Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Perşembe, Temmuz 12, 2007

| “CHP ile Hitler’in seçim afişlerindeki benzerlikler” ya da hop diye bir sözlük maddesinin üstüne atlamak!

“Goebbels’in ruhu yakamızı bırakmıyor bir türlü!” başlıklı yazım, artık seçime ramak kalmış bir konjonktür nedeniyle olsa gerek, son günlerde en çok okunanlar listesinde başı çekiyor. Doğaldır.


O yazımda da belirttiğim gibi bu seçim döneminde siyasi iletişim strateji ve uygulamarıyla ilgili yazmamaya kararlıydım. Hâlâ da öyleyim, ama tahrik gücü yüksek bir iki bombaya dokunmadan edemezdim. Zaten, hangi biriyle uğraşıp hangi birini düzelteceksin? Sonra, üstüme vazife de değil. Partilerin bu seçim dönemindeki iletişim faaliyetleriyle ilgili olarak Ali Saydam birkaç yazısıyla çok yerinde analiz ve değerlendirmeler yaptı, okumanızı tavsiye ederim. Saydam, “Bu seçim iletişim de bir tuhaf...” diye başlıyor ve devam ediyor: 2, 3, 4, 5, 6.

Peki, bu yazı ne öyleyse? Başlıkta da dediğim gibi, bu yazı bir sözlük maddesinin üstüne atlamaktan ibaret... “Her gördüğün sözlük maddesinin üstüne mi atlarsın?” diyorsunuz doğal olarak... Tabii ki atlamam, ama bu sözlük maddesinde yer alan bazı görüşlerin ilgili yazımı okuyan başkalarının kafasına da üşüşmüş olabileceği kuşkusu nedeniyle atladım. Yoksa, bir müzakere ve eleştiri adabı bekleyemeyeceğim, hakaret ve küfürlerine engel olamayacağım bir maddeyi karşıma alıp da laf yarıştırmam mümkün mü?

Sözlük deyince Ekşi Sözlük diye anlamayın, onun CHP ile ilgili maddesinde bu yazıma şu ifadelerle gönderme yapılmış: “Çok kötü seçim afişlerinin altında yatanlara ilişkin, profesyonel bir grafik sanatçısı olan Selim Tuncer’in derin analizler yaptığı parti.”


Benim şimdi sözünü ettiğim, Zamane isimli bir sözlük ve bu sözlüğün “CHP ile Hitler’in seçim afişlerindeki benzerlikler” başlıklı maddesi...

İlgili yazımı bir yerlerimden salladığım ithamında bulunan sözlük yazarlarından Tuzluk’un ve bir arkadaşının, tam tersine benim yazımı bir yerlerinden anlamaya çalıştıkları, bu nedenle de zerre kadar anlayamadıkları çok açık. Şimdi, kısa kısa maddelerle belki kafalarıyla anlamalarına yardımcı olabilirim:
1.
Gerçekten olabilir miyim, bundan da çok emin değilim. Çünkü partizanlarla karşı karşıya olduğum anlaşılıyor.
2.
Oysa ben, onların tahmin (veya itham) ettiği gibi iflah olmaz bir CHP muarızı ve muhalifi olmadığım gibi, CHP’yi göçertmek için AKP tetikçiliğine de soyunmuş değilim. CHP’li, AKP’li veya başka bir partili olursam nasıl objektif analiz yapabilirim?
3.
Ya bilmeden yazıyor ya da bilinçli olarak demagoji yapıyormuşum. CHP ile Alman Nazi Partisi’ni haksızca, ahlaksızca birbirine zorla benzetmeye çalışma rezilliği içindeymişim. Yok efendim, bunun arkasındaki art niyet neymiş, Nazi Partisi’nin icraatları hakkında bilgimiz yok muymuş ki CHP gibi bu toprağın partisini yerden yere vuruyormuşum, CHP’ye belden aşağı vurmayla ne amaçlıyormuşum, falan filan gibi hakaret ve kastını aşan ifadeler, benim yazımın temasının hiç anlaşılmadığını ortaya koyuyor zaten.
4.
Devam edelim: Ben CHP’yle Alman Nasyonal Sosyalist Parti’yi birbirine benzetmiş falan değilim. (Sadece CHP ile MHP arasındaki yakınlaşmayı ilgiyle izliyorum, o kadar!) Bu yazıyı, tek başına CHP kritiği olarak görmek de doğru değil zaten. Yazarı oldukları sözlüğün CHP’yle ilgili maddesinde yeterince kritik yer alıyor ki, bu arkadaşlar, bana laf yetiştirip temeli olmayan uçuk kaçık itirazlar yapacaklarına savunmalarını orada dile getirselerdi partileri için daha hayırlı bir iş yapmış olurlardı.


5.
Zaten komünistlerin afişlerinde de benzer tekniklerin kullanıldığı, bunun gayet normal olduğu ifade edilip, bir de yukarıda gördüğünüz Alman Komünist Partisi’nin afişi örnek olarak verilmiş. Ben, komünistlerin Goebbels teknikleri kullanmadıklarını iddia etmiş değilim ki! (Bakın, bu afiş de iyi oturdu bu yazıya! Hakları kalmasın diye yazının başlarındaki Goebbels’vari iki komünist afişini de ben yerleştirdim.)
6.
“Goebbels ruhu”nu bir anlayışın sembolü olarak görüyorum. Yoksa bu teknikler Goebbels’ten çok önce de, çok sonra da, gördüğünüz gibi şimdi de kullanıyor. CHP’nin Hitler gibi milyonlarca masumun katili olmaması, bu partinin bir afişinde “Goebbels ruhu”nu yansıttığını iddia etmeme niçin engel oluştursun? Bu durumda, bazı iletişim çalışmalarında aynı teknikleri kullandıklarını iddia ettiğim İş Bankası, Halkbank ve American Siding’in aynı zamanda milyonlarca masumun katili firmalar olduklarını mı iddia etmiş oluyorum? Kafayı mı yedim?
7.
CHP gibi, bazında “Mein Kampf” gibi insanlığa karşı suç işleme hedefleri olan bir manifestonun bulunmadığı bir partiyi, NSDAP (Alman Nasyonal Sosyalist Parti) ile kıyaslamak artık ahlak dışıymış. İfadeden, bu kıyaslamanın daha önceleri ahlak dışı olmadığı anlaşılıyor, ama biz yine de buna takılmayıp CHP’nin böyle bir manifestoya sahip olmadığı müjdesine sevinmeye bakalım!
8.
Yazım hatalarını düzelterek alayım: “Ein Volk, ein Reich, ein Führer...”, yani tek halk, tek devlet, tek önder sözünün AKP’nin afişlerinde yer alan “Tek devlet, tek vatan, tek millet, tek bayrak...” sloganına benzediği iddiası yer alıyor ki, buna söyleyecek bir şeyim yok. Benziyorsa benziyordur, ama NSDAP’ın sloganındaki kritik ifadenin “tek önder” olduğunu da hatırlatmış olayım.
9.
Müthiş bir zeka ürünü olarak Hitler’le Erdoğan’ın kürsüde konuşurkenki el kol hareketlerinin birbirine benzerliğiyle ilgili fotoğraf linkleri verilip bunları da yorumlamam istenmiş. Naziler’in özel “kol hareketi”ni dışarıda tutarak söylüyorum, biraz daha benzer hareketler bulunursa işim kolaylaşmış olur; mesela yürürlerken, çorba içerlerken, duş alırlarken... Belki uyurken, ağızları açık horluyorlardır da, ne dersiniz?

Sonsöz: Benim derdim CHP, AKP falan değil. Daha önceki Goebbels yazılarımda CHP falan da yoktu zaten. Diğer siyasi partileri de, kullandıkları iletişim yöntemleri bakımından CHP’den daha ileride görmüyorum. Söylediğim şu: Zaman zaman çeşitli şekillerde, çeşitli marka veya partilerde hortlayan “Goebbels ruhu”na teslim olmayalım.

Muhatabına “sürü” muamelesi yapan propagandaya kanmayalım, muhatabımızı “sürü” olarak görüp propaganda yapmayalım. Dediğim bundan ibaret.

20 YORUM:

Blogger Osman S Borutecene yazdı:

Değerlendirmelerinizi böylesine muallakta uçuşan duygularla eleştirmeye çabalayan o arkadaşlara ben onların tarzında akıl yürüterek şöyle bir soru sorayım, faraza :)

"CHP faşist bir parti değilse niçin milli şefimiz vardı?"

Sorumun yersiz olduğunu biliyorum. Zaten amacım soru sormak değil. Bu arkadaşları, yönelttikleri eleştirilere benzer bir yersizlikle örnekleyerek yanlış bir akıl yürütme içinde olduklarını göstermek.

İşte kendi blogumda sürekli şuursuzluktan şikayet etme nedenim de bu.

p.s.: Ben Ali Bey'in değerlendirmelerini çok zorlama buldum ancak kendisi niçin böyle olduğunu zaten baştan açıklamış.

Cuma, 13 Temmuz, 2007  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

CHP faşist* bir partiydi. Yıllar yılı sureti haktan göründü. (Başka deyişle, kuzu postuna büründü.) Şimdi yaptığı, özüne dönmek. Bütün hikaye budur, kusura bakmasınlar. Oraya buraya pislik atacaklarına dönüp kendilerine bir baksınlar -ne göreceklerini cümleden anlayabilirsiniz.

(*) Siyasalbilim terminolojisinin inceliklerini dikkate almadan, çok kaba bir nitelendirmeyle.

Cuma, 13 Temmuz, 2007  
Anonymous metin erksan yazdı:

Akıl süzgecinden geçmemiş bir yorum.

Cuma, 13 Temmuz, 2007  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Kime diyorsunuz bunu?

Cuma, 13 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Evet, Metin Erksan’ın yorumundaki “yorum”dan hangi yorumun kastedildiğini ben de anlayamadım. Herkes üstüne alınabilir. Ki Metin-thePoor sanki alınmış bile:)

Akıl süzgecinden geçmeyen, yukarıdaki bana ait yazı olabilir, ama bu yazıya pek “yorum” denemez. Sözlük maddesini oluşturan arkadaşların yazdıklarına “yorum” denebilir mi, bilmem. Geriye kalıyor benim ilk yazımla Metin’in hemen yukarıdaki yorumu...

Neyse, bir açıklama gelir herhalde, yorulmayalım, hemen alınmayalım.

Cuma, 13 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

CHP’liler “Biz faşist değiliz!” diyorlarsa, faşizmin utanılacak bir şey olduğunu kabul ediyorlar demektir. Bu durumda CHP’ye faşist dememek daha doğru olur. Metin’in uyardığı gibi siyasalbilim terminolojisinin inceliklerini dikkate alırsak, gerçekten de ne Baykal’ın Hitler ne de CHP’nin NSDAP olduğunu iddia edebiliriz. Nitekim CHP, Osman’ın hatırlattığı “Milli Şef” döneminde bile milyonlarca insanın kanını dökmemiş, gaz odaları inşa etmemiştir. Ama “Milli Şef”in bir “Führer” imitasyonu olduğunu, bir aralar “ortanın solu” veya “demokratik sol” kandırmacalarından sonra da bugünkü CHP’nin bazı faşizan eğilimler taşıdığını ve Goebbels’vari işler yaptığını söylememize kimse engel olamaz. Biz bunu söylediğimizde de “Ayıptır, CHP milyonlarca insanı gaz odalarında mı yaktı?” diyerek “Yaksaydı bari!” demekten başka cevap bırakmayan abuk savunmalar yerine, ya rasyonel ve analitik yöntemlerle bizi ikna etsinler ya da mahcubiyetten başlarını önlerine eğip bu faşizan eğilimlerinden vazgeçsinler.

Küfür ve hakaret de faşizan aczin ve zavallılığın en açık tezahürlerinden biridir. Maalesef.

Cuma, 13 Temmuz, 2007  
Blogger Emrah Doğu Akay yazdı:

Demokrasiden kasıt, halkoyuyla iktidara gelen bir partinin aklına her eseni dilediği bir biçimde yapması demek değildir. Zira devletin başka organları ve kurumları da vardır. Bunları hedef göstererek "demokrasi" adı altında "otoriter" bir rejime doğru gidişi yaratan AKP hükümetidir. Zira demokrasi adı altında, yargının, devletin kurum ve kurullarının siyasallaşması büyük bir tehlikedir. Üstelik otoriter rejim, emirleri küresel abilerinden alacaktır.

Günümüzde faşizmin yerini post-modern faşizm almıştır.

Post-modern faşizm, sağcı, solcu. Türkçü, islamcı, liberal, cumhuriyetçi, tüm düşüncelerin çoğunluk tarafından kabul edilebilecek şekilde yontularak merkezde toplanmasıdır. Bu tarz yönetimlerin ekonomi politikalarının olmazsa olmazı "ödün"dür. Satılık olmayan hiçbir değer, hiçbir inanç, hiçbir ilke yoktur. Ve bu ekonomiler baskı grupları tarafından yönetilir. Baskı grupları çıkar sağlamak adına ahlak dışı bir savaş yürütürler.

Alev Alatlı, bunu "ödün kültü" olarak tanımlıyor ve ödün kültünde doğruların yerini istatistiklerin, ilkelerin yerini oyların-anketlerin, ahlakın yerini kamuoyu yoklamalarının aldığını belirtiyor.

Bu yağma düzeninin sürdürülebilmesi ise "istikrar" adı altında pazarlanıyor.

Bunları neden yazdım? Zira modernist-biz toplumlarından kalma düşünce biçimleriyle, içinde bulunduğumuz post-modern dönemi değerlendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte aynı değerlendirme hatasına CHP de düşüyor. Selim Bey'in "sürü muamelesi yapan propaganda" dediği yaklaşımla günümüz insanına ulaşamazsınız. Çünkü her ne kadar ilkokulda hepimiz kara önlük giymiş olsak da "biz toplumu" geride kalmak ve yeryüzündeki tüm bireyler "tüketicileşmek" üzere.

Önümüzdeki dönemde sağ-sol-şu-bu değil, küreselciler ve anti-küreselciler diye iki kategori üzerinden siyaset yapılmak durumunda olunacak, ya da en azından böyle şekillenmek zorunda. Ama hangi maskelerin ardından yürütülür onu ben bilemem. Galiba konuyu da fazla dağıttım, kusura bakmayın artık.

Cumartesi, 14 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Emrah, kimisine katıldığım kimisine ise katılmadığım, ama müzakere etmeye değecek nitelikte görüşler aktarmışsın. Bazılarına değinmek isterim:

1.
“Demokrasiden kasıt, halkoyuyla iktidara gelen bir partinin aklına her eseni dilediği bir biçimde yapması demek değildir. Zira devletin başka organları ve kurumları da vardır. Bunları hedef göstererek "demokrasi" adı altında "otoriter" bir rejime doğru gidişi yaratan AKP hükümetidir. Zira demokrasi adı altında, yargının, devletin kurum ve kurullarının siyasallaşması büyük bir tehlikedir. Üstelik otoriter rejim, emirleri küresel abilerinden alacaktır.”

İlk cümleye katılmamak mümkün değil, ama devletin kurum ve kurullarının zaten ideolojik yapılar olduğunu, bu nedenle, birçoğumuzun korkusunun siyasallaşmadan daha çok siyasallaşmanın farklı bir şekil alması endişesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Otoriterlikler arasında mutlaka fark vardır; bugünün otoriterliği kimisine otoriterlik olarak görünmezken, kimilerine de yarının hedeflenen otoriterliği otoriterlik olarak gelmemekte, ama bu kez de diğerlerini ürkütmektedir. Üstelik, Kemalizm’in bile binbir çeşit aldığı bu memlekette tam da bu nedenle çaresiziz. Sağ Kemalizm ve sol Kemalizm’den sonra bir de İslamcı Kemalizm icat edilebilir ve bu, sözünü ettiğimiz kurum ve kurulların ideolojisine dönüşebilir. Benim için önemli olan devletin ideolojilerden arındırılması, böylece AKP’nin veya başka bir partinin elinden de ideoloji değiştirme imkanının alınmasıdır.

2.
“Post-modern faşizm, sağcı, solcu. Türkçü, islamcı, liberal, cumhuriyetçi, tüm düşüncelerin çoğunluk tarafından kabul edilebilecek şekilde yontularak merkezde toplanmasıdır.”

Buna post-modern faşizm mi deniyor, bilmiyorum. Ama daha önce de söylediğim gibi, faşizan eğilimlerin CHP’ye özgü bir şey olmadığına, faşizan dinciliğin, faşizan sağcılığın, faşizan solculuğun, faşizan ayrımcılığın abartısız tanımlamalar olduğuna inanıyorum.

3.
“Zira modernist-biz toplumlarından kalma düşünce biçimleriyle, içinde bulunduğumuz post-modern dönemi değerlendirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte aynı değerlendirme hatasına CHP de düşüyor.”

Zaten ben de bunu anlatmaya çalışıyorum, ama cümleyi “Aynı değerlendirme hatasına CHP de düşüyor.” şeklinde değil “Bu değerlendirme hatasına önce CHP düşüyor.” şeklinde kuruyorum. Ayrıca, bunun bir değerlendirme hatası olmasından ziyade, toplumsal değişim karşısında yaşanan devekuşu psikolojisi olduğu yolunda ciddi kuşkularım var. Keşke bu “sürü”ler “sürü”lüklerini sürdürseler şeklinde...

4.
“Önümüzdeki dönemde sağ-sol-şu-bu değil, küreselciler ve anti-küreselciler diye iki kategori üzerinden siyaset yapılmak durumunda olunacak, ya da en azından böyle şekillenmek zorunda.”

Çatışmanın bu alanda olacağı projeksiyonuna itiraz etmiyorum, ama bugünkü hedefleri itibariyle küreselleşmenin, endüstriyel toplumun “ölüm çığlığı” olduğu kanaatindeyim. Beklentim, toplumların farklı bir paradigmayla küreselleşerek yerelleşmeleri... Ben hayal kuramaz mıyım? :)))

Sevgiler.

Pazar, 15 Temmuz, 2007  
Anonymous Bülent Akgül yazdı:

Gerçi iki kişi konuşurken laf düşmemesi gerekir, ama ben bu tartışmaya müdahil olmak isterim, kusuruma bakılmaz ise.

(1) Selim Abi demişsin ki; "Benim için önemli olan devletin ideolojilerden arındırılması" Açıkçası bence burada şöyle bir sorun var: Devlet ve kamu kurumları siyasi bir yapı olmasa da ziyadesiyle politiktir ve olması kaçınılmazlıdır ve hatta olmalıdır. Devlet politikası denilen kavram özellikle hangi hükümet başa gelirse gelsin uzun vadeli süreçlerde devletin duruşunun tanımlanması için önemlidir, özellikle de uluslararsı ilişkilerde. Devlet politikasının varlığının kaçınılmaz ve gerekli olması noktasından hareketle, politikanın çatısı olan ideolojinin de varlığının doğal olduğunu ve eksikliğinin ise kabul edilemez olduğunu düşünüyorum. Türkiye'nin ideolojisi 6 oktur. Sağcı, solcu, dinci vs. herkes kendine göre bu çerçevede politika belirler. Zaten AKP konulu tartışmalar da neredeyse son bir aya kadar 6 oktan bazılarına karşı direnç gösterme çabasını işaret etmekteydi. Bu arada "İslamcı Kemalizm" vakti evvelinde Erbakan tarafından icat edilmişti.

(2) Siyaseti tartışmak için bazı kavramlar (sağ-sol gibi) faydalı olabiliyor olsa da, devlet idaresinde 1991'den sonra işlevini yitirmiş bir ayrımdır. Bu noktada da merkezde toplanma kaçınılmaz ve normal olandır. Sağ bir partinin sosyal adaletten bahsetmemesi (LDP), sol bir partinin ise özelleştirmelere toptan karşı çıkması (ÖDP) aşırı uşların temsili anlamına gelir. Sanırım bu merkezileşme yarışı, herkesin oyuna talip olmak kadar, devlet tecrübesinin artışıyla da ilgilidir. Zira aşırı (bugüne göre) sağın da solun da yetim bıraktığı konuların hep bir sorun kaynağı olduğu görülmüştür. Denge politikası esas unsur olarak karşımıza çıkmaktadır ve denge noktası da merkezdir.

(3)Bu CHP'nin sol(!) parti genlerine sahip olması, solun örgütlenme, birlikte hareket etme, bireyi değil kitleyi kutsama alışkanlığının da bir tezahürü olabilir, belki.

(4) Zamanında sosyalist ve kominist rejimler de emperyalizmin karşı noktası olarak politik mücadele vermişler ve kaybetmişlerdir, özellikle ekonomik gücü taşıyan emperyalizm kazanmıştır. Anti-küreselleşme de sosyalizmin emperyalizme karşı mücadelesinin yeni adıdır asıl ve genel itibariyle. Yine kaybedecektir, zira güç dengesi emperyalizm lehine daha da bozulmuştur. Hal böyle olunca da küreselleşme karşıtlığındansa onu doğru yönetmek esas olmalıdır. Meseka AKP bunu çok kötü yönetmiştir.

Saygılar...

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

İki kişi de olsa, özel bir şey konuşmuyoruz. Onun için araya girmekte bir beis yok:)

Sevgili Bülent, devlet politikasıyla devlet ideolojisini herhalde birbirinden ayırmak gerekir.

Galiba bu konuda seninle anlaşamayacağız, ama sana şöyle bir talepte bulunayım, çözüm üretirsen “ideolojik devlet”i de kabul edeceğim. Öyle bir devlet idelojisi olsun ki, bu ideoloji vatandaşların bir kısmını aşırı memnun edip diğer bir kısmını boğmasın, toplumsal barış ve mutabakat da sağlanmış olsun. Tabii, buna artık ne kadar ideoloji denir, onu da bilmem:)

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  
Anonymous Bülent Akgül yazdı:

Aslına bakarsan Selim Abi, anlaşamayacağımız bir durum yok, anlaşırız elbet.

Şimdi ben diyorum ki devletin ideolojisi 6 oktur. 6 okun da bugün en tartışmalı hale gelen üçü; laiklik, milliyetçilik ve devletçiliktir. Bu üçüne de ideolojinin ortaya koyulduğu yıllar çerçevesinde bakarsak sanıyorum ki anlaşabiliriz.

Laiklik ilkesini "din düşmanlığı" veya "dinsizlik" gibi göstermek, milliyetçiliği ırkçılık olarak tanımlayarak Kürt düşmanlığı yapmak, devletçiliği özelleştirmelere engelmiş gibi öne atmak, olsa olsa doğru düzgün politikaları olmayan siyasal akımları temsil ettiği iddiasındaki siyasal partilerin halt etmesidir. Bu yaklaşımla da ideolojiyi doğru tanımlamak için kavramların bu gün geldiği karşılığa değil, çıkış felsefesine bakmalı. O zaman bahsettiğin toplumun genelini (hepsi olmaz, eşyanın tabiatına aykırı) kucakladığını zaten görürüz.

Hiçibiri üzerinde durmadan yalnızca milliyetçiliği yazacağım, yoksa bu yazı bitmez. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinde yer etmiş milliyetilik anlayışı bu günkü kelime karşılığıyla ulusçuluktur. Zira millet şöyle tanımlanmıştır: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halka Türk milleti denir" Burada öne çıkan unsurlar:

(1) millet kavramının kullanılması (millet: aynı dili konuşan, aynı terbiyeyi gören ve aynı ahlâki, dini, bedii ülkülere bağlanan insanların meydana getirdiği cemiyettir),

(2) milletin yukarıda Ziya Gökalp tarafından yapılmış tanımında eksik bırakılan, Atatürk milliyetçiliğinde de hiç değinilmeyen etnik kökenin Türk milletinin unsurlarından biri olmaması

(3)Irkın adını değil, milletin adını Türk koyması.

Bu gün gelinen noktada bu tanımı şöyle yazanlar da az değil: Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkes Türk'tür. İşte kıyametin koptuğu yer de burasıdır. Halbuki felsefenin temeli kimseye "Türk'sün sen" demez, yalnızca Türk milletine tabi olduğunu belirtir. O milletin içinde Türk olursun, Kürt olursun, Laz olursun, bu senin konundur, millete olan tabiyetini engellemez.

Çarpıtılarak ortaya atılan bu tanımı iyi niyetle izlemek, bence mümkün değildir. Bu olsa olsa ırk temelli politika veya bölücü faaliyet yürüten kişi veya örgütlerin halk üzerine tesir edebilecek silaha sahip olmak için giriştikleri yanıltmacadır.

O nedenledir ki milliyetçilik bazı kesimlerce ırkçılık olarak adledilmekte, doğal olarak da bir ırkın yaptığı ırkçılık, diğer ırktan ırkçılık şeklinde cevap bulmaktadır. Ancak gerçeğin böyle olmadığı, felsefenin milleti tanımladığı, kurucu unsur olan Türklerin ülkesinde milletin adının da Türk olması normalliği gün gibi ortadadır.

Adı malum terör örgütünün de en büyük numarası Kürt kardeşlerimize, sanki kendilerini asimle etmeye çalışarak Türk olmaya zorluyormuşuz gibi bir yalana inandırmaktır.

Biraz uzayacak ama yazmadan olmaz. Şimdi bu bölücü örgüt ve onun uzantılarının yaptığı propaganda doğal olarak Kürk kökenli insanlar üzerinde infial yaratmıştır. Açıkçası insanları kendilerine inandıracak pek çok doneye de sahiptir; ekonomik kalkınmamışlık, sosyal hizmetlerin ulaştırılmaması, kültürlerini yaşamaya engel olunması gibi.

Bu terör örgütünün ortaya çıkarttığı etki, devletimizin tepkisiye karşılaşmıştır. Bu tepki bazı dönemler bölgeye yatırım yaparak, bölge halkının haklı tepkilerine cevap vermek, bazen de boşvermek ve hatta askeri baskı oluşturmak şeklinde olmuştur. Bölgeye yatırım yapılması etkisi terör örgütünce "baltalama" tepkisini doğurmuş; GAP'ta çalışan iş makinaları defalarca tahrip edilmiş, mühendisler öldürülmüştür. Aynı şekilde bölgede çalışan doktor, hemşire ve öğretmeler de katledilmiştir. Kaderine terk etme politikası da terör örgütü için yeni bir propaganda malzemesi olmaktan öteye gitmemiştir.

Bitirirken tekrarlayayım; devlet ideolojimiz öz tanımlarıyla ele alınınca, kapsayıcı ve kucaklayıcıdır. Kültürler üzerinde baskıcı veya yokedici değildir. Bugüne kadar bazı gruplarca çıkarlara hizmet edecek biçimde çarpıtılması toplumsal barış ve mutabakata aykırı algılanır hale gelmesi önce devletimiz, sonra da hepimizin ayıbıdır.

Saygılar...

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  
Anonymous Bülent Akgül yazdı:

Yukarıda yazmayı unutmuşum, burada tamamlıyayım.

Devlet ideolojisi ile devlet politikasını ayırmak lazım elbet. Hemen ayıralım; devlet ideolojisi devletin kuruluş ve yönetim felsefesidir, devlet politikası ise devletin hükümetler üstü uygulama alanlarıdır. Devletin, hükümetlerin kendi politik görüşlerine göre gönlünce şekillendiremeyeceği ve ağırlıkla siyasal olmayan kurumlarca yürütülen (büyükelçiler, askeri ateşeler vs.) politikalkardır. Bu politikalar da doğal olarak devlet ideolojisinin çerçevesinde tespit edilir. İdeolojinin fonksiyonel faydası da budur, lazımdır.

Saygılar...

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  
Blogger Emrah Doğu Akay yazdı:

Selim abi,

Devletin ideolojiden arındırılmasının bir çözüm olduğunu kabul ediyorum, ama doğru bir çözüm olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü "ideolojisizleştirme" ulus-devletin sonunu getirecek ve sadece emperyalizmin işine yarayacaktır. Avrupa bankerlerine soracak olursanız, küresel kapitalin Kemalizm'den nefret ettiğini ve Türkiye'de atılması gereken safraların başında geldiğini söylerler. Sebebi de bellidir. Önümüzdeki 5 yıl yine tek başına AKP iktidarının bu işleve soyunacağını şimdiden kestirmek güç değil.

Ahlaki dayanağı olmayan eylemler, “ekonomik” sebepler ileri sürülerek meşru gösterilemez. Oysa dünyaya hakim olan emperyalist bakış açısı, ekonomik sebepleri her türlü olayın nedeni olarak göstermekte, organizasyonel yapıları buna göre düzenlemekte, siyaseti bunu temel alarak yapmakta, adalet ve eğitim sistemini buna uydurmakta oldukça başarılı olmuştur. Üstelik ekonomik sebeplerin “aşağılıklığını”, “demokrasi ve özgürlük” gibi kendi ürettiği ve itiraz kabul etmeyen birçok kavramın altına gizleyerek çıkar peşinde koşmaya, dünya kaynaklarını sömürmeye ve semirmeye devam etmektedir. Onun kurallarına uymayanlar ise etnik ve dini ayrılıkların körüklenmesiyle başgösteren iç kargaşalara sürüklenmekte, kukla yönetimlerce gerçekleştirilen reform paketleriyle sisteme entegre edilmeye çalışılmakta, tarihi ve kültürel zenginlikleri yok edilmekte, o da olmazsa “teknoloji harikası” olarak lanse edilen silah sistemleriyle yerle bir edilmektedir. Doğu Avrupa, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu'da emperyalizmin etnisiteyi yıllardır desteklediğini ve bunun marifetiyle ortaya çıkan kaostan nemalanarak bu bölgelerdeki ülkelerin ekonomilerini kontrol altına aldığını, buralarda yüzlerce fabrikanın kapandığını, halkların büyük bir bölümünün bir gecede fakirleştiğini, küçük bir azınlığın yine bir gecede zenginleştiğini, ordularının olmadığını, halkların ordunun gereksizliğine inandırıldığını unutmamalıyız.

Bu sinsi uygulamalara maruz kalan ulusların önlerine konulan seçenekler bellidir. Gönüllü olarak sisteme entegre olmak, kendi kaynaklarını bu güçlerin emrine vermek, kısaca bağımsızlığını ve kimliğini yitirmek. Tüm bunlara "no problem" diyorsak "no problem"... Burada haklı olarak "tamam saptamaları gördüm, peki senin önerdiğin çözüm nedir?" diye sorabilirsiniz. Ama ben emperyalizmle boğuşmak adına sıfırdan bir çözüm önerisi getirecek kadar uçuk biri değilim :))

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

İdeolojinin temel kavramları dursun, gerektiğinde zaman zaman anlamlarını değiştirebiliriz mi demek istiyorsun Bülent?

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Emrah, bunlara “no problem” diyecek bir karaktere (özellikle düşünce yapısına demiyorum) sahip olmadığım biliniyor olmalı. Sık sık dile getirdiğim Polanyi’nin şu ünlü sözünü burada tekrarlamak isterim: “Ekonominin toplumsal ilişkilere gömülü olması gerekirken, toplumsal ilişkilerin ekonomik sisteme gömülü olduğu bu acayip sistemi Batı icat etti. Bütün diğer uygarlıklar gayet akılcı bir biçimde bu terslikten kaçınmışlardı.”

Ama, şu soruyu sormama izin ver: Asıl bizi zaafa uğratan şeyler, tam da bizi bu açmazdan kurtarmasını beklediğimiz için sıkı sıkıya sarıldığımız şeyler olabilir mi?

Mesela ulus-devlet yapılarıyla sanayi devrimi arasındaki ilişkiyi bir irdelesek acaba nasıl bir fotoğrafla karşı karşıya kalırız?

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  
Anonymous Bülent Akgül yazdı:

Yok abicim olur mu öyle şey, nereden çıkarttın. İdeolojinin temel kavramlarının çarpıtılmasına karşı devletin ve sivil toplumun doğru tanımları (özünü) ortaya koyması gerektiğini söylüyorum. Böylece ideoloji tanımlarımız kullanılarak yapılan ayrımcılık ve bölücülüğün en azından tel direklerinden birinden arındırılmasını söylüyorum.

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  
Blogger Emrah Doğu Akay yazdı:

Selim abi, "no problem" konusunda sizi değil, bir düşünce sistemini kastetmiştim zaten. Aman diliyorum yanlış bir izlenim uyandırdıysam...

Sıkı sıkıya sarıldığımız şeyler bazen bizi zaafa uğratabilir. Bunu görüyorsak ve bundan eminsek, onları yıkacak cesarete sahip olmalıyız. Bu da altı okun altıncısı zaten: Devrimcilik.

Ama bizim de bir medeniyet projemiz olabilmeli. En azından tüm mazlum ülkelerin umudu olacak kadar. Bu da benim hayalim olsun :))

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bir şey sorayım: Altı okun altıncısı olan devrimciliğin (inkılapçılık) diğer beş oka karşı işletilebilme imkan ve ihtimali var mıdır? :)))

“Medeniyet projemiz olmalı” hayalini candan paylaşıyorum.

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  
Blogger Emrah Doğu Akay yazdı:

Atatürk şöyle diyor: "Ben sizlere miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. benim manevi mirasım akıl ve ilimdir."

Dolayısıyla ilkeleri dogmatik kurallar bütünü olarak görmemeliyiz.
Kısaca özetlersek;
Cumhuriyetçilik: Egemenliğin milletin elinde olması...
Milliyetçilik: Irkçı söylem ve simgelerden soyutlanmış bir milli birlik
anlayışı... Ne mutlu Türk olana diyen değil, ne mutlu Türküm diyen bir milliyetçilik...
Laiklik: Vicdan, ibadet ve din özgürlüğü, ama bu işlere devleti karıştırmadan...
Halkçılık: Hiçbir sınıfa ve zümreye ayrıcalık tanınmadan, herkesin sağlıkta, eğitimde, adalette vs'de eşit olması..
Devletçilik: Karma ekonomi... Fert yapabiliyorsa fert, yapamıyorsa devletin devreye girmesi...
Devrimcilik: Akıl ve ilmin rehberliğinde sürekli yenilik, dogmalardan arınış.

Ben de sorayım:
Şimdi bu oklarda ters giden, doğru yürümeyen ne var ki onu hedef alalım?

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Ben sonuçtan yola çıkarak bir hükme varıyorum; yaşanan toplumsal çatışma ve karabasan hali karşısında, bu kadar geniş kitlelerden oluşan çatışma taraflarını vatan haini kategorisine dahil edemeyeceğimize göre (ki bu, sosyolojik açıdan mümkün değildir) aksayan bir şeyler var demektir. Bu aksaklığın ilk maddesine “herkesin kendi hayaline göre ilke tarifi”ni koymak da mümkündür. Ki senin tariflerine de “iyi”nin yanında duran dünya görüşünün renkleri bulaşmamış değil.

Daha ötesi bir analiz yapmak beni aşar. Tökezlerim, gülersiniz:)

Pazartesi, 16 Temmuz, 2007  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home