

Erkekçe’nin ardından yine Gelişim Yayınları tarafından Kadınca çıkarıldı. (Yani ben Erkekçe’den sonra çıktığını sanıyorum, yanılıyor olabilirim.) Derginin yayın yönetmeniydi, Duygu Asena adını o zamanlar duymaya başladık. Feminizm falan gibi lafları da ilk kez o zaman mı duymuştuk acaba? Belki daha önce de olabilir, zamanları biraz karıştırabilirim.


Zaman bizi değiştirdiği gibi elbette onu da değiştirmiştir. “Kadının Adı Yok” dahil, hiçbir kitabını okumadım. Kendisini tanıma imkanım da olmadı.
Yıllardır gazete ve dergi köşelerinde röportajlarına rastlar, göz atardım. Televizyon programlarına çıktığında can kulağıyla dinlemesem de, kulak verirdim işte!
Çok açık yazacağım, feminist hareketlere bir diyeceğim yok, ama temsilcilerine hâlâ mesafeliyim. Tabii ki bir genelleme olmasın, aklı başında herkesi tenzih ederim, ancak bu sözcülerin çoğu makul bir hak arama konumundan daha çok “yırtıkça” bir çıtır çıkarma tavrındadırlar. Ya da bana mı öyle geliyor?
Zaman içinde medya aracılığıyla izleyebildiğim kadarıyla Duygu Asena öyle değildi. Sonradan bende hep iyi bir insan izlenimi bıraktı.
Bana göre gerçekten bir derdi, bir kaygısı vardı. Samimiydi. Yüzüne sürekli mütebessim bir hüzün hakimdi. Yumuk gözlerinin altındaki erken kırışıklıklar hüznünü ve olgunluğunu destekliyordu. Şöhretine rağmen alçakgönüllü görünüyordu. Makul perdeden bir ses tonuyla konuşur, hafif titrek sesiyle ve çoğu zaman gülümser bir edayla bizi ikna etmeye çalışırdı. Belki derin bir entelektüel değildi, ama yaydığı pozitif duygu etkiliydi. Hoş bir hanımdı aynı zamanda. Kim ne derse desin, bende bıraktığı duygu buydu.
Bugün öldüğünü duydum ve bunlar geçti aklımdan bir bir... Kimileri “Türk kadın hareketinin...” falan diye başlayan ifadelerle bir şeyler söyleyeceklerdir. İşin o tarafını zaten yeterince bilmiyorum, ama ben bunları yazmaya borçlu hissettim kendimi. Hakkını helal etsin diye...
Sevmiştim. Hüznü neşeye dönüşsün gittiği yerde...