| Mektup, mail ve fokus grup: “Armut olgunlaşınca dibine mi düşsün, yoksa yukarı mı uçsun?”
Mektup okumak, sonra da tek tek cevaplamak gibi bir işimiz de oluştu değil mi? Bazan cevaplanmış mektuplar sakladığımız çekmeceden taşmaya başlayınca, çekmeceyi boşaltmak, mektupların belge değeri olmayanları çöpe atmak gerekiyor. Bu mektuplar, Postacı Ahmet Amca yerine, dijital bir platform marifetiyle gelip gittiği için adına “mail” [*] [*] diyoruz.
Geçenlerde, mektupları tek tek kontrol ederek çekmeceyi boşaltmaya çalışıyordum. Epeyce bir mektubu bir kenara ayırdım, çöpe atamadım. Bunlardan birini biraz sonra burada yayımlayacağım, ancak bu konuda bir iki laf daha edeyim:
1.
“Mail”ler mektuplara göre daha zahmetsiz gidip geliyor.
2.
“Mail”ler gidip gelirken, ne oluyorsa, platformda bozulanlar oluyor. Özellikle Türkçe sorunu... Mektupların bozulması için ıslanması falan gerekirdi.
3.
Mektup için kağıt, kalem, zarf ve bir de postacı gerekiyordu. Büyük Postane’deki bankolarda harıl harıl mektup yazan kalabalığı hatırlayanınız var mı? Şimdi, bilgisayar ve internet bağlantısı yeterli. Eğer bilgisayarınız yoksa ve ondan uzaktaysanız internet kafe veya arkadaşınızın bilgisayarınızı kullanabilirsiniz. Tam yazmak için arkadaşınızın bilgisayarının başına oturmuşsunuz, ilk tuşa basmak için aranırken acı gerçeği farkedersiniz: “Hadi be! Kuu klavye miydi? Abi ben söyliiim, sen yaz be!”
4.
Mektuplar eski zamanlarda “Gözüm nurum efendim!”, daha yakın zamanlarda “Pek muhterem kardeşim!”, daha da yakın zamanlarda “Canım anneciğim!” hitaplarıyla başlarken, “mail”ler “slm”, “mrb”, “nbr” diye başlayabiliyor. Tabii daha makul başlayanları da yok değil.
5.
Yani, kendine özgü bir “mail” dili oluşmuş durumda.
6.
Mektup, “mail”e göre daha saygıyla yaklaşılan bir şeydi. Daha bir özenilirdi. Kaba sözcükler falan kullanılmazdı. “Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden” öpülür, herkese “selam” edilirdi. “Mail”ler, yayılma imkanı daha kolay bir araç olmasına rağmen, daha yakası bağrı açık olabiliyor. Neden ki? İtibarı mı zayıf?
7.
MSN’leri falan şimdi hiç konu etmeyeyim. Ama “mail”in bir özelliği de ping-pong topu karakteri taşıması... Gönderiyorsun geri geliyor, bir daha gönderiyorsun yine anında cevap alabiliyorsun. Buna postacı dayanır mı?
Neyse, uzatmayalım. Şimdi ziyan olmasın diye aradan cımbızladığım bir “mail”i buraya alıyorum. Takıntılı olduğum konulardan birini Tunç Kılınç’la yazışıyoruz. Fokus grup falan... Hep söylüyorum, bu konuda temkinliyim. Arada değinirim, bir de yazı yazmıştım. Bakmayın öyle, külliyen karşıyım demedim, temkinliyim.Benim yazdığım bir “mail”... İzin almadığım için Tunç’unkileri vermiyorum. Üslup ve ifadelerden yazışmanın iki kişi, hatta iki erkek arasında yapıldığı belli oluyor. Burada doğrudan yazsam, böyle bir üslup kullanmazdım. Oturup eni konu mektup yazsam, kesinlikle yine üslubuma dikkat ederdim. Dikkatimi çekti, hem konu hem de bir “mail” üslubu örneği olması nedeniyle içtenlikle buraya alıyorum:

Ben uzmanlık konularını fokus gruplara sormam. “Armut olgunlaşınca dibine mi düşsün, yoksa yukarı mı uçsun?” sorusuna tüketicilerin vereceği cevap ağırlıklı olarak “Yukarı uçsun!” şeklinde olacaktır. Newton da onlara “Nah uçar!” diye cevap verir.
……..
Kullanıcı olarak senin memnuniyetini önemsemem gerekir. Bu da bir veridir. İçinde çok fazla subjektif değerlendirmeler barındırsa da bir veridir ve ciddiye almak gerekir. Bunu samimiyetle söylüyorum.
Yaratılmış bir eserle ilgili hiç kimseye hiçbir şey sormam demiyorum. Ama aldığım cevapları analiz eder, hangisinin tartışmasız uzmanlık alanlarına girdiğini, hangisinin “öznel beğeni” çerçevesi içinde kaldığını, daha da önemlisi hangisinin “mutlaka bir cevap verecek olmanın dayanılmaz ruh hali”yle kirlendiğini ayırt etmeye çalışırım.
Kalitatif araştırmalara göre kantitatif araştırmalara karşı biraz daha hoşgörülüyüm.
Yakışıklı bir moderatör karşısında menapoz dönemine ramak kalmış kadınların “Ay bayıldım Semih Bey, siz mi yaptınız bunu?” biçimindeki yargılarını en yakındaki çöp kutusuna fırlatırım vallahi.
Fıstık gibi bir kız kapına gelmiş, sana boktan bir traş losyonunu koklatıyor, sen de “En az senin kadar hoş!” demiyorsan, artık ben sana ne diyeyim Tunç? :)
AÇIKLAMALAR:
1.
Kaba kelimelerden dolayı özür dilerim. Tabii bu, ne de olsa özel bir yazışma.
2.
Menapoz ifadesi yaş grubu tanımlaması için kullanılmıştır. :) Hiçbir kötü niyet söz konusu değil. Ayrıca erkekler, kendi aralarında kadınlarla ilgili benzer konuşmalar yaparlar. Hadi şimdi, masum rolü oynamayın, kadınlar da erkeklerle ilgili benzer konuşmalar yaparlar. Sonra menapoz dönemi, kadının en güzel yaş dönemidir. Ben de andropoz dönemindeyim zaten:) Kadınlar başımızın tacı... (Vaziyeti kurtarabilmiş miyimdir Tunç?)
3.
Zaten Tunç da kapısına gelen bir hanım kardeşimize öyle “compliment”lar falan yapar mı hiç? Dilimizde...
4.
Tek mesaj, tek mesaj diye yırtınıyorum, bu yazının iki ayrı teması oldu. Bir taşla iki kuş ya da bir koyundan iki postun “maliyet denetimi” ya da “Milli Prodüktivite Merkezi” ile ilgili bir yanı var mıdır acaba?
OKUMA PARÇASI:
Etnografik Tüketici Araştırmaları | Zeynep Özata

















2 YORUM:
Ellerine sağlık, keyifli bir yazı olmuş, geç de olsa bir solukta okudum.
"Araştırmasız kalma, ancak araştırmalara da inanma" söylemine inananlardanım. Çokca sayıda araştırma yaptırmış, bazılarının saha çalışmasında da bulunmuş bir kişi olarak diyebilirim ki:
- Seçtiğiniz sorulardan, sorarken kullandığınız ifade tarzınıza (yazım diliniz veya ses tonunuz);
- Ne zaman ve nerede sorduğunuzdan, cevap aldığınız kişinin o an içinde olduğu ruh haline kadar...
- Araştırmayı yaptırdığınız şirketten, soruları soran görevliye;
- Sonuçları derleyen kişiden, sunumu hazırlayan kişinin ve hatta sunan kişiye kadar herkesin katkısı ve etkisi var.
Araştırma sonuçlarına göre stratejik kararlar almayı bekliyorsanız (iyi niyetleriyle bile olsa) yukarıda saydığım olası etkenleri göz ardı etmek mümkün mü?
İletişim yarı çaplı bir mucize çünkü.
Bilgi ve hatta ilham kaynağı olarak araştırmalardan vazgeçemeyiz, geçmemeliyiz de. Bu işin uzmanı şirketlerle çalışmaktan da.
Ancak araştırmayı yaptıran ve sonuçlarına göre aksiyon alacak kişilerin de bu işin püf noktalarını (karın boşluklarını) çok iyi bilmesi ve insanı tanımaya ve anlamaya yardımcı olan, sonu __loji ile biten tüm bilimlere yakın olmasında fayda var.
Yoksa şirketlerde karar vericilere gerek kalmaz; araştırma sonuçlarına göre bilgisayarlar yönetirdi herşeyi.
Aslında bu yazının konusu tek başına araştırma değildi. Bir mail-mektup ayrışmasını incelemeye çalışırken, mailin konusu olan araştırma da işe dahil olmuş oldu. İyi de oldu.
Yorumun önemli bir katkı, zaten benzer görüşleri paylaşıyoruz.
Yukarıda da linkini verdiğim “fokus grup”la ilgili yazımı yazdıktan sonra Türkiye’nin önemli araştırma kuruluşlarından birinin başındaki arkadaşa, yazıyı okumasını rica ederek görüşlerini sormuştum. (Bazı konular tabulaşınca aykırı görüşlerin gücü yetmiyor çünkü!) Cevap aynen şu olmuştu: “Vallahi haklısın, ne diyeyim?”
Benim asıl rahatsız olduğum konu, araştırma sonuçlarının tabulaştırılarak kifayetsiz yöneticilerin elinde bir mazerete dönüşmesidir.
Yorumunun sonunu çok güzel bağlamışsın, ben de sana destek vereyim. Bilgi mi önce gelir, fikir mi sorusu karşısında “fikir”den yana tutum alıyorum. Bilgi ve veri analizi bir fikrin hayata geçip geçemeyeceğiyle ilgili ciddi sağlamalar yapma imkanı verir, ancak veri analizinden büyük bir fikre ulaşmanın kolay olmayacağını, bilginin sağlamcı karakterinin “mucizeler” konusunda tutuk kalacağını düşünüyorum.
Bu arada Zeynep’in konuyla ilgili bir yazısını okuma parçası olarak ekledim.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home