Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Cumartesi, Nisan 04, 2009

| “Ya farklılaş ya da yok olmayı kabullen!”

2001 yılında Masste’de ünlü pazarlama ve perakendecilik yönetimi uzmanı Tahsin Pamir’le yapılmış bir söyleşi yayımlanmıştı. Hâlâ tazeliğini koruyan görüşlerin yer aldığı bu söyleşiyi yeniden burada yayımlamanın yararlı olacağını düşünüyorum. Tahsin Pamir kimdir? 1942’de Ordu’da doğdu. Robert Kolej’in 1960’ta lise, 1965’te Kimya Bölümü’nden mezun oldu. İ.Ü. Fen Fakültesi’nde Fizikokimya doktorası yaptı. 1973 yılında DYO Boya Fabrikaları’nda araştırma mühendisi olarak başladığı iş hayatını, Yaşar Holding’in çeşitli kademelerinde sürdürdü. 1985’te YASAŞ Genel Müdürü oldu. İngiltere’de İşletme Yönetimi ve Pazarlama Yönetimi kurslarına katıldı. Kimya Sanayicileri Derneği Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. 1988 yılında YASAŞ’tan ayrılarak METRO Int. AG’nin Türkiye Genel Müdürü, ardından Metro Türkiye’nin Yönetim Kurulu Başkanı oldu. 1990 yılında Türkiye’nin ilk grosmarketinin açılmasını gerçekleştirdi. 1995 Nisan’ına kadar süren görev döneminde 4 yeni market daha açıldı. Bir süre Fiba Holding’te Yatırım Koordinatörü olarak görev yaptı. Ağustos 1996’da EGS Grubu’na Perakendecilik Sektör Başkanı olarak katıldı. Alışveriş Merkezleri ve Perakendecilik Derneği Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi. Bir süre Ceylan Holding’e bağlı Cimaş’ın genel müdürlük görevini üstlendi. 1999 yılında Pamir Danışmanlık şirketini kuran Pamir, Paşabahçe Mağazaları yenileme projesinde de danışmanlık yaptı. Üniversitelerde dersler veren Pamir, yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli firmalara, perakendecilik ve alışveriş merkezleri konularında, yönetim, strateji ve konsept tasarımı danışmanlığı yapıyor.


Son yıllarda ülkemizdeki büyük sermaye grupları perakendecilik sektörüne ağırlık verdiler. Yurt dışından da bazı hipermarket zincirleri Türkiye’ye giriş yaptı. Önde gelen sermaye grupları, daha çok şube açmak, daha büyük marketler açmak konusunda adeta bir yarışa girdiler. Bu gelişmeleri Türkiye’deki sosyo ekonomik durum itibari ile nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hipermarket, süpermarket oluşumları veya yeni tarz bir alışverişin Türkiye’ye gelmesi bir yerde hayat tarzı ile ilgili; bir yerde çalışan kadınların sayılarının artmasıyla ilgili; bir yerde ikinci araba sahipliğiyle ilgili… Şehir dışında yaşamla, yani banliyö yaşamıyla ilgili. Batı’da, bütün bunlar zaten bahsettiğimiz, kalabalıklardan kaçmak isteyen insanların bulunduğu yerlere parekendecilerin gitmesiyle başlayan bir hareket… Banliyöler oluşmuş; banliyölerdeki yaşam -Amerikan modeli diyelim buna- bir ev kadını, çocuk, araba ve bahçe… Hep bunlar; şehir dışı yaşam teşvik edilmiş. Yani bir yaşam tarzı olarak sunulmuş; beğenilen, özlenen bir tarz olarak sunulmuş. Bu gerçekleştiği zaman da perakendeciler bu işin keyfini, lezzetini hissetmişler… Arsalar ucuz, yerler düzgün, müşteri zaten orada ve ihtiyacı var; hemen onların yakınına mağazalarını kurmaya başlamışlar. Bu sayede, daha ucuz ve daha rahat zincirler kurulabilmesi sayesinde de işte bizim algıladığımız anlamda süpermarket, hipermarket zincirleri ortaya çıkmış. Türkiye zaten bu süreçten geçiyor; çalışan kadın sayısı artıyor, kadının, çalışan kadının alışverişe harcayacağı zaman az. Çevredeki küçük bakkallarda seçim şansı azalıyor, enflasyonist ortamın getirdiği birtakım stoklama problemleriyle beraber… Onun için bizde de bir nevi haftasonu ailece alışveriş tarzı başladı. Özellikle büyük şehirlerde çok büyük bir nüfus var. Önce Batılılar buna ilgi gösterdiler, biliyorlardı da zaten… Bu İspanya’da da böyle, İtalya’da da, Yunanistan’da da böyle, Türkiye’de olmaması için bir neden yoktu. Ama ekonomik stabiliteden, politik, sosyal stabiliteden çok endişeleri vardı. 1992 ve 1998 arasında perakendecilik konusunda bir duraklama dönemine girildi. İlk gelen grup Fransızlar’dı. Belediye ile müşterek olarak geldiler. Merter’de büyük bir yer açtılar, ancak olmadı… Onlardan hemen sonra Metro geldi. Metro’yla beraber bir hareket başladı. Toptancılık piyasasında, perakendecilik piyasasında yeni formatlar, yeni yapılar, yeni yöntemler görüldü ve Metro’yu Carrefour takip etti, onun dışında diğer sermaye grupları bu piyasaya girdi. Henüz bütün perakende ticaretin yaklaşık %15 ila 18’i bu şekilde organize zincirler tarafından yapılıyor. Yani daha %30’lara 40’lara kadar çok yol var…

Dolayısıyla burada başka bir soruyu cevaplamış oluyorsunuz. Özellikle İstanbul’da gözlem yapanlarda “bu pazar artık doyuyor, ne gerek var bu kadar çok satış noktasına” gibi bir takım düşünceler oluşuyordu. Siz bu pazarı daha henüz doymamış görüyorsunuz.

Hayır, kesinlikle böyle bir şey yok. Alışveriş merkezleri olarak da, bu tip zincir mağazacılık olarak da, yani süpermarket, hipermarket tarzı mağazacılık diyelim, -bunların tipleri farklı ama- burada daha insan başına metrekare veyahut satış alanı ölçülerinde Avrupa ve Batı standartlarından çok gerideyiz. Onun için daha çok boşluğumuz var… Büyük şehir merkezleri tabii ki kolay yerler bu işler için, yapılması kolay perakendecilik. Ama Anadolu’da ilçe bazında gelişen en azından 100-150 tane merkez var. Öyle ilçe merkezleri var ki bazı il nüfuslarından daha fazla nüfusları var; daha fazla tica ret potansiyelleri var. Eğer uygun formatlar bulunursa buralarda mutlaka çağdaş perakendecilik yaygınlaşacak…

Peki yerli sermaye gruplarının yanı sıra bu potansiyeli kullanmak için yine yabancıların eğilimleri devam edecek mi, Türkiye’de yeni yabancı yatırımlar gözüküyor mu?

Bana göre, Türkiye henüz büyük grupların sadece kontrol, takip alanı içerisinde. Henüz ciddi yatırım safhasına gelmiş değiller. Uluslararası yayılmayı düşünen Amerikalılar var. Wal-Mart’ın Amerika’dan çıkıp Avrupa kıtasına gelmesi var. Wal-Mart, Avrupa kıtasına İngiltere’den girdi; İngiltere’de, İngiltere’nin en büyük zincirlerinden bir tanesini, ASDA’yı satın aldı. 13 milyar pound verdiler ve orada bir anda bir güç haline geldiler. Şimdi Carrefour’a bakıyorsunuz; Carefour da Türkiye’de belli bir yayılma politikası güdüyor, onun dışında Migros var, Tansaş var, Gima var… Türkiye’de zincirler esasında güçlü bir duruma geldiler… Yabancıların buraya gelmesi için İstanbul, Ankara , İzmir dışında Anadolu’da da potansiyellerin oluşması lazım. Bu henüz hazır değil. Yani bizim Anadolu’daki, gelişen ilçelerimizdeki ikinci araç sayısı, çalışan kadın sayısı, bunun beraberinde gelen ticari potansiyel henüz yabancılar için -bana göre- bir cazibe, çekim merkezi değil.

Wal-Mart örneğini verdiniz. Yakın bir gelecekte Wal-Mart’ın Türkiye’ye gelişi gibi bir hazırlık görülüyor mu?

Ben düşünmüyorum. Wal-Mart’ın burada satın alma bürosu var tabii ki. Türkiye’deki üretimlerle ilgileniyorlar, tabii ki Türkiye’deki potansiyelle ilgileniyorlar. Bizim nüfusumuza baktığınız zaman 60 milyon… 60 milyonun %50’si 20-30 yaş arasında… Daha iyi yaşama arzusu olan muazzam bir toplumuz biz. Yani bizim bu kuşağın ilerde hayat tarzının değişeceği, bu tip perakendeciliğe daha uygun bir şekilde yaşayacağı doğru. Ama henüz hazır değil Türkiye bu tür bir değişime. Yani Wal-Mart Avrupa’ya girmek isterse, gireceği daha öncelikli ülkeler var diye düşünüyorum. Fransa’da Carrefour’la Promedes’in birleşmesi de Wal-Mart’ın ülkeye girişini zorlaştırmak içindir. Bence esas hedefi Almanya ve Fransa olur. Yani Türkiye’ye gelene kadar daha başka ülkeler var diye düşünüyorum.


Başka bir oluşum da Galleria, Akmerkez, Capitol, Carousel, Profilo gibi yani hem içinde hipermarket barındıran hem de çok sayıda ihtisas mağazası barındıran mekanlar... Bu konu sizce nasıl bir gelişim seyrediyor?

Alışveriş merkezleri yine hayat tarzının değişmesiyle ortaya çıkan güncel kıpırtılar. Neredeyse bazı ülkelerde tek nokta haline gelmiş. Mesela Kanada’da bütün alışverişin yaklaşık %70’i bu tarz alışveriş merkezlerinde yapılıyor. Tek çatı altında değişik ihtiyaçları tek durakta karşılayacak bir yapılanma. Şimdi alışveriş merkezlerinden önce, bahsettiğimiz büyük mağazacılık yapan şirketlerin hayat eğrilerine bakarsak bir yerde yapabilecek fazla bir şeylerinin olmadığı…

Bir satış potansiyeline ulaşıyorlar çünkü, ürünlerin belli bir tüketimi var...

Çok ilginç bir gelişme var burada. Büyük mağazacılık yapan firmalardan evvel üretim firmaları, tamamıyla marka üreterek ve bu ürettikleri markaları pazarın en uç noktasına kadar kendi satış ve pazarlama organizasyonları ile götürerek büyük markalar yarattılar… Yani Coca-Cola’dan, Procter & Gamble’ın bütün markalarına kadar bakacak olursak, bir “üretici marka hakimiyeti” görüyoruz geçtiğimiz yıllarda. Daha sonra bunların yanına perakende markalar geldi. Yani bir Wal-Mart, bir Carrefour, bir Tesco, bir Sainsburry, bir Metro ve bugün hatta bizim ülkemizde Migros, kendi markalarını yaratarak perakendeci markalarla rekabet eder, hatta zaman zaman onlardan pazar payı alır hale geldiler. Çok büyük metrekare satış alanlarına ulaşmalarından dolayı alım güçleri çok fazla ve üretici firmaların üzerinde bir hakimiyet kurabilirler. Ama bunun bir sınırı var… Çünkü bütün yenilikler, bütün yeni buluşlar perakendecilikte çok kolay taklit edilebiliyor… Büyük mağaza yapıyorsunuz, rakibiniz de büyük mağaza yapıyor. Fiyatları indiriyorsunuz, rakibiniz de fiyatları indiriyor. Bazı operasyonel yenilikler getiriyorsunuz, anında onlar da taklit edilebiliyor… Yani büyük perakendecilerin büyümelerinin bir limiti olduğu artık ortaya çıktı. Daha fazla büyüyemeyeceklerdir. Ne kadar ucuz satarlarsa satsınlar, ne kadar tasarruflu davranırlarsa davransınlar rakipleri de aynı yöntemleri veyahutta daha iyilerini uygulayıp bunu bir limite getiriyor… O zaman müşterinin gözünde büyük perakendecilerin birbirinden farkı kalmıyor. Halbuki perakendeciliğin en büyük özelliği farklılaşmak. Şimdi farklılaşamadıkları zaman, yeni çıkış yolları arıyorlar. Mesela, yalnız gıda satanlar gıda dışında satmaya başlıyor; gıda dışında satanlar gıda satmaya başlıyorlar. Bir kısmı kendi markalarını çok öne çıkartıyor. Marks & Spencer’ın yaklaşık 75 senedir kendi markası dışında başka marka satmaması, ama son yıllarda bir de kendi markasıyla gıda ürünleri satarak İngiltere gıda piyasasının %5’ine sahip olması gibi gerçekler de var. Bunlar başarılı örnekler... Limite doğru yaklaşınca perakendeciliğe yeni bir yol bulunması lazım. Bu da alışverişi mümkün olduğu kadar mecburiyet halinden çıkıp bir eğlence, bir dinlence unsuruyla, bir hayat tarzıyla birleştirmek. Bunu da en kolay yapabilecekleri yerler alışveriş merkezleri oldu. Saydığımız büyük perakendeciler birer çekim merkezi olarak birer köşeye oturtuldular. Onların arasındaki yerlere de küçük özel ihtisas mağazaları, minik minik mağazalar, müşterilerin çok özel zevklerine hitab eden küçük mağazalar açıldı. Buna bir de yemek ve eğlence, dinlence gibi unsurlar eklenince bu gibi yerler çok önemli yeni yaşam merkezleri haline geldi.

Bunu bir anlamda Kapalı Çarşı modeline benzetebilir miyiz? Bizim yabancı olmadığımız bir yaşam tarzı aslında. Birçok ihtiyaç aynı merkezden karşılanıyor...

Kapalı Çarşı’yı birçok dersimizde örnek gösteriyoruz. Dünyanın belki ilk alışveriş merkezi olarak veriyoruz. Son derece iyi organize olmuş, departmanları belli; güvenlik sistemleri, havalandırma sistemleri, altyapısı kurulmuş… Müşterinin her çeşit ihtiyacını karşılayacak unsurlar var içerisinde. 1500’lerde kurulmuş Kapalı Çarşı ve kendine göre bir takım kurallarla 400 - 500 yıldır idare ediliyor. Dünyanın belki ilk alışveriş merkezlerinden bir tanesi... Biraz daha gerilere gidersek, Yunan sitelerindeki agoralar da bir çatı altında bir sürü minik ünitenin buluştuğu yerler… Şimdi burada bir şeyi araya sıkıştırmak istiyorum. Hipermarketlerin limitleri içerisinde sergileyebilecekleri ürün sayısı ve o ürünlere ayırabilecekleri yer metrekare olarak sınırlı. Raflar sınırlıyor. Genellikle en fazla 25-30 bin çeşit ürün koyabiliyorsunuz ve bunları aklınıza gelebilecek her şey için, toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir sunuş içerisinde sunuyorsunuz. Ama gittikçe de çeşidi azaltmak veya daha ucuz daha ucuz satabilmek endişesiyle biraz daha farklı kalitelere doğru gidiyor. Bu özellikle gıda dışı ürünlerde kendisini gösteriyor. Buna cevap olarak da kategori katilleri (category killer) denilen ‘superstore’lar ortaya çıkıyor. Kategori katilleri, bir kategoriyi alıyorlar ve o kategorideki bütün ürünlerin en geniş yelpazesini en derin ürün çeşidi ile sunuyorlar. Mesela Toys’r Us, Office One Superstore, D&R’lar gibi ihtisas mağazalarının daha büyük boyutlarda, bir kategoriye ihtisaslaşmış olarak yaygınlaştığını görüyoruz. Bunlar hipermarketlerin veya bu tip büyük mağazaların zayıf yerlerini yakalayıp onlar üzerine yeni bir perakendecilik kuran mağazacılık tarzı oluyor. Bunlar da tabii ki şehir merkezlerinde bulunmuyorlar. Bunlar da şehir dışında açılıyor ve “power center”lar haline geliyorlar. Tek başlarına insanları oldukları yerden kaldırıp oraya çekiyorlar. Yani bugün Amerika diyelim, Ikea bir İsveç firması olmasına rağmen, Amerika’da bir referans noktası haline gelmiş. Ama nerede o mağazalar? Şehirlerden 30-40 mil dışarda. Fakat Ikea’ya insanlar sadece alışveriş yapmaya gidiyorlar. Alışverişlerini bitirdikleri zaman da varsa basit ihtiyaçlarını, sandviç falan gibi orada gideriyorlar. Ama orada esas temel hedef, alışveriş. Mobilya almak için Ikea’ya gidiyor, müzikle ilgili bir şeyler için başka bir ‘superstore’a gidiyor, oyuncak almak için mutlaka Toys’r Us’a gidiyor veyahutta “do it yourself” dediğimiz bizde Bauhaus’la başlayan Mr. Brikolage ve diğerleriyle gelişen yapı market tarzı yerler şehir dışında oluşuyor. Bunlar cazibe merkezleri, ‘power center’lar… Bunlara her gün binlerce yüzbinlerce müşteri gitsin diye beklenmiyor. Öyle bir şey yapalım ki, öyle derinlemesine bir mal çeşidimiz olsun ki, ihtiyacı olduğu zaman müşterinin aklına ilk olarak mutlaka burası gelsin… Gelsin buraya baksın, isterse fikir edinsin, isterse alsın; ama referans noktası, başlangıç noktası burası olsun. Bu tip power center’ların Türkiye’ye de geldiğini görüyoruz. Bizdeki gibi büyük metropoller etrafında özellikle şehir merkezlerinde arazi çok pahalı ve trafik çok yoğun ise; eğer kurabiliyorsanız şehir dışında, kolay ulaşılabilir, kolay görülebilir bir yere büyük bir merkez kurarsanız insanlar çok uzun mesafelerden kalkıp buraya alışverişe gelebilirler.

Bu anlamda İstanbul’da şanslı gördüğünüz ya da şu anda gelişimini en hızlı gördüğünüz bölgeler hangileri?

Şimdi ben İstanbul etrafındaki oluşumlarda bu fırsatı görüyorum. Yani artık biz devamlı olarak banliyöler içerisindeki hipermarketleri, grosmarketleri her tarafa onlarca, yüzlerce kurmamalıyız. Daha özel ‘superstore’lara, daha özel mağazalara ihtiyaç var Türkiye’de. Bunların yaygınlaşacağı merkezler veya odaklanacağı merkezler bence çok şanslı. Örneğin, Büyükçekmece ya da Kurtköy civarı…

Değişen alışveriş alışkanlıkları doğrultusunda imalat sektörüne ne gibi tavsiyeleriniz olabilir? Temizlik, gıda, çaycılar, şekerciler… bunlar sektörün aldığı yeni biçime nasıl ayak uydurabilirler? Şöyle bir problemden bahsettiniz satış noktalarının metrekaresi genişledikçe daha çok mala ihtiyaç duyuyorlar ve alım gücü imalatçıyı biraz yönlendiriyor veya biraz eziyor diyelim. Bu noktada imalat sektörü ayakta kalabilmek için ne yapmalı sizce?

Perakendecilikte son derece gönülden inandığım konu “farklılaşma”... Yani şöyle anlatıyorum ben bunu; “farklılaş ya da yok ol!”. Başka bir kural da yok bu işte. Tereddüt ediyorsan birinci kurala bak! Artık teknolojinin bu kadar geliştiği, iletişimin, bu kadar zenginleştiği bir dönemde, kendinize ait, başkalarının yapamayacağı bir özelliğiniz kalmıyor. Ne kadar tek de kalsanız, belli bir süre için kalıyorsunuz. Doğru yolda da olsanız, birisi üstünüzden atlayıp önünüze geçiyor. O zaman markalaşmak lazım… Markalaşmak da farklılaşmak demek. Perakendecilerin ve üreticilerin markalaşmaya yatırım yapması lazım. Yaşamak için tek yol bu… Tamam, atıl kapasiteleri değerlendirmek için fason üretimler yapılır, fiyatlar düşürülür, daha fazla çeşitler çıkarılır ama, o değil hadise. Ticaretin yanında mutlaka uzun vadeli bir felsefe olarak markalaşmayı da getirmek lazım. Bir işletme olarak farklılığınız nedir? Dışardan baktığım zaman sizin farkınız nedir… Bir yerde bana başkalarından daha iyi bir şey yaptığınızı kendi promosyon metodlarınızla anlatmanız lazım; “Ben bu alanlarda, şurda farklıyım.”… Bu farklılık da kesinlikle fiyat değil… Yani fiyattan bir avantaj yakalayıp da onu muhafaza edebilen birisi çıkmış değil… Fiyat kavgasının hiçbir zaman galibi yok! O zaman, markalaşma dediğimiz olayın uzun vadeli bir yatırım felsefesi olarak düşünülmesi lazım. Logosuyla, rengiyle, şekliyle, felsefesiyle ve en iyi yaptığı işin ne olduğunun en iyi şekilde müşterilere iletilmesiyle. Üreticiler için de şu anda bu geçerli. Her ne kadar büyük perakendeciler şu anda üreticilere bayağı hakim durumdalarsa da; “Almıyorum, satmıyorum, sen bilirsin…” gibi şartları dikte eder duruma gelmelerine rağmen, perakendecilerin daralacağı, limite gelecekleri yer çok yakın. Yeni arayışlar içine girecekler. O zaman dönüyorlar üreticilere, diyorlar ki; “Gel, beraber bu işi düzeltelim!”… Bu sefer perakendeciyle üretici işbirlikleri ortaya çıkıyor. Ama nasıl işbirliği? Wal-Mart gidiyor, Procter&Gamble’la anlaşıyor; “Gel benim bütün stoklarımı sen kontrol et, bütün defterlerim açık! Ne sattıysam, kaça sattıysam, ne kadar kâr ettiysem hepsini gel gör, sen de bana defterlerini aç… Şirketleri üst üste koyalım! Sen benim için en iyisini yap, ben de senin ürünlerini en iyi şekilde satayım, ikimiz de kazanalım”… Türkiye şu anda bundan çok çok uzakta. Türkiye’de hâlâ büyük bir güvensizlik var. Bugün en ufak bir şirketin satış bilgileri dahi bir sır olarak saklanıyor. Batı bunları çoktan aştı. Artık defterler falan açık. Tamamen güce dayalı, uzun vadeli bir işbirliğine dayalı anlayışlar var.

Bizde de bazı perakendecilerin satış bilgilerini on-line olarak alan araştırma şirketleri var.

Evet, bazı kuruluşlar devamlı olarak ürünlerin satış bilgilerini alıp kaydediyor, değerlendiriyor... Ama daha önemlisi var; Marks&Spencer yetmiş beş senede tedarik yaptığı ve tercih ettiği her şirketi kendisine bağlamış ve o şirketlerin her çeşit problemlerini çözmüş. Finansman, personel, eğitim, ne varsa… Ve o yarattığı tedarikçilerle kendisi iyi ürünleri, uygun fiyatlarla satar olmuş. Bizim perakendeciler şimdi şu gücü yaşıyorlar; “Ben büyük mağazayım, güçlü şirketim… Benim şartlarıma uyarsan malını satarım, uymazsan satmam…”. Bütün odakları kendi içlerine dönük. Ancak en önemli unsur da dışardaki müşteri…

Yani müşteri odaklı değil, kendilerine odaklılar...

Kendilerine odaklılar ve bunun keyfini sürüyorlar... “Şu şirketten yüzde 1, yüzde 2 daha fazla aldım.. Bravo!”... Ayrıca, isteyen çalışır, isteyen çalışmaz... Bu tamamiyle kısa vadeli, içe dönük bir politika. Türkiye’de bu geçerli şu anda, bunun tadına varacaklar. Ama öyle başka olaylar oluyor ki izlemek gerekli. Bir Anadolu zinciri çıkıyor, falanca sanatçının konseriyle bir açılış yapıyor, yer yerinden oynuyor. İşte bir de bu gerçek var... Benim söylediğim markalaşma, tamamen müşteriye bakmak için, müşteri odaklı yaklaşımla, müşteri bazlı farklılaşma, müşteriye odaklı çalışmalar… Bunlar hep sanki klasik, akademik kalıplar gibi geliyor ama değil! İşin doğrusu bu. Kısa vadede herkes kâr edebiliyor, uzun vadede hiçbir şey olmuyor.

Çok hoş bir sohbet oldu. Çok istifade ettik, adeta özel ders almış gibi olduk… “Farklılaşma” deyiminiz her şeyi özetliyor. Zaten konuşmanızın arasında birkaç defa geçmişti.

Son olarak şunu da ekleyelim. Öyle büyük yanlışlar yapılıyor ki; “başkası yapıyor, ben de yapayım” mantığıyla... Mesela şu insertler... Batı çoktan bıraktı bunu. O ormanın içerisinden kendilerine farklı bir çiçek açtırıp çıkıyorlar ortaya. Bir farklılık yaratıyorlar. Bizde henüz bunlar olmuyor, farklılaşmayınca olmuyor.

2 YORUM:

Blogger RRS yazdı:

" ... Çünkü bütün yenilikler, bütün yeni buluşlar perakendecilikte çok kolay taklit edilebiliyor… Büyük mağaza yapıyorsunuz, rakibiniz de büyük mağaza yapıyor. Fiyatları indiriyorsunuz, rakibiniz de fiyatları indiriyor. Bazı operasyonel yenilikler getiriyorsunuz, anında onlar da taklit edilebiliyor… Yani büyük perakendecilerin büyümelerinin bir limiti olduğu artık ortaya çıktı..."

Bu gozlemler tek tek dogru olarak gozuksede, toplu olarak aslinda pek dogru degil.

Bazi buyuk parakendecilerin buyume limitlerine yaklastiklarini 2010 yilina geldigimiz bu gunlerdede henuz gormuyoruz. Dunyadaki en buyuk sirketlerin ciro hacimlarindaki yukselis hizlari hala son derece yuksek. Bunlarin dustugu orneklerdede (limitlere) yaklasma nedenleri kesinlikle rakiplerinin onlara yaklasmasindan (veya farklilasmalarindan) kaynaklanmiyor. Avrupa ve Amerikadaki bazi sirketlerin buyume limitlerine yaklasmalari, tamamen “(kendi ic) pazar paylarinin” limitlerine yaklasmalarindan kaynaklaniyor. (Bu arada 10 milyar dolarlik cironun 10% buyumesi ile 100 milyar dolarlik cironun ayni hizda buyumeside dogal olarak ayni seyler degil. Wal-Mart USA, ic pazarinda ve su anda, [yani 2010 ve ileriye donuk bakarsak], belki bunun en guzel orneklerinden birini veriyor).

Yukaridaki alintida dile getirilen bir ikinci, ve belki daha onemli yanilgi, “parakendecilikte taklit edilmenin cok kolay oldugu” dusuncesi. Bugun bir Wal-Mart veya Costco, ve/veya Zara veya H&M’in ne yaptiklari ve nasil yaptiklari “disardan cok kolay gozuksede” bunlari taklit etmek aslinda pek kolay degil. Cunki bu sirketlerin “ic dokularinda” olan bitenleri disardan gozlemek kesinlikle olasi degil; bu olabilse bile kopyalamak neredeyse imkansiz. Cunki tum bu sirketlerin dukkanlari, mallari, satin alma ve satis yontemleri, insan kaynaklari, IT sistemleri, vb. ozelliklerin cok otesinde, kendilerine ozgu yarattiklari bir “kulturleri” var ki bunlari bu dokudan cikartarak baska bir dokuya asilamaniz kesinlikle mumkun olamaz.

Sonuc olarak, kanimca buyuk ve basarili parakendecilikteki taklit, bizlerin kitlece Batili olmasi, ve/veya Batililarinda topluca biz olmasi ile ayni kolaylikta gerceklesebilecek bir durum!

2010 ve otesine baktigimizda, gerek Turkiye icinde olsun, gerek disinda, izlenmesi gereken ana olgulari yerde degil sanal olarak ve "bulutlarda" bulacagiz.

Cumartesi, 20 Mart, 2010  
Blogger fatih bayantemur yazdı:

fatih bayantemur olarak türkiye'nin seo kategorisinde en büyük ismiyim.sizleride sitelerimde görmekten onur duyarım arkadaşlar.Hepinize sevgi ve saygılarımla.Hoşçakalın. Fatih Bayantemur
Hedefimiz google.com aramalarında mirc indir , mircindir , türkçe mirc indir , mirc indirme , bedava mirc indir , mirc 2010 indir , chat aramalarında lider olmaktır.blog chat kanalları sohbet kanalları mirc indir kelebek papatya yüzük kelebek chat kelebek mirc chat sohbet muhabbet mirc sohbet mirc sohbet odaları mirc chat odaları mirc sohbet odaları çhat mirc chat sohbet chat chat sohbet mırç mirç mırc chat odaları mirc odaları mirc chat sohbet hakkarim mynet maynet my net mynt maynt mynet.com

Cumartesi, 22 Mayıs, 2010  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home