| “CHP ile Hitler’in seçim afişlerindeki benzerlikler” ya da hop diye bir sözlük maddesinin üstüne atlamak!
O yazımda da belirttiğim gibi bu seçim döneminde siyasi iletişim strateji ve uygulamarıyla ilgili yazmamaya kararlıydım. Hâlâ da öyleyim, ama tahrik gücü yüksek bir iki bombaya dokunmadan edemezdim. Zaten, hangi biriyle uğraşıp hangi birini düzelteceksin? Sonra, üstüme vazife de değil. Partilerin bu seçim dönemindeki iletişim faaliyetleriyle ilgili olarak Ali Saydam birkaç yazısıyla çok yerinde analiz ve değerlendirmeler yaptı, okumanızı tavsiye ederim. Saydam, “Bu seçim iletişim de bir tuhaf...” diye başlıyor ve devam ediyor: 2, 3, 4, 5, 6.
Peki, bu yazı ne öyleyse? Başlıkta da dediğim gibi, bu yazı bir sözlük maddesinin üstüne atlamaktan ibaret... “Her gördüğün sözlük maddesinin üstüne mi atlarsın?” diyorsunuz doğal olarak... Tabii ki atlamam, ama bu sözlük maddesinde yer alan bazı görüşlerin ilgili yazımı okuyan başkalarının kafasına da üşüşmüş olabileceği kuşkusu nedeniyle atladım. Yoksa, bir müzakere ve eleştiri adabı bekleyemeyeceğim, hakaret ve küfürlerine engel olamayacağım bir maddeyi karşıma alıp da laf yarıştırmam mümkün mü?
Sözlük deyince Ekşi Sözlük diye anlamayın, onun CHP ile ilgili maddesinde bu yazıma şu ifadelerle gönderme yapılmış: “Çok kötü seçim afişlerinin altında yatanlara ilişkin, profesyonel bir grafik sanatçısı olan Selim Tuncer’in derin analizler yaptığı parti.”

Benim şimdi sözünü ettiğim, Zamane isimli bir sözlük ve bu sözlüğün “CHP ile Hitler’in seçim afişlerindeki benzerlikler” başlıklı maddesi...
İlgili yazımı bir yerlerimden salladığım ithamında bulunan sözlük yazarlarından Tuzluk’un ve bir arkadaşının, tam tersine benim yazımı bir yerlerinden anlamaya çalıştıkları, bu nedenle de zerre kadar anlayamadıkları çok açık. Şimdi, kısa kısa maddelerle belki kafalarıyla anlamalarına yardımcı olabilirim:
1.
Gerçekten olabilir miyim, bundan da çok emin değilim. Çünkü partizanlarla karşı karşıya olduğum anlaşılıyor.
2.
Oysa ben, onların tahmin (veya itham) ettiği gibi iflah olmaz bir CHP muarızı ve muhalifi olmadığım gibi, CHP’yi göçertmek için AKP tetikçiliğine de soyunmuş değilim. CHP’li, AKP’li veya başka bir partili olursam nasıl objektif analiz yapabilirim?
3.
Ya bilmeden yazıyor ya da bilinçli olarak demagoji yapıyormuşum. CHP ile Alman Nazi Partisi’ni haksızca, ahlaksızca birbirine zorla benzetmeye çalışma rezilliği içindeymişim. Yok efendim, bunun arkasındaki art niyet neymiş, Nazi Partisi’nin icraatları hakkında bilgimiz yok muymuş ki CHP gibi bu toprağın partisini yerden yere vuruyormuşum, CHP’ye belden aşağı vurmayla ne amaçlıyormuşum, falan filan gibi hakaret ve kastını aşan ifadeler, benim yazımın temasının hiç anlaşılmadığını ortaya koyuyor zaten.
4.
Devam edelim: Ben CHP’yle Alman Nasyonal Sosyalist Parti’yi birbirine benzetmiş falan değilim. (Sadece CHP ile MHP arasındaki yakınlaşmayı ilgiyle izliyorum, o kadar!) Bu yazıyı, tek başına CHP kritiği olarak görmek de doğru değil zaten. Yazarı oldukları sözlüğün CHP’yle ilgili maddesinde yeterince kritik yer alıyor ki, bu arkadaşlar, bana laf yetiştirip temeli olmayan uçuk kaçık itirazlar yapacaklarına savunmalarını orada dile getirselerdi partileri için daha hayırlı bir iş yapmış olurlardı.

5.
Zaten komünistlerin afişlerinde de benzer tekniklerin kullanıldığı, bunun gayet normal olduğu ifade edilip, bir de yukarıda gördüğünüz Alman Komünist Partisi’nin afişi örnek olarak verilmiş. Ben, komünistlerin Goebbels teknikleri kullanmadıklarını iddia etmiş değilim ki! (Bakın, bu afiş de iyi oturdu bu yazıya! Hakları kalmasın diye yazının başlarındaki Goebbels’vari iki komünist afişini de ben yerleştirdim.)
6.
“Goebbels ruhu”nu bir anlayışın sembolü olarak görüyorum. Yoksa bu teknikler Goebbels’ten çok önce de, çok sonra da, gördüğünüz gibi şimdi de kullanıyor. CHP’nin Hitler gibi milyonlarca masumun katili olmaması, bu partinin bir afişinde “Goebbels ruhu”nu yansıttığını iddia etmeme niçin engel oluştursun? Bu durumda, bazı iletişim çalışmalarında aynı teknikleri kullandıklarını iddia ettiğim İş Bankası, Halkbank ve American Siding’in aynı zamanda milyonlarca masumun katili firmalar olduklarını mı iddia etmiş oluyorum? Kafayı mı yedim?
7.
CHP gibi, bazında “Mein Kampf” gibi insanlığa karşı suç işleme hedefleri olan bir manifestonun bulunmadığı bir partiyi, NSDAP (Alman Nasyonal Sosyalist Parti) ile kıyaslamak artık ahlak dışıymış. İfadeden, bu kıyaslamanın daha önceleri ahlak dışı olmadığı anlaşılıyor, ama biz yine de buna takılmayıp CHP’nin böyle bir manifestoya sahip olmadığı müjdesine sevinmeye bakalım!
8.
Yazım hatalarını düzelterek alayım: “Ein Volk, ein Reich, ein Führer...”, yani tek halk, tek devlet, tek önder sözünün AKP’nin afişlerinde yer alan “Tek devlet, tek vatan, tek millet, tek bayrak...” sloganına benzediği iddiası yer alıyor ki, buna söyleyecek bir şeyim yok. Benziyorsa benziyordur, ama NSDAP’ın sloganındaki kritik ifadenin “tek önder” olduğunu da hatırlatmış olayım.
9.
Müthiş bir zeka ürünü olarak Hitler’le Erdoğan’ın kürsüde konuşurkenki el kol hareketlerinin birbirine benzerliğiyle ilgili fotoğraf linkleri verilip bunları da yorumlamam istenmiş. Naziler’in özel “kol hareketi”ni dışarıda tutarak söylüyorum, biraz daha benzer hareketler bulunursa işim kolaylaşmış olur; mesela yürürlerken, çorba içerlerken, duş alırlarken... Belki uyurken, ağızları açık horluyorlardır da, ne dersiniz?
Sonsöz: Benim derdim CHP, AKP falan değil. Daha önceki Goebbels yazılarımda CHP falan da yoktu zaten. Diğer siyasi partileri de, kullandıkları iletişim yöntemleri bakımından CHP’den daha ileride görmüyorum. Söylediğim şu: Zaman zaman çeşitli şekillerde, çeşitli marka veya partilerde hortlayan “Goebbels ruhu”na teslim olmayalım.
Muhatabına “sürü” muamelesi yapan propagandaya kanmayalım, muhatabımızı “sürü” olarak görüp propaganda yapmayalım. Dediğim bundan ibaret.

















20 YORUM:
Değerlendirmelerinizi böylesine muallakta uçuşan duygularla eleştirmeye çabalayan o arkadaşlara ben onların tarzında akıl yürüterek şöyle bir soru sorayım, faraza :)
"CHP faşist bir parti değilse niçin milli şefimiz vardı?"
Sorumun yersiz olduğunu biliyorum. Zaten amacım soru sormak değil. Bu arkadaşları, yönelttikleri eleştirilere benzer bir yersizlikle örnekleyerek yanlış bir akıl yürütme içinde olduklarını göstermek.
İşte kendi blogumda sürekli şuursuzluktan şikayet etme nedenim de bu.
p.s.: Ben Ali Bey'in değerlendirmelerini çok zorlama buldum ancak kendisi niçin böyle olduğunu zaten baştan açıklamış.
CHP faşist* bir partiydi. Yıllar yılı sureti haktan göründü. (Başka deyişle, kuzu postuna büründü.) Şimdi yaptığı, özüne dönmek. Bütün hikaye budur, kusura bakmasınlar. Oraya buraya pislik atacaklarına dönüp kendilerine bir baksınlar -ne göreceklerini cümleden anlayabilirsiniz.
(*) Siyasalbilim terminolojisinin inceliklerini dikkate almadan, çok kaba bir nitelendirmeyle.
Akıl süzgecinden geçmemiş bir yorum.
Kime diyorsunuz bunu?
Evet, Metin Erksan’ın yorumundaki “yorum”dan hangi yorumun kastedildiğini ben de anlayamadım. Herkes üstüne alınabilir. Ki Metin-thePoor sanki alınmış bile:)
Akıl süzgecinden geçmeyen, yukarıdaki bana ait yazı olabilir, ama bu yazıya pek “yorum” denemez. Sözlük maddesini oluşturan arkadaşların yazdıklarına “yorum” denebilir mi, bilmem. Geriye kalıyor benim ilk yazımla Metin’in hemen yukarıdaki yorumu...
Neyse, bir açıklama gelir herhalde, yorulmayalım, hemen alınmayalım.
CHP’liler “Biz faşist değiliz!” diyorlarsa, faşizmin utanılacak bir şey olduğunu kabul ediyorlar demektir. Bu durumda CHP’ye faşist dememek daha doğru olur. Metin’in uyardığı gibi siyasalbilim terminolojisinin inceliklerini dikkate alırsak, gerçekten de ne Baykal’ın Hitler ne de CHP’nin NSDAP olduğunu iddia edebiliriz. Nitekim CHP, Osman’ın hatırlattığı “Milli Şef” döneminde bile milyonlarca insanın kanını dökmemiş, gaz odaları inşa etmemiştir. Ama “Milli Şef”in bir “Führer” imitasyonu olduğunu, bir aralar “ortanın solu” veya “demokratik sol” kandırmacalarından sonra da bugünkü CHP’nin bazı faşizan eğilimler taşıdığını ve Goebbels’vari işler yaptığını söylememize kimse engel olamaz. Biz bunu söylediğimizde de “Ayıptır, CHP milyonlarca insanı gaz odalarında mı yaktı?” diyerek “Yaksaydı bari!” demekten başka cevap bırakmayan abuk savunmalar yerine, ya rasyonel ve analitik yöntemlerle bizi ikna etsinler ya da mahcubiyetten başlarını önlerine eğip bu faşizan eğilimlerinden vazgeçsinler.
Küfür ve hakaret de faşizan aczin ve zavallılığın en açık tezahürlerinden biridir. Maalesef.
Demokrasiden kasıt, halkoyuyla iktidara gelen bir partinin aklına her eseni dilediği bir biçimde yapması demek değildir. Zira devletin başka organları ve kurumları da vardır. Bunları hedef göstererek "demokrasi" adı altında "otoriter" bir rejime doğru gidişi yaratan AKP hükümetidir. Zira demokrasi adı altında, yargının, devletin kurum ve kurullarının siyasallaşması büyük bir tehlikedir. Üstelik otoriter rejim, emirleri küresel abilerinden alacaktır.
Günümüzde faşizmin yerini post-modern faşizm almıştır.
Post-modern faşizm, sağcı, solcu. Türkçü, islamcı, liberal, cumhuriyetçi, tüm düşüncelerin çoğunluk tarafından kabul edilebilecek şekilde yontularak merkezde toplanmasıdır. Bu tarz yönetimlerin ekonomi politikalarının olmazsa olmazı "ödün"dür. Satılık olmayan hiçbir değer, hiçbir inanç, hiçbir ilke yoktur. Ve bu ekonomiler baskı grupları tarafından yönetilir. Baskı grupları çıkar sağlamak adına ahlak dışı bir savaş yürütürler.
Alev Alatlı, bunu "ödün kültü" olarak tanımlıyor ve ödün kültünde doğruların yerini istatistiklerin, ilkelerin yerini oyların-anketlerin, ahlakın yerini kamuoyu yoklamalarının aldığını belirtiyor.
Bu yağma düzeninin sürdürülebilmesi ise "istikrar" adı altında pazarlanıyor.
Bunları neden yazdım? Zira modernist-biz toplumlarından kalma düşünce biçimleriyle, içinde bulunduğumuz post-modern dönemi değerlendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte aynı değerlendirme hatasına CHP de düşüyor. Selim Bey'in "sürü muamelesi yapan propaganda" dediği yaklaşımla günümüz insanına ulaşamazsınız. Çünkü her ne kadar ilkokulda hepimiz kara önlük giymiş olsak da "biz toplumu" geride kalmak ve yeryüzündeki tüm bireyler "tüketicileşmek" üzere.
Önümüzdeki dönemde sağ-sol-şu-bu değil, küreselciler ve anti-küreselciler diye iki kategori üzerinden siyaset yapılmak durumunda olunacak, ya da en azından böyle şekillenmek zorunda. Ama hangi maskelerin ardından yürütülür onu ben bilemem. Galiba konuyu da fazla dağıttım, kusura bakmayın artık.
Sevgili Emrah, kimisine katıldığım kimisine ise katılmadığım, ama müzakere etmeye değecek nitelikte görüşler aktarmışsın. Bazılarına değinmek isterim:
1.
“Demokrasiden kasıt, halkoyuyla iktidara gelen bir partinin aklına her eseni dilediği bir biçimde yapması demek değildir. Zira devletin başka organları ve kurumları da vardır. Bunları hedef göstererek "demokrasi" adı altında "otoriter" bir rejime doğru gidişi yaratan AKP hükümetidir. Zira demokrasi adı altında, yargının, devletin kurum ve kurullarının siyasallaşması büyük bir tehlikedir. Üstelik otoriter rejim, emirleri küresel abilerinden alacaktır.”
İlk cümleye katılmamak mümkün değil, ama devletin kurum ve kurullarının zaten ideolojik yapılar olduğunu, bu nedenle, birçoğumuzun korkusunun siyasallaşmadan daha çok siyasallaşmanın farklı bir şekil alması endişesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Otoriterlikler arasında mutlaka fark vardır; bugünün otoriterliği kimisine otoriterlik olarak görünmezken, kimilerine de yarının hedeflenen otoriterliği otoriterlik olarak gelmemekte, ama bu kez de diğerlerini ürkütmektedir. Üstelik, Kemalizm’in bile binbir çeşit aldığı bu memlekette tam da bu nedenle çaresiziz. Sağ Kemalizm ve sol Kemalizm’den sonra bir de İslamcı Kemalizm icat edilebilir ve bu, sözünü ettiğimiz kurum ve kurulların ideolojisine dönüşebilir. Benim için önemli olan devletin ideolojilerden arındırılması, böylece AKP’nin veya başka bir partinin elinden de ideoloji değiştirme imkanının alınmasıdır.
2.
“Post-modern faşizm, sağcı, solcu. Türkçü, islamcı, liberal, cumhuriyetçi, tüm düşüncelerin çoğunluk tarafından kabul edilebilecek şekilde yontularak merkezde toplanmasıdır.”
Buna post-modern faşizm mi deniyor, bilmiyorum. Ama daha önce de söylediğim gibi, faşizan eğilimlerin CHP’ye özgü bir şey olmadığına, faşizan dinciliğin, faşizan sağcılığın, faşizan solculuğun, faşizan ayrımcılığın abartısız tanımlamalar olduğuna inanıyorum.
3.
“Zira modernist-biz toplumlarından kalma düşünce biçimleriyle, içinde bulunduğumuz post-modern dönemi değerlendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte aynı değerlendirme hatasına CHP de düşüyor.”
Zaten ben de bunu anlatmaya çalışıyorum, ama cümleyi “Aynı değerlendirme hatasına CHP de düşüyor.” şeklinde değil “Bu değerlendirme hatasına önce CHP düşüyor.” şeklinde kuruyorum. Ayrıca, bunun bir değerlendirme hatası olmasından ziyade, toplumsal değişim karşısında yaşanan devekuşu psikolojisi olduğu yolunda ciddi kuşkularım var. Keşke bu “sürü”ler “sürü”lüklerini sürdürseler şeklinde...
4.
“Önümüzdeki dönemde sağ-sol-şu-bu değil, küreselciler ve anti-küreselciler diye iki kategori üzerinden siyaset yapılmak durumunda olunacak, ya da en azından böyle şekillenmek zorunda.”
Çatışmanın bu alanda olacağı projeksiyonuna itiraz etmiyorum, ama bugünkü hedefleri itibariyle küreselleşmenin, endüstriyel toplumun “ölüm çığlığı” olduğu kanaatindeyim. Beklentim, toplumların farklı bir paradigmayla küreselleşerek yerelleşmeleri... Ben hayal kuramaz mıyım? :)))
Sevgiler.
Gerçi iki kişi konuşurken laf düşmemesi gerekir, ama ben bu tartışmaya müdahil olmak isterim, kusuruma bakılmaz ise.
(1) Selim Abi demişsin ki; "Benim için önemli olan devletin ideolojilerden arındırılması" Açıkçası bence burada şöyle bir sorun var: Devlet ve kamu kurumları siyasi bir yapı olmasa da ziyadesiyle politiktir ve olması kaçınılmazlıdır ve hatta olmalıdır. Devlet politikası denilen kavram özellikle hangi hükümet başa gelirse gelsin uzun vadeli süreçlerde devletin duruşunun tanımlanması için önemlidir, özellikle de uluslararsı ilişkilerde. Devlet politikasının varlığının kaçınılmaz ve gerekli olması noktasından hareketle, politikanın çatısı olan ideolojinin de varlığının doğal olduğunu ve eksikliğinin ise kabul edilemez olduğunu düşünüyorum. Türkiye'nin ideolojisi 6 oktur. Sağcı, solcu, dinci vs. herkes kendine göre bu çerçevede politika belirler. Zaten AKP konulu tartışmalar da neredeyse son bir aya kadar 6 oktan bazılarına karşı direnç gösterme çabasını işaret etmekteydi. Bu arada "İslamcı Kemalizm" vakti evvelinde Erbakan tarafından icat edilmişti.
(2) Siyaseti tartışmak için bazı kavramlar (sağ-sol gibi) faydalı olabiliyor olsa da, devlet idaresinde 1991'den sonra işlevini yitirmiş bir ayrımdır. Bu noktada da merkezde toplanma kaçınılmaz ve normal olandır. Sağ bir partinin sosyal adaletten bahsetmemesi (LDP), sol bir partinin ise özelleştirmelere toptan karşı çıkması (ÖDP) aşırı uşların temsili anlamına gelir. Sanırım bu merkezileşme yarışı, herkesin oyuna talip olmak kadar, devlet tecrübesinin artışıyla da ilgilidir. Zira aşırı (bugüne göre) sağın da solun da yetim bıraktığı konuların hep bir sorun kaynağı olduğu görülmüştür. Denge politikası esas unsur olarak karşımıza çıkmaktadır ve denge noktası da merkezdir.
(3)Bu CHP'nin sol(!) parti genlerine sahip olması, solun örgütlenme, birlikte hareket etme, bireyi değil kitleyi kutsama alışkanlığının da bir tezahürü olabilir, belki.
(4) Zamanında sosyalist ve kominist rejimler de emperyalizmin karşı noktası olarak politik mücadele vermişler ve kaybetmişlerdir, özellikle ekonomik gücü taşıyan emperyalizm kazanmıştır. Anti-küreselleşme de sosyalizmin emperyalizme karşı mücadelesinin yeni adıdır asıl ve genel itibariyle. Yine kaybedecektir, zira güç dengesi emperyalizm lehine daha da bozulmuştur. Hal böyle olunca da küreselleşme karşıtlığındansa onu doğru yönetmek esas olmalıdır. Meseka AKP bunu çok kötü yönetmiştir.
Saygılar...
İki kişi de olsa, özel bir şey konuşmuyoruz. Onun için araya girmekte bir beis yok:)
Sevgili Bülent, devlet politikasıyla devlet ideolojisini herhalde birbirinden ayırmak gerekir.
Galiba bu konuda seninle anlaşamayacağız, ama sana şöyle bir talepte bulunayım, çözüm üretirsen “ideolojik devlet”i de kabul edeceğim. Öyle bir devlet idelojisi olsun ki, bu ideoloji vatandaşların bir kısmını aşırı memnun edip diğer bir kısmını boğmasın, toplumsal barış ve mutabakat da sağlanmış olsun. Tabii, buna artık ne kadar ideoloji denir, onu da bilmem:)
Aslına bakarsan Selim Abi, anlaşamayacağımız bir durum yok, anlaşırız elbet.
Şimdi ben diyorum ki devletin ideolojisi 6 oktur. 6 okun da bugün en tartışmalı hale gelen üçü; laiklik, milliyetçilik ve devletçiliktir. Bu üçüne de ideolojinin ortaya koyulduğu yıllar çerçevesinde bakarsak sanıyorum ki anlaşabiliriz.
Laiklik ilkesini "din düşmanlığı" veya "dinsizlik" gibi göstermek, milliyetçiliği ırkçılık olarak tanımlayarak Kürt düşmanlığı yapmak, devletçiliği özelleştirmelere engelmiş gibi öne atmak, olsa olsa doğru düzgün politikaları olmayan siyasal akımları temsil ettiği iddiasındaki siyasal partilerin halt etmesidir. Bu yaklaşımla da ideolojiyi doğru tanımlamak için kavramların bu gün geldiği karşılığa değil, çıkış felsefesine bakmalı. O zaman bahsettiğin toplumun genelini (hepsi olmaz, eşyanın tabiatına aykırı) kucakladığını zaten görürüz.
Hiçibiri üzerinde durmadan yalnızca milliyetçiliği yazacağım, yoksa bu yazı bitmez. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinde yer etmiş milliyetilik anlayışı bu günkü kelime karşılığıyla ulusçuluktur. Zira millet şöyle tanımlanmıştır: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halka Türk milleti denir" Burada öne çıkan unsurlar:
(1) millet kavramının kullanılması (millet: aynı dili konuşan, aynı terbiyeyi gören ve aynı ahlâki, dini, bedii ülkülere bağlanan insanların meydana getirdiği cemiyettir),
(2) milletin yukarıda Ziya Gökalp tarafından yapılmış tanımında eksik bırakılan, Atatürk milliyetçiliğinde de hiç değinilmeyen etnik kökenin Türk milletinin unsurlarından biri olmaması
(3)Irkın adını değil, milletin adını Türk koyması.
Bu gün gelinen noktada bu tanımı şöyle yazanlar da az değil: Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkes Türk'tür. İşte kıyametin koptuğu yer de burasıdır. Halbuki felsefenin temeli kimseye "Türk'sün sen" demez, yalnızca Türk milletine tabi olduğunu belirtir. O milletin içinde Türk olursun, Kürt olursun, Laz olursun, bu senin konundur, millete olan tabiyetini engellemez.
Çarpıtılarak ortaya atılan bu tanımı iyi niyetle izlemek, bence mümkün değildir. Bu olsa olsa ırk temelli politika veya bölücü faaliyet yürüten kişi veya örgütlerin halk üzerine tesir edebilecek silaha sahip olmak için giriştikleri yanıltmacadır.
O nedenledir ki milliyetçilik bazı kesimlerce ırkçılık olarak adledilmekte, doğal olarak da bir ırkın yaptığı ırkçılık, diğer ırktan ırkçılık şeklinde cevap bulmaktadır. Ancak gerçeğin böyle olmadığı, felsefenin milleti tanımladığı, kurucu unsur olan Türklerin ülkesinde milletin adının da Türk olması normalliği gün gibi ortadadır.
Adı malum terör örgütünün de en büyük numarası Kürt kardeşlerimize, sanki kendilerini asimle etmeye çalışarak Türk olmaya zorluyormuşuz gibi bir yalana inandırmaktır.
Biraz uzayacak ama yazmadan olmaz. Şimdi bu bölücü örgüt ve onun uzantılarının yaptığı propaganda doğal olarak Kürk kökenli insanlar üzerinde infial yaratmıştır. Açıkçası insanları kendilerine inandıracak pek çok doneye de sahiptir; ekonomik kalkınmamışlık, sosyal hizmetlerin ulaştırılmaması, kültürlerini yaşamaya engel olunması gibi.
Bu terör örgütünün ortaya çıkarttığı etki, devletimizin tepkisiye karşılaşmıştır. Bu tepki bazı dönemler bölgeye yatırım yaparak, bölge halkının haklı tepkilerine cevap vermek, bazen de boşvermek ve hatta askeri baskı oluşturmak şeklinde olmuştur. Bölgeye yatırım yapılması etkisi terör örgütünce "baltalama" tepkisini doğurmuş; GAP'ta çalışan iş makinaları defalarca tahrip edilmiş, mühendisler öldürülmüştür. Aynı şekilde bölgede çalışan doktor, hemşire ve öğretmeler de katledilmiştir. Kaderine terk etme politikası da terör örgütü için yeni bir propaganda malzemesi olmaktan öteye gitmemiştir.
Bitirirken tekrarlayayım; devlet ideolojimiz öz tanımlarıyla ele alınınca, kapsayıcı ve kucaklayıcıdır. Kültürler üzerinde baskıcı veya yokedici değildir. Bugüne kadar bazı gruplarca çıkarlara hizmet edecek biçimde çarpıtılması toplumsal barış ve mutabakata aykırı algılanır hale gelmesi önce devletimiz, sonra da hepimizin ayıbıdır.
Saygılar...
Yukarıda yazmayı unutmuşum, burada tamamlıyayım.
Devlet ideolojisi ile devlet politikasını ayırmak lazım elbet. Hemen ayıralım; devlet ideolojisi devletin kuruluş ve yönetim felsefesidir, devlet politikası ise devletin hükümetler üstü uygulama alanlarıdır. Devletin, hükümetlerin kendi politik görüşlerine göre gönlünce şekillendiremeyeceği ve ağırlıkla siyasal olmayan kurumlarca yürütülen (büyükelçiler, askeri ateşeler vs.) politikalkardır. Bu politikalar da doğal olarak devlet ideolojisinin çerçevesinde tespit edilir. İdeolojinin fonksiyonel faydası da budur, lazımdır.
Saygılar...
Selim abi,
Devletin ideolojiden arındırılmasının bir çözüm olduğunu kabul ediyorum, ama doğru bir çözüm olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü "ideolojisizleştirme" ulus-devletin sonunu getirecek ve sadece emperyalizmin işine yarayacaktır. Avrupa bankerlerine soracak olursanız, küresel kapitalin Kemalizm'den nefret ettiğini ve Türkiye'de atılması gereken safraların başında geldiğini söylerler. Sebebi de bellidir. Önümüzdeki 5 yıl yine tek başına AKP iktidarının bu işleve soyunacağını şimdiden kestirmek güç değil.
Ahlaki dayanağı olmayan eylemler, “ekonomik” sebepler ileri sürülerek meşru gösterilemez. Oysa dünyaya hakim olan emperyalist bakış açısı, ekonomik sebepleri her türlü olayın nedeni olarak göstermekte, organizasyonel yapıları buna göre düzenlemekte, siyaseti bunu temel alarak yapmakta, adalet ve eğitim sistemini buna uydurmakta oldukça başarılı olmuştur. Üstelik ekonomik sebeplerin “aşağılıklığını”, “demokrasi ve özgürlük” gibi kendi ürettiği ve itiraz kabul etmeyen birçok kavramın altına gizleyerek çıkar peşinde koşmaya, dünya kaynaklarını sömürmeye ve semirmeye devam etmektedir. Onun kurallarına uymayanlar ise etnik ve dini ayrılıkların körüklenmesiyle başgösteren iç kargaşalara sürüklenmekte, kukla yönetimlerce gerçekleştirilen reform paketleriyle sisteme entegre edilmeye çalışılmakta, tarihi ve kültürel zenginlikleri yok edilmekte, o da olmazsa “teknoloji harikası” olarak lanse edilen silah sistemleriyle yerle bir edilmektedir. Doğu Avrupa, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu'da emperyalizmin etnisiteyi yıllardır desteklediğini ve bunun marifetiyle ortaya çıkan kaostan nemalanarak bu bölgelerdeki ülkelerin ekonomilerini kontrol altına aldığını, buralarda yüzlerce fabrikanın kapandığını, halkların büyük bir bölümünün bir gecede fakirleştiğini, küçük bir azınlığın yine bir gecede zenginleştiğini, ordularının olmadığını, halkların ordunun gereksizliğine inandırıldığını unutmamalıyız.
Bu sinsi uygulamalara maruz kalan ulusların önlerine konulan seçenekler bellidir. Gönüllü olarak sisteme entegre olmak, kendi kaynaklarını bu güçlerin emrine vermek, kısaca bağımsızlığını ve kimliğini yitirmek. Tüm bunlara "no problem" diyorsak "no problem"... Burada haklı olarak "tamam saptamaları gördüm, peki senin önerdiğin çözüm nedir?" diye sorabilirsiniz. Ama ben emperyalizmle boğuşmak adına sıfırdan bir çözüm önerisi getirecek kadar uçuk biri değilim :))
İdeolojinin temel kavramları dursun, gerektiğinde zaman zaman anlamlarını değiştirebiliriz mi demek istiyorsun Bülent?
Sevgili Emrah, bunlara “no problem” diyecek bir karaktere (özellikle düşünce yapısına demiyorum) sahip olmadığım biliniyor olmalı. Sık sık dile getirdiğim Polanyi’nin şu ünlü sözünü burada tekrarlamak isterim: “Ekonominin toplumsal ilişkilere gömülü olması gerekirken, toplumsal ilişkilerin ekonomik sisteme gömülü olduğu bu acayip sistemi Batı icat etti. Bütün diğer uygarlıklar gayet akılcı bir biçimde bu terslikten kaçınmışlardı.”
Ama, şu soruyu sormama izin ver: Asıl bizi zaafa uğratan şeyler, tam da bizi bu açmazdan kurtarmasını beklediğimiz için sıkı sıkıya sarıldığımız şeyler olabilir mi?
Mesela ulus-devlet yapılarıyla sanayi devrimi arasındaki ilişkiyi bir irdelesek acaba nasıl bir fotoğrafla karşı karşıya kalırız?
Yok abicim olur mu öyle şey, nereden çıkarttın. İdeolojinin temel kavramlarının çarpıtılmasına karşı devletin ve sivil toplumun doğru tanımları (özünü) ortaya koyması gerektiğini söylüyorum. Böylece ideoloji tanımlarımız kullanılarak yapılan ayrımcılık ve bölücülüğün en azından tel direklerinden birinden arındırılmasını söylüyorum.
Selim abi, "no problem" konusunda sizi değil, bir düşünce sistemini kastetmiştim zaten. Aman diliyorum yanlış bir izlenim uyandırdıysam...
Sıkı sıkıya sarıldığımız şeyler bazen bizi zaafa uğratabilir. Bunu görüyorsak ve bundan eminsek, onları yıkacak cesarete sahip olmalıyız. Bu da altı okun altıncısı zaten: Devrimcilik.
Ama bizim de bir medeniyet projemiz olabilmeli. En azından tüm mazlum ülkelerin umudu olacak kadar. Bu da benim hayalim olsun :))
Bir şey sorayım: Altı okun altıncısı olan devrimciliğin (inkılapçılık) diğer beş oka karşı işletilebilme imkan ve ihtimali var mıdır? :)))
“Medeniyet projemiz olmalı” hayalini candan paylaşıyorum.
Atatürk şöyle diyor: "Ben sizlere miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. benim manevi mirasım akıl ve ilimdir."
Dolayısıyla ilkeleri dogmatik kurallar bütünü olarak görmemeliyiz.
Kısaca özetlersek;
Cumhuriyetçilik: Egemenliğin milletin elinde olması...
Milliyetçilik: Irkçı söylem ve simgelerden soyutlanmış bir milli birlik
anlayışı... Ne mutlu Türk olana diyen değil, ne mutlu Türküm diyen bir milliyetçilik...
Laiklik: Vicdan, ibadet ve din özgürlüğü, ama bu işlere devleti karıştırmadan...
Halkçılık: Hiçbir sınıfa ve zümreye ayrıcalık tanınmadan, herkesin sağlıkta, eğitimde, adalette vs'de eşit olması..
Devletçilik: Karma ekonomi... Fert yapabiliyorsa fert, yapamıyorsa devletin devreye girmesi...
Devrimcilik: Akıl ve ilmin rehberliğinde sürekli yenilik, dogmalardan arınış.
Ben de sorayım:
Şimdi bu oklarda ters giden, doğru yürümeyen ne var ki onu hedef alalım?
Ben sonuçtan yola çıkarak bir hükme varıyorum; yaşanan toplumsal çatışma ve karabasan hali karşısında, bu kadar geniş kitlelerden oluşan çatışma taraflarını vatan haini kategorisine dahil edemeyeceğimize göre (ki bu, sosyolojik açıdan mümkün değildir) aksayan bir şeyler var demektir. Bu aksaklığın ilk maddesine “herkesin kendi hayaline göre ilke tarifi”ni koymak da mümkündür. Ki senin tariflerine de “iyi”nin yanında duran dünya görüşünün renkleri bulaşmamış değil.
Daha ötesi bir analiz yapmak beni aşar. Tökezlerim, gülersiniz:)
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home