Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Çarşamba, Temmuz 25, 2007

| Ladik’ten Kyoto’ya bir tren yolculuğu… Bir daha!

Aylar önce, “Ladik’ten Kyoto’ya bir tren yolculuğu…” başlıklı bir deneyim yazısı kaleme almıştım, hatırlarsınız.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın kimi tatlı, kimi hüzünlü anılarında derin izleri olan “kara tren”in bir gün gelip bana kapkara bir kahır yaşatacağını tahmin etmezdim. İtiraf ediyorum ki, kimsenin rencide olmaması için başlangıçta bu kahrı sineye çekmeyi göze almıştım.


Ancak, yıllar önce projenin üretiminde beyin hücrelerini tüketen, sabahlara kadar göz nuru ve alınteri döken değerli bir ekip derinden yaralanmış, gururu incinmiş ve istiskale uğramıştır. Onların sitemleri, hatta zaman zaman bazı yanlış anlamalar karşısında daha fazla sessiz kalmamın beni de şaibeli bir duruma sürüklediği / sürükleyeceği açıktır. Olay, benim dışımda bir şekilde ifşa edilmiş olmasına rağmen, yaklaşık on gündür taraflardan hiçbirinin bir özür dilemeye bile gerek duymamama umursamazlığı ise gerçekten manidardır. Bu ruh hali içinde, işin ne ahlaki ne de hukuki tarafları umurumda bile değildir.

Bugün itibariyle bazılarıyla halen birlikte olduğumuz, bazıları ise başka ajanslarda görevli olan ve projede fiilen yer alan arkadaşlarım Arzu Timur, Bahar Ösken, Burak Efe, İbrahim Akar, Kayhan Başpınar, Kenan Kaya, Meral Kaya, Murat Çakır, Şahin Tekgündüz, Şükran Gülen ve Zeynep Akbaş’tan, zaman zaman desteğini esirgemeyen Uğur Alparslan’dan, projenin, bir karesini yukarıda gördüğünüz ‘storyboard’larını çizen Necmi Yalçın’dan, prodüksiyon ön hazırlık çalışmaları yaparken epeyce canı yanan çözüm ortağımız yönetmen Koray Demir’den özür diliyor, kendilerine karşı mahçup olduğumu da buradan açıklamak istiyorum. Kendilerinden özür dilenmesi yerine inkar yoluna başvurulması halinde ise olayı ayrıntılandırarak haklarını savunmayı sürdüreceğimi ilan ediyorum.

Bunaldım. Kendi adıma, bu ekibin itibarının iadesi dışında hiçbir talebim yok. Zaten, anılarımı bile tatsızlaştıran bu durumun, kimsenin ödemeye gücünün yeteceği başka bir bedeli de yok.

Herkesi, vicdanlarının itirazını susturdukları mazeretleriyle başbaşa bırakıyorum.

15 YORUM:

Blogger ezberbozan yazdı:

Yapılan iş her ne olursa olsun ahlaki değerlere dikkat elzemdir. Hele bu işte taraflardan biri, lokomotif diyeceğimiz kadar devasa ve güven uyandıran bir banka ise, bu durumu tez elden düzeltmelidir.

Emeğe saygı, ahlaki bir zorunluluktur.

Umarım bu konu Ziraat Bankası bizden çok ciddi tepkiler vermemizi gerektirmeden tatlıya bağlanır.

Hiç kimse ne reklam sektörünün ne de bir başka sektörün böylesi lekelerle anılmasını hazmetmemeli.

Geçmiş olsun Mass...

Çarşamba, 25 Temmuz, 2007  
Anonymous Ugur Alparslan yazdı:

Ahilik gelenegine göre “ahlaki olmayanin ustaligi olmaz.”

Selim Tuncer bir dönem birlikte çalisma firsati yakaladigim, kendisinden hala ögrenmeye devam ettigim gerçek bir “usta”dir. Bugüne kadar kendisini, sektör geyiklerinin disinda tutmayi basarip sadece “is”ine odaklanan nadir insanlardan biridir.

Görünen o ki, Türk Dil Kurumu sözlügünde; isinin eri ve ehli olan kisi olarak tanimlanan ustalik bugün için “muteber” bir erdem degildir.

Ustaligin kreatif endüstri için pazarlanabilir, iletisimi yapilabilir bir vaad olmadigi açiktir. Biz reklamcilarin sahip çikamadigi, içine deger yüklemeyi beceremedigi için olsa gerek.

Bugün taniklik ettigimiz örneklerin çogunun söyledigi sey bu. Reklam sektöründe bu yaziyi okuyan herkesin en az bir elin parmaklari kadar kendi örnegi vardir sip diye sayabilecegi.

Bugün haksiz rekabet, marka dalkavuklugu, reklamveren dalkavuklugu ve belden asagi yöntemler pazarlama iletisimi bilminin, aklinin ve ahlakinin önüne geçmistir.

Ziraat Bankasi’nin bugünlerde yayinlanmakta olan projesi Ahmet Selim Tuncer’den asirilmistir. Her platformda bunun tanikligina ve ispatina hazirim.

Devlet bunu yapamaz.

Devletin bir kurumunu yöneten yöneticilerin de devlet adina vatandasindan asirma hakki yoktur.

Kimse, itibari olmayan yöntemlerle markalarina itibar yükleyemezler.

Degerleri olan bir ajans da baskasindan asirilip önüne getirilen bir ise imza atamaz.

Çünkü bu daha da büyük bir etik sorunudur.

Bunu yapanlar, bilin ki birileri yarin sizin de en kiymetli seyinizi (o her neyse) çalar.


Ugur Alparslan

Filadam Reklam Ajansi
Baskan

Çarşamba, 25 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Ortak Defter’de, Ezgi Yener tarafından konuyla ilgili bir yorum yapıldığını gördüm. Yener, haklı olarak Mediathink sitesindeki yazıda yer alan iddialarla ilgili kuşkusunu dile getirmiş, “danışıklı döğüş” veya “eski bir husumetin kırıntıları” olabileceğini yazmış. “Danışıklı döğüş” iddasından hiçbir şey anlamadım. “Eski bir husumet”e gelince... Bu denli dağınık bir profil sergileyen bir ekibin tümünün birden koca bir kurumla ya da bir ajansla ne gibi bir husumet mevzuu olabilir ki? Daha da önemlisi, Mediathink yazarının süreç içinde yer alan biri olduğu iddiası var ki, bu bir kuşku olarak değil, “Belli ki...” denilerek iddia şeklinde ifade edilmiş. Müstear adla yazan ve “belli ki” sektör dedikodularıyla ilgilenen Mediathink’in bu kadrolu yazarının süreç içinde yer alan biri olmadığını ben rahatlıkla söyleyebilirim, ama töhmet altında kaldığı için bunu yalanlamak Mediathink’e düşer.

Bu arada sürecin Mediathink’e kimin tarafından aktarıldığını bilmiyorum. Benim, şimdi yaptığım gibi, burada yazdığım ve yeterli sayıda okura da sahip olduğum için buna ihtiyaç duymam söz konusu değil. Ayrıca, bu projenin yukarıda adlarını saydığım üreticileri dışında daha fazla tanığı da vardır; hatta filmi ekranda gören bazı tanıkların hayret içeren mail ve cep mesajı yağmuruna tutulduğumu da belirtmek isterim. Sızdırmanın kurum içindeki bir “husumet” sonucu olmadığını nerden bilebiliriz ki? %1 konularını falan ise ben bilmiyorum. Daha doğrusu işin parasal boyutlarıyla ilgili hiçbir bilgim yok. İlgilenmiyorum da...

Ortada husumet falan yok. Benim ekip adına istediğim şey, ilgili kurumdan bir “teşekkür”, ilgili ajanstan ise “özür”... O kadar!

Perşembe, 26 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkür ederim Zeynep Hocam.

Perşembe, 26 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Uğur, hak etmediğim övgülerin ve samimi desteğin için teşekkür ederim.

Perşembe, 26 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sağolasın Arzukız...

Perşembe, 26 Temmuz, 2007  
Anonymous Murat Buyurgan yazdı:

Selim abi,
Hukuğu, anayasa mahkemelerini ve AIHM'i işine geldiğinde beğenen işine gelmediğinde beğenmeyen bir ülke zihniyetinden daha ne beklenirki?

Hukuk ve adaleti malesefki kendi isteklerimiz, kendi çıkarlarımız mevzu olduğu zaman hatırlar, uygular hale gelmişiz.

Sizin payınıza da bu tip bir olay düşmüş.

Ben bu reklamı bir daha izlediğimde bileceğimki bu reklam MASS'ındır.

Sevgiler,

Perşembe, 26 Temmuz, 2007  
Anonymous Bülent Akgül yazdı:

RAYLARA BAĞLANAN AHLAK VE LOKOMOTİFİN KAZANI ALEV ALEV

Ortada ciddi bir tartışma var, konuya taraf veya şahit değilim. Ancak Selim Tuncer’i yazılarından tanıdığım kadarıyla, kendisine saygım ve sözüne güvenim sonsuzdur. Bu nedenle de yazıda geçen üstü örtülü sitem ve açık özür beklentisi, konuyu anlamamış olsam da dikkatimi çekti. Akabinde Zeynep Özata’nın konuyu sayfasına taşıması ve açıklaması ile tam olarak ne olduğunu anladım. Artık konuyu anladığıma göre taraf olabilirim. Taraftarlığım iş ahlakı ve emeğe saygı yönündedir.

Konunun özünü yukarıda yer alan iki yazıdan öğrenebilirsiniz. Öyleyse biz burada olayı değil de değerleri ele alalım.

Öncelikle emeğe saygısızlık sanıyorum ki yalnızca ticari ahlaka değil, insani ahlaka dahi aykırı, büyük bir ayıptır. Belli koşullar gerçekleştiği taktirde suçtur üstelik. Bu suçu işleyenler, kendilerine yapılacak benzer bir eylem karşısında hangi hak ve hangi yüzle hakkaniyet talep edecektir? Asgari ahlaktan nasibini almış hiçbir kişi veya kurumun bırakın yapmayı, yapmayı bile düşünemeyeceği bu haksızlığı kınamaktan ve yapanları ayıplamaktan başka bir şey şu aşamada benim elimden gelmez. Konunun içinde olmasam da bu iddialara konu olan ajanstan bir açıklama, bir özür ve hak teslim etmeyi talep ediyor, bir pazarlamacı olarak da bunu kendimde hak görüyorum.

Pazarlama iletişimi alanında en gelişmiş ve hala rakipsiz olan reklamcılık sektörünün bu tip tartışmalara yol açacak gayriahlaki uygulamalardan kazanacağı hiçbir şey yoktur. Mass Ajans tarafından geliştirilen bu çalışmanın altına Art Grup imzasını atmanın, Art Grup’a kazandıracağı bir şey de yoktur. Ciddi ve kurumsal firmaların bu tip manevralara da ihtiyacı yoktur. Art Grup bu tavrıyla Mass Ajans’a değil, pazardaki kendi yerine zarar vermiştir. Küçük para hesaplarının itibardan önce tutulmasının da firmalara değer katması söz konusu olamaz. O halde yapılacak şey ortadadır; hak, hak sahibine teslim edilmeli, özür borcu yerine getirilmelidir.

Not: Sayfamda yayınladığım değerlendirme yazımdır.

Saygılar…

Perşembe, 26 Temmuz, 2007  
Blogger Rüstem Memmmedov yazdı:

Desteğimi Azerbaycan'dan veriyorum...

Yazılabilecek her şeyi yazmış değerli arkadaşlar. Hepsine katılıyorum.

Etik kurallara koca bir bankanın uymaması ayıptır!

Perşembe, 26 Temmuz, 2007  
Anonymous İsimsiz yazdı:

Merhaba,

Filmdeki lokomotif proje baslangicinda calisarak yola cikarken %1, tohmet, husumet, haksizlik gibi duygulari tasiyacagini ve konunun buraya gelecegini hayal bile etmiyordur. Filmi ilk seyrettigimde, ki o projeyi olusturan, olgunlastiran harika ekiple calisma firsati bulmus birisi olarak “lokomotif nihayet varacagi yere ulasmis” diye sevinmistim. Ancak gorunen o ki, degil varacagi yere ulasmak ilginc yorumlar sayesinde farkli yerlere bile sapmaya basladi. Ozellikle icinde bulundugun emege karsilik haksizlik varsa karsi taraf adina empati kurmak biraz zor.

Sebepleri ne olursa olsun sonucu degistirir mi?

Bir sirketin para kazanmasi veya itibar parlatmasi için adinin “bu sektorde boyle” gibi kotu davranis orneklemesine karismayi istedigini sanmiyorum.

Hic unutmayacagim onca emege karsilik gelinen sonucta beklentinin sadece bir tesekkur ile sinirlandirilmasinda bile disaridan art niyet sorgulamasi gerekliligi hangi adalet anlayisina teslim olabilir? Durumu daha da bulandiracak ve hedef sasirtacak olan “husumet kirintisi” teorisi, gelinen sonucu ortbas edebilir mi? (Ki bir kisinin konunun icinde olmadan boyle bir yorumda bulunmasi, beni ve projede emegi gecmis tum arkadaslarimi soru isaretinin altina koymasi tuhaf bir durum!) insanin yanlis olan bir sey hakkinda dusuncelerini dile getirmesi icin ille tam ortasinda olmasi ve direkt etkilenmesi mi gerekiyor? (Yorum yapan diger arkadas icin “belli ki...” tanimlamasini kastediyorum.) O zaman bana dokunmayan yilan bin yasasin mi? Ozel iliskilerimizde bile kizgin oldugumuz kisinin nelerine el veya dil uzatilmasi mubahtir biliriz. Burada dile getirilen yanlislik uzerine konusmak dedikodu veya caliskan birini lekeleme kampanyasi oldugunu sanmiyorum. (Selim Bey'in boyle bir seyin icinde olma ihtimali bile yok. Kaldi ki uslupteki nazik yaklasimdan da bu belli oluyor.) Farkindaysaniz, uretilmis bir projenin hangi sebeple olursa olsun haksiz yere kullanilmasina karsilik emegi geçmis ekibe bir tesekkur veya ozur beklentisi herhangi bir rakamla olculemeyecek cinsten bir taleptir.

Sektorde alisildik yanlis davranislara karsilik duzelecegiyle ilgili “umut ediyoruz” denilirken “ortada hatali bir davranis varsa bir sebebi de vardir” dusuncesi size neyin duzelecegini umut ettiginizi bile unuturur.

Yorum yapan arkadasin varsayimlarini tamamen iyi niyetle dile getirdigini umut ediyorum:) Ki benim nacizane yorumumun temeli iyi niyet ve bir proje olusturma surecinin ne kadar sancili, yorucu ve onemli oldugunu bilmemdeki gercektir. Bu da hak edilen sonucu (hic olmazsa tesekkur veya ozur) beklememdeki nedenlerin temelidir.

Diyeceksiniz ki niye takildin buna, cevabim cok basit ben o aldi, bu teklif etti, digeri ses cikartamadi gibi net bilgim olmayan seyler uzerine bisey soylemiyorum. O projede bilgimi, emegimi ve heyacanimi paylastigim arkadaslarima karsi olan gonul borcumla birlikte “projenin hafizamdaki yeri bu mu olmaliydi” diyorum ve olumsuz orneklerin artmamasi dilegiyle dusuncelerimi paylasiyorum.

...kendi sahip oldugum terazi adina :)

Saygilar, selamlar...

Arzu Timur

Cuma, 27 Temmuz, 2007  
Anonymous İsimsiz yazdı:

Hooops, makinist nereye?
-------------------------

Ziraat Bankasinin kurumsal reklam filmi, tam anlamiyla filim gibi bir film olmus...

Icinde her turlu entirika var.

Banka soygunu, tren soygunu...

Ama, benim bildigim hep banka ve tren soyulur. Bu kez, isin icine kismi bir yaraticilik katilmis: Soyguncu banka yoneticileri ve tren makinisti! Devlet bankasi oldugu icin, isin derinlerinde o da var!

Isın tek yaratici tarafi burasi...

Cunku, senaryonun geri kalan kismi, ayak butun bas butun, ver hocaya busbutun tabirinden, tumuyle bizzat yazdigim senaryo.

Neresi esinlenme bunun? Yahu hani gorunse, makinistin saati bile ayni cikacak. Resmen kare kare yazdigim senaryoyu calmislar.

Banka, bu hirsizlama olayla, kurumsal degerlerini ayaklar altina almistir. Keza, Art Grup da, bu sahtecilige ortak olarak, meslek etigini yerle yeksan eylemistir.

Ben Art Grupta hic calismadim. Oyleyse bu senaryoyu, benim disimda hangi meslekdasim, boylesine bire bir yazmis, bilmek isterim?

Bu ayipli durum, bir an once cozume kavusturulmalidir.

Aksi durumda, konuyu internet ortamindaki butun yazisma gruplarina tasiyacagimdan kimsenin kuskusu olmasin.

Reklam Yaraticilari Derneginin baskanligini yapmis, Ulusal Sanat Kurulunda fikir ve sanat eserlerinin korunmasina yonelik kanun hazirlik komisyonlarinda calismis biri olarak, bu ayibi es gececegim dusunulmesin.

Banka ve makinist, filmdeki rolunu dogru duzgun oynamalidir! Ulkeyi gelecege tasiyan bankanin kurumsal degerleri arasinda hirsizligin yer almasi, -hic ama hic- hos bir durum degildir.

Makinist, caldigi filmi ve haklarini sahiplerine teslim etmelidir...

ibrahim akar

Cumartesi, 28 Temmuz, 2007  
Blogger Ahu Serap Tursun yazdı:

Projede yer alan isimlerden sadece Sayın Selim Tuncer ve Sayın Şahin Tekgündüz’ü tanıyorum. Üstatlarımı tanımaktan, onların değerli fikirlerini dinlemekten ötürü kendimi şanslı olarak adlandırıyorum ve kendilerini tanıdığım için büyük onur duyuyorum. Tanıdığım bu iki muhteşem isim, sektöre yıllarını vermiş ve doğrulukları ile duruşlarını hiç bir zaman zedelememiş isimlerdir. Selim Bey, inanıyorum ki siz ve emek veren ekibinizin her bireyi hak ettiğiniz özrü ve teşekkürü en kısa zamanda hem söz konusu banka yetkililerinden hem de ajans yetkililerinden alacaksınızdır. Bütün iyi dileklerim sizlerle...

Salı, 31 Temmuz, 2007  
Anonymous İktisatçı Gözüyle... yazdı:

Olayı şimdi okudum ve şaşırdım. Bence böyle bir davranışı sergilemek cesaret işi hakikaten. Bunun açığa çıkacağını veya olayla bağlantılı bir kısım çevreyi rahatsız edeceğini nasıl düşünemezler anlayamadım. Geçmiş olsun abicim. Ayrıca da uğraşmak ve hakkının peşinde koşmak lazım diye düşünüyorum.

Çarşamba, 01 Ağustos, 2007  
Anonymous Kenon yazdı:

Yaklaşık üç buçuk yıldır Selim Bey’in ekibinde yer alıyorum ve yıllar önce Ziraat Bankası’na yapılan çalışmada da bu ekipte yer aldığım icin birkaç şey söylemek ihtiyacı duyuyorum.

Adını hatırlamadığım (yazar, filozof vb) birinin şöyle bir sözü vardır. “ Akıllı adam aklını kullanır, daha akıllı adam başkasınında aklını kullanır”.

Etik olarak düşünüldüğünde yoruma çok açık bir söz olduğu gerçek. Kimisi bunu faydacı bir yöntem olarak, kimisi de kendini mağdur duruma düşüren bir yöntem olarak yorumlayabilir. Ben ise tamamen bunun bir ekip çalışması gibi yani bir çokluk durumu yaratttığını düşünmüşümdür. Yorumların farklı olması yöntemin değil tamamen insanın niyetinin ürünüdür. Ziraat Bankası ve kampanyayı uygulayan ajansın niyetlerinin ne oldugunu söylemeye gerek yok sanırım.

Ziraat Bankası’nın ve bu reklam kampanyasını uygulayan ajansın temel etik sorunları olduğu kesin ama ben bunun sadece etik bir sorun olduğunu düsünmüyorum. Neticede Mass Ajans bir işletmedir ve dolaylı ya da dolaysız kar amacı gütmektedir. Sektörde pazarlama iletişimi adına yaptıkları ve yapacakları için de buna ihtiyaç duymaktadır. Uykusuz günleri, masa başında doğru iş çıkması için saatlerce yapılan tartışmaları, bilgisayar başından kalkamayan arkadaşları ve tüm emekleri gördüğünüzde bunu fazlasıyla hak ettiğini de görürsünüz.

Mediathink’te konuyla ilgili çıkan yazıda, reklam kampanyasını uygulayan ajansın %1 komisyonla çalıştığını okuduğunuzda bu davranışın nedenini daha iyi anlamış olursunuz. Sonuçta, maliyet başkasında, kar sende olduktan sonra daha düşük bir oranla da çalışsan ne kaybedersin? Ayrıca %1 komisyonla çalışıyorum diyen ajansa inanan müşteri için ne söylenir, onu da bilmiyorum.

Gerçi konumuz komisyon oranı değil ama laf oraya geldi. Asıl önemlisi gerçekten para pul değil. Selim Bey’in de öyle düşündüğü belli zaten. Asıl sorun bir ekibin heyecanlarının çalınmasıdır. Reklam ajansı konkuru sadece üç aşağı, beş yukarı fiyatlar teklif edilen kamu ihalelerine benzemez. Şikeli bir durumda çalınan değerlerin bedeli yoktur. Bu nedenle ben sadece kendimiz için değil, inanç ve samimiyetle bu konkura katılan diğer ajansların ekipleri için de üzülüyorum. (Patronları için değil, çünkü onların kasasından çıkan 5-10 milyarlık konkur hazırlık maliyetlerinin önemi yoktur bence.)

Benim de, diğer ajanslardaki arkadaşların da inanç ve heyecanlarını çaldılar. Ödeyebilirler mi sizce?

Perşembe, 02 Ağustos, 2007  
Anonymous keferdiz44 yazdı:

olaylar gercekten üzücü,etik kurallarının, ahlak kurallarının,dürüstlük ve şerefin yok olmaya yüz tuttuğu bir toplumdan daha fazlası beklenemezdi,selim abi geçmiş olsun...

Perşembe, 23 Ağustos, 2007  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bir Bağlantı Yarat

<< Home