Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodları”nı bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Ağ ekonomisinde yeni ticaret yolu: E-ticaret

Prof. Dr Şule Özmen'in bu kitabı, ağlarla birbirine bağlanan bilgisayar ve mobil iletişim araçlarının yarattığı değişimin ekonomik hayata yansıyan en önemli sonuçlarını, yeni ticaret yollarını ele alıyor. Bu ticaret yolları tüm dünyada, geleneksel iş modellerinin ve türüne odaklı yapılanmaların dışında bir gelişme göstermektedir. Yeni bir ticaret yolu olarak ortaya çıkan elektronik ticaret işletmelerin ve insanların yaşamına hızla girdi ve giderek artan bir oranda kabul gördü, tercih edildi. Ancak bu yolu seçenlerin bir bölümü başarılı olurken, bazısı başarısız oldu. Ne var ki, bilgi çağında kaçınılmaz bir seçenek haline gelen elektronik ticaret için araçları iyi kullanmak, hedeflenen amaçlara en kısa, verimli ve etkin biçimde erişmek için de sağlam bir alt yapıya sahip olmak gerekmektedir. Prof. Dr. Şule Özmen kitabında, bu alt yapının oluşturulması bağlamında, E-Ticaret'teki tüm gelişmeleri, E-İş modellerini, E-İşletme stratejilerini, müşteri ilişkilerinden pazarlamaya, veri ambarından veri madenciliğine, E-Ticaret'teki sistemlerden, E-İşletmelerdeki güvenliğe kadar E-Ticaretin tüm konularını inceliyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Cumartesi, Eylül 06, 2008

| Gazeteler ölüyor mu?

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde gazete tirajlarında kısmi artışlar gözlenirken gelişmiş ülkelerde günlük hayatın hemen her alanına giren İnternet, gazetelerin tiraj kaybını iyice arttırdı. Bazı uzmanlar ABD’de bir nesil sonra gazetelerde yaşanacak olan kan kaybının büyük olacağına inanıyormuş. İnternet kullanımındaki artışla birlikte gazetelerdeki tiraj düşüşünün tüm ülkelere yayılacağını öngörmemek mümkün değil. Öyleyse şu sorunun tam yeri: Gazeteler ölüyor mu? [RESİMLER: SHOHEI]


Aslında ortada paradoksal bir durum da var; gazeteler, okur pastasını diğer haber sitelerine kaptırmamak için adım adım kendilerinin ölüm fermanını yazan kategoriye, yani İnternet gazeteceliğine de sıçramış durumdalar. Artık neredeyse her gazetenin bir İnternet versiyonu var. Öyle ki, bu sitelerin okur sayıları gazetelerin bayi tirajlarını bile aşmış durumda...

İnternet; hem bedava olması hem de ulaşım kolaylığı yanında habercilik hızı, sayfalarla sınırlı olmayan kapasite derinliği gibi farklı avantajlar da sunuyor gazetelere göre... Hatta öyle ki, artık İnternet’in sunduğu hareketli görüntü imkanları televizyonları da tehdit ediyor.

Ürkütücü soruyu tekrarlayalım: Gazeteler ölüyor mu? Bu konuda rivayet muhtelif... Bir rivayet de benden olsun; ha bir eksik, ha bir fazla, ne fark eder? Tabii, bu rivayetlerin önemli bir kısmının tabutları çoktan cilalamayı başladıklarını da söyleyeyim. Yani ölür diyenlerin sayısı, yaşar diyenlerden fazla...

Gazeteler ölürse, evi boyarken yere ne sereceğimizi, taşınırken ince belli Paşabahçe çay bardaklarını neye sarmalayacağımızı, peynir ve domatesten oluşan kumanyamızı neyin üstünde yiyeceğimizi, barbeküyü neyle tutuşturacağımızı benim gibi kara kara düşünen birinin bu konudaki görüşlerini ne ölçüde nesnel kabul edersiniz, bilemem. (Sahi, bir ara Ali Saydam gazetelerin yan fonksiyonlarıyla ilgili hoş bir çalışma ve listeleme yapmıştı. Durun onu Google’dan bulayım. Buldum.)

Televizyon icat olunca radyoyu ve sinemayı öylesine bir sarsmıştı, ama öldürememişti, değil mi? Gazeteler de, radyo icat oldu ölmedi, televizyon icat oldu ölmedi, peki İnternet icat oldu diye niye ölsün? Yoksa, çekirgenin üçüncü sıçrayış denemesi midir bu? Bir de, biliyorsunuz “mertlik” bozulana kadar ne silahlar icat olunmuştu, ama o, “tüfenk” icat olunca bozuldu. Çünkü “tüfenk”, çalışma prensibi ve işlevleri itibariyle kendinden önceki tüm silah çeşitlerine göre bir devrim niteliğindeydi. Şimdi İnternet de gazetelerin “tüfenk”i olmasın?


Bütün bu aksine sorulara rağmen ben, bahsi açıyor ve “Hayır, gazeteler ölmeyecek.” diyorum. (Tüm basın patronlarımızın yüreğine serin sular serpilmiştir herhalde! Zaten bende eski mecraların ölmesine razı olmama gibi bir ruh hali var. “Bir mecra olarak televizyonun geleceği”ni de okuyabilirsiniz, isterseniz.) Ancak, şartlarım var. Eğer bu şartlar yerine getirilmeyecek olursa kendimi bahsi kaybetmiş saymam, şimdiden söyleyeyim.

Öncelikle gazeteler, yeni çağın tehditleri karşısında kendini değiştirmek ve dönüştürmek zorundadır. Asparagas, tetikçilik, büyük sermayeyle ve devletle kirli ilişkiler, gizli ortaklıklar gibi “gazetecilik dışı” tüm faaliyetlere son vermek, işin başlangıç noktasını oluşturabilir, ama sadece küçük bir başlangıç...

Gazetelerin zaafları konusunda rekabeti çok kısaca inceleyelim: Gazeteler paralı, İnternet medyası bedavadır. Haber hızı hususunda gazetelerin İnternet medyasıyla yarışması mümkün değildir; en taze gazetede bile haberler en az dört beş saatlikken İnternet medyasına her an kesintisiz olarak haber akmaktadır. İnternet medyasının gazeteler gibi sayfalarla sınırlı bir kapasitesi yoktur, neredeyse sınırsız ve derin bir kapasiteye sahiptir. Mesela hiçbir gazetede Ergenekon iddianamesinin tamamını tek seferde yayınlayamazsınız, ama İnternet’te kopyala-yapıştır yöntemiyle anında yayına sokarsınız. Gazetelerin hareketli görüntü yayınlama imkanı yoktur, oysa veri aktarma hız ve imkanlarının gelişmesiyle birlikte İnternet medyasının bu konuda önü her geçen gün daha da fazla açılmaktadır.

Peki, bunlarla rekabet etmek mümkün müdür? Hayır, değildir. Ancak, gazetelerin yaşamasının güvencesini oluşturan faktör, aslında tam da zaaflarında yatmaktadır. Yani, yiğit düştüğü yerden kalkabilecektir. Tabii düştüğü yeri, yepyeni bir paradigmayla yeniden inşa ve imar ederek... Albert Einstein’ın dediği gibi, fırsatlar zorlukların göbeğinde yatıyor. Gerçi, yine Einstein, “Hiçbir sorun o sorunu yaratan bilinç düzeyiyle çözülemez.” diyordu, ama yiğidin ayağa kalkması için öncelikle göstereceği irade önemlidir. Çözüm içeriden olmazsa, başka aktörler girer, yiğidi ayağa kaldırıverir.


Hadi şimdi şu zaafın içinden tavşanı çıkaralım.

Gazete bir fotoğraf karesi gibidir. Bir anın durağan fotoğrafı... İnternet medyası ise sinema gibi devingendir. 
Tam bu noktada Yrd. Doç. Dr. Ahmet İmançer’in “Fotoğraf ve Sanat İlişkileri” başlıklı makalesindeki “Sinema ve Fotoğrafın Metafizik Karşıtlıkları” başlığı altındaki karşılaştırmadan yararlanabiliriz:
1.
Fotoğraf, dış gerçekliğin dondurulmuş halidir, dış zamana göndermeler yapar. Sinema ise, kendi iç zamanına gönderme yapan devingen bir süreçtir. Sinemada sürecin içindeyiz.
2.
Her fotoğraf kendi öyküsünü saklar. Ama bir tek fotoğraftan yüzlerce öykü yaratabiliriz. Sinema ise kendi öyküsünü süreç içinde açıklar.
3.
Fotoğraf yakalar. Sinema ise ‘şimdi ve burada’yı ıskalar, an’ı asla yakalayamaz. Çünkü bir süreçtir.
4.
Fotoğraf ile nesnel bir ilişki kurulabilir. Bir nesne olarak fotoğraf ve karşısında onu görüp değerlendiren bir özne vardır. Sinema da ise özne sinematik zaman ve uzam içinde erir.

Şimdi bu dört maddeyi, “fotoğraf” sözcükleri yerine “gazete”yi, “sinema” sözcükleri yerine de “İnternet medyası”nı yerleştirerek yeniden okuyun. (Ayrıca bu karşılaştırmayı, gazete ve televizyon arasında da yapabilirsiniz.)

Şöyle özetleyebiliriz: Gazete, dış gerçekliğin dondurulmuş halidir, dış zamana göndermeler yapar. İnternet ise, kendi iç zamanına gönderme yapan devingen bir süreçtir. Gazete yakalar. İnternet medyası ise ‘şimdi ve burada’yı ıskalar, an’ı asla yakalayamaz, çünkü bir süreçtir. Gazete ile nesnel bir ilişki kurulabilir. (Burası çok önemli.) Bir nesne olarak gazete ve karşısında onu görüp değerlendiren bir özne vardır. İnternet’te ise özne, o zaman ve uzam içinde erir.

Gazeteler, İnternet ve televizyon karşısında, kendi zaafından kaynaklanan bu fırsatı değerlendirebilecek niteliksel dönüşümü sağlayabilirlerse hayatta kalma şansını yakalayabilirler. Çünkü insanın, gerçekten de bir fotoğraf karesiyle kurulan nesnel ilişkide olduğu gibi, dış gerçekliği bir “tefekkür” halinde yakalamaya ve onu sadece “dış gerçeklik” olarak değerlendirmeye ihtiyacı olduğunu/olacağını düşünüyorum. Ardından sürüklenmek değil avuçlarının içine almak, izlemek değil düşünmek, koşmak değil oturmak, yalnızca görmek değil tutmak, sürecin mahkumu değil o anki gerçeğin hakimi olmak...

Gazetenin bir “tefekkür”, bir “derin öğrenme” mecrası olabilmesi elbette kolay değil. Gazetenin, doğası gereği o anın kadrajlanmış bir fotoğrafı olması yetmez, o fotoğrafın niteliksel yapısı, tutturduğu dili, sunduğu lezzeti, bilgiye ve daha önemlisi bilgeliklere açtığı pencereleri, grafik üslubu, içtenliği ve daha birçok özelliğiyle her gün tatmin edici bir “kare” olarak gelmeli önümüze...

Yoksa, gazetelerin hızlı habercilik yarışına girerek varlığını sürdürebilme şansı olduğuna artık kim inanır? Bu niteliksel dönüşümü ve paragima değişimini gerçekleştirmezlerse elbette ölürler.

Ne yapayım, o zaman ben de ince belli Paşabahçe çay bardaklarımı sarmalayacak başka bir şey bulurum herhalde... Medyanın ağırlıklı İnternet tarafında yer alan biri olarak bunu kendime daha fazla dert edemem!











8 YORUM:

Blogger Eren Kumcuoğlu yazdı:

Bir küçük ekleme yapmak isterim; Haberleri tamamen web'den takip ediyorum. Tatil esnasında web'den uzak kalmak istediğimden gazete okumak durumunda kaldım.
Editoryal bir sorun mu yoksa internet'in hızına kapıldığımdan mı bilinmez, gazetedeki yazılar bana daha hantal, daha ağır, (belki içerik anlamda olmasa da) daha "dolu" ve doyurucu gözüktü.

Bir de gazetede ağır bir monolog havası var. Web'den okuyucu yorumlarını okumak işin içine dinamizm katıyor. Gazeteler her gün ombudsman ekleri dahi verseler bu fiziksel yapıyla bu imkanı sağlayamayacaklar...

Bu konuya ben de uzun süredir kafa yoruyordum, çok keyifli bir yazı olmuş, ellerinize sağlık!

Pazar, 07 Eylül, 2008  
Anonymous Bülent Keleş yazdı:

Bir Gazete Pazarlama Direktörü görüşü olarak değil şahsi bir yorum olarak kabul ederseniz şu yorumu sizinle paylaşmak isterim.

Öncelikle ellerinize sağlık, güzel bir yazı. Yazdıklarınıza katılıyorum ve ekliyorum.

Çeşitli guru, akademisyen ve pazarlamacıların yorum yaptıkları perspektiften ele almışsınız meseleyi. Ancak genelde bu tarz analizlerde gözden kaçırılan önemli bir nokta var. O da "Advertising". Bildiğiniz gibi tüm gazeteler reklam gelirleriyle faaliyetlerini sürdürmekteler.

Bir gazete ne kadar süper gazetecilik, habercilik yaparsa yapsın okur onu bir yere kadar taşıyacaktır. Eğer gazete finansal meseleleri halledememişse bir zaman sonra solup gitmeye mahkumdur.

Dolaysıyla önce ticari başarı, yani iyi gazetecilik + reklam.

Soru şu: İnternet reklam gelirleri basılı gazete gelirlerini açık ara geçince kaç gazete patronu illa da gazete diyecektir? iştcell reklamındaki gibi "Sizceee?"

Şu anda interneti çöp olarak gören ve yeni nesli anlamakta bırakın zorlanmayı, anlamamak için ısrar eden yönetim anlayışı bu pastayı görürse bizlerin analizlerine gerek kalmadan gazete depolarınıa girip kibriti çakacaktır.

Sonuç olarak, bu denklemde reklamın nerede durudğunun büyük önemi var. Biz pazarlamacılar her gün reklam pastasının nereye kaydığına bakarız kimin daha çok okur kaptığı ikinci sırada.

İnternet mecrası reklam gelirlerinde Türkiye'de ilk defa geçen yıl Sinemayı geçti ve gözünü sırasıyla radyo ve dergilere koydu. Bunlardan sonra gelen mecra hangisi, Sizceee?

Bir diğer soru:
3G ihalesi sizce sadece GSM'cileri mi ilgilendiriyor?

İki diğer soru:
Türkiye'de kaç gazete 3G'ye hazır?

Not: Sadece kafamdan geçenleri sesli düşünüp yazıya döktüm. umarım karışık gelmemiştir.

Pazartesi, 08 Eylül, 2008  
Blogger ÖZCAN YAZICI yazdı:

Açık söylemem gerekirse internet gazeteciliği-geleneksel gazetecilik üzerine son zamanlarda okuduğum en özgün yazı. Bir geleneksel basın çalışanı olarak uzun süredir internet gazetesi-geleneksel gazete tartışmalarını izlemeye çalışıyorum. Aslında pek tartışma olduğu kanaatinde de değilim. Ne yazık ki çok sınırlı sayıda akademisyen konu hakkında kafa yorup, özgün çalışmalar yapıyor (ağırlıklı olarak tarih diziminden ibaret yazılıp çizilenler).
Belki şaşırtıcı olacak ama, ben geleneksel gazetelerin yaşama yansının olmadığını düşünenler tarafındayım (ne acı, işsizliğe kendini namzet gören bir gazete çalışanı olmak). Bunu Bülent Keleş'in yazdıkları ispatlıyor bence.
Görüşümü destekleyeceğim bir başka iddiam ise, internet kültürüyle yetişen yeni kuşakların hızla geleneksel gazetelerin yabancısı olacağı yönündeki inancımdır.
Selim Tuncer'in analizi (eğer gazeteler ölmek istemiyorlarsa...) ancak mevcut kültürel kodlarla, alışkanlıklarla bezenmiş toplumsal kesimler(kuşaklar) için bir arayış (var olma) tartışması olabilir. Oysa halen gündelik yaşam içerisindeki yeni nesiller için geleneksel gazetelerin kültürel oluşumlarında kalıcı bir etkisinin olduğu söylenemez. Hemen her türlü iletişim ihtiyacını online hatta inşaa eden bir kuşak için Selim Tuncer'in analiz ettiği gibi gazeteyi "niteliksel" olarak dönüştürme ihtiyacı olmayacak. Bu niteliksel dönüşüm ancak canlı hafızasında kültürel izler ve alışkanlıklar taşıyanlar için bir anlam içerebilir. Ancak bunu ayakta tutacak ekonomik dengenin sürdürülmesinin mümkün olmadığını da zaten yukarıdaki yorumunda Bülent Keleş özetlemiş.
Son söz: Evet radyo gazeteyi, TV radyoyu öldürmedi öldürmesine de galiba internet hepsini öldürecek. Ya da şöyle söylemek de mümkün. İnternet hepsi birden olacağı için, diğerlerinin artık ayrı ayrı olmasının bir 'niteliği' kalmayacak..

Çarşamba, 10 Eylül, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Eren, “hantal ve ağır”la “dolu ve doyurucu” sıfatlarını, yani iki olumsuz, iki olumlu niteliği bir arada dile getirmişsin. Bu da ilginç.

Evet, gazetelerin İnternet’in dinamizmiyle rekabet edebilmesi mümkün değil. Ben de tam o nedenle, oralarda oyalanmamaları, İnternet’e göre zaaf olarak görünen özeliklerine odaklanmaları gerektiğini söylüyorum.

Yani, dinamizme değil statizme bakmak!

Sevgiler...

Perşembe, 18 Eylül, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bülent Bey, katkınız için teşekkür ederim. Sizde de öyle midir, bilmiyorum ama, ülkemizde gazete pazarlama departmanları kendilerine tek hedef kitle belirlemişlerdir: Reklamverenler... Gerçek hedef kitle olan okurlar ise, “pazarlama”dan çok “üretim”in meselesidir. Sanırım yapısal bir sorun!

Oysa, yukarıdaki tartışma konusu “pazarlama”nın işidir.

Gazetelerin reklam pastasındaki kayıpları, maliyetler ve satış fiyatlarıyla TV’nin üstünde kalması nedeniyle epey zamandır sürüyordu zaten... Şimdi de başka mecralar rekabete dahil oldu.

Bence bugünün ve geleceğin rekabet ortamını iyi okuyarak pazarlama odaklı bir bakış açısıyla “ürün”ün stratejik konumlandırılmasından işe başlamalıyız. Reklamveren pazarındaki başarı arkadan gelir.

Direkt rakipler de, ikame rakipler de gazeteleri çok yakından ilgilendirir. 3G değil, mevcut GSM pazarı da gazetenin rakibidir zaten.

Sevgiler...

Perşembe, 18 Eylül, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Özcan Yazıcı, benim tezim alışkanlıklardan çok insanın akan ve duran mecralarla arasındaki özne-nesne ilişkisi üzerine kurulmuştur. Alışkanlık ayrı bir konu... Zaten bu “alışkan” nesiller bir süre sonra dünyadan çekilecekler.

Tabii bu arada, şu anda gazete merakı olmayan kuşakların, belli bir yaş döneminde nasıl bir profil sergileyeceklerine dair elimizde yeterli veri yok (zaten olamaz), ama bazı projeksiyonlar yapabiliriz.

Yalnız bugünün gazetesiyle geleceğin gazetesini aynı şey olarak görmeyelim. Eğer yaşayacaksa, ciddi bir yapısal değişimle birlikte belki adı bile değişecektir.

Bir bilgi daha: Hadi yaşlıları bir yana koyalım, birçok gencin bile, bilgisayardaki ilgilendikleri yazıların çıktılarını alarak okuduklarına tanık olabiliyoruz.

İnternet, tüm mecraları öldürebilir mi? Çok kesin bir şey söyleyemiyorum. Ancak, İnternet’in bir mecra değil, içinde mecralar da barındıran bir platform olduğunu söyleyebiliriz. Bu şu demektir, zamanla İnternet’in dışında hiçbir şeyimiz kalmayacak:)

Sevgiler...

Perşembe, 18 Eylül, 2008  
Anonymous İlkem yazdı:

Gerçekten Blog unuzu yeni incelemeye başladım keyif alıyorum okurken teşekkür ederim

Salı, 25 Kasım, 2008  
Blogger irem organizasyon yazdı:

siteyi yapan arkadaşlara tşklerimizi sunarız güzel bi çalışma olmuş.

Çarşamba, 24 Haziran, 2009  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home