[ ANA SAYFA ]
KİTAP YORUM
James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]
Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…
Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]
Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.
Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)
Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)
Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)
Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]
“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]
Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]
Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]
Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]
Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]
Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]
Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]
Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]
Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]
Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]
“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]
İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]
İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]
Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]
Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]
Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]
Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]
Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]
GÜVEN BORÇA
Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]
ALİ SAYDAM
‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]
MURAT YURDDAŞ
Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]
A. FARUK ŞENER
Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]
JACK TROUT
İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM
Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]
PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI
Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]
PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA
Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]
ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN
Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]
TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ
Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]
DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI
Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]
ALPER AKCAN, MARKETINGMA
Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]
VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS
Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]
SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR
Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]
ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA
İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]





15 YORUM:
Türkler bu yerde yatan bebeğe
sahip çıkmadıkça bu böyle devam edip gidecek.
Oysaki dünyanın en güçlü milletiyiz.
Ama ya başımızdakiler.
İşte onları seçecek kadarda dünyanın en aptal ülkesiyiz.
bir başka özel durum var şimdi.uslu olmak değil ussuzluk geçerli. kısaca aklın bittiği yerde durmak özel bir yetenekmiş gibi sunuluyor. afganistan, ırak, lübnan...
2=400< olduğunu görünce matematikten mi, bu eşitlikte ciddi bir sorun olduğunu anlatamayan kendimden mi nefret edeyim, bilemiyorum ki? 2 gün evvel tepem attı. Gideceğim Filistin'e. Ölmezsem ordan Lübnan'a. Elimden bir şey gelmiyor ama onlarla ölmek onuruna erişeyim, istedim. Hala burdayım ve hala ellerim bağlı. Hala çocuklar, masumlar öldürülüyor. Hala adına İsrail'in kendini savunması deniyor....
Ağlayın! Su yükselsin, belki kurtulur gemi...
http://www.fromisraeltolebanon.info/
Burası tematik bir blog. Ancak, bu ülkenin düşünen, kaygı duyan insanları olarak böyle bir insanlık ayıbına elbette duyarsız kalamayız. Kimsenin duyarsız kaldığını da sanmıyorum. Burada, niçin böylesine tepkili ve tema dışı bir postanın yer aldığını düşünenlere ilk söyleyeceğim budur.
İkincisi ise, Sevgili Güven Borça’nın, Amerika’nın Irak işgali ertesinde bir yazısında dile getirdiği ve özetle “pazarlama, markalaşma falan hikaye” psikolojisini yaşadığı duyguyla aynı...
Öyleyse bu tepki, bir insanlık görevi dışında, aynı zamanda tam da bu bloğun işi.
1.
Musevilerin, her üç din için de kutsal bilinen bu topraklarda devlet kurma arayış ve çabaları konularına, İsrail devletinin kuruluş macerasına falan hiç girmeyelim. Bugünkü fiili durumu veri olarak almak durumundayız. Bence Filistinliler’in tarih boyunca yaşadıkları ve yurt edindikleri bu topraklarda barış içinde yaşama hakları olduğu kadar, o toprakları bir şekilde mesken edinmiş Musevilerin de orada barış içinde yaşama hakları vardır.
2.
Baştan söyleyeyim; bugün için geldiğim nokta, eğer İsrail (ve arkasındaki her kimse) barış niyeti taşımış olsa, bölgede barışın sağlanabileceği ve İsrail’in barış istemediğidir. Büyük Ortadoğu Projesi, Yeni Ortadoğu gibi adlarla ifade edilen proje içinde de barış niyeti gözükmemektir. Komplo teorilerine itibar eden bir adam olmamakla birlikte, artık şuna inandım ki, İsrail ve arkasındaki gücü, rasyonel menfaat politikaları bile değil, doğrudan akıl dışı dini bir fanatizm yönetmektedir. Aklıma başka bir seçenek gelmiyor ve onun için “akıl almıyor” diyorum. Sizin aklınız alıyor mu?
3.
Akıl almıyor, çünkü buralarda dönen yalnızca klasik menfaat dolapları olsa, savaşa ve çocuk cinayetlerine gerek olmadığını hepimiz biliyoruz. Sanki orada gerçekten bağımsız diyebileceğimiz bir Filistin devleti olsa, bu devletin Filistinliler ne kadar sahibi olacaklardır ki? Hangi ülkenin gerçek sahibi o devletin halkı olabiliyor ki? Yani, malum güçler çocuk öldürmeden de bir ülkeye nasıl sahip olunabileceğini çok iyi biliyorlar. Öyleyse bu soykırımın arkasında ancak dini bir taassubun olabileceğini söylerken fazla mı abartmış oluyorum?
4.
Lebanon ismiyle yorum yazan arkadaşın görderdiği linki takip ederseniz, orada İsrail’in kendi çocuklarına da nasıl kötülük ettiğini, nasıl insanlık dışı bir eğitimden geçirdiğini görmüş olursunuz.
5.
Bu pis savaşın “savunma hakkı” kapsamına girmediğini tüm dünya biliyor.
6.
Savunma hakkı olduğunu varsaysak bile, bu bebeklerden neyi savunduklarını izah edebilir miyiz? Savaş hukukuna göre gencecik askerler insandan bile sayılmaz, savaşın sebebi ne olursa olsun onların yok edilmeleri normal kabul edilir. Bu kahredici bir gerçek olarak karşımızdayken, en azından bu hukukun bile koruduğu çocuklar, kadınlar ve yaşlılar canice katlediliyor. Evet, vicdan sahibi herkesin kabul ettiği gibi bu bir devlet terörüdür.
7.
Yukarıdaki gördüğünüz fotoğraf bu vahşetin en hafif simgelerinden biridir. Gazetelerde, televizyonlarda gördüğümüz içler acısı görüntüler, o olayların nesneleri insanlar için bir “haber” değildir. İki buçuk yaşındaki evladını gözünün önünde bir İsrail füzesine kurban veren annenin acısını kim, nasıl tarif edebilir?
8.
“Acı” sözcüğünün bile tarif etmekte aciz kaldığı bu vahşetin, İsrail için yeni “savunma hakları”na neden olacağını “akıl” sahibi hangi insan göremez ki? Yoksa İsrail, kendi halkının masum yavrularını da gözden çıkararak sürekli yeni “savunma hakları” oluşturmak peşinde midir?
9.
İnsanlığın ortak vicdanı olarak John Berger, Noam Chomsky, Harold Pinter ve Jose Saramago'nın açıkça ifade ettikleri gibi İsrail’in ve arkasındaki güçlerin amaçlarının Filistin’i tümden tasfiye etmek olduğu anlaşılıyor.
10.
Şuna inanıyorum ki, hiçbir kutsal kitap, hiçbir ideoloji ve hiçbir düşünce sistemi çocukları vahşice katletmeyi emredemez. Burada dini bir radikalizmin aşırı yorumlarının rol oynadığı açıkça görülüyor.
11.
Eğer durduramazsak, kaba güç ve zorbalık karşısında hepimiz bir “hiç” olmaya mahkumuz. Bu nedenle karşı koymalıyız. “Akıl” sınırları içinde elimizden ne geliyorsa...
12.
Birikimlerimizin, deneyimlerimizin, aklımızın ve fikrimizin, kısacası beynimizin ve kimliğimizin zorbalığın olduğu yerde hiçbir hükmü yoktur. Böyle bir durumda “değerli” insanlar olabilmemiz, ancak birilerinin savaşmayı bilen askerleri olmamıza bağlıdır. Zorbalığın ve kaba gücün hüküm sürdüğü yerde tek meslek olabilir; savaşmak. Buna nasıl razı olabiliriz?
13.
Bu savaş, bir İsrail-Filistin savaşı değildir. Mazlumu savunmak da görevdir, ama namlu bize de çevrilmiştir. Zorbalığın olmadığı, barış içinde bir dünya özlemi olan herkese...
Selim Bey blogunuzu amaç, hedef ve kapsamı dışına çıkarmaktan imtina ederim ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim. Bir takım kişi ve odaklar "laik terbiye ve hassasiyet" gereği Hamas ve Hizbullah"ın terörist kategorisinde değerlendirilerek savaşı yürüten güçler tarafından ıslah (!) ve hatta tasfiye edilmesini canı gönülden istiyorlar. Ancak bilmeleri gerekir ki, sorun aşırı İslam, Laiklik, Demokrasi sorunu değildir.
Etkin güçler orada din, dil, ırk ayrımı gözetilmeden yapılan bir katliamı (Bkz. Lübnan) bi hakkın sergilemektedir.
Dikat edin. Dikkat edin ki etrafımız yavaş yavaş boşaltılıyor. Daha doğrusu kuşatılıyoruz. Bir gün üzerimize bomba yağdıran uçaklar görürsek şaşırmayalım. Bir şeye daha şaşırmayalım ki; laik hassasiyet gereği (ölenler nasıl olsa aşırı dinci ve taraf olan örgüt de aşırı dinci teröristler) katliama ses çıkarmayanların yaşadığı ülkeye de bombalar yağacaktır.
Ve bombalar din, dil,ırk ayrımı yapmazlar. Bombayı atanlar da.
Çünkü ırkçı emperyalistler kendilerinden olmayan herkesi nesne olarak görürler.
Bundan hiç şüpheniz olmasın.
Bu postanın yorumlarının bir biçimde kapsam dışı olması olağandır. Zaten neyin “kapsam dışı” sayılması gerektiği de ayrı bir müzakere konusudur. Yalnız, yorumların açık kimlikle yapılması hususunda (devlet memuriyeti falan gibi mazeretler dışında) bir miktar hassasiyet gösterdiğimi söylemeliyim.
Aslında konunun laiklikle ilintisi var, ama başka bir yönüyle...
Laikliği bir sistem olarak önemsiyorum. Hukuk sisteminin ve kamu düzeninin bir dinin, mezhebin veya tarikatin yorumlarına göre biçimlenmemesi ve devlet erkinin tüm inanç topluluklarına karşı eşit mesafede durması önemli... Ancak Türkiye’de uygulanan laikliğin ilginç, bir o kadar da laikliğin ruhuna aykırı olduğunu kabul etmeliyiz. Hatta, laiklik savunucularının bunu bir “inanç” haline getirdiklerini düşünüyorum. İsteyen istediği şeyi inanç haline getirebilir, ona da bir şey demiyorum. Ama bu, devletin dini haline gelince "laiklik”i de diğer inançların yanına koyacak gerçek bir “laiklik” yaklaşımına ihtiyaç doğduğu muhakkak. Yani, mevcut laiklik anlayınının iltimaslı bir din olarak kabul ediliyor olması, laikliği kökünden dinamitlemiş oluyor ve devleti de din devleti haline getiriyor.
Bu açıklamayı yaptım ki, böyle bir laiklik anlayışını savunduğum sanılmasın.
İsrail sorununa dönecek olursak, daha önceki açıklamamda da belirttiğim gibi, burada bir din devletinin, dini taassuptan kaynaklı “akıl dışı” saldırganlığına tanık olduğumuzu söylüyorum. (Ki, Ortadoğu’nun Türkiye dışında tek demokratik ülkesi olarak tanımlanan İsrail, aslında Suudi Arabistan ve İran’la birlikte bölgenin üç din devletinden biridir. Laiklik olmadan demokrasi olmayacağı da ortadadır.) Kavramların içeriklerinin söylediklerimi yamultma ihtimali olmasına rağmen, bu kısa yorumlarda daha ayrıntılı izahlar yapma imkanı maalesef olamıyor. Kısaca şunu söylemeye çalışıyorum, dinlerin iyilikleri öğütleyen temel ilkelerine karşın, dini taassubun kötülüklere zemin oluşturduğu, düşmanlıklar yarattığı ortadadır.
Hamas ve Hizbullah’a gelince... Rastlantıya bakın ki, daha önce bu blogda, Hamas’ın seçim başarısıyla ilgili kısa bir değerlendirme yapmış, bu değerlendirmede bir parti olarak kendini geniş kitlelere kabul ettirme ihtiyacının Hamas’ı radikal-tepkisel bir hareket olmaktan çıkarıp yumuşattığını belirtimiş, ancak bu makul çizgiyi korumasının Amerika ve İsrail’in tutumuna bağlı olduğu yorumunu yapmıştım. Hamas ve Hizbullah’la ilgili olarak bunun dışında derin analizler yapabilecek bilgiye sahip değilim.
Şiddetle itiraz edebileceğim tek şey, hangi dinden ve ırktan olursa olsun, masum insanların katliamına yol açan intihar eylemleridir ki, eğer bu eylemler bu örgütler tarafından organize ediliyorsa suçludurlar. Bunu, İsrail’in de yaptığı gibi “savunma hakkı” kapsamına almak, yine insanlık dışı bir davranış olur. “Sıkıştırılmış kedi” psikolojisi bir savunma noktası olamaz.
Bu savaşın galibi, insanlık tarihinin bize öğrettiği gibi, sonuçta insanlığını kaybetmeyen olacaktır çünkü.
"Hangi ülkenin gerçek sahibi o devletin halkı olabiliyor ki? Yani, malum güçler çocuk öldürmeden de bir ülkeye nasıl sahip olunabileceğini çok iyi biliyorlar. Öyleyse bu soykırımın arkasında ancak dini bir taassubun olabileceğini söylerken fazla mı abartmış oluyorum?"
Yok Selim Bey, bence hiç abartmış olmuyorsunuz.
Biraz önceki yorumda sözünü ettiğim, 27 Ocak 2006 tarihli ve “Hamas’ın “imaj’ını ve Filistin'deki dengeleri değiştiren iletişimci” başlıklı yazımdan ilgiliparagrafları burayaalıp siziarama zahmetinden kurtarmak istiyorum:
Aktash, “Hamas’ın imaj problemi var. Hamas terörizme veya sivillerin öldürülmesine inanmıyor. İşim bunu anlatmak.” dedi. Üniversitede iletişim dersleri veren ve Hamas üyesi olmadığını belirten Aktash, “Biz ölümü değil, yaşamı seviyoruz.” diyerek örgütü savunuyor.
Prof. Aktash, Hamas’a ne gibi tavsiyelerde bulundu? İsrailliler’den sırf Yahudi oldukları için nefret etmediğinizi sık sık söyleyin, İsrail’i yok etmekten ve şiddetten bahsetmeyin, Filistinliler’in çektiği acılardan söz edin ve insanların öldürülmesini kutlamayın.
Nitekim örgütün, Aktaş’ın bu tavsiyelerini sıkı sıkıya sahiplendiği ve bu yönde bir politika değişikliğine yöneldiği de gözleniyor (muş).
Filistin’in, karışık bir ülke olmasına rağmen karmaşık bir siyasi pazara sahip olmadığını sanıyorum. Nitekim tavsiyelerin son derece basit, halkın sağduyusuna seslenen bir yapıda olduğu görülüyor. Ama o pazarda işe yarayacağı/yaradığı muhakkak.
Hamas’ın bu başarısının ardında “iletişim”in katkısının oranını elbette kestirmek kolay değil. Örgütü başarıya götüren ana etmen izlediği yeni strateji midir, yoksa El-Fetih’in Amerika ve İsrail politikaları karşısında gözle görülür bir başarı elde edememesi midir, bilemiyorum. Büyük ihtimalle her ikisi…
Peki Hamas, acaba çizdiği bu yeni profile uygun politikayı sürdürecek mi? Bu, biraz da Amerika, İsrail ve El-Fetih’in tavırlarına bağlı… Ama Hamas, benimsediği “pazarlama iletişimi” stratejisiyle önemli bir “değer” elde etmiştir. Bence, bunu kaybetmemek için olsa bile “realite”nin yeni “imaj”a ters düşmemesi uğruna elinden geleni yapacaktır.
http://selimtuncer.blogspot.com/2006/01/hamasn-imajn-ve-filistindeki-dengeleri.html
Ağaçlara bakmaktan ormanı görememek kadar büyük bir aymazlık olamaz. İşte insan böyle labirentlerde, ormandaki ağaçların arasındaki patikalarda düşe kalka, kafasını gözünü yara yara dolanıp durur da, yolunu bir türlü bulup kendini ormanın dışına atmayı beceremez. Çünkü ormanın içinde olduğunun ne farkında, ne bilgisinde, ne de bilincindedir.
Birileri basbas bağırıyor Büyük Ortadoğu Projesi diye... Afrika döneği büyükelçisini kaçtır sebepli sebepsiz bölgeye gönderiyor, Birleşmiş Milletleri göz göre göre kuklalaştırıyor ve bir kınama kararının bile çıkarılmasını veto edecek kadar pervasızlaşıyor, uç noktalardaki uşaklarını ve Buschaklarını hedefleri doğrultusunda büyük bir maharetle kullanıyor... Daha neleri sıralamamı beklersiniz ki...
Tüm bunlara rağmen şimdi tutmuş, yürekleri dağlayan öldürülmüş bebek görüntülerinin duygusal tuzağında akıl melekelerimizi bir yana bırakıp, yıllardır milim milim tezgahlanan büyük oyunu görmekten ve bu gelişmelerin onun birer ayrıntısı olduğunu anlamaktan niçin kaçınıyoruz. Bu gelişmelerin tümünün, dünya imparatorluğuna son adımını da atmak üzere elinden geleni ardına koymayan ve gerektiğinde kendi halkına bile kıymaktan çekinmeyen petrol ve silah tüccarlarının yönetimindeki ABD'nin bir küçük hamlesi olduğunu niçin algılayamıyoruz. Şunu bilmiyor muyuz ki, karşısına giderek güçlenen bir Rusya ya da Çin engeli çıkmadan, fethedebileceği bütün kaleleri bir an önce ele geçirebilmek için stratejik, taktik, teknik, etnik, skolastik, fanatik, psikolojik, patolojik, biyolojik, elektronik, organik, sentetik tüm silahları sonuna kadar kullanmaktan çekinmeyecek.
Kusura bakmayın ama, tutmuş biz de burada havanda su dövüp zevzeklik ediyoruz.
Şahin Bey,
Seni bu kadar asabileştiren yorumun ne olduğunu tahmin ediyorum. Bu da yorumda ileri sürülen görüşü haklı çıkarıyor.
Burada senin söylediklerinin hilafına ne söyleniyor ki, birden soğukkanlılığını kaybedip “aymazlıklar”la,“havanda su dövmeler”le, “zevzeklikler”le müzakere ve tartışma üslubunu elinden kaçırıverdin?
Ayrıca dile getirdiğin iddialar yeni ve kimsenin duymadığı, bilmediği şeyler de değil. “Dinci” tabir edilen gazetelerde bu iddialar neredeyse her gün dile getiriliyor. Ve de yıllarca...
Hatta, daha da ötesi, sadece silah sanayicileri değil, reklam ve pazarlama sektörü de bu suçlamalardan nasibini almış bulunuyor. 9 Mart 2002 tarihinde Zaman gazetesinde (Zaman gazetesi diyorum!) Uğur Özakıncı’nın yazısından bazı paragrafları buraya almam yararlı olacak. Yeni bir şey söylendiği için değil...
“Geçmişte, genellikle karaborsacıları ve silah tüccarlarını içeren ‘savaş zenginleri’ kavramına, şimdilerde medya ve pazarlama dünyası da eklendi...”
“Bugün dünyanın değişik coğrafyalarındaki halkları, ne yazık ki o halkların hükümetleri değil; dünya şirketleri yönetiyor. Globalleşme denen şey de, bu dünya şirketlerinin, ortak ve büyük bir pazar yaratmaya çalışmasından, uluslararası sermayenin dünya ölçeğinde birleşerek büyümesinden başka ne ki?..”
“Örneğin bazı komplo teorilerine göre; Amerikan başkanlık seçimlerinde George W. Bush’u en çok silah sanayii devleri destekliyordu. Çünkü Amerikan silah sanayii büyük bir krizdeydi ve savunma harcamalarının mutlaka artırılması gerekiyordu. Soğuk savaş demode olduğuna göre, savaş yoksa silaha da gerek olmadığı için, koskoca Amerikan silah sanayiinin; tank, top, mermi, füze, uçak üretmeyi bırakıp, saç tokası üretimine geçmesi düşünülemezdi. Ve sonuçta küçük Bush seç(tir)ildi, akabinde 11 Eylül ve Afganistan savaşı. Sonuç: Düze çıkan Amerikan silah sanayii...”
“Bu komplo teorisyenlerinin marjinalleri şunu da söylüyor: 11 Eylül felaketinin arkasında Usame bin Ladin değil; Amerikan derin devleti ve savunma sanayiinin devleri vardır...”
“İnsanın tüylerini diken diken eden bu tür teoriler ne kadar ciddiye alınmalı bilinmez. Ama ortada dikkate değer önemli bir şey var: 11 Eylül ve akabindeki Afganistan savaşının, durgunluk yaşayan Amerikan ekonomisini biraz olsun hareketlendirdiği gerçeği...”
“Bir başka deyişle, 11 Eylül ve Afganistan savaşı, Amerikan ekonomisine ilaç gibi geldi...”
“Düşünebiliyor musunuz, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, hangi silahın tetiğine baksanız, orada bir sanayi devinin parmağını ve onun da arkasında medya ve reklam dünyasını görüyorsunuz...”
“Vietnam Savaşı’nın arkasında da, Pepsi ve Coca Cola savaşı yaşanıyordu. Amerikan ordusuna ikmal edilen cephane kadar, Vietnam içlerine kola makineleri ilerliyordu iki koldan. Savaşı Amerikan ordusu kaybetti. Ama Kola makineleri hâlâ orada...”
“1780–1831 yılları arasında yaşamış Prusyalı ünlü askeri stratejist Karl von Clausewitz ‘Harp Üzerine’ isimli eserinde ‘Savaş, siyasetin başka araçlarla (silahlarla) devamıdır.’ diyor. Biz bu sözü günümüze şöyle uyarlayabiliriz: ‘Savaş, pazarlamanın başka araçlarla (silahlarla) devamıdır...’”
“Çünkü bugünlerde, patlayan her silah sesi, bir kısım sanayi devinin adını yankılıyor kulaklarımıza...”
Gördüğün gibi bunlar yeni iddialar değil. Red mi edelim? Hayır! Peki 15 milar dolarlık küçük bir ciroya sahip olan Amerikan silah sanayiinin tüm dünyaya hükmettiğini kabul mü edelim? Bence yine hayır! Tam de senin ifadenle ormanı görememek olur bu, belki de! Petrol kaynakları mı? Evet olabilir tabii! Ama ben diyorum ki, siz bunları ele geçirmenin başka yöntemlerini de biliyorsunuz. Öyleyse niye çocukları katlediyorsunuz?
Yani başka bir kuşkuyu dile getiriyorum. Tamam, bu işlere aklım ermiyor olabilir, ama zevzeklik olduğunu da kabul edemem.
Burada ben, akli melekelerimi yitirmenin aksine, “akıl”a davet ediyorum, “akıl” noksanlığından dem vuruyorum.
Kendimi siyasi analiz yapabilecek yetkinlikte görmüyorum. Ancak, bu komplo teorilerine karşı ihtiyatı da elden bırakmıyorum. Sen Çin’e karşı bir Amerika’dan söz ederken, kimileri de Amerikan desteğiyle kapitalizmin ucuz insan kaynağı haline getirilmiş Çin’den söz ediyor. Artık tercih size kalmış!
Ayrıca, yürek parçalayıcı bir vahşete dikkat çekmenin büyük resmi görmeyi engellemek bir yana, belki de kolaylaştırıcı bir yanı olabileceğini niye düşünmüyoruz? Bu vahşet, büyük oyunun küçük bir parçasıysa eğer...
Sayende büyük oyunu da görmüş olduk? Peki, bu oyunu bozmak için bize önereceğin yöntem önerin var mı? Aymazlıktan kurtulmuş olmamız, gerçeği görmemiz yeterli mi?
Belki de tek bir ağacı yanmaktan kurtarabilecek iradeyi gösterirsek, görmesek bile tüm ormanın yanmasına engel olabiliriz.
Benim içim yandı, feveran ettim. Bu hakkı da alma elimizden... Sen yine bizi aymazlıktan kurtarmak, ormanı görebilmemizi sağlamak için elinden geleni yap.
Yorumumda kullandığım kimi sözcükler nedeniyle tartışma adabını ve üslubunu aşmış olmaktan üzgünüm, özür dilerim. Bu, söz konusu gelişmelerden ne denli etkilendiğimi ve yılların biriktirdiği öfkeyi dile getirirken benim gibi düşünenleri bile kırıcı olmaktan kendimi alamadığımı gösterir.
Özetle demem o ki, İsrail'in masum çocukları gözünü kırpmadan öldürecek kadar pervasız olması, Amerika'nın yalanlar üzerine kurulu bir senaryo sonucu Afganistan'ı ve Irak'ı işgal ederek bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeksizin yüz binleri kırması, öyle din ayrımıyla, fanatizmle, laik-antilaik anlaşmazlığıyla kolay kolay açıklanamaz. Bunlar için nefes tüketmek yerine, Amerikan emperyalizminin (Selimciğim haklısın, sadece silah ve petrol değil, tüm çıkarlar uğruna) dün neler yaptığını ve dünya dengelerini nasıl yok ettiğini, bugün neler yapmakta olduğunu ve yarın neler yapmaya hazırlandığını tartışsak, hem duygusallık yerine akli melekelerimizi kullanır hem de daha akılcı bir ortam yaratarak beyinlerimizi doğru çözümler üretmeye yöneltiriz.
John Berger, Noam Chomsky, Harold Pinter ve Jose Saramago ne diyor? "İsrail’in ve arkasındaki güçlerin amaçlarının, Filistin’i tümden tasfiye etmek olduğu anlaşılıyor." Dikkat edelim, burada sadece İsrail'den değil arkasındaki güçlerden söz ediyorlar. Bu güçler için Yahudiler'in ve Müslümanlar'ın dini fanatizmlerini yıllarca dinamit fitili, el bombası fünyesi gibi kullanmadılar mı, şimdi de öyle yapmıyorlar mı, Irakta Sünni-Şii ayrımı ve çatışması bu amaçla körüklenmiyor mu, hatta Türkiye için de Alevilik Sünnilik ayrımına dayalı senaryolar üzerinde çalışılmıyor mu?
Diyorsunuz ki, 'Amerikan emperyalizmi bir ülkede egemenlik kurmak için bebek öldürmeye neden gereksinim duysun, çeşit çeşit yöntemleri var...' Var, var da, bu yöntemler her yerde sökmediği için on yıllar önce Vietnam'da, son yıllarda Afganistan ve Irak'ta egemen olabilmek için neden yüz binlerce bebeği, çocuğu, kadını, yaşlıyı öldürmekten çekinmedi. Bu, emperyalizmin değişmez yasasıdır ve şimdi de Yahudiler'in ve Müslümanlar'ın, Şiiler'in ve Sünniler'in taassubu maşa gibi kullanılarak Ortadoğu egemenliği pekiştirilmeye çalışılıyor.
Şu düşüncemi bir komplo teorisi gibi almayın lütfen... Bence Irak'ta, Filistin'de, Lübnan'da sivil katliamı bölgedeki nefret duygularını körüklemek, yapacağı başka hiçbir şeyi olmayanların dini inançlarını silaha dönüştürmek ve bölgedeki savaşı genişletmek amacına yönelik bilinçli bir davranış. Bu gelişme, aklıyla yaşayan, aklıyla kazanan bir kesimi bile öfke selinin içine alıveriyor da asıl büyük gerçeği gözlerden ve beyinlerden uzaklaştırıyor mu, diye düşünüyorum. Malum, öfke baldan tatlıdır...
O kadar çok komplo teorisi var ki Şahin Abi... Herkes meslek ve meşrebine göre seçip, beğenip alıyor. Barışı engellemek için Hamas’ın iktidara gelmesine İsrail’in el altından destek verdiğinden Ahmedinecad’ın İran cumhurbaşkanı seçilmesinde Amerika’nın parmağı olduğuna kadar...
Bu arada, bugün Kana’da 22’si çocuk 55 sivil daha İsrail bombalarıyla hunharca katledildi. Victor Hugo’nun “Kanla sulanan toprak ürün vermez.” sözünü hatırlatıyor, hangi komplo teorisine inanırsak inanalım, kan dökücülerin döktükleri bebek kanlarında boğulacağına inanıyorum. İnanmak istiyorum.
Çok değil bir kaç ay sonra bu kan dökücü ülkelerden bazıları hiç utanmadan, hiç sıkılmadan Afganista'a Irak'a olduğu gibi, (renk skalasıyla adlandırılan Soros devrimlerini elbette saymıyoruz) Ortadoğu'nun kalbine de barış, özgürlük, demokrasi ve insan hakları götürdüklerini, (hatırlayınız ABD'li bir networke yaptırılan "Thank you USA" diyen Kürdistan temalı reklam filmini,)oradaki Hizbullah ve Hamas güçlerinden ülkeyi arındırdıklarını söyleyecekler.
Bu yorum aklıma Kuranı Kerim'de yer alan şu ayeti getirdi. Elbette herkes için aynı ölçüde referans anlamı taşımayabilir ancak önemli olduğunu düşünüyorum.
"Hem onlara: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın." denildiğinde: "Biz ancak ıslah edicileriz." derler. İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat anlamazlar."
Bakara 11-12
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bir Bağlantı Yarat
<< Home