| Gazeteler ölüyor mu?

Aslında ortada paradoksal bir durum da var; gazeteler, okur pastasını diğer haber sitelerine kaptırmamak için adım adım kendilerinin ölüm fermanını yazan kategoriye, yani İnternet gazeteceliğine de sıçramış durumdalar. Artık neredeyse her gazetenin bir İnternet versiyonu var. Öyle ki, bu sitelerin okur sayıları gazetelerin bayi tirajlarını bile aşmış durumda...
İnternet; hem bedava olması hem de ulaşım kolaylığı yanında habercilik hızı, sayfalarla sınırlı olmayan kapasite derinliği gibi farklı avantajlar da sunuyor gazetelere göre... Hatta öyle ki, artık İnternet’in sunduğu hareketli görüntü imkanları televizyonları da tehdit ediyor.
Ürkütücü soruyu tekrarlayalım: Gazeteler ölüyor mu? Bu konuda rivayet muhtelif... Bir rivayet de benden olsun; ha bir eksik, ha bir fazla, ne fark eder? Tabii, bu rivayetlerin önemli bir kısmının tabutları çoktan cilalamayı başladıklarını da söyleyeyim. Yani ölür diyenlerin sayısı, yaşar diyenlerden fazla...
Gazeteler ölürse, evi boyarken yere ne sereceğimizi, taşınırken ince belli Paşabahçe çay bardaklarını neye sarmalayacağımızı, peynir ve domatesten oluşan kumanyamızı neyin üstünde yiyeceğimizi, barbeküyü neyle tutuşturacağımızı benim gibi kara kara düşünen birinin bu konudaki görüşlerini ne ölçüde nesnel kabul edersiniz, bilemem. (Sahi, bir ara Ali Saydam gazetelerin yan fonksiyonlarıyla ilgili hoş bir çalışma ve listeleme yapmıştı. Durun onu Google’dan bulayım. Buldum.)
Televizyon icat olunca radyoyu ve sinemayı öylesine bir sarsmıştı, ama öldürememişti, değil mi? Gazeteler de, radyo icat oldu ölmedi, televizyon icat oldu ölmedi, peki İnternet icat oldu diye niye ölsün? Yoksa, çekirgenin üçüncü sıçrayış denemesi midir bu? Bir de, biliyorsunuz “mertlik” bozulana kadar ne silahlar icat olunmuştu, ama o, “tüfenk” icat olunca bozuldu. Çünkü “tüfenk”, çalışma prensibi ve işlevleri itibariyle kendinden önceki tüm silah çeşitlerine göre bir devrim niteliğindeydi. Şimdi İnternet de gazetelerin “tüfenk”i olmasın?

Bütün bu aksine sorulara rağmen ben, bahsi açıyor ve “Hayır, gazeteler ölmeyecek.” diyorum. (Tüm basın patronlarımızın yüreğine serin sular serpilmiştir herhalde! Zaten bende eski mecraların ölmesine razı olmama gibi bir ruh hali var. “Bir mecra olarak televizyonun geleceği”ni de okuyabilirsiniz, isterseniz.) Ancak, şartlarım var. Eğer bu şartlar yerine getirilmeyecek olursa kendimi bahsi kaybetmiş saymam, şimdiden söyleyeyim.
Öncelikle gazeteler, yeni çağın tehditleri karşısında kendini değiştirmek ve dönüştürmek zorundadır. Asparagas, tetikçilik, büyük sermayeyle ve devletle kirli ilişkiler, gizli ortaklıklar gibi “gazetecilik dışı” tüm faaliyetlere son vermek, işin başlangıç noktasını oluşturabilir, ama sadece küçük bir başlangıç...
Gazetelerin zaafları konusunda rekabeti çok kısaca inceleyelim: Gazeteler paralı, İnternet medyası bedavadır. Haber hızı hususunda gazetelerin İnternet medyasıyla yarışması mümkün değildir; en taze gazetede bile haberler en az dört beş saatlikken İnternet medyasına her an kesintisiz olarak haber akmaktadır. İnternet medyasının gazeteler gibi sayfalarla sınırlı bir kapasitesi yoktur, neredeyse sınırsız ve derin bir kapasiteye sahiptir. Mesela hiçbir gazetede Ergenekon iddianamesinin tamamını tek seferde yayınlayamazsınız, ama İnternet’te kopyala-yapıştır yöntemiyle anında yayına sokarsınız. Gazetelerin hareketli görüntü yayınlama imkanı yoktur, oysa veri aktarma hız ve imkanlarının gelişmesiyle birlikte İnternet medyasının bu konuda önü her geçen gün daha da fazla açılmaktadır.
Peki, bunlarla rekabet etmek mümkün müdür? Hayır, değildir. Ancak, gazetelerin yaşamasının güvencesini oluşturan faktör, aslında tam da zaaflarında yatmaktadır. Yani, yiğit düştüğü yerden kalkabilecektir. Tabii düştüğü yeri, yepyeni bir paradigmayla yeniden inşa ve imar ederek... Albert Einstein’ın dediği gibi, fırsatlar zorlukların göbeğinde yatıyor. Gerçi, yine Einstein, “Hiçbir sorun o sorunu yaratan bilinç düzeyiyle çözülemez.” diyordu, ama yiğidin ayağa kalkması için öncelikle göstereceği irade önemlidir. Çözüm içeriden olmazsa, başka aktörler girer, yiğidi ayağa kaldırıverir.

Hadi şimdi şu zaafın içinden tavşanı çıkaralım.
Gazete bir fotoğraf karesi gibidir. Bir anın durağan fotoğrafı... İnternet medyası ise sinema gibi devingendir. Tam bu noktada Yrd. Doç. Dr. Ahmet İmançer’in “Fotoğraf ve Sanat İlişkileri” başlıklı makalesindeki “Sinema ve Fotoğrafın Metafizik Karşıtlıkları” başlığı altındaki karşılaştırmadan yararlanabiliriz:
1.
Fotoğraf, dış gerçekliğin dondurulmuş halidir, dış zamana göndermeler yapar. Sinema ise, kendi iç zamanına gönderme yapan devingen bir süreçtir. Sinemada sürecin içindeyiz.
2.
Her fotoğraf kendi öyküsünü saklar. Ama bir tek fotoğraftan yüzlerce öykü yaratabiliriz. Sinema ise kendi öyküsünü süreç içinde açıklar.
3.
Fotoğraf yakalar. Sinema ise ‘şimdi ve burada’yı ıskalar, an’ı asla yakalayamaz. Çünkü bir süreçtir.
4.
Fotoğraf ile nesnel bir ilişki kurulabilir. Bir nesne olarak fotoğraf ve karşısında onu görüp değerlendiren bir özne vardır. Sinema da ise özne sinematik zaman ve uzam içinde erir.
Şimdi bu dört maddeyi, “fotoğraf” sözcükleri yerine “gazete”yi, “sinema” sözcükleri yerine de “İnternet medyası”nı yerleştirerek yeniden okuyun. (Ayrıca bu karşılaştırmayı, gazete ve televizyon arasında da yapabilirsiniz.)
Şöyle özetleyebiliriz: Gazete, dış gerçekliğin dondurulmuş halidir, dış zamana göndermeler yapar. İnternet ise, kendi iç zamanına gönderme yapan devingen bir süreçtir. Gazete yakalar. İnternet medyası ise ‘şimdi ve burada’yı ıskalar, an’ı asla yakalayamaz, çünkü bir süreçtir. Gazete ile nesnel bir ilişki kurulabilir. (Burası çok önemli.) Bir nesne olarak gazete ve karşısında onu görüp değerlendiren bir özne vardır. İnternet’te ise özne, o zaman ve uzam içinde erir.
Gazeteler, İnternet ve televizyon karşısında, kendi zaafından kaynaklanan bu fırsatı değerlendirebilecek niteliksel dönüşümü sağlayabilirlerse hayatta kalma şansını yakalayabilirler. Çünkü insanın, gerçekten de bir fotoğraf karesiyle kurulan nesnel ilişkide olduğu gibi, dış gerçekliği bir “tefekkür” halinde yakalamaya ve onu sadece “dış gerçeklik” olarak değerlendirmeye ihtiyacı olduğunu/olacağını düşünüyorum. Ardından sürüklenmek değil avuçlarının içine almak, izlemek değil düşünmek, koşmak değil oturmak, yalnızca görmek değil tutmak, sürecin mahkumu değil o anki gerçeğin hakimi olmak...
Gazetenin bir “tefekkür”, bir “derin öğrenme” mecrası olabilmesi elbette kolay değil. Gazetenin, doğası gereği o anın kadrajlanmış bir fotoğrafı olması yetmez, o fotoğrafın niteliksel yapısı, tutturduğu dili, sunduğu lezzeti, bilgiye ve daha önemlisi bilgeliklere açtığı pencereleri, grafik üslubu, içtenliği ve daha birçok özelliğiyle her gün tatmin edici bir “kare” olarak gelmeli önümüze...
Yoksa, gazetelerin hızlı habercilik yarışına girerek varlığını sürdürebilme şansı olduğuna artık kim inanır? Bu niteliksel dönüşümü ve paragima değişimini gerçekleştirmezlerse elbette ölürler.
Ne yapayım, o zaman ben de ince belli Paşabahçe çay bardaklarımı sarmalayacak başka bir şey bulurum herhalde... Medyanın ağırlıklı İnternet tarafında yer alan biri olarak bunu kendime daha fazla dert edemem!




















8 YORUM:
Bir küçük ekleme yapmak isterim; Haberleri tamamen web'den takip ediyorum. Tatil esnasında web'den uzak kalmak istediğimden gazete okumak durumunda kaldım.
Editoryal bir sorun mu yoksa internet'in hızına kapıldığımdan mı bilinmez, gazetedeki yazılar bana daha hantal, daha ağır, (belki içerik anlamda olmasa da) daha "dolu" ve doyurucu gözüktü.
Bir de gazetede ağır bir monolog havası var. Web'den okuyucu yorumlarını okumak işin içine dinamizm katıyor. Gazeteler her gün ombudsman ekleri dahi verseler bu fiziksel yapıyla bu imkanı sağlayamayacaklar...
Bu konuya ben de uzun süredir kafa yoruyordum, çok keyifli bir yazı olmuş, ellerinize sağlık!
Bir Gazete Pazarlama Direktörü görüşü olarak değil şahsi bir yorum olarak kabul ederseniz şu yorumu sizinle paylaşmak isterim.
Öncelikle ellerinize sağlık, güzel bir yazı. Yazdıklarınıza katılıyorum ve ekliyorum.
Çeşitli guru, akademisyen ve pazarlamacıların yorum yaptıkları perspektiften ele almışsınız meseleyi. Ancak genelde bu tarz analizlerde gözden kaçırılan önemli bir nokta var. O da "Advertising". Bildiğiniz gibi tüm gazeteler reklam gelirleriyle faaliyetlerini sürdürmekteler.
Bir gazete ne kadar süper gazetecilik, habercilik yaparsa yapsın okur onu bir yere kadar taşıyacaktır. Eğer gazete finansal meseleleri halledememişse bir zaman sonra solup gitmeye mahkumdur.
Dolaysıyla önce ticari başarı, yani iyi gazetecilik + reklam.
Soru şu: İnternet reklam gelirleri basılı gazete gelirlerini açık ara geçince kaç gazete patronu illa da gazete diyecektir? iştcell reklamındaki gibi "Sizceee?"
Şu anda interneti çöp olarak gören ve yeni nesli anlamakta bırakın zorlanmayı, anlamamak için ısrar eden yönetim anlayışı bu pastayı görürse bizlerin analizlerine gerek kalmadan gazete depolarınıa girip kibriti çakacaktır.
Sonuç olarak, bu denklemde reklamın nerede durudğunun büyük önemi var. Biz pazarlamacılar her gün reklam pastasının nereye kaydığına bakarız kimin daha çok okur kaptığı ikinci sırada.
İnternet mecrası reklam gelirlerinde Türkiye'de ilk defa geçen yıl Sinemayı geçti ve gözünü sırasıyla radyo ve dergilere koydu. Bunlardan sonra gelen mecra hangisi, Sizceee?
Bir diğer soru:
3G ihalesi sizce sadece GSM'cileri mi ilgilendiriyor?
İki diğer soru:
Türkiye'de kaç gazete 3G'ye hazır?
Not: Sadece kafamdan geçenleri sesli düşünüp yazıya döktüm. umarım karışık gelmemiştir.
Açık söylemem gerekirse internet gazeteciliği-geleneksel gazetecilik üzerine son zamanlarda okuduğum en özgün yazı. Bir geleneksel basın çalışanı olarak uzun süredir internet gazetesi-geleneksel gazete tartışmalarını izlemeye çalışıyorum. Aslında pek tartışma olduğu kanaatinde de değilim. Ne yazık ki çok sınırlı sayıda akademisyen konu hakkında kafa yorup, özgün çalışmalar yapıyor (ağırlıklı olarak tarih diziminden ibaret yazılıp çizilenler).
Belki şaşırtıcı olacak ama, ben geleneksel gazetelerin yaşama yansının olmadığını düşünenler tarafındayım (ne acı, işsizliğe kendini namzet gören bir gazete çalışanı olmak). Bunu Bülent Keleş'in yazdıkları ispatlıyor bence.
Görüşümü destekleyeceğim bir başka iddiam ise, internet kültürüyle yetişen yeni kuşakların hızla geleneksel gazetelerin yabancısı olacağı yönündeki inancımdır.
Selim Tuncer'in analizi (eğer gazeteler ölmek istemiyorlarsa...) ancak mevcut kültürel kodlarla, alışkanlıklarla bezenmiş toplumsal kesimler(kuşaklar) için bir arayış (var olma) tartışması olabilir. Oysa halen gündelik yaşam içerisindeki yeni nesiller için geleneksel gazetelerin kültürel oluşumlarında kalıcı bir etkisinin olduğu söylenemez. Hemen her türlü iletişim ihtiyacını online hatta inşaa eden bir kuşak için Selim Tuncer'in analiz ettiği gibi gazeteyi "niteliksel" olarak dönüştürme ihtiyacı olmayacak. Bu niteliksel dönüşüm ancak canlı hafızasında kültürel izler ve alışkanlıklar taşıyanlar için bir anlam içerebilir. Ancak bunu ayakta tutacak ekonomik dengenin sürdürülmesinin mümkün olmadığını da zaten yukarıdaki yorumunda Bülent Keleş özetlemiş.
Son söz: Evet radyo gazeteyi, TV radyoyu öldürmedi öldürmesine de galiba internet hepsini öldürecek. Ya da şöyle söylemek de mümkün. İnternet hepsi birden olacağı için, diğerlerinin artık ayrı ayrı olmasının bir 'niteliği' kalmayacak..
Sevgili Eren, “hantal ve ağır”la “dolu ve doyurucu” sıfatlarını, yani iki olumsuz, iki olumlu niteliği bir arada dile getirmişsin. Bu da ilginç.
Evet, gazetelerin İnternet’in dinamizmiyle rekabet edebilmesi mümkün değil. Ben de tam o nedenle, oralarda oyalanmamaları, İnternet’e göre zaaf olarak görünen özeliklerine odaklanmaları gerektiğini söylüyorum.
Yani, dinamizme değil statizme bakmak!
Sevgiler...
Bülent Bey, katkınız için teşekkür ederim. Sizde de öyle midir, bilmiyorum ama, ülkemizde gazete pazarlama departmanları kendilerine tek hedef kitle belirlemişlerdir: Reklamverenler... Gerçek hedef kitle olan okurlar ise, “pazarlama”dan çok “üretim”in meselesidir. Sanırım yapısal bir sorun!
Oysa, yukarıdaki tartışma konusu “pazarlama”nın işidir.
Gazetelerin reklam pastasındaki kayıpları, maliyetler ve satış fiyatlarıyla TV’nin üstünde kalması nedeniyle epey zamandır sürüyordu zaten... Şimdi de başka mecralar rekabete dahil oldu.
Bence bugünün ve geleceğin rekabet ortamını iyi okuyarak pazarlama odaklı bir bakış açısıyla “ürün”ün stratejik konumlandırılmasından işe başlamalıyız. Reklamveren pazarındaki başarı arkadan gelir.
Direkt rakipler de, ikame rakipler de gazeteleri çok yakından ilgilendirir. 3G değil, mevcut GSM pazarı da gazetenin rakibidir zaten.
Sevgiler...
Sevgili Özcan Yazıcı, benim tezim alışkanlıklardan çok insanın akan ve duran mecralarla arasındaki özne-nesne ilişkisi üzerine kurulmuştur. Alışkanlık ayrı bir konu... Zaten bu “alışkan” nesiller bir süre sonra dünyadan çekilecekler.
Tabii bu arada, şu anda gazete merakı olmayan kuşakların, belli bir yaş döneminde nasıl bir profil sergileyeceklerine dair elimizde yeterli veri yok (zaten olamaz), ama bazı projeksiyonlar yapabiliriz.
Yalnız bugünün gazetesiyle geleceğin gazetesini aynı şey olarak görmeyelim. Eğer yaşayacaksa, ciddi bir yapısal değişimle birlikte belki adı bile değişecektir.
Bir bilgi daha: Hadi yaşlıları bir yana koyalım, birçok gencin bile, bilgisayardaki ilgilendikleri yazıların çıktılarını alarak okuduklarına tanık olabiliyoruz.
İnternet, tüm mecraları öldürebilir mi? Çok kesin bir şey söyleyemiyorum. Ancak, İnternet’in bir mecra değil, içinde mecralar da barındıran bir platform olduğunu söyleyebiliriz. Bu şu demektir, zamanla İnternet’in dışında hiçbir şeyimiz kalmayacak:)
Sevgiler...
Gerçekten Blog unuzu yeni incelemeye başladım keyif alıyorum okurken teşekkür ederim
siteyi yapan arkadaşlara tşklerimizi sunarız güzel bi çalışma olmuş.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home