| Kendi markan kendi rakibin olabilir bazen!

O dönemlerde bu dalgadan yararlanmak isteyen, belki de dalgayı yaratan, adını daha önceleri pek bilmediğimiz bir süt ürünleri markasının (Süt ürünleri şirketinin demek daha doğru tabii!) kefirleri rafları süslemeye başladı: Altınkılıç Kefir. Logolaştırılmış bir kefir yazısının kanatları arasına sıkıştırılmış Altınkılıç logosu ambalaj üzerinde çok etkisiz ve küçük kullanılmıştı. Markalar logolarının bu kadar tevazu göstermesine razı olmazlar aslında, ama şimdi kan içip kızılcık şerbeti içtim demenin tam zamanıydı, çünkü kefirin şöhretinin satışın tek garantisi olduğunu kim olsa bilirdi.
Fakat düşünülemeyen bir şey oldu maalesef, birkaç ay içinde birçok süt ürünleri markasının kefir imal edip rafları zorlayacağı hiç akla getirilmemişti. Akla getirildiyse de gereği yerine getirilmemişti. Ne olacak, sonuçta elinde süt varsa, kefir bakterisini (Lactobacillus Kefiranofaciens) salarsın içine, bir süre sonra tanklar dolusu kefirin olur. Şişeleme, etiketleme ve distribüsyon imkanları zaten hepsinde var. Hatta kimilerinde daha fazla var.
Böylece, birkaç aylığına pazar lideri olan Altınkılıç, şimdi raflarda dahi görünmeyen bir marka durumuna düşerek geldiği yere geri döndü. Yine de umalım ki, bu furyadan elinde bir şeyler kalmış olsun.

Avrupa’da ve Amerika’da örneklerine bolca rastlanan, fakat memleketimizde nedense üretim bantlarındaki ve raflardaki yerini epeyce geç almış bir ürün var: Şekerli-meyve aromalı maden suyu...
Tamam, bir buluş sayılmazdı, ama çok iyi bir fikirdi; Giresun yöresinde çıkan İnişdibi maden suyu, Freşa markasıyla şekerli-meyve aromalı maden suyunu pazara sürmüştü. Vişne, çilek, elma, muz ve limon aromalı çeşitleriyle bir süre piyasayı kasıp kavurdu Freşa... Bu kez stratejinin bir bölümü doğruydu, çünkü ürün, “Biz böyle tanınıyoruz abi!” deyip İnişdibi Aramolı Maden Suyu adıyla çıkarılmamıştı. Ama yine bir şey atlandı; zaten maden suyu üreten ve bunu tanklarında şeker ve meyve aromasıyla karıştırarak şişeleme becerisi gösterecek çok marka vardı pazarda... Nitekim, kategorinin ilk markası ve o günlerde bakkal-market raflarının tek hakimi Freşa, diğer birçok marka arasında kendisine yer bulmaya çalışıyor şu anda... Bu gibi ürünlerde uzun süre pazarın tek markası olarak kalmak elbette mümkün olmaz, ama yine de kategorinin ilk markası, çoğunlukla liderliğini bu kadar kolay bir şekilde elden bırakmaz. Demek ki bazı stratejik hatalar yapılmış olduğunu, daha doğrusu doğru bir strateji kurgulanamadığını tahmin etmek zor değil.

Güney bölgemizin meşhur içeceği şalgam suyunda Doğanay markası bugün liderliği elinde bulunduruyor. Bazı küçük pazar aktörleri henüz onun tahtını zorlayabilmiş değil. Ama artık sadece güney bölgeleriyle sınırlı kalmayan, tüm ülkede çilingir sofralarında kendine yer bulan şalgam suyu, maalesef şişeleme ve arz şekli konusunda yerel bir gazoz markası kadar bile özen görmüyor, içinde limondan eser bulunmayan ve limon sosu ismiyle maruf olan sitrik asit deposu uyduruk sıvılarla aynı pet şişelerde market raflarına giriyor. Akıllı bir büyük üretici, bu pejmürde manzaradan kolayca yararlanabileceği için Doğanay’ın pozisyonunu da çok muhkem görmüyorum ne yazık ki!

Son vakamız, “Göbeği ata ata, Uludağ limonata!” hakkını vermek gerekir ki, bu toplumun meşrubat geleneğinde çok sağlam bir yeri bulunan limonatayı şişelemek harika bir fikirdi. Bana göre harika olmayan şey ise, bu ürünü yeni bir markayla pazara sürmek yerine Uludağ’ın arkasına takmaktı. Ne de olsa bilindik bir marka olan Uludağ’ın başlangıçta kanallardan daha kolay akabileceğini/akabildiğini ve raflarda daha zahmetsiz yer bulacağını/bulduğunu elbette kabul ederim. Peki, ya daha sonrası?
Şeker, limon suyu ve sudan oluşan ürünün patent haklarını elinizde bulunduramayacağınıza göre, sonuçta bu ürünü başkalarının da üretmesinin temel araçlarını tanklar ve şişeleme-etiketleme bantları oluşturuyor. Bunlardan da memlekette bol miktarda var.
Çok uzatmayacağım; bu atağıyla cirosunu %700 oranında artıran Uludağ, eğer limonatasını farklı bir markayla, tabii markalaşmanın gereklerini de yerine getirerek pazara sunmuş olsaydı, kategorisinin ilk ve tek markası olarak takipçileriyle belki de çok daha rahat mücadele edecekti. Çıkışı daha maliyetli ve daha zahmetli, ama rekabeti yönetmesi daha kolay olacaktı. Çünkü bu durumda Cappy gibi bir dünya markası bile, Türkiye’nin ilk ve tek limonata markasıyla uğraşmak zorunda kalacaktı. Yani, ürünleri arasında limonata da bulunan bir meyve suyu markası tek odağı limonata olana bir markayla karşı karşıya kalacaktı. Oysa şimdi, biri gazozcu, diğeri meyve sucu, bir başkası her şeyci (Pınar) limonatacılar, rekabette üst markalarıyla yerlerini almış olacaklar. Pınar, Cappy, Ülker ve Uludağ... Başkalarını saymayalım. Kim kimi döver sizce? Soruyu şöyle değiştiriyorum: Kimler kimin canını çıkarır sizce?
Peki, şimdi bir başkası, özgün bir limonata markasıyla ortaya çıksa diğerlerini dövebilir mi? Bence geçmiş olsun. Bunu Uludağ yapabilirdi, o da bu fırsatı kaçırdı.































6 YORUM:
Değerli Selim Hocam,
Pınar'a "her şeyci" derken, onun bu özelliğini beğenmediğinizi belirtmek istediniz mi? "Her şeyci" gibi bir tabir bana beğenmezlik (disapproval) ifade ediyor gibi göründü. Yani sizce, birçok mamulle uğraşmak, bu mamullerin hiçbirini doğru dürüst üretememeye kuvvetle muhtemel olarak yol açar mı?
Bu iki sorumu cevaplayabilirseniz çok sevinirim.
Saygılarımla
Mustafa
Bir zaviyeden bakıldığında "beğenmezlik" olarak düşünülebilir. "Her şeycilik" bir iş modelidir, dünyada ve Türkiye'de bu modeli uygulayan birçok şirket de vardır. Tabii herkesin iş modeli kendine, kimse bir şey diyemez. Ama meseleye marka ve markalaşma zaviyesinden bakacak olursak beğenilecek bir model değildir. Bu yöntemle hiçbir şekilde güçlü markalar yaratamazsınız. Her şeyi, var ettiğiniz büyük ve yaygın markanın (torba marka) içine doldurursunuz. Ürünleriniz de torbanızın itibarı kadar kıymet bulur. Yazıda bir Coca Cola markası da geçtiği için karşıt örneğimiz de o olsun. Bugün Coca Cola Company'nin de onlarca markası vardır, ama hiçbiri Coca Cola torbasına doldurulmamıştır; her biri kendi ayakları üzerinde duran bağımsız ve özgün markalardır.
Yani, torba modelinde, mamüllerin hiçbirini doğru dürüst üretememek demeyelim de, doğru dürüst markalaşamamak kuvvetle muhtemeldir. Hatta kesindir bile diyebiliriz.
Anlıyorum, açıklamanız için teşekkür ederim.
Selim Bey, N'olur pınar markasını "herşeyci" deyip kestirip atmayın... İzmir'e gelirseniz sizi tesislere götürelim, bakın ilkleri çıkartan, kalite standardlarını yıllar önce üst seviyede tutan pınar gibi kaç firma var? Pınar'da çalışmıyoruz ama gezip gördükçe, öğrendikçe sadece bugüne kadar kendini iyi anlatamamış diyebiliyoruz. O da son yıllarda çözüldü gibi. Sevgiler. Fonat
O kadar kötü bir şey yapmadım, lütfen üzülmeyin. :) Pınar'ın gerçekten takdir ettiğimiz çok özelliği var. Ayrıca bu da bir iş modelidir; Türkiye'de de, dünyada da birçok örneği var. Ancak, markalaşma açısından bakıldığında sorun var. Tabii "torba marka" modeli de bir tercihtir.
uludağ limonata ve doğanay limonata, dikkat çekici reklamlarıyla ekranda yerini alırken, cappy sessizice raflarını doldurdu. bana göre uludağ ve doğanay ın sorunu şurdaydı; öncelikle hitap ettiği kesimi belirlemeli, sessizce anlaşmalarını sağlamalı ve olmazsa olmaz denilen büyük noktalar da yerini sağlamlaştırmalıydı. daha sonra reklam atağına girmeliydi.
bu pencereden bakıldığında uludağ limonata treni kaçırdı. cappy ise, her noktaya ulaşılabilirliğini kullanarak uludağ limonata ve benzeri markaların ağzını burnunu kırdı bile :))
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home