bu yorumum bile ayıp kaçtı doğrusu)

Sizi de 'bunları mı kastediyorsunuz' diye itham etmiş olmak istemem Selim bey ancak benim gibi cehaletinden anlam çıkaramadığı için (yanlış?!) yorumla anlam çıkarmak zorunda kalanlar veya kötü niyetinden başka başka anlamlar çıkarmak isteyenler olabilir.

Yani, tefsirinize muhtacız Selim bey! Yazınızın burasına odaklandığım için de üzgünüm ancak merak ettim yahu.

Cuma, 13 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Hayır hayır hayır! Aman, yanlış anlaşılmayayım.

İletişim araçlarının tek tek tamamında “tam bir iletişim” sağlama noktasında zaaflar vardır. Yazı da böyle... Bir de benim gibi ifade etme sorunu yaşarsanız, olacağı budur.

Hiç anlaşıldığı gibi değil yani...

Öyle bir şey iddia değil, iftira olurdu ancak. Ben sadece görünenlerden bir analiz yaptım. Zaten böyle bir şey mevcut gerçeklere uymadığı gibi Ali Saydam’ı da bundan tenzih ederim.

O ifadeden kastım, gazetelerdeki iletişim yazarları arasındaki rekabet durumuydu. Kendi aralarında bir rekabet pek de anlamlı olmadığı için gazeteyi kastederek “bulunduğu ortamın koşullarının zorladığı bir rekabet” dedim. Sadece budur.

Peki bunu nerden çıkardım? Her şey o kadar açık ki...

Yeni ambleme itiraz edenler arasında Saydam’ın muhatap alacağı tek kiş var; Sabah’tan Nuran Yıldız. Nuran Yıldız bir akademisyen, Ali Saydam’ın formasyonu ise iletişim değil. Kendini piyasada “sektörel otorite” konumuna getiren Ali Saydam, ona göre sektör tecrübesi olmayan ise Nuran Yıldız.

Size bir karine daha... Ali Saydam, Akşam’daki yazısının başında “Bu arada logo ile amblem arasındaki farkı çevrenizdekilere bir sorsanıza... Bakınız ne kadar eğlenceli yanıtlar alacaksınız...” diye bir ifade kullanıyor. Nitekim Yıldız, ilgili yazısında, bana göre de “amblem” demesi gereken yerlerde “logo” sözcüğünü kullanıyor. Burada Ali Saydam’a katılıyorum, ama bu konuda bir miktar ihtilaf yaşandığı için o konunun üzerine gitmedim. Amblem yazı içermeyen grafik simgedir (koç başı), logotayp ise markanın özgün yazısıdır (Yapı Kredi). Logo, logotaypın kısa kullanımı olmasına rağmen amblem ve logotaypı birlikte ifade edecek şekilde de kullanılıyor. Yani bir karmaşa var ve bundan herkes nasibini almış durumda. Burada beni ilgilendiren, Ali Saydam’ın bu ifadesinin de, doğrudan Yıldız’ı hedef aldığını gösteren bir kanıt olmasıdır.

Yani iftria etmedim, haksız ithamda bulunmadım; apaçık görünenler üzerinden olguyu yorumladım.

Lütfen satır aralarından başka ithamlar aramayalım.

Bu, Saydam’la Yıldız arasında bir meseledir. Beni ilgilendirense, bu eleştiride Saydam’ın usul dairesinden çıkması, Yıldız’ı amatörlükle itham ederken, ister istemez Yıldız’la benzer görüşleri paylaşmam nedeniyle (ki benim yazılarım Nuran Yıldız’ın yazısından önceki bir tarihte kaleme alınmıştır) bana da zımnen aynı ithamın yönelmiş olmasıdır.

Cevap hakkı doğdu dememdeki kasıt da budur.

Konuyu açmama fırsat verdiğiniz için teşekkür ederim Veli Şeffaf. Keşke isminizi de gerçekten “şeffaf” bir şekilde verseydiniz. Burada kriminolojinin kapsamına girecek işler çevirmiyoruz ki!

Cuma, 13 Ekim, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Yapi Kredi logosu... Bir paradigmanin iflasi!
------------ --------- --------- ---------

Dunyayi kendi algilarimiz, deneyimlerimiz ve
cikarsamalarimizla goruyoruz.

Algilarimiz bile sorgulanabilir, cunku astigmati olan
biri ile normal biri arasinda reel durum sabit olmasina ragmen bir farklilik olusur.

Mesela, dunya ve evren aslinda isiklar icinde degildir. Yani parlak olan isik degildir, isik aslinda
bir dalga boyudur ve bizim algilama sistemizi onu
gorme sistemimizin kodlarina gore tanimlayarak parlak halde gormemizi saglar.

Yani bizim gorduklerimiz, yoktur demiyorum ama tamamen gorme sistemimizin olusturdugu oznel bir yanilsamadir.

Petek goz sistemli bocek ile, ses dalgalarina gore bir cesit gorme sistemi olusturan yarasanin ya da yakinlasan tehlikeyi abartan balik gozunun algiladigi dunya bizimkinden cok farklidir.

Mesela, biz dunyayi renklerle goruruz. Oysa reel
evrende renk yoktur. Sadece nesnelerden yansiyan dalga boylari soz konusudur. Nesneler bazi dalga boylarini yutar bazilarini yansitir. Biz, yansittiklari dalga boylarinin kodlamalarina gore bu kirmizi, su mavi deriz.

Tuhaf olan sudur ki, biz nesnelerin yansittigi yani
yutmadigi dalga boyuna bakip bir nesnenin rengini
tanimladigimiz icin, aslinda onu sahip olmadigi dalga boylarina, yani renklerine gore tanimlariz.

Daha onceki bir yazimda da vurguladigim gibi,
siyah butun renkleri yutar ve algi sistemizinin
kodlamasina dahil olan hicbir rengi yansitmaz.
Beyaz ise tam tersi, butun renkleri yansitir.
Bu acidan bakinca, siyah nesnede butun renkler
mevcutken, beyaz dedigimiz nesnede hiç renk yoktur.

Beyaz sandigimiz siyah, siyah sandigimiz beyazdir
aslinda...

Deniz mavisi olmadigi icin mavi, portakal turuncusu
olmadigi icin turuncu gorunur. Gorme sistemimize gelen goruntu, bir fotogragin negatifi gibidir. Sistem onu tersine kodlamayla (reverse coding) revize eder.

Bizim algiladigimiz, gercegin kendisi degil, bu revize edilmis goruntudur.

Tab edilmemis renkli bir filmdeki gibidir retinamizin
arka karanlik odasina gelen goruntu. O karanlik
noktada, siz onu karanlik oda seklinde yorumlayiniz, renkler tersine islenerek beyne gelir ve tanimlanir. Isik reel dunyada gordugumuz sekilde
parlak degildir, o karanlik odada isilti sekline donusur ve bize aydinlik gorunur.

Subjektivizm, oncelikle dis dunyayi algilama seklimizi belirleyen algilama sistemimizin kendisinde mevcuttur.

Revers yani tersine kodlama sonrasi beyinde algilanan renk, beyinde depolanan bilgiler isiginda yeniden degerlendirilir.

Burada o algilanan renkle ilgili gecmis deneyimler
devreye girer. Daha onceki portakal goruntuleriyle
ortistugu icin, o goruntu portakal seklinde
tanimlanir.

Simdi gelelim Sayin Saydam’in Yapi Kredi logosu
tamamdir iddiasina....

Cok buyuk laf etmis.

Etsin tabii...

Ama bu is, tamam demesiyle tamam olmuyor.

Algi, yazimin girisinde de acikladigim gibi, paradigma icerir.
Sayin Saydam bu gercegi dikkate almadan logo
tamamdir diyor. Ben de ustune bas basa, bu amblem
ve logo tamamen bir fiyaskodur, diyorum.

Neresi tamam? Marka adi Yapi Kredi, logoda boyle yaziyor... Ama amblemde leylek ucmus, yerine koc basi gelmis. Alti memishane ustu sishane bir duruma Sayin Saydam tamamdir diyor...

Paradigmasinin iflasi buradan basliyor.

Tamam, logo ile amblem birbirini tariflemez ama, ismine domates deyip resmine hiyar koyamazsin.

Yapi Kredi marka adini degistirip, amblemini logosunu tumuyle degistirmis olsaydi, mesela daha onceki Kocbank durumundaki gibi bir butunsellik kurulmus olsaydi logo tamam olurdu.

Ustune ustluk, yazisinda amator gozlerin logoyu yadirgamasindan soz etmis...Ve buyukluk edip, bunu dogal karsilamis...

Adama sormuslar adin ne diye, mulayim demis. Sert olsan ne yazar? Adin yapi ile kredi kelimelerinden olusuyor... Amblemin ise koc basi...

Buna ragmen, uysa da olmus, uymasa da olmus diyor Sayin Saydam...

Yazisinda iddia ettigine gore, amblem ve logo arsindaki farki da iyi biliyor ya...

Ya bildiklerini yanlis biliyor da farkinda degil...

Ya da tersine kodlama surecinde, birseylerin kendisini boyle soylemeye zorluyor...

Kendisince tamamdir YapiKredi logosu...

Ama benim retinamdan beynime gelen algi, paradokslarla dolu....

Alti sishane, ustu memishane paradoksu...

Logo denilen sey birseyler yazar, okumasini bilene...

Amblem denilen sey de logoyu butunler, gormesini bilene....

Sayin Saydam, tamam diyor, tartismaya mahal vermeden... Kesinlik koyuyor... Ve amatorlukle sucluyor tamam demeyenleri...

Ya gorduklerimiz baska seyler... Ya da beynimize gelenler...

Arada birsey var, anlamadigim...

ibrahim akar

Cuma, 13 Ekim, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

"Adı Yapı Kredi olan yeni bir Koçbank"

İşte benim de diyeceğim buydu! Aynen öyle!

İbrahim Akar da çok güzel yazmış ama yanlış algılıyor maalesef: Yeni Yapı Kredi'nin logosunda "Yapı Kredi" falan yazmıyor ki! Resmen ve alenen "Koçbank" yazıyor, gelvelakin biz "Yapı Kredi" olarak okuyoruz eski alışkanlıkla!

Yapı Kredi'nin toprağı bol olsun! Leylek öyle bir küstü ki, kendine ait ne varsa beraberinde götürdü uzak diyarlara!

Cumartesi, 14 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Ne kadar çok öğrenilecek şey var hayatta be İbrahim! İnsanın ömrü yetmez.

Ama moralimizi bozmayalım; her şeyi de bilmek zorunda değiliz ya!

Yorum için sağol.

Cumartesi, 14 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Senin gibi küsüp Yapı Kredi’deki hesaplarını mesela Garanti’ye kaydıranların oranını çok merak ediyorum doğrusu Metin kardeşim. Tabii ki fazla değildir, ama birkaç kişi olsa bile eni konu bir “tavır” yani!

Gerçi sizinkisi de biraz amatörlük sayılır. Zamanla alışırsınız!

Cumartesi, 14 Ekim, 2006  
Blogger ssbb yazdı:

İlk yorumumda direniyorum: Sizi bir gazetede köşe edinmeye kararlı görüyorum. Hakkınız da...
Yazınızı bu bakış açısıyla biraz uzun ,lafı fazla dolandırır, fazlasıyla kibar bulduğumu söylemeliyim. (Ali Saydam'dan hiç hazzetmiyorum, o ayrı)

Pazar, 15 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

İltifatın için teşekkür ederim, ama “Kararlı görüyorum.” deyince böyle bir hedefim varmış gibi anlaşılıyor. Yok.

Yanlış ya da eksik anlaşılma kaygısının yazılarımı biraz uzattığının ve beni pekiştirme amaçlı tekrarla düşürdüğünün farkındayım. Bir de, burası gazete gibi sınırlı olmadığı için bunun konforundan ötürü yayılıyorum ve toparlanamıyorum herhalde. Zaten sen de “gazete yazısı” bakış açısıyla değerlendirdiğini söylemişsin. Uyarılar için de teşekkür ederim.

Pazartesi, 16 Ekim, 2006  
Blogger Mustafa Avcı yazdı:

Peki! yarın bir nedenle Koç grubu Yapı Kredi ortaklığından ayrılmak isterse yada gereklilik olursa; o zaman amblem gitti kaldı logo(tayp) mu olacak? ve bu eksiklik algılama kökenli bir marka değer kaybı oluşturur mu?

Salı, 24 Ekim, 2006  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home