| Daha “üretim odaklı” ve daha “büyük” düşünmek...

Philip Kotler da farklı düşünmüyor: “Her şey bir markadır; Coca Cola, FedEx, Porsche, New York City, Amerika Birleşik Devletleri, Madonna, ve siz -evet, siz! Bir anlam ve çağrışım taşıyan her etiket bir markadır.”
“Marka nedir?” sorusuna verilmiş birçok cevap benzer vurgulara sahiptir. Fakat bu tanımları yapanların bir türlü “Marka, kavramdır.” diyememelerin nedeni belki de dilbilime uzak olmalarından kaynaklanıyor. Oysa bir dilbilim, mantık ve felsefe terimi olan kavram konusuna biraz eğilselerdi mutlaka aynı sonuca onlar da varacaklardı.
Kavram için bizi ilgilendiren anlamlara bakalım: 1. Bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, mefhum, fehva, konsept, nosyon. 2. fel. Nesnelerin veya olayların ortak özelliklerini kapsayan ve bir ortak ad altında toplayan genel tasarım, konsept, mefhum, nosyon. (TDK, Güncel Türkçe Sözlük)
‘Concept’, köken olarak hamile kalmak (conception) anlamına gelir. Beynin hamile kalması diyebiliriz buna. Beynin hamile kalması için bir döllenme gerekir. Döllenme, insan zihnine açılan duyu kapıları üzerinden gerçekleşen girdiler sayesinde olur.
Kavramlar insan zihninde döllenirler ve orada aynen anne karnındaki bir cenin gibi süreç içinde büyürler. Bu büyüme ve gelişme hiçbir zaman durmaz. Döllenme (ve beslenme) dışarıdan, gelişme ise içeridedir.
Herkes her kavramı kendi zihninde büyütür, bu nedenle kavramlar bir bütün olarak bir zihinden başka bir zihne taşınmazlar. Sadece kavramların üzerinde uzlaşılmış kodları sayesinde zihinlerdeki kavramlar açılır.
Bir şeyin, yani bir nesne, bir olay veya bir olgunun dört farklı varoluş düzeyinden söz edilebilir: (1) nesnel varlığı, (2) zihindeki varlığı, (3) sözdeki varlığı ve (4) yazıdaki varlığı . Mesela nesnel gerçeklikteki “elma”, bildiğimiz “elma”dır. Zihindeki “elma”, “elma” kavramıdır; “elma”nın zihindeki tasarımı, tasavvurudur. Sözdeki “elma” ise, “e-l-m-a” seslerinin bu sıralamayla oluşmuş ses kombinasyonudur. Yazıdaki “elma” da, “e-l-m-a” harflerinin bu sıralamayla yanyana getirilmesiyle oluşmuş tipografik formdur.
Aslolan ise elmanın gerçeklikteki ve zihindeki varlığıdır. Sözdeki ve yazıdaki varlığı elmanın göstergeleri arasında yer alır. Hatta şunu bile söyleyebiliriz: Nesnel gerçeklik de, bir anlamda kavramın kodudur.
Herkesin zihnindeki elma kavramı elbette öznel deneyimler ve kavrama süreçleri nedeniyle farklılaşır. Ama büyük ölçüde de ortaktır. Gerçeklikteki elma; deneyimler, duygular, inançlar, imajlar, renkler, çağrışımlar, anılar, öykülerden oluşan çok büyük bir zihinsel tasavvurun ortasında bir toplu iğne başı kadar kalır.
Soyut ve somut kavramlar diye bir ayrım varsa da, aslında kavramların hepsi soyuttur. Elma da aşk da... İster soyut ister somut olsun, kavramların her durumda zihinsel bir tasavvur olduğu gerçeği değişmez.
Kodlar, belli bir kitle tarafından üzerinde uzlaşılmış şifrelerdir. Biz “elma”ya “elma” deme konusunda aramızda uzlaşmışızdır. Bu uzlaşımın dışındaki kitlelerde “elma” kodu işimize yaramaz. Nesne, olay ve olguları önce kavramlaştırır, sonra da bu kavramları karşılayacak simgeler yaratırız. İşte, “elma” da dahil, tüm sözcükler kavramlara bir şifre bulma faaliyetinin sonucu olarak varlık bulmuşlardır.
Peki, biz Türkler, “elma”ya neden “elma” deriz? Bunun bir cevabı yok. Henüz tartışma sonuçlanmamış olsa bile, dilbilimcilerin çok önemli bir bölümü, kavramları şifrelerken yarattığımız sözcükleri oluşturan seslerle ilgili nesneler arasında bir nedensellik ilişkisi söz konusu olmadığını savunmaktadırlar. Bu nedenle, sözcüklerle anlamları arasında da bir nedensellik ilişkisi yoktur.
Yani biz “elma”ya “elma” olduğu için “elma” demedik, zihnimizdeki “elma” kavramına işaret edecek bir sözcük lazımdı, “elma”yı nedensiz bir biçimde buna uygun gördük. Ama şunu yaptık; “elma”ya “elma” diyelim diye aramızda uzlaştık. İcat edince bir de bunu yazıya döktük. Yani tüm sözcükler, kitlesel bir “uzlaşım”ın sonucu olarak tedavüldedirler. Uzlaşıma dahil olmayan bir ses ögesi kod özelliği taşımaz.
Marka ismi yaratmak da, insanların kavramlara ses imgesi yaratmasına benzer. Ancak, marka ismi yaratımında, henüz ortada ortak bir kavram da yoktur. Dillerin oluşumu aşamasında, zaten var olan kavramlara ses imgeleri yaratılmış, yazı icat edildikten sonra da üzerinde uzlaşılan ses imgesi yazıyla ifade edilmiştir. Marka yaratma sürecinde ise, bir kavram olarak marka öncelikle yaratıcısının zihninde oluşmaktadır. Daha sonra bu kavram (marka) için bir ses imgesi olan marka ismi üretilir. Ve bu marka ismi yazıya (logo) dökülür.
Sözcüklerin oluşumuyla marka ismi yaratma sürecindeki en önemli fark, hem kavramın (marka) hem de marka isminin (ses imgesi) kitleye (artık o hangi kitleyse) bir arada teklif edilmesi ve aynı anda “uzlaşım” talep edilmesidir.
Tabii bizim için önemli olan o kodun, bir kavramın karşılığı olmasıdır. İşte o kavram, markanın ta kendisidir. Kulağımızla duyduğumuz marka ismi iletişimin “işitsel kodu”, amblem-logo ise “görsel kodu”dur.
Marka iletişiminin ilk adımı, kitleyi bu hem bu“uzlaşım”a davet etmek ve “uzlaşım”ı sağlamak için gerekli her türlü desteği vermek hem de zihinlerde markayı (kavramı) inşa etmektir. Lansmanlar, reklam kampanyaları, filmler, ilanlar, afişler, her şey, ama her şey öncelikle bunun için yapılır.
Bu durumda üretimi iki boyutuyla incelemeliyiz: (1) ürün (nesnel gerçeklik) üretimi, (2) marka (kavram) üretimi. Yani, demek istiyorum ki, marka da üretilen bir şeydir. Ürün fabrikada üretilirken marka fabrika dışında üretilir.
BBH Ajansı’nın yaratıcı yönetmeni John Hegarty, ajansını üretim yapan bir şirket olarak görür: “BHH bir hizmet şirketi değil. Biz bir bakıma üretim sürecinin bir parçasıyız. Bir markayı diğerinden farklı kılacak fikirler üretiyoruz. Bir markanın gerçekten farklı olmasına yardım ediyoruz. Üzerinde diğerlerinde olmayan bir tertibata sahip ürünler sattığımız için değil, ürüne karşı farklı hisler duymanızı sağladığımız için. Ürünle ilgili kendinizi daha emin ve daha ikna olmuş hissedebilirsiniz. Hatta ona aşık olabilir ve daha tutkulu da hissedebilirsiniz. Duygusal farklılıklar bir anda gerçek farklılıklara dönüşür.”
Marka üretimi, üretimin daha zor ve rafine bölümüdür. Marka üretiminde, üretim süreci çift taraflı çalışmak zorundadır. Yönetim kurulları, yöneticiler, pazarlama departmanları, tüm ilgili birim ve yaratıcı çözüm ortaklarının elbirliğiyle gerçekleştirdiği üretim, tüketicinin zihninde gerçekleşmeden süreç tamamlanmış olmaz. Aslında süreç hiçbir zaman tamamlanmaz.
Ürün; öyküler, değerler, renkler, çağrışımlar, imajlar, kanaatler, hayaller, kişilik, duygular, inançlar, kullanıcılar, formlar gibi engin bir marka tasavvurunun içinde minicik bir nokta gibidir.
Evet, artık daha “üretim odaklı” ve daha “büyük” düşünebiliriz.
THE BRAND AGE DERGİSİNİN OCAK 2012 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.































7 YORUM:
Lafla peynir gemisi yürümüyor veya "Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz" daha uygun. Dünyanın en hızlı ev zarif en kullanıcı dostu cihazını üretirsiniz Apple olur, karamel-koka yaprağı ve şekeri en mükemmel formülde birleştirir CocaCola meydana çıkar, en taze çekirdekleri en uygun kıvamda kavurur kurukahveci mehmet efendi olursunuz, kutu kadar barakada mükemmel kebabı pişirirsiniz gecenin bir yarısı lüks arabalarıyla insanlar kapınızda kuyruk olur. Veya bir tıraş bıçağının reklamı için milyonlar harcar, markayı herkesin zihnine kazırsınız fakat kullananın cildini parçalar adı Derby olur, marka olmuştur ama tekrar alan olmamıştır. Kalite standartlarında dünyadaki emsallerini yakalayamamış bir ürün-hizmet "marka" falan olamaz, gerisi teferruattır. HK.
“Ürün en az rakipleri kadar kaliteli olmalıdır." şeklinde bir önermeyi gereksiz bulurum. Tabii ki öyle olmalıdır. Üstünü konuşuyoruz.
O sebeple aynı hacim de ürün ihracatı yapar, biz 1'e satarken, İtalya 5'e satar.
Haklısınız hocam, ezik kalmak, takip eden olmak, degersiz olmak, fark yaratamamak için daha fazla üretmek çok mantıklı.
O kadar şey'i boşuna yazmışınız gibi yorumları görünce atomu parçalamak istiyorum.
Zaten biz bu zamana kadar fazlaşıyla mantıklı işler yaptık... Acı çekiyoruz ama acıyı da seviyoruz galiba. Bir süre sonra bagımlılık yapıyor. Müzigin arabeski, yemeğin acılısı, çalışmanın bedenen oluşu vessaire vessaire.
Madde ve sayıya odaklanarak kaliteyi tutturabilmemiz mümkün degil... Mecnun' un zihnindeki leyla kavramını açıklayabilirmiyiz? O da soyut bir deger neticesinde.
Sevindirici bir gelişme olarak son zamanlarda Marka kavramının çokça dile getiriliyor olması, sanırım yıllardır boş verdigimiz, anlamlandıramadıgımız soyut değer' in önemini geçte olsa farketmek, ve bu yönde başta eksikliklerimizi giderip, sonra da yeniliklere uyum sağlıyarak büyümek, degerli olmak yolunda emin adımlarla ilerliyoruz.
He onlar mı? ürün odaklı düşünenler mi? Onlar zaten çok yakında esameleri okunmayacak düzeyde tarihe isimlerini kömür harflerle yazdıracaklardır. Bunun çokça örnegini görmedik mi?
Ürün zaten kaliteli olmak zorunda. Bozulacagının garantisini vadederek kimse ürün satamaz. Daha az kullanışlı, daha hesaplı, daha az kullanım süresi olan, isteklerden çok ihtiyacı karşılayan ürünler, hizmetler olabilir. Zaten ürün kısmını aşmayan benim bir markam var demesin. Kendi küçük dünyasında platonik bir ilişki yaşar gibi kendi kendini avutsun.
Son olarak bunun üzerinde biraz çalışmakla hemen hemen bir çok kurum kişi kaliteli bir ürüne sahip olabilir... Fakat hemen hemen bir çoğu degerli bir markaya sahip olamaz!
Hesapsız, plansız, estetikten uzak binalar inşa eden mütahhitlerin kendileri ve yaptıkları eserleri ortada!
Ürün ile Marka karşılaştırılmalarında biraz kızıyorum... Affınıza sıgınıyorum.
Sevgiler
"Son olarak bunun üzerinde biraz çalışmakla hemen hemen bir çok kurum kişi kaliteli bir ürüne sahip olabilir." Allah Allah? Çinliler bu sırra vakıf olamadılar sanırım oysa devasa fabrikalarda günde 10 saat çalışıyorlar. belki de halen bir "marka" çıkaramamış olmalarının bir sebebi vardır? AR-GE gibi.
Atom parçalama işine hiç girmeyelim, henüz sedan bir otomobil dahi üretememekteyiz. Yapalım sonra Alfa Romeo ile yarışırız.
Pazarlama karmasının ilk maddesi "Product" standart olarak yerine getirilemezken ne demeye "marka mühendisliği" konuşuyoruz?
Bir örnek verebilir misiniz ki "adamlar çok iyi x üretiyordu ama marka inşa edemediler ve battılar" diyebilelim. Oysa halen piyasada o kadar berbat ürün/hizmetleri var ki nasıl ayaktalar diyebileceğimiz onlarca firma var. (Batmazlar çünkü vasat ürün ve hizmetlerine rağmen vergi / fiyat duvarlarının arkasında, dışardan gelip bastırabilecek dişli rakiplerinden güvenle korunurlar. Veya o rakipler pazarı küçük bulur ve yatırım yapmaya tenezzül etmezler, tıpkı yıllar önce banyo alışkanlıkları araştırması yapan ünlü bir iç giyim markasının Türkiye'de yatırım yapmaktan vazgeçmesi gibi)
Aksi de mevcut, milli yiyeceğimiz yoğurttan örnek verebiliriz. Standartı tutturan ürünlerine ve yıllardır o kadar pazarlama yatırımına rağmen Danone pazarda istediği etkinliği yakalayamadı misal. Çünkü bu mayayı ondan çok daha güzel tutturan birileri var.
Dünyanın kaç ülkesinde bankalar "karlılığımız şu kadar" diye boy boy tv reklamı verir? Bizde verir. Bankaların övünmesi gereken şeyi karlılığı mıdır? Yoksa iş kuran girişimciye sağlayacağı imkanlar mıdır? (ayrıca; şahsen "krediyi uzmanından almak" istemem.)
Dünyanın çağdaş kaç ülkesinde ambalajından bozuk çıkan ürünü değiştirmek için aylarca çırpınırsınız? (satış sonrası hizmet)
Garip çelişkilerimiz de var. Türkiye'deki zeytinlikler kadar yüz ölçümü olan Yunanistan Nasıl olur da bizden yirmibeş kat fazla zeytinyağı tüketir ve kat ve kat fazla ihracat yapar?
"Neden dünya çapında marka çıkaramıyoruz?" sorusunun cevabı Üretim-Tüketim ilişkilerindedir. Bu ülkede onlarca yıl boyunca ticaret yapan insanlar yani MARKA yaratacak insanlar yani TÜCCARLAR, hor görülmüş ve engellenmiştir. Hem de yasalarla. Döviz bulundurmaları bile yasaklanmıştır. Devlet bürokrasisi her fırsatta tüccarı aşağılamış ve işini engellemek için elinden geleni ardına koymamıştır. Yetkinin sınırına dayandığı noktada 6-7 eylül olayları ve Varlık vergileriyle Türk olamayanın bile "ümüğüne çökmüştür" Çünkü tüccar demek içten pazarlıklı ve 1 e aldığını 5 e satmaya çalışan dolandırıcı demektir onların gözünde.
Bu anlayış 70lerin sonlarına doğru yıkılmaya ve serbest girişimciler palazlanma başlayınca ve 80 lerde gözümüz açılınca gördük dünyanın kaç bucak olduğunu. Dünyadan bi haber Rus insanından 10 yıl kadar öncedir bizim duvarlarımızın yıkılışı.
Sonra da piyasa kapanın elinde kalmıştır. Marka bir ahlak meselesidir o zaman kadar Körler ülkesinde tek gözlü kral olur. HK.
Sayın HK, birçok doğruyu dile getirmişsiniz, ama yazının konusu “kaliteyi boşverin, markalaşmaya bakın” gibi bir argüman taşımadığı için okların önemli bir kısmı boşa gidiyor. Herkes ürününü markalaştırmak zorunda değildir, nitekim dünya üstünde her gün milyonlarca ton emtia alım satımı yapılmaktadır. Bu yazı, markalaştırma niyeti taşıyanlara yönelik bir perspektif sunmaktadır. Bunun yanında, elbette markalaşmayı önermek ve teşvik etmek de “kaitesiz üretim” anlamına gelemez, çünkü ürün de marka bileşenleri arasında yer alır; kalitesiz ürün, aynı zamanda kalitesiz marka demektir bu nedenle. Fakat, Fatih’in de belirttiği gibi, İtalyan, herhangi bir hammadde maliyeti yüklenmeden, sadece gayri maddi değerlerini, bizim aynı (hatta belki de daha yüksek) kalitedeki ürünlerimize göre beş katı fiyatla satıyorsa, e, bunun üzerinde de lütfen düşünelim biraz.
1.si Çinliler kafalarından ziyade bedenlerini çalıştırdıgı için bir marka yaratamadılar... Oysaki orjinalinden bile çok daha kalitede ürünleri mevcuttur.
Sedan otomobil üretme işi, ilk otomobil üretimiz olan anadol markamız için uygulanan söylenti pazarlaması ile '' Kaportasını eşekler yiyiyor '' nasıl bir hüsranla sonuçlandıgını göz ardı etmeyelim lütfen. Daha geçtigimiz günlerde gazetede çıkan bir haber sonucu işleri yolunda giden bir şirketin, ha battı ha batıyor diye çıkan asılsız haberler neticesinde şirket iflas bayragını çekmiş, fabrika girişinede bunu yapan şerefsizler Allah'ından bulsun diye yazı asmıştı. Söylemeye çalıştıgım ürünün dışında o kadar çok degişkenler varki günümüz çagında artan üretim olanakları, pazara çok sayıda şirketin nufus etmesi benzer ürünleri, benzer hizmetleri olan çok sayıda şirket bulunmaktadır. Artık ürünler benzeşmeye başladı ve , markalaşmayla farklılaşmaya ihtiyaç duyulmakta. Günümüzde markaların bir çok durumda pazarlama iletişim çalışmalarını, ürünün özelliklerini, yararlarını sunmasının ötesinde, rakiplerinden farklılaşmak için yürüttügünü çok rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Amaç ürüne bir anlam yüklemek ve bizim tarafımızdan dikilen kıyafeti tüketicinin zihninde yine bizim oluşturdugumuz ruhun üzerini giydirmek. Böylelikle tüketici de içinde iyi , itibarlı, kişilikli, güvenilir, samimi bir ruh’ un yaşadıgına inanmakta ve ürünü digerleri içinden bedelini fazlasıyla ödeyerek tercih edip ürünü üreten sahibine de katma deger olarak geri dönmekte.
Milli yiyecegimiz olan yogurt konusunda, kültürel açıdan farklılıklarımız oldugu için tutmamış olması ( Belli bir kesim tarafından tercih edilmemiş olması ) en tabii gerçektir. Kültürel alışkanlıkları ve degerleri degiştirebilmek için epey bir süreç gerekmektedir. Bunun için biraz sabretmek gerekir… Bir bakmışsınız 10 sene sonra milli yiyecegimiz sadece yerel belli başlı noktalar dışında pazarda çok daha az varlıgını sürdürebilecektir.
Neden Dünya çapında bir marka çıkaramıyoruz kısmında sanırım bu konuda yeterli vizyonumuz yok. Beynini çalıştıran insanlara yeterince deger verdigimiz zaman, bizim uzay markamız da olabilecegine inanıyorum.
Marka özünde etik ve estetik öğeleri bir arada sunan, başta çalışanları, iş ortakları, tüketicinin, memnuniyetini saglıyabilen, toplumun, doğanın ve hayvanların da içinde bir arada verimli bir biçimde yaşamalarına destek olan kuruluşun tutarlı bir şekilde yürüttügü iletişim çabasıdır. Marka ürüne bir anlam katar, ve tüketiciler o anlamı olan ürünü daha çok severlerve tercih ederler
Emin olun günümüzde coca cola’ yı sadece karamel- koka yapragı ve şekeri en iyi bir biçimde formule ettigi için içmiyoruz… Kurukahveci Mehmet Efendiyi, sadece ürünü çok kaliteli diye içmiyoruz. Mesele kahvenin ülkemizde çok bilinmesi tüketilmesi degil, mesele ingilizlere de her sabah kurukahveci mehmet efendinin kahvelerini içirtebilmekte. Zaten kahve bizim kültürümüzün en vazgeçilmez içecekleri arasında. Dogru zamanda, dogru yerde, dogru kişilere ulaştıgınızda ürünün satılması ve tutulması en mutlak olasılıklar arasında. ( ve tabii ki kahvesi çok lezzetli )
Ayrıca son olarak ennihayetinde sigarada bir ürün! Kötü bir şey’in en kalitelisi ( Daha kısa yoldan kanser yapar ) Nasıl oluyor da biz kendimizi daha saglıksız yapacagını bildigimiz, ölüme ve diger hastalıklara en kestirme yoldan götürecegini adımız gibi bildigimiz bir ürünü paket paket tüketiyoruz. Nerede etik degerler? Fayda nerede? Ürünün en belirgin özellikleri nedir? Ben söyliyeyim… Ruhunu şeytana satmış doktorlar, pazarlamacılar, reklamcılar, psikologlar, sosyologlar vb’ dan oluşan grup üyelerinin sistemli bir şekilde strateji geliştirip uygulaması sonucunda bugün Dünya’ yı etkileyebilmeyi başarmışlar.
Dogru söylüyorsunuz lafla peynir gemisi yürümüyor… Sizde alın bir Coca cola’ yı başka bir isimle başka bir ambalaja koyun ve yarı fiyatına satın. Bakalım kaç kişiye satabileceksiniz?
50.000 dolarlık çantayı nasıl satabildiklerini söyleyin. Picassonun bir tablosunun milyon dolar etmesini açıklayın. Eski çağ’ a ait arkeolojik buluntuların ( çamur ve kilden yapılmış bir heykel ) eden değerini açıklayın.
Bilincimizin çok az bir bölümünün farkındayız... Daha fazlasını farkettiğimizde hayretler içerisinde kalıyoruz. Emin olun bir çok şey' e bizim yerimize başkaları karar veriyor, başkalarının seçimlerini, başkalarının isteklerini yaşıyoruz. Yoksa bizim coca cola içmeye ihtiyacımız yok! Bizim aslolan ihtiyacımız SU' ya
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home