Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazartesi, Ocak 28, 2008

| Kes yapıştır, tak takıştır, Türk turizmini yatıştır!

Bugün yine sizi Ali Atıf Bir’e göndereceğim. Atıf Hoca, Bugün’deki Pazar günkü “Turizm Bakanı’nı kim yanıltıyor” başlıklı yazısında “Türkiye’nin yurt dışı tanıtım ihalesindeki olumsuzlukları yıllardır benden fazla yazan var mı bilmiyorum...” diye soruyor. Ben de bilmiyorum, ama Hoca’nın bu konuya samimiyetle ilgi gösterdiği ortada...


Başbakan’ın, 2005’in son aylarında “Ben bu ülkenin adeta pazarlamacısıyım.” dediğini hatırlarsınız. Ali Atıf Bir, bu sözle bağlantı kurarak yine bu konuda yazmış, eleştirilerini dile getirmişti. Ben de “Pazarlama ve markalaşma stratejisi olmayan ülkenin ‘pazarlamacısı’ olmak mümkün mü?” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Ardından da “Marka adı Törökország!” başlıklı yazımı yayımladım.

Bu ihalelere bir “iş” olarak şimdiye kadar hiç ilgi göstermediğimi daha önce de ifade etmiştim. Ancak, Atıf Hoca gibi, bir “memleket evladı“ olarak ilgi göstermemek mümkün mü?


Hoca’nın yazısı bu:

“Türkiye’nin yurt dışı tanıtım ihalesindeki olumsuzlukları yıllardır benden fazla yazan var mı bilmiyorum... Yazıyorum çünkü Türkiye'nin elindeki her kuruşu doğru yere harcamasını, doğru zamanda, doğru içerikle yayınlamasını istiyorum. Bir de doğru amaçlara yönelik, ölçen-biçen ‘iletişim entegrasyonu’ yapılmasını istiyorum.

2007’deki ihale süreci de oldu bittiye getirildi ve yine Türkiye’nin tanıtımı işi yine karartıya gidiyor. Bakanlık dedikodu olmasın diye bu kez değişik ülkeleri 9 ayrı reklam ajansına verdi. Toplam bütçe 140 milyon dolar... Ama araştırınca görüyorsunuz ki bu reklam ajanslarından bazıları reklam ajansı bile değil... Örneğin Türkiye'nin tanıtım filmini yapacak diye seçilen New York’lu Markefxs reklam ajansı bile değil... İki kişilik bir prodüksiyon şirketi... Ağustos ayında anımsarsanız bu prodüksiyon şirketinin sahibi Manuel Gonzales ‘James Bond ve ve Titanic filmlerinin görsel efektlerini’ yapan dahi diye tanıtılmıştı...

Yine araştırınca görüyorsunuz ki Manuel Gonzales bu iki filmin kredilerinde yer almıyor... Resmen birileri Bakanlığı yanıltıyor. Üstelik Türkiye’yi tanıtsın diye çektiği filmi izledim resmen kesyapıştır, tak-takıştır... Masa üstü bir sürü görüntü üst üste bindirilmiş, sonuç bir sürü aklı dağıtan, bir yöne yönlendirmeye görüntü. Aynı şekilde Rusya, Ukrayna, Kazakistan gibi ülkelerde Türkiye’yi tanıtan Iconisus, Almanya, Hollanda, Belçika'da tanıtan Bestwerbeagentur, İspanya, İtalya gibi ülkelerde tanıtan Quince isimli reklam ajanslarının çapları ve başarıları asla Türkiye gibi bir ülkeyi kaldıracak cinsten değil...

Üstelik bu ajansların Türkiye’yi tanıtan işleri üst kimlikte ortak bir Türkiye deneyimi ortaya çıkarmıyor. Sonuçta Türkiye sadece günü kurtarıyor, kısa süreli satış amaçlı kendini anımsatıcı reklamlar yapıyor. Ama yapılan işlerin tortusu gelecek yıllarda Türkiye'nin turistik imajına katkı yapacak işler olamıyor. Yöneticiliğine çok güvendiğim, başarılı olmasını çok istediğim yeni Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay’a buradan sesleniyorum. Bu gidiş gidiş değil...

Türkiye’nin turistik marka iletişimi süreci baştan yeniden yapılandırılmalı... Satışla birlikte iletişim sonuçlarına odaklanan bir iletişim yönetim sürecine geçilmeli... Mutlaka ve mutlaka satış-iletişim bağlantısı ölçümlerle ortaya konup sonraki yıl stratejileri daha sonra belirlenmeli... Ve de 2009 için çalışmalar şimdiden başlanmalı... Bu süreci çok yakından izlemeye devam edeceğim.”


Atıf Hoca’nın eleştirilerine baştan sona katılıyorum. Belki yazacağı başka şeyler de vardı, ama ne de olsa gazete köşesi, yer sınırı var. Benim yerimse geniş. Konuyla ilgili biraz daha laflayabilirim.

Turizm Bakanlığı, 2008 çalışmalarına henüz sitesinde yer vermemiş. Sağdan soldan bulduğum, hangisinin hangi ajansa ait olduğunu bilmediğim ve yazının aralarına serpiştirdiğim afişler bu yıla ait... Markefxs’in yaptığını sandığım, Bir’in “kes yapıştır, tak takıştır” diye betimlediği reklam filmlerini de (Onlar “genel tanıtım filmi” diyorlar!) şuradan izleyebilirsiniz.


Filmler de afişler de gerçekten “kes yapıştır, tak takıştır”ın ötesine geçmiyor. Ama afişlerin bazılarının grafik tasarım konusundaki düzeyleri hiç fena değil. Ancak, bu neyi değiştirir ki?

T.C. Kültür ve Turzim Bakanlığı’nca koordine edilen, temel amacı Türkiye’nin yurt dışı turizm pazarlarında imajını yükselterek satışları artırmak olan ve kamuoyunda “Türkiye’nin tanıtımı” olarak anılan iletişim faaliyetleriyle ilgili çok kısa bir değerlendirme yapacak olursak; temel kritik noktasının bu çalışmaların kreatif yetkinlik düzeylerinden ziyade stratejik yaklaşımlarda odaklandığını ifade ederek ve dikkatleri buraya çekerek yazıya başlamayı uygun görüyorum.

Bu çalışmaların amacı turizm satışı olsa da, “Türkiye’nin tanıtımı” başlığı altında incelenince sanki çok daha büyük hedefleri içeriyormuş gibi algılanıyor. Oysa, temel amaçla tali amaçların birbirine karıştırılmasının stratejik bir hata olduğunu, böyle bir yaklaşımın iletişim programını tümüyle etkisizleştireceğini düşünüyorum. Bu nedenle temel amacın, farklı arzu ve temennilerin arasından çekip alınması gerekmektedir.

Bence “Türkiye’nin tanıtımı” ve Türkiye’nin dünyadaki marka algısının arzuladığımız şekliyle oluşturulması çabası daha ayrı, daha büyük ve her alana yönelik entegre, orta ve uzun vadeli pazarlama stratejileri ve buna bağlı iletişim strateji ve uygulamalarıyla mümkündür. Mevcut çalışmaların da bu büyük hedefe elbette hizmet etmesi beklenir, ancak konjonktürel beklentilerimizi karşılaması arzulanan bir programın üstüne böylesine ağır bir yük yüklemek, pratik beklentilerin gerçekleşememesi sonucunu doğuracaktır/doğurmaktadır.

Ben, gerçekleştirilebilir amacın; Türkiye’ye gelen turist sayısını arttırmak, yaptıkları harcamaların ortalamasını yükseltmek, üst gelir gurubuna ait daha fazla turist çekmek,Türkiye’ye olan turizm talebinin on iki aya çıkartmak, turizm pazar payımızın yüksek olduğu ülkelerde geliştirilmesi, düşük ülkelerde ise talep oluşturulmasını sağlamak alt başlıklarını içeren “turizm satışı” olduğunu düşünüyorum. Bu amaç doğrultusunda gerçekleştirilecek tüm iletişim etkinlikleri elbette nisbi olarak hem Türk turizminin hem de Türkiye’nin markalaşma hedeflerine de hizmet edecektir.


Ortada deniz, kum, güneş, doğa, kültürel zenginlikler, eğlence, spor, kış sporları, sağlık başlıkları altında incelenebilecek, nitelikli servis noktasında ortalama bir düzeyi yakalayabilmiş bir ürün söz konusudur. Marka algısı ise, farklı hedef kitleler nezdinde değişiklikler göstermektedir.

Yukarıda da belirttiğim gibi, Türkiye’nin dünyadaki marka algısıyla ilgili yapılacak çalışmalar çok daha büyük bir programın işidir. Nitekim marka algısını oluşturan siyasi, ekonomik, bölgesel, etnik ve benzeri birçok bileşen söz konusudur ve bunların tamamını yönetecek çok büyük bir stratejiye ihtiyaç vardır.

Politik veya ekonomik çerçevede oluşan olumsuz bir imaj, ülkemizden dünyaya yönelik olarak yapılacak tüm markalaşma çabalarını olumsuz etkileyebildiği gibi “turizm satışı”nı da olumsuz etkileyebilmektedir. Ne var ki, lehimize bir durum olarak, hedef kitlenin talepleri doğrultusunda zihinsel bir ayrıştırma mümkün olabilmektedir. Yani turizm amaçlı bir talebe karşı gerçekleşebilecek olumlu arzlar, politik imaj sorunlarını gölgeleyebilmektedir. Zaten Rusya gibi bazı hedef pazarlarda ise politik imaj sorunları henüz oluşmamıştır.


Dünya üzerinde yaklaşık bir milyar kişi tatil yapıyor. Koşulları uygun birçok ülke için turizm satışı en önemli ihraç kalemlerinden birini oluşturmakta ve pazarda ciddi bir rekabet yaşanmaktadır. Bugüne kadar Türkiye’nin en önemli rekabet avantajını, maalesef hepimizin yakındığı “her şey dahil” sistemi ve bazı pazarlara yakınlığı oluşturmaktadır.

Bilinen pazar verilerini burada tekrarlamak yerine, hedef pazarların ortak özelliğinin halen “kitlesel turizm” odağını paylaştığını hatırlatmak istiyorum. Çünkü, stratejik iletişim yaklaşımının temelini oluşturacak bilgi budur.

Mevcut verilere dayalı olarak yapılacak rekabet analizinde sırasıyla Fransa, İspanya ve İtalya’nın dikkatlice incelenmesi gereklidir. Her üç ülkenin tanıtım çalışmaları ve kreatif uygulamalarını incelediğimizde ortak noktalarının kitlesel turizm taleplerine yönelik olduğu görülür. Türkiye’ nin rekabet üstünlüğü sağlayabilmesi açısından iletişim stratejilerinde söz konusu rakip uygulamalarından faydalanması rasyonel bir tavır olacaktır. Rakiplerimizin, turizm arzına destek veren olumlu marka imajları rekabette en önemli zaaflarımızdan birini oluşturduğu için saptanacak stratejinin bu engeli aşması sağlanmaldır.


Eğitim ve gelir düzeyi orta ve üzeri, fiyat ve ürün kalitesine önem veren, genç ve orta yaş grupları ile üçüncü yaş grubu, seyahat deneyimi yüksek, farklı bir tatil deneyimi yaşamak isteyen tüketiciler hedef kitlemizi oluşturuyor. Hedef kitle beklenti ve taleplerinin de hedef pazarlar temelinde ortaklaştığı ve farklılaştığı alanlar mevcuttur. İki büyük pazarımız olan Almanya ve Rusya’da “deniz, kum, güneş” talebi ağır basarken, bu talebi daha yakın destinasyonlarda karşılayabilecek Uzak Doğu ülkeleri için tarih ve kültür turizmi önem kazanmaktadır.

Yapılacak hedef kitle analizlerinin, iletişim stratejisinin temel dayanağını oluşturacağı muhakkaktır. Bu nedenle hem Bakanlığımızın hem de ataşeliklerimizin uhdesindeki veriler dikkatle incelenmeli ve işe yarar hale getirilmelidir.

Ben yine bazı notlarımı maddeler halinde sıralayayım:
1.
Kısa vadeli ve pratik sonuçlar elde edeceğimiz bir iletişim programı benimsenmeli, sonuçların sezona yansıması amaçlanmalıdır.
2.
Türkiye’nin markalaşması ve kültür değerlerimizin tanıtımı ana mesaj değil, tali mesajlar olarak belirlenmelidir.
3.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “kültür” misyonuyla “turizm” misyonu birbirine karıştırmamalı, gerekiyorsa her iki misyon için ayrı ve özgün iletişim faaliyetleri gerçekleştirilmelidir.
4.
Tek yönlü bir “iletim” yerine, hedef kitlenin kendisini içinde bulacağı çok yönlü bir “iletişim” stratejisini hayata geçirmek, hedefleri realize etdebilmek açısından kaçınılmazdır.
5.
Bu zamana kadar yapılan kimi çalışmalar yaratıcı düzeyleri itibariyle reddedilecek türden değildir. Bu durum stratejik eksiklikleri maalesef gölgelemektedir.
6.
Şimdiye kadar gerçekleştirilen iletişim çalışmalarının tek yanlı bir “iletim” modeli üzerine oturduğunu, bu nedenle de hedef kitlede algı ve davranış değişikliği yaratmak yerine bizzat bizim izleme keyfimize uygun düştüğünü kabul etmek durumundayız.
7.
Amaç, yaratıcı düzeyi elbette düşürmemek, hatta yükseltmek olmalı, ancak strateji üzerinde kökten bir dönüşümün önü açılmalıdır.
8.
İçinde tüketicisi olmayan, kullanılan kodlamaların farklı hedef kitlelerin zihinlerinde ne gibi açılımlara uğradığı yeterince analiz edilmemiş; bir Rus’a, bir Alman’a, bir İngiliz’e veya bir Japon’a enfes bir Türkçe şiir ziyafeti çekmek şeklinde okunabilecek bu yaratıcı uygulamaların etkisinin zayıf kalması/kalmış olması kaçınılmaz bir sonuçtur.
9.
Farklı diller konuşan, farklı kültürlere ve farklı dinlere mensup hedef kitlemizi sadece dil faktörünü ciddiye alarak yakalamamız mümkün değildir.
10.
Eğer iletişiminde bu yetmiş iki milletin açabileceği sadece ortak kodları benimseyecek olursak etkili bir iletişim yapma şansımız olamaz, “ortalama”da kalırız.
11.
Öyleyse, ortak bir stratejinin farklı hedef kitleler nezdinde yapaylaşmadan özgünleştirilmesi şarttır ve konseptin bu esneme kabiliyetini gösterebilmesi gerekir.
12.
Ürünün fiziksel nitelikleri üzerine duygusal (emotional) değerler yüklemek sadece iletişimle mümkün olabilmektedir.
13.
Hepimiz biliyoruz ki tatil, bir kendi kendini ödüllendirme mekanizmasıdır. Bir yıl boyunca çalışan, zihnen ve bedenen yorulduğunu düşünen insanın kendini ödüllendirmesi...
14.
Tatil, en fazla yılda bir kez satın alınan ve nisbi olarak pahalı olan bir üründür. Bu nedenle etkili ve yaratıcı düzeyi yüksek bir iletişim programının gerçekleştireceği algı değişikliği, bir şekilde davranış değişikliğine ve satın alma kararına dönüştürülebilmelidir.
15.
Bunun için daha fazlasına ihtiyaç vardır ve stratejinin omurgasını oluşturan şey işte bu “daha fazlası”dır.
16.
Destinasyonlar temelinde belirlenen bütçelerin yeterliliğinden emin olunmalıdır. Çünkü bu bütçeler, eğer uyduyu yörüngeye oturtamayacak yetersizlikteyse tümden zayi olmaktadır. Ki bazı destinasyonlar için tespit edilen bütçelerin birkaç katını oralardaki turizm firmalarının zaten harcadığını biliyorum. Hoca’nın dediği gibi sonuçlara odaklanmalı, iş, “dostlar alışverişte görsün” mantığıyla bir “yatıştırma” faaliyetine dönüştürülmemelidir.
17.
Özetle; (a) Temel amaç bulundırılmamalıdır. (b) Müktesebat reddedilmemeli, ancak stratejik yön değişikliği benimsenmelidir. (c) Mevcut yaratıcı çalışmaların düzey olarak üzerine çıkılmalıdır. (d) Hedef kitle tüm iletişim uygulamalarının içinde kendini bulmalıdır. (e) Daha ötesi, davranış değişikliği için tanıklık modelinden yararlanılmalı ve yeterli sosyal kanıt oluşturulabilmelidir. (f) Hedef kitleler nezdinde yapaylaşmadan özgün farklılaşmalar gerçekleştirilebilmelidir.


Temel amaç, tüketici nezdinde ürün algısını olumlu yönde değiştirmek ve bu olumlu algıyı davranış değişikliğinin zemini haline getirmektir. Hatta bunu, behemahal gerçekleştirebilmektir. Öyleyse tüm iletişim programının fiziksel ve duygusal faydayı öne çıkaran, tüketiciyi içine alan, tanıklıklar gösteren ve sosyal kanıtlar oluşturan bir yapıda olması gerekmektedir. Bu hedefleri gerçekleştirebilmek, temel strateji, ses tonu ve formatlar sabit kalmak kaydıyla özgün kodlamalara yönelmekle mümkün olacaktır.

Tüm rakiplerin ve şimdiye kadar Türkiye’nin de uygulayageldiği “davet” yerine “tavsiye” yönteminin benimsenmesi ise sonucu hızlandıracaktır.

Pratik sonuçları öne alan, Türkiye’nin markalaşması gibi daha büyük hedefleri pek de umursamayan, parçayı bütüne tercih eden bir yazımla belki de ilk kez karşılaştınız. Niye mi? Çünkü ülkemizin pazarlama ve markalaşmaya ilgisi maalesef bir KOBİ düzeyinde bile olmadığı için konuyla ilgili hiçbir ümidim yok. Bari Türk turizmi bu işten bir fayda görsün!

Güncelleme [ 30 OCAK 2008, ÇARŞAMBA ]

Serdar Öner, kaleme aldığı “Türkiye reklamı” başlıklı yazıda konunun bir başka yönüne değindi. Benim yazımın yorum bölümünde de görüşünü kısaca özetlemiş. “Ben konuya biraz daha pratik açıdan yaklaştım. Beni rahatsız eden konu, Türkiye reklam filmlerinde sözlü iletişime yer verilmemesi. Filmlerde sadece müzik yer almakta ve belki de çok önemli iletişim fırsatı sadece bu sayede kullanılmamakta. İnsanların aklında kalıcılığı arttırabilmek için, birden fazla duyuya ve duygulara seslenmek gerektiğini, neredeyse bütün reklamcılar bilir, fakat bu neden uygulanmaz çok merak ediyorum.” diyor ve soruyor: “Neden Türkiye’nin sloganı hep değişiyor?”


Serdar, yazısında Türkiye’nin reklam filmlerinden birinin ardından, Türkiye reklamını bu kadar eleştirdikten sonra bir de başarılı örnek vermek gerektiğini söyleyerek Malezya’ya ait bir filmi yayımlamış. Yine diyor ki: “Bence son yılların en başarılı turizm tanıtım örneği Malezya’nın yaptığı. Slogan yıllardır değişmedi: Malaysia, truly Asia! Videoları izlediğinizde, müziğin de yıllardır değişmediğini ve cıngılın hemen hemen hep aynı kadığını görüyorsunuz. Yabancı TV kanallarını izliyorsanız, Malezya videosunu ve sloganını hatırlamamanız imkansız gibi bir şey. Evet, Malezya reklamını, kör, sağır ve dilsiz bile olsanız kaçırmanız mümkün değil. Bizimkini ise, mutlaka TV başında ve sonuna kadar izlemelisiniz ki, neden bahsedildiğini anlayın.”


Bu görüşlere ben de aynen katılıyorum. Nitekim, yazımda ben de Malezya’dan bir “vak’a” olarak bahsetmeyi düşünmüştüm, ama yazının uzaması nedeniyle vazgeçmiştim. Şimdi konu açıldığına göre birkaç cümle de Malezya’dan söz edelim. Bakalım Türkiye’ye benziyor mu?

Öncelikle, hiç ayrıntılı bir inceleme yapmadan şöylesine bir göz atsanız bile Malezya’nın bu işi “gerçek anlamda” ciddiye almış olduğunu görürsünüz. Internet sitelerinden [Tourism Malaysia, Visit Malaysia, Virtual Malaysia] tüm reklam filmlerine kadar gösterilen çaba her yerde kendini belli ediyor. Şu kadarını söyleyeyim; dil konusunda eksikleri olsa bile, mesela her destinasyon için ayrı bir site yapmışlar ve bu sitelerde “Sizin oradaki Malezya” başlığı altında o destinasyonlardaki Malezya mutfağıyla ilgili restoranların adreslerini vermişler. Malezya mutfağı yoksa Hint mutfağı restoranlarını listelemişler. O kadar da özgüven sahibi görünüyorlar yani, ne de olsa “truly Asia” tabii...

Bu arada, neden dünyanın birçok dilinde “Visit Turkey” siteleri yapmayız, anlamak mümkün değil. Bunu daha önce “Fındık Tanıtım Grubu” için de önermiştim. Belki tamamı tek bir reklam filmi maliyetine tamamlanacak böyle büyük bir projenin ihmal edilmesi tam bir umursamazlık! (Gerçi “Visit Turkey” domain ismi de korunamamış ya!)

Serdar’ın belirttiği gibi Malezya’nın yıllardır değişmeyen bir cıngılları ve çok sıkı bir sloganları var. Reklam filmlerinin bizimkilerden üstünlüğü ise egzotik görüntülerden ibaret... Yani, yine bildiğimiz türden turizm görüntüleri... Ama her enstrümanı öyle bir kazığa bağlamışlar ki, tüm tüketici algısını tek bir sözcük üzerinden yönetebiliyorlar: “Malaysia, truly Asia!” Ben bunu “Malezya, gerçek anlamda Asya!” diye çeviriyorum. “Gerçek anlamda” yerine, “tek kelimeyle”, “gerçekten”, “tamamen”, “tam olarak” gibi anlamlar da düşünülebilir.

Bu slogan, tüm olumlu Asya değerlerini getirip Malezya kovasının içine boşaltmıyor mu?


“Malaysia” ile “Asia” arasındaki uyak ise sloganın iç müziğini güçlendiriyor. Bunlar büyük keşifler değil, ama Serdar’ın yayımladığı filmde de görüldüğü gibi “truly”yi sıfat olarak kullanıp turistin pek hoşuna gidecek şekilde “Truly Relaxing”, “Truly Romantic”, “Truly Adventurous”, “Truly Dramatic”, “Truly Exotic”, “Truly Hospitable” gibi tamlamalarla “kazığı” iyice sağlamlaştırıyorlar. Bir de İngilizce “-ly” ekiyle biten sıfatlarla çeşitlemeler yaparak “tru-ly”nin etrafında dolaşıyor, jenerik kavramları yine “kazığa” bağlamayı ihmal etmiyorlar.


Daha da önemlisi, ya 2005 ya da 2006 kampanyasında, dünyaca ünlü Hollywood yıldızı, on parmağında on marifet olan Michelle Yeoh’ı (fotoğrafta sağdaki) kullandılar. Malezya doğumlu olan bu güzel hanımı “Bir Geyşanın Anıları” veya “Kaplan ve Ejderha” isimli filmlerden hatırlayacaksınız. Belki de “Malaysia, truly Asia!” sloganını ilk kez bu hanım seslendirdi. O filmlere şimdi ulaşamadım, ama Batılı’ya da sempatik gelecek Asya güzelliğinin simgesi Michelle Yeoh, bu filmlerde, enfes egzotik görüntülerin ardından buğulu sesiyle “This is Malaysia... Truly Asia!” diyordu.

Daha fazla uzatmayayım; siteleri falan ziyaret ettiğinizde siz de bazı ayrıntılara ulaşacak, istikrarlı ve “gerçek anlamda” bir turizm tanıtımının nasıl yapıldığı göreceksiniz.

Bu konuda Malezyalaşsak mı ki?

Güncelleme [ 1 ŞUBAT 2008, CUMA ]

Yazı aldı başını gitti, ama ben bir güncelleme daha yapmak zorundayım. Ali Atıf Bir’in yukarıda alıntıladığım yazısına Turizm Bakanlığı’ndan cevap gelmiş. Atıf Hoca da iki gün boyunca Bugün’deki köşesinde bu cevabı cümle cümle yorumladı.

Yazımda yer alan 16. maddede demiştim ki: “Destinasyonlar temelinde belirlenen bütçelerin yeterliliğinden emin olunmalıdır. Çünkü bu bütçeler, eğer uyduyu yörüngeye oturtamayacak yetersizlikteyse tümden zayi olmaktadır. Ki bazı destinasyonlar için tespit edilen bütçelerin birkaç katını oralardaki turizm firmalarının zaten harcadığını biliyorum.”

Elimdeki Turizm Bakanlığı’na ait belgede yer alan ülke bazlı bütçelerin düşüklüğü dikkatimi çektiği için böyle bir cümle kurmuştum. Bu belgede toplam dünya bütçesi 45 milyon dolar olarak görünüyordu. Sonra ortalıkta 140 milyon dolar lafı dolaşmaya başladı. Bakanlık, bütçelerdeki yetersizlikleri farkedip toplam bütçeyi artırdı diye düşünmüştüm. Oysa Atıf Hoca’ya gönderdikleri cevapta toplam bütçenin 45 milyon dolar olduğunu ifade ederek güya kendilerine savunmuşlar. Hoca da cevabı vermiş: “83 ülkede 45 milyon dolarla siz Türkiye'nin T’sini tanıtamazsınız. Türkiye'nin tanıtım bütçesini ve kullanım mantığını klasik devlet bütçesi mantığından kurtarıp daha esnek bir hale getiremezsek, bu tür ‘kaçırıyorlar, göçürüyorlar’ korkularıyla Türkiye tanıtım filan yapamaz ancak yasak savar. Türkiye'nin kendini daha iyi anlatabilmesi için Turizm Bakanlığı‘nın orkestra şefliği rolünü oynarken daha cesur davranması ve tüm iletişim etkinliklerinin ana stratejiyi destekleyecek şekilde yapılması şart. Yine tekrar ediyorum. Türkiye’nin şu andaki tanıtımı çok parça bölük ve sonuçta ortaya karmaşık bir mesaj çıkıyor. Asla geleceğe iletişim tortusu bırakmıyor.”

Elimdeki evraktan sadece bir örnek vermek istiyorum. Rusya, Belarus, Ukrayna, Moldova, Kazakistan, Azerbaycan, Gürcistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’dan oluşan tam on bir ülkede kullanılacak tanıtım bütçesi ne kadar biliyor musunuz? 6,8 milyon dolar... Yani Türkiye’de neredeyse bir çikolata markasının lansman bütçesi kadar bir şey! Oysa, Türkiye’ye turist getiren Moskova’daki iki turizm şirketinin sadece Rusya için kullandığı bütçe 20 milyona yaklaşıyor. Gerisini siz hesap edin.

Bu durumda “uyduyu yörüngeye oturtmak”tan “yörüngeye oturtulamayan uyduların akıbetleri”nden bahseden şu yazımı şimdi okumanız şart oldu. Ali Atıf Bir’in cevaben kaleme aldığı iki [1, 2] yazısını da...

8 YORUM:

Blogger Serdar Öner yazdı:

Merhaba Selim bey, yazı çok güzel olmuş, ilgiyle okudum, ilgililer ders notu olarak okuyabilirler :-) Ben konuya biraz daha pratik açıdan yaklaştım. Beni rahatsız eden konu, Türkiye reklam filmlerinde sözlü iletişime yer verilmemesi. Filmlerde sadece müzik yer almakta ve belki de çok önemli iletişim fırsatı sadece bu sayede kullanılmamakta. İnsanların aklında kalıcılığı arttırabilmek için, birden fazla duyuya ve duygulara seslenmek gerektiğini, neredeyse bütün reklamcılar bilir, fakat bu neden uygulanmaz çok merak ediyorum. Benim yazıma ulaşmak için tıklanabilir: Türkiye reklamı - Pazarlama, Marka ve Diğer Şeyler

Salı, 29 Ocak, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Serdar,

Özellikle Malezya konusunu gündeme taşıdığın için teşekkür ederim. Ben de bahsetmek istemiştim, ama yazı başını alıp gidince vazgeçtim. Bir ara bu vakayla bir miktar ilgilenmiştim. Bazı soruların cevabı burada var, ama herhalde yazıya güncelleme şeklinde eklesem daha iyi olacak.

Varsın uzasın!

Sevgiler...

Salı, 29 Ocak, 2008  
Blogger Reklam designer yazdı:

Yazılanların tamamına katılıyorum. Bence bu tarz reklam filmleri yerine belli bir senaryo ya sahip ve diyalog içeren bir reklam filmi daha çekici olabilirmiş. Daha önce yapılan tanıtım filmlerinden artısı yok aksine eksisi var.

Çarşamba, 30 Ocak, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Evet, eski filmlerin “artısı” konusunda ben de sana katılıyorum Reklam Designer.

Teşekkürler katkın için...

Çarşamba, 30 Ocak, 2008  
Blogger Reklam designer yazdı:

Beni pek şaşırtmadı bu rakamlar. Bu ülkede mali bütçeden eğitime, sağlığa ayrılan paya bakıldığında insan çokta şaşırmıyor turizmin dışlanmasına.

Kaz gelecek yerden tavuğu mu esirgiyoruz, nedir?

Cuma, 01 Şubat, 2008  
Blogger Bülent Akgül yazdı:

Sevgili Selim Abi,

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.

Güzelce ifade etmişsin, güncellemeler ve diğer katkılarla yazı tamam olmuş da, iki nokta eksik kalmış gibi geldi bana onlara değineceğim.

1- Türkiye'nin marka olarak nasıl algılandığıyla ilgili. Ben yeni gördüm, yeni haber oldu, ama oyunculara bakınca film biraz eski galiba (takriben 5-10 yıllık). Bir İspanyol filmi, Türkiye'de geçiyor, yanlış anlamadıysam. Bir İspanyol kadın, otobüste seyahat ediyor önce. Manzara:
a) Otobüs 1950 model falan sanırım.
b) Otobüsteki tüm kadınlar kapalı.
c) Kadınlar önde erkekler arkada oturuyor.
Sonra otobüs İstanbul'a geliyor, genel manzarada değişen çok bir şey yok. Ayrıca camide sevişme sahnesi de var. Oyuncular ve izinleri veren kurumlar bize verilen senaryo ile çekilen senaryo farklı diyor. İkinci bir Geceyarısı Ekspresi faciası demek için tamamını izlemek lazım tabi. Neden önemsedim? Çünkü yabancı yayın kuruluşlarında Türkiye hakkında çıkan haberlerde kullanılan görüntüler de bundan çok farklı değil. İşte Türkiye'nin marka algısı, marka değeri. Ne de olsa ülkemize gelmemiş insanlar bu görüntüler üzerinden bir algı geliştiriyor.

2- Malezya konusunda bence en önemli iletişim çalışmalarından birini es geçmişsiniz: "Go KL" Tamam gidelim de orada ne göreceğiz Petronas kulelerinden başka. Gidip görmedim, ama nerdeyse uluslararası tüm tanınırlığını dünyanın en yüksek ikiz kulelerine sahip olmaya borçlu olan bir kentten bahsediyoruz. Yıllardır, Malezya'dan bağımsız bir Kuala Lumpur tanıtımı sürdürülüyor. O zaman benim aklıma da bir tek soru geliyor: Acaba turisti Türkiye'ye çekmek yerine Antalya'ya, Bodruma, İstanbul'a, Trabzona'a vs. çekmeye mi çalışsak?

Saygılar...

Çarşamba, 06 Şubat, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Hoşgeldin Bülent,

Birinci maddede işaret ettiğin konulara “Marka adı Törökország!” başlıklı yazımda kısmen değinmiştim.

Malezya’ya gelince... Sanırım Kuala Lumpur modern dünyanın ortak kodlarıyla seslenirken genel kampanyalar Malezya egzotizmine davet ediyor. KL’nin genel içinde çok ağır bastığını hissetmedim ben.

Ancak, lokasyonlar üzerinde çalışmak da bir stratejidir tabii... Türkiye de yapıyor bunu, İstanbul, Antalya, Kapadokya üzerinden... Trabzon’u görmedim.

Sevgiler...

Çarşamba, 06 Şubat, 2008  
Blogger Berceste yazdı:

Feci halde yarama tuz bastiniz!
5,5 senedir bu konuda badirdanip duruyorum ama Buyukelcimiz dahil sesimi duyuramiyorum.

Para harcamadan da tanitim yapabilmenin cok guzel yollari var. Bunun baslicasinin universitelerdeki ulke gruplari ve ozel gunlerde hazirladiklari etkinlikler oldugunu dusunuyorum. Cambridge'de yasiyor olmam nedeniyle en yakindan Cambridge Universitesi'ndeki gruplari gozlemleyebiliyorum ve goruyorum ki bizim ogrencilerimizin yaptiklari digerlerinin yaninda hic kaliyor. Cunku bizim ogrencilerimiz kendi yaglari ile kavrulurlarken, diger ogrencilere ulkeleri tam destek veriyor. Buyukelcileri gelip konferanslar veriyor. Ozel gunlerinde liderlik ediyor. Bizimkiler ise kendi evlerinde, odalarinda hazirladiklari ile kendi kendilerini tanitmaya calisiyorlar. Vaktiniz olursa Cambridge Universitesi Chinese community ile CUTS(Cambridge University Turkish Society) web sitelerine bir bakiniz.

Ben cok isterdim ki, pazar gunu Turk okuluna giden ogrencilerimiz 23 Nisan'da ozel bir alanda folklor oynasinlar, el islerimizi bizler evlerimizden goturup orada sergileyelim.

El islerimiz cok degerli ayrica. Dunyaya bizden giden yuzlerce el sanatimiz, el isimiz, nakisimiz var. Yabanci bloglarda izliyorum, crazy patchwork yapanlar bizim oyalarin pesindeler, nerden nasil temin edeceklerini ariyorlar. The Turks sergisi Londra'da cok buyuk ilgi uyandirmisti. Insanlar defalarca gezdiler. Abartmiyorum, giris ucreti yuksek olmasina ragmen gezerken ikinciye ucuncuye gelen insanlarla karsilastim ve gozlerindeki pariltiyi gordum.Neden boyle sergiler acilmiyor?
En son nazar boncugumuzu da Yunanistan'a kaptirdigimizin haberi geldi :) Ozumuze, kulturumuze ne kadar sahip cikabiliyorsak, tanitimimizi da o olcude yapabiliyoruz herhalde. Son AKP yonetimi ile camiilerimizi tanittigimiz kesin ama her tanitim filmimiz camiilerimizle basliyor!

Kes yapistir filmler oynuyor ne yazik ki burada da. Yazinizi okumadan once soylenip durmustum, kac senedir yeni birseyler yapamadilar, eskileri kirpip kirpip yeni film hazirliyorlar diye. Simdi bir de bunun icin dunya kadar para odendigini ogrenip uzuldum :(

Salı, 12 Şubat, 2008  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bir Bağlantı Yarat

<< Home