28 Aralık 2010 Salı

| Dil sizin babanızın malı mı?

Sene 2006, televizyonun birinin gece haberlerinde kulağıma Türk Dil Kurumu lafı çalınca dikkatimi çekti, haberi ilgiyle dinledim. Yalnızca küçük dilimi değil, neredeyse büyük dilimi de yutuverecektim o anda. Neymiş efendim, Türk Dil Kurumu kadın ayrımcılığını ifade eden “eksik etek”, “kaşık düşmanı”, “kadının sırtından köteği karnından bebeği eksik etmeyeceksin” gibi deyimleri sözlüklerden çıkaracakmış.


İnanır mısınız, bu dört yıl zarfında, TDK yememiş içmemiş, dediğini hayata geçirmiş. Sabah da bu müjdeli haberi “Ayrımcılık sözlükten çıktı” diye sevinçle aktarıyor.

TDK Başkanı o günlerde ne inciler döktürmüştü. Güya pozitif ayrımcılık adına, yapacağı işe kılıf da uydurmuş, “Analarımızın, kız kardeşlerimizin üzerimizdeki emeğini nasıl reddederiz?” diye savunmalar yapmıştı. Yine o günlerde, Hakkı Devrim ve Elif Şafak konuya sağduyuyla yaklaşmış ve gerekli tepkileri vermişlerdi. Devrim, yazısında Başkan’ın resmen kadın yalakalığı içeren şu sözlerini de aktarıyordu: “Kadınlarımızı aşağılayıcı ifadelere yer vermeyeceğiz. Çünkü kadınlar toplumun en değerli bireyleridir. Türk kültürüne uygun olmayan, geleneklerimize, inançlarımıza aykırı olan deyimleri almayıp, gençlerimize yol göstereceğiz.” Devrim, yazısını şu paragrafla tamamlamıştı: “Saçmalamanın bu derecesine insan inanmakta güçlük çekiyor. Bakalım Akalın ısrar etme basiretsizliğini de gösterecek mi? Susup, biraz bekleyelim.”

Bekledik ve basiretsizliği görmüş olduk! Türk kültürüne uygun olmayan, herhalde dış mihraklar tarafından dilimize sokulan deyimlerin temizliği tamamlanmış.

Elif Şafak da o günlerde şunları yazmıştı: “TDK’nın projesini son derece sorunlu buluyorum. Ben kelimelerin de tıpkı insanlar gibi bir doğal ömürleri olduğuna ve ancak ecelleriyle ölebileceklerine inanıyorum. Kaybolan, kaybettirilen her kelimeden geriye kapanmaz bir boşluktur bize kalan. Kültürel bir boşluk. Vakti gelmemiş, yaşam çemberini doldurmamış bir kelimeyi zorla dilden çıkarmak, kafasına vura vura öldürmekten farksızdır. TDK’nın girişimini ilerici ve sevindirici bir adım olarak gören feminist dostlarımdan bu konuda tamamen ayrılıyorum.”

Evet, her toplumda cinsiyet ayrımcılığına vurgu yapan, kadını aşağılayan sıfat ve yakıştırmalar vardır. Türk toplumunda da var. Bunların yakışıksız olduğunu elbette kabul etmeliyiz. Ancak, buna karşı kadınların da ellerinin soğan doğradığını kimse iddia edemez. Onlarda da, belki bir savunma mekanizması olarak erkekleri aşağılayan ne yakası bağrı açılmadık laflar var. Bunları da savunmayalım ve kullanmayalım tabii. Fakat, bir bilim kuruluşunun bunları yok sayması da ne demek oluyor?

Mesela kadınların da erkekler hakkındaki aşağılayıcı ifadelerinin neler olduğunu görmeniz bakımından, eğer on sekiz yaşından büyükseniz inceleyebileceğiniz bir bağlantı veriyorum. Erkekler kadınlarınkine alınmasın, kadınlar da erkeklerinkine... Ne diyeyim?

Bilim, objektif olmak zorundadır. İncelediği olguya karşı dost ya da düşman olamaz. Hele hele sözlüğün ahlaklısı veya ahlaksızı hiç olmaz. Toplumda benzer sözcük ve deyimler kullanılıyorsa bunlar bal gibi sözlüklerde yer alır/almalıdır.

Belki bu gibi sözcükleri genel ahlak perspektifiyle kategorize edebilirsiniz. Zaten bazı sözcüklerin yanına “kaba” falan gibi ibareler koyarak bunu yapıyorsunuz. Ama bir sözcük ya da deyim halk arasında kullanılacak ve bu, sözlüklerde yer almayacak, akıl alır gibi değil. Dil sizin babanızın malı mı ki keyfinize göre o sözcüklere yer vermem, bu sözcüklere yer veririm gibi bir irade kullanacaksınız?

Hulki Aktunç’un Argo Sözlüğü’nden sonra Filiz Bingölçe’nin Metis Kitap Yayınları arasında Hulki Aktunç’un sunuşuyla Kadın Argosu Sözlüğü yayımlanmış, bu eser hakkında müstehcenlikten dolayı dava açılmış ve beraat etmişti.

Bu eserle ilgili olarak İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özkan’ın imzasını taşıyan bilirkişi raporu da mahkemeye sunulmuştu. Rapor şöyle: “Filiz Bingölçe’nin eseri edebî eser olmayıp bir argo sözlüğüdür. Bu tür sözlükler her dilde mevcuttur. Ayrıca bu çalışma, sözlü kültürümüzde var olan ve onu kullanan insanların hayattan ayrılmasýyla kaybolup gidecek olan dil malzemesinin yazıya geçirilerek kalıcılığının sağlanmasına da büyük katkı sağlamaktadır. Bu tür çalışmalar bir dilin görünen yönünün ötesinde, ne kadar canlı ve zengin anlatım olanaklarına sahip olduğunu göstermesi açısından da büyük önem taşımaktadır.”

İşte bilimsel tavır budur, başını kuma gömmek değil.