20 Haziran 2020 Cumartesi

| Ayasofya elbette camidir, hatta camiden de ötedir

Bir süre önce sosyal mecra hesaplarımdan Ayasofya ile ilgili olarak şu görüşümü paylaşmıştım: “Ayasofya, yaşayan müze (living museum) statüsüne sokulabilir. Minber ve mihrabın olduğu bölüm namaz kılmak için uygun, orada beş vakit namaz kılınsın. Namaz bölümünün hemen arkasına koltuk sıraları konsun, pazar günleri öğlen namazına kadar Ortodokslar isterlerse ayin yapsınlar. Adı da Ayasofya Camii ve Müzesi (Hagia Sophia Mosque and Museum) olsun. İbadet için gelenlerden giriş ücreti alınmaması nasıl sistematize edilir, onu da müzeciler düşünsün. Danıştay, Bakanlar Kurulu, TBMM vs. hiçbir şeye de gerek yok. Müze Müdürlüğü ‘yaşayan müze’ düzenlemesini bir çırpıda yapabilir.”


Biraz tepki alacağımı kestirebiliyordum ama kıyamet kopacağını düşünemedim. Demek ki iletişimciler de iletişim kazası yapabilirmiş. E, adı üstünde, kaza!

Ayasofya’nın Türk halkının büyük çoğunluğunun her zaman pek aklında olmasa da müze olmaktan çıkarılıp camiye dönüştürülmesinden memnuniyet duyacağını tahmin etmek zor değildir. Yapılan güncel kamuoyu yoklamalarında bu oran %70’in üstünde görünüyor. Bunun yanında müze kalmasının uygun olacağını düşünenler de var. Yani Ayasofya toplumun fay hatlarından birini oluşturuyor. Bu da suhuletle ve soğukkanlılıkla sağlıklı bir tartışmayı engelliyor. Din, siyaset, hamaset, popüler kültür dalgaları arasında analitik yaklaşımların değer görmeyeceğini bilmekle birlikte bunda ısrar etmenin vicdani bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.

Bana göre ise Ayasofya, cami olmasını isteyenlerin de müze kalsın diyenlerin de gördüklerinin çok çok ötesinde bir değerimizdir. Evet, bir dünya mirasıdır ama bizim değerimizdir ve bizim hükümranlığımızdadır. Şöyle değerlendirmek lazımdır; onu beş yüz yıl cami olarak kullanan da müzeye dönüştüren de bizim irademizdir. Şimdi tekrar camiye dönüşütürülecekse de öyle.

Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesini talep edenlerin birkaç argümanı var. Öncelikle buranın bir vakfiye olduğu, müzeye dönüştürülerek vakfiye sahibinin, yani Fatih’in arzusunun hilafına hareket edildiği bu argümanlardan biridir. Vakfiye sahibinin arzusu elbette önemlidir ancak bunun ne gibi hukuki temellerinin olduğunu bilmiyorum. Gerçi bunu savunanların ortada dolaştırdıkları uydurma bir vakfiye metninden niye medet umduklarını da anlamak zor. Zor olmasa bile böyle manipülatif gayretler yakışmıyor? Daha önemlisi ise benim önerimde cami hüviyeti neredeyse bütün unsurlarıyla ifa edildiği için vakfiyedeki arzu da yerine getirilmiş oluyor. Ayrıca vakıf senedine uygun kullanımdan söz edeceksek ileride yazacağım nedenlerle I. Mahmud’un da buna aykırı davrandığını söyleyebiliriz.

Bir başka argüman Ayasofya’nın bir “kılıç hakkı” olduğudur. “Kılıç hakkı” söylemi üzerinde biraz düşünmek ve temkinli olmak gerekir. Tabii bunu uzmanları bilir, İslam hukukunda böyle bir hak varsa bile kılıcın kullanılma hukuku diye de bir şey var, mesela onunla örtüşüyor mu? Ayrıca kılıç, hükümranlık demektir. Böyle bir haktan söz edersek şu anda hükümranlığın başkalarında olduğu yerlerdeki camilerin güvenliği de tehlikeye girmez mi? Gerçi onlar zaten istediklerini yapıyorlar denebilir ama biz bunlara evrensel hukuk çerçevesinde itiraz ediyoruz en azından. “Kılıç hakkı”nı fazla dillendirecek olursak İslam mabetlerine karşı duyarsızlıklarını bildiğimiz özellikle Yunanistan ve Bulgaristan başta olmak üzere bazı Balkan ülkelerinin, hatta İsrail’in eline kendi ellerimizle güçlü bir argüman tutuşturmuş oluruz. Bunu Ayasofya bağlamının dışında söylüyorum; daha olgun bir bakışla “Onlar yaptı, biz de yaptık.” ile “Onlar yaptı, biz yapmadık.” arasındaki ahlaki üstünlük nerededir, hiç mi umursamamalıyız?

Ayasofya’nın “fethin sembolü” olduğu yönündeki argüman da haklıdır. Fakat konuya özgüvenle bakarsak bence Ayasofya’yı kuşatmış dört minare, fetihten sonra belli zamanlarda eklenmiş mihrap, minber ve müezzin mahfili, kubbeye yazılmış ayet, müze olduğunda dışarı çıkarılamamış Allah, Muhammed ve dört halifenin isimlerini içeren hatlar da fethin sembolü olmaya yeter. Duvarlardaki mozaikler bile birer fetih sembolüdür. Hatta Ayasofya’nın tamamen camiye dönüştürülmesiyle gelecek nesiller arasında zaman içinde bu sembol olma özelliği unutulabilecekken bu haliyle hiçbir zaman toplumsal hafızadan silinmeyecek, her görüldüğünde fethi hatırlatacaktır.

Tabii “fethin sembolü” derken “fetih” üzerinde daha çok kafa yormak gerekir ki Ayasofya’nın gerçek anlamda neyin sembolü olduğu daha iyi anlaşılabilsin. Özellikle Fatih’in fethinden anlaşılması gereken, onun, Ayasofya’yı camiye dönüştürürken bile tüm mirasına sahip çıkması, dini, kültürel, sosyal, siyasi tüm değerlerini temellük etmiş olmasıdır. Böylece büyük bir kültür anıtı olan Ayasofya’nın kimliği üzerine, eskiyi yok etmeden yeni kültür değerleri yüklenmiştir. Ayasofya tüm kimliği ve kültürüyle birlikte fethedilmiştir, dört duvar ve bir kubbe olarak değil. Mevcut Ayasofya söylenceleri üzerine yenileri eklenmiş, bazıları da İslamileştirilmiştir. Fatih fetihle birlikte Doğu’yu ve Batı’yı Ayasofya’da birleştirmiştir. Hatta öyle ki Doğu Hristiyanlığının Batı’nın içinde eriyip gitmesini engelleyen de odur. Nitekim o ancak bu kuşatıcılığı ile dünya imparatoru olabileceğinin bilincindeydi. Eğer o mirası yok etmeye kalksaydı –ki bunu çok kolaylıkla yapabilirdi- onu yönetemezdi de. Devlet yönetiminde de Bizans’ın etkilerine açık olan Osmanlının bin yıllık Bizans İmparatorluğuna son vermediği, onu devam ettirdiği Fatih’in aynı zamanda Kayser-i Rûm (Roma İmparatoru) ünvanını da kullanmasından bellidir. Ayasofya fethin simgesi olduğu kadar özgüvenimizin de simgesi olmalıdır, özgüven sorunumuzun değil.

Gerekçeleri her ne olursa olsun Türkiye’de Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesiyle bir yenilmişlik duygusu yaşayan, bunu bir egemenlik zaafıyeti olarak düşünen, tekrar camiye dönüştürülmesini ikinci bir fetih olarak gören insanların samimi taleplerine göz kapamak da mümkün değildir. Benim önerdiğim yöntemin bu talebi karşılayamadığı söylenemez. Fakat coşkuların ve duyguların kabardığı ortamlarda daha serinkanlı önerilerde bulunmanın ya bunların ciddiye alınmaması ya da ciddi tepkiler verilmesine yol açtığını görüyoruz. Olsun, bu da burada tarihe bir not düşmek şeklinde bulunsun. Belki bir gün birilerinin işine yarar.

Ayasofya’nın müze kalmasını isteyenler ise konuyu seküler bir bakışla değerlendiriyorlar. Belki daha önemlisi altında Atatürk’ün imzası olan bir kararnameyle müzeye dönüştürülen caminin tekrar eski fonksiyonuna dönmesinin onun iradesine karşı bir hareket olacağı yolundaki kaygıdır. Bu arada, Atatürk’ün kararnamedeki imzasının sahte olduğu yönündeki iddiaların inandırıcı bir yanı yoktur. İnsan birkaç yıl boyunca kendi sahte imzası doğrultusunda hareket eder mi? Eğer bizzat kendisinin kararnamenin bu gibi tartışmalara konu olması yönünde bir kastı yoksa.

Bir de, her şeyden bağımsız olarak, uluslararası konjonktürün buna uygun olmadığını, dünyadan gelecek tepkileri gögüsleyebilmenin Türkiye’yi gereksiz ve yorucu bir çabaya sevk edeceğini, zaten ekonomik kriz yaşadığımız şu günlerde böyle bir hareketin anlamsız olacağını dile getirenler var.

Bu görüş ve talepleri tek tek incelediğimizde hepsinde az ya da çok haklılık payı olduğunu görebiliriz. Fakat genel anlamda hepimizin kaçırdığı bir şey var. 2020 yılındayız ve bizim meseleye Fatih’ten de Atatürk’ten de farklı bakabilmemiz gerekir. Bugün artık Ayasofya Fatih’in aldığı ya da Atatürk’ün müzeye dönüştürdüğü Ayasofya değildir. Bakış açımızı etkileyecek, hatta belirleyecek parametreler de çok değişmiştir.

Her çağın maddi koşullarının oluşturduğu kendi paradigması vardır. İstanbul’u fethettiğinde dönemin anlayışı çerçevesinde “usûl olduğu üzre” ve “kılıç hakkı” olarak Ayasofya’yı camiye dönüştüren büyük sultan Fatih’le bir empati kurabiliriz ama bunu ancak o dönemin paradigmasını bilirsek yapabiliriz. Bugünün paradigması ise farklıdır. Mesela bugün Atina’yı fethedip oradaki kiliseleri camiye dönüştüremezsiniz. İngilizler de İstanbul’u eskiden olduğu gibi işgal edip Sultanahmet’i kiliseye çeviremezler. Bu, güçle veya yapıp yapamama kudretiyle ilgili bir durum değildir. Buna hiç tevessül eden çıkmayacaktır ya da yoktur anlamında söylemiyorum tabii, en azından zihnen insanlığın geldiği nokta burasıdır.


Elimizde yeryüzünde eşi benzeri bulunmayan, dini, kültürel, ekonomik, politik ve turistik amaçlarla birçok bakımdan değerlendirebileceğimiz muhteşem bir anıt var. Bunu salt camiye dönüştürmek belki dini amaçlara hizmet edebilir ama beş yüz yıl cami olarak kullanılmış, Fatih ve Osmanlı marifetiyle üstüne İslam mührü basılmış anıtsal bir yapının daha geniş bir çerçevede değerlendirilmesi İslam için daha büyük bir hizmet değil midir?

Elbette Ayasofya fethin sembolüdür, bundan vazgeçmek de mümkün değildir ama üstünden pagan kültüründen başlayarak Roma, Bizans ve Osmanlı geçmiş, bütün bu değerleri üstünde biriktirmiş, Anadolulu, Ermeni, Latin, İsviçreli mimarlardan sonra Mimar Sinan’ın ve başka Osmanlı mimarlarının da eli değmiş bir anıtı sadece bizim anladığımız dar kapsamıyla fethin sembolü olmakla sınırlamak elimizdeki zenginliği yoksullaştırmak demektir. Oysa onu bu değerleriyle birlikte yaşattığımızda fethin anlamı daha da yücelecektir.

Aslında şunu da kabul etmemiz gerekir ki Osmanlı sadece Bizans’ı ve Ayasofya’yı fethetmemiş, Bizans ve Ayasofya da mimarisi ve müziğiyle Anadolu İslam kültürünün yeni bir biçim almasına yol açmıştır. Bugün Edirne’den Ardahan’a kadar tüm Anadolu coğrafyasında cami mimarimiz Ayasofya’nın izlerini taşımakta, mevlitten salavatlara kadar dini müziğimiz Ortodoks ilahilerinin makamlarıyla icra edilmektedir. Osmanlı camileri, hatta bugünkü gecekondu betonarme camilerimiz bile Ayasofya olmadan açıklanamaz. Yani sadece biz Ayasofya’yı almadık, Ayasofya da bizi aldı.


Bu resimler Abdülmecid döneminde Ayasofya’yı restore etmek için gelen İtalyan mimarlardan Gaspare Trajano Fossati’ye ait. Bu şu demektir, eserlerden anlaşılacağı üzere 1847’de bile Ayasofya’da Serafim Melekleri ve haç kabartmaları görülüyor. Bizans Devri Muhafızlar Salonu’nu gösteren üçüncü resimdeki kalabalığa karışmış bazı insanların şapka ve kıyafetlerinden anlaşılıyor ki bunlar gayri müslim. Son resimde kadınlı erkekli sol kapıdan girenler de öyle. Ve son derece rahatlar caminin içinde. Çünkü ister Batı’dan ister imparatorluğun başka merkezlerinden gelenler için Ayasofya geniş bir coğrafyaya yayılmış imparatorluğu temsil eden, o kozmopolitliğe açık bir merkezi yapı özelliği taşımaktadır.

Fatih’in Ayasofya’yı camiye dönüştürdükten sonra yapı içindeki ikona ve freskleri kazıtmamış olması olması, hatta Hristiyani bir ıstılah olan Hagia Sophia’yı (Kutsal Bilgelik, yani Kutsal İsa) hiç değiştirmeden kullanmaya devam etmesi yukarıda da değindiğim gibi hem bir emperyal zorunluluk hem bir zarafet ve hoşgörü simgesi hem de sınırsız bir özgüvenin eseridir. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’de Ayasofya’daki fresklerden söz etmesi, hatta bazı yabancı gezginlerin de tanıklıkları bunların üstlerinin 17. yüzyıldan sonra sıvandığını göstermektedir. Bugünün anlayışının bu tavrı sürdürebileceğinden emin miyiz? Peki, bunu değiştirmek, yani üstlerini yeniden sıvamak Fatih’in hatırasına hürmetsizlik olarak düşünülemez mi?

Bu mozaiklerin üstlerinin 1795’te I. Mahmut döneminde kapatıldığı da ifade ediliyor. Bu, acaba Osmanlı yönetiminde yenilgilerle başlayan bir özgüven sorununun başlamasının bir işareti olarak görülebilir mi, bilmiyorum. Bunların en azından bazılarının Fossati’nin resimlerinde göze çarpması ise belki padişahların anlayışlarına göre zaman zaman kapatıldığı, zaman zaman açıldığını düşündürüyor.

Ayasofya’nın son sahibi biziz ve hükümranlık hakkı bizdedir. Bunu kimse değiştiremez. Ne karar verirsek, ne yaparsak kendi irademizle ve kendi egemenlik hakkımızla yapacağız. Fakat birçok parametreyi dikkate alarak.

En azından bazı sosyal mecra tepkilerinin üslubu ve seviyesinin mazereti olmasa da bir yerde kısmen bunlara hak verilebilir. Meramı bir paragrafa sığdırmak kaygısından “Ortodoks ayini” konusu tek binada iki mabet gibi algılanmış olabilir. Oysa öyle değil, bu, an itibariyle hükümran olanın alicenaplığıyla mabedin 1453 öncesi sahiplerinin kültürel mirasçılarına lutfedilmiş bir izin olacaktır. Bu küçük hareket ise insanlık barışı için çok büyük bir örneklik teşkil edecektir. Yakın çevremden edindiğim intiba bu konudaki hassasiyetin çok yoğun olduğunu gösteriyor. Mesela böyle kısıtlı bir iznin kelebek etkisi yaratacağını, bu uygulamaya imza atan partinin Türk siyasi tarihinden silineceğini söyleyen güvendiğim arkadaşlar var. Eğer gerçekten durum böyleyse ben gerçeklikten uzak bir hayal dünyasında yaşıyorum, son derece yanlış bir algıya sahibim demektir. Gerçi bir zamanlar Ayasofya’da Ortodoks ilahi konseri de verilmiş, bu da bir ibadet sayılır ama konuyla ilgili pek bir tepkiye rastlamadım. Tabii böyle bir konsere izin verildi ve icra edildiyse içinde Fetih Suresi’nin okunmasına tepki verilmesi de çok anlamsızlaşıyor. Niye okunmasın?

“Ortak mabet” fikrinin egemenliğin bir kısmının devri gibi algılandığını görüyoruz. Dediğim gibi ben “ortak mabet” fikrini savunmuyorum ama öyle olsa bile tarihteki bazı örnekler bunda İslami açıdan yine bir sakınca olmadığını gösteriyor. Mesela Şam Emeviye Camii fetihten sonra 70 yıl boyunca aynı yapı içinde kilise ve cami olarak işlev gördü. Fethe rağmen bu hakkı Hristiyanlara verenler de o zamanın hükümranı olan Müslümanlardı.

Gerçi “Katoliklere de bir yer ayarlayalım, Yahudiler ve Budistlerin başı kel mi?” gibi alaycı eleştiriler de olmadı değil ama bunların fazla üstünde durulacak bir ciddiyeti olmadığı ortadadır. Burada konu Ortodokslarla Müslümanlar arasındadır. Önerimle adını bile anmayı kirletici bir unsur olarak gördüğüm bir örgütün geçmiş dönem faaliyetleri arasında bir bağlantı kurulması ise öküzün altında buzağı değil, buzağının altında öküz arama hastalığının bir sonucu olsa gerek.

“Endülüs’te bir tane cami mi bıraktılar?” ya da “Balkanlarda camilerimizi diskotek yaptılar, biz niye onlara Ayasofya’da kısmi de olsa ibadet hakkı tanıyalım?” şeklindeki itirazlara hayatını Bosna Müslümanlarına adamış Aliya İzzetbegoviç’in ikazıyla cevap vermek en doğrusu: “O zaman senin ondan ne farkın kalır?”

Dönemin reel-politiği bize böyle bir sonuç armağan etmiştir. Sadece bizde değil, birçok ülkede benzer sonuçlar vardır ve bunlar aynı zamanda bugünün fiili durumunu oluşturmaktadır. Fiili durumu değiştirmek değil, sadece günümüz paradigmasına, hatta bizim için Türkiye’nin barış mesajlarına ve İslam’ın temel ilkelerine daha uygun yeni çözümler üretmek herkes için insani bir görevidir. Tarihin akışını değiştirmenin, geriye sarmanın imkanı da anlamı da yoktur, burası nihai fonksiyonu itibariyle camidir. Mesela Endülüs’te şimdi bir kilise-müze olan Kurtuba Camii’nde Müslümanlara da kısmi ibadet hakkı tanınması o eserin geçmişine saygının bir ifadesi olacaktır. Keşke İspanya yönetimi de bunu yapabilse.

Bu arada, Türkiye Ermeni Patriği Sahak Maşalyan’ın “Ayasofya ibadete açılsın. Mabet yeterince büyük. Hristiyanlara da bir alan tahsis edilsin. Dünya dinsel barışımızı, olgunluğumuzu alkışlasın. Ayasofya çağın ve insanlığın barış sembolüne dönüşsün.” şeklindeki açıklamasını zarif bir hareket olarak görmekle birlikte bizi bağlamaması gerektiğini de söylemem gerekir. Çünkü Ayasofya’nın “ortak mabet” olarak kullanılması müze öncesi kimliğiyle uyumlu değildir. Dediğim gibi burası her şeyden önce camidir ve Ortodokslara kısıtlı bir zaman diliminde ibadet izninin verilmesi cami kimliğine gölge düşürmeden yapılmalıdır. Yani bu izin ev sahibi ve misafir ilişkisi şeklinde kugulanmalıdır. “Minarelerine de çan takalım bari.” şeklindeki alaycı yaklaşım sahiplerine ise tarihi boyuna Ayasofya’da hiçbir zaman görkemli bir çan kulesi olmadığını, Ortodoksların çana karşı ilgilerinin her zaman zayıf olduğunu hatırlatmak yeterli olacaktır.

Tabii bu tartışmalarda gerçekten İslami ilkelerin ne kadar dikkate alındığı da şüphelidir. Yani İslami açıdan bir başka dine ait mabedin camiye dönüştürülmesinin İslam fıkhı açısından doğru olmadığı kesinlik kazansa bile ahalinin bunu dinlemeyeceği, olaya dini değil, daha farklı bir pencereden bakacağı anlaşılıyor. O nedenle bu tartışma özünde İslami bir tartışma da değildir.

Yaşım gereği elli yıldır her birkaç yılda bir hemen hepsi sonuçsuz kalan bu tartışmaları dinledim. Geçen yıl yine gündem olmuştu, Cumhurbaşkanı “Önce Sultanahmet’i doldurun, oyuna gelmeyin.” dedi. Şimdi de sonuçsuz kalacağı çok muhtemel. Muhtemel diyorum ama belki iktidar bu kez kararlı olabilir. Nitekim şimdi muhalefet de direnç göstermediği için iktidar zor durumda kalabilir. Yine de iç politikada zor durumda kalmak dışarıdaki tacizlerden daha hafif olarak değerlendirilebilir. Cumhurbaşkanı’nın Balkanlarda Osmanlı camilerinin zarar göreceği yolundaki uyarısını bir yıl içinde ortadan kaldıracak bir gelişme olduğunu düşünmek de zor. Özellikle kendisini Doğu Hristiyanlığının mirasçısı gören Yunanistan, ardından AB, hatta tam seçim öneci ABD ve Trump’ın salvolarıyla karşılaşabilme ihtimalleri de yok değil. (Bu arada Yunanistan’ın Bizans’la bağının kavmî değil, sadece dini olduğunu da belirtmek gerekir.) Daha da ötesi Putin’in anlaşmazlık içinde olduğu Rum Patrikhanesi’nden rol çalmak ve Ortodoks dünyasında itibar kazanmak için neler yapabileceği meçhul. Aslında Batı Hristiyanlığının Ayasofya üzerinde hiçbir söz hakkı yoktur ama iş siyasete gelince farklı parametrelerle de olsa her devlet kendinde bu hakkı görecektir. “Egemenlik bizdedir, bütün bunlardan bize ne, tam tersine inadına açmalıyız.” diyebiliriz, hatta Yunanistan Dış İşleri Bakanı’nın münasebetsiz beyanları sinirlerimizi zıplatmış da olabilir ama bu duyguları halk olarak biz yaşarız, devletler ise duygusal davranmaz, bütün bunları analiz eder, rasyonel düşünür ve rasyonel karar verir. Sonuçta güç bizdedir, karar ne yönde olursa olsun bu kararı biz vereceğiz.

“Efendim, Türkiye devleti kimin ne dediğine bakmaz, eğer kimin ne dediğine bakacaksak, ürkeceksek ve korkacaksak PKK ile de savaşmayalım, Akdeniz’de gaz da aramayalım, Libya’da da maceraya girmeyelim çünkü adamlar bu hareketlerimizin hepsine karşılar.” diyenler de var. Oysa bunları Ayasofya gibi derin bir mevzuyla karşılaştırmak nitelikleri itibariyle mümkün değildir. Zaten benim temel motivasyonum bu da değil, daha önemli olan Ayasofya ile dünya halklarına vereceğimiz mesajdır, devletlere değil. Bu mesajın içeriği, tonu, dozu ve etkisinin ne olacağını düşünmeliyiz diyorum.

Uygun bulmamakla birlikte camiye dönüştürüldü de ben buna itiraz ediyor değilim. Eğer dönüştürülemiyorsa bu konuda samimi olanlara ‘yaşayan müze’ konseptini önerdim. Hala da öneriyorum, geri adım atacak değilim. Yani minarelerde ezan (ki zaten okunuyor), içeride de beş vakit namaz.


Ayasofya’ya ibadet amaçlı kullanımın ötesinde doğrudan cami statüsü verdiğimizde, her ne kadar Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez bir sakınca olmadığını söylüyorsa da, oradaki mozaiklerin bir şekilde kapatılmamasının bugünün anlayış ve alışkanlıkları çerçevesinde ciddi rahatsızlık yaratacağı açıktır. Oysa sadece ibadet amaçlı kullandığımızda mihrabın çok üstündeki İsa’yı ve biraz daha gerideki Serafim Melekleri’ni namaz kılınırken ışık oyunlarıyla ya da bir perdeyle kapatmak yeterli olacaktır. Nitekim Gümüşhacıköy’ün Maden köyünde Rum mübadillerden kalma camiye dönüştürülmüş bir kilisenin kubbesindeki mozaikler namaz vakitleri otomatik bir perdeyle kapatılmakta, sair zamanlar ise açılmaktadır. Aynı şekilde Alaçatı’da sonradan camiye dönüştürülmüş ama günümüzde Müslümanların hoşgörüsüyle Hristiyanların da ibadet edebildiği bir cami var. Yine Maden’de olduğu gibi bu camide de namaz vakitlerinde resimlerin üstü kapatılıyor.

Ayasofya UNESCO’nun Dünya Mirası listesindedir ve o listedeki adı Ayasofya Kilise, Cami ve Müzesi şeklindedir. Ben ise adını Ayasofya Camii ve Müzesi (Hagia Sophia Mosque and Museum) olarak öneriyorum. Hem son kullanım fonksiyonun cami olması da hem de bazı hassasiyetler nedeniyle “kilise”nin kullanılmasının gereksiz olduğunu düşünüyorum. Bu da bir hümükranlık imtiyazı olarak düşünülmelidir.

Ayasofya gibi UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde yer alan bir başka mabet de Kurtuba Cami ve Katedrali’dir. Bunun adı da UNESCO listesinde bu şekildedir. Burası da Müslümanların Endülüs’ten sürülmesinden sonra kiliseye çevrilmiştir. Kamu mülkiyetinde olan ve sadece küçük bir bölümünde ibadet edilen Kurtuba Cami ve Katedrali mülkiyet yasasında yapılan bir değişklik sonucu Piskoposluğun mülkiyetine geçmiş olmakla birlikte bu değişikliğe hem halk hem de uzmanlar tarafından karşı çıkıldı. Sonuç ne oldu bilmiyorum ama İslam tarihi ve eserleri konusunda uzman yüz akademisyen ve araştırmacı, İspanya hükümetini Piskoposluğun Kurtuba Cami ve Katedrali’ni mülkiyetine geçirmesini engellemeye çağırdı. Buradan da alacağımız dersler olabilir.

Aslında Müslümanların anlayışına göre 7. yüzyılda İslamiyet’in ortaya çıkışına kadar Ayasofya İbrahimi dinler geleneği içinde bir İslam mabedidir. Bir başka açıdan bakıldığında Fatih eski bir İslam mabedininin cami olarak yaşamaya devam etmesini sağlamıştır. Eski Ayasofya kültürüne karşı hoşgörüsünün temellerinde belki bu da vardır.

Sonuç olarak Ayasofya herhangi bir cami gibi Diyanet’e bağlanmak yerine mevcut statüsü korunabilir ama “yaşayan müze” konsepti içinde Müslümanlar hiçbir camiden eksik kalmayacak şekilde cuma namazı dahil olmak üzere ibadetlerini bütün rükünleriyle birlikte eda edebilirler. Fatih’in ruhu da bundan mutlu olacaktır. Pazar günleri kısıtlı bir saatte eğer isterlerse Ortodoksların da burada ibadet etmelerinden Fatih’in hiç müteessir olacağını sanmam, eğer onun kişiliğini tanıyorsak. Bizim için üzüldüğü çok şey vardır mutlaka, o ayrı.

Kurtuba’da kiliseye çevirdikleri camiyi gören İspanya kralı V. Karl, “Dünyada bir tek yerde görülebilecek bir şeyin yerine her yerde görülebilecek bir şey yapmışsınız.” demiş. Tabii ki onlar vahşice katliamdan geçirip kalanlarını da sürdükleri Müslümanların Endülüs’teki camilerinin gözünün yaşına bakmamışlardır ama ifade ilginçtir.

Jean Baudrillard’ın “İstanbul, jeolojik olarak da pek çok uygarlığın, kültürün dibe çökmesiyle oluşmuş bir tortu kenti. Amerikan kentlerinde yukarı, İstanbul’da ise derine doğru bir dikeylik söz konusu. (...) Bir tür derin zamansallık anlamında, düşler biçiminde de olsa kendini hissettiren tüm o fosil kültürlerden yayılan bir sızıntı söz konusu.” sözünün en büyük temsili Ayasofya’da yaşamaktadır. Ayasofya aracılığıyla bir kültür, sanat ve mimari tarihi yazabilir, onda İstanbul’un derinliğini görebilirsiniz. Bu tartışmanın hangi cephesi olursa olsun, bu derinliğin farkında olmadığı içindir ki konu yüzeyde kalmaktadır. Ayasofya’nın bir imparatorluğun camisi olmasıyla bir ulus devletin camisi olması arasında da çok büyük fark vardır. Maalesef çok küçük bir azınlık dışında değeri bilinemeyen, bu nedenle de hakkı verilemeyen bir anıtın artık yepyeni bir paradigmayla ele alınması lazımdır. Bu çabaya başta Kültür ve Turizm Bakanlığı da dahil olmak durumundadır.

Ayasofya’yı camiye dönüştürmek bir yüksek mahkeme ya da Bakanlar Kurulu kararı ile mümkündür ve kolaydır, önemli olan bununla yetinmemek, ötesi, iç ve dış komplikasyonlarını başımıza dolamak yerine daha pratik bir yöntemle daha yüksek bir yarar elde etmektir. Ayasofya öylesine değerli ve ağır bir yüktür ki bu yükü bence Diyanet İşleri Başkanlığı konumu ve fonksiyonu gereği sırtında taşıyamaz. Evet, dünyada dini mimarinin başyapıtı Ayasofya son beş yüz yıllık fonksiyonu da göz önünde bulundurulduğunda elbette bir camidir ama üstünde biriktirdiği değerlerle insanlığa hem Türkiye’nin hem İslam’ın barış mesajlarını iletecek, bu anlamda İslam’a Diyanet’e bağlı herhangi bir camiden daha fazla hizmet edecek büyük bir insanlık anıtıdır. Bu bakımdan ibadete açılmasıyla yetinilmemeli, daha ötesi gözetilmelidir.

Bu da bu yazının bonusu olsun. İki buçuk dakikada müzikle İstanbul tarihi... Tam on dokuz yıl önce kreatif direktörlüğünü yaptığım, on beş ünlü şairin İstanbul şiirlerini on beş ünlü ismin seslendirdiği, müziklerini Yücel Arzen’in bestelediği Şiir Şehir İstanbul Kitap ve CD projesinin introsu...