| Piktogramdan ideograma amblem ve logo

Piktografik yazıda, mesela güneş ve ufuk çizgisinin minimal bir çizimi “güneşin doğuşu” anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi piktografide, gösterenle gösterilen arasında bir nedensellik ilişkisi söz konusudur.
Yazının evrimi sürecinde ilkel dönemleri temsil eden, ilk olarak Sümer kil tabletlerinde ve Mısır hiyerogliflerinde görülen piktogramlar, zaman içinde kendisinden iki ayrı yazı sistemi doğurmuştur. Bunlardan biri fonografik, diğeri ise ideografik yazılardır. Yazıya aktarılışı bakımından diller, fonogram ve ideogram diller olarak ikiye ayrılırlar. Dünyada Çin, Japon, Kore ve Tayvan dillerinin dışındakilerin tamamı fonogram dillerdir. Yani anlamsız ses birimlerini (fonem) simgeleyen anlamsız işaretlerin (harf) yanyana gelmesiyle anlamlı sözcükler oluşturularak yazılan diller... Türkçe de bunlardan biridir.

Çin yazısını fonografik yazılardan ayıran ilginç bir fark ise şudur: Çin ideogramları, farklı Çin lehçelerinde farklı seslerle okunabilirler, ama anlamları değişmez. Kuzey Çin’deki bir Çinli ile Güney Çin’deki bir Çinli, lehçe farkından dolayı birbiriyle anlaşamazlar, ama aynı yazıyı kendi lehçelerine uygun olarak farklı seslerle okur ve aynı anlamı çıkarırlar. Konuşarak anlaşamayan bu iki Çinli, mesela önlerinde koydukları bir not kağıdını çiziktirerek çok kolay bir şekilde birbirleriyle anlaşırlar. Kısaca Çin yazısı, bir simge olarak farklı seslere, ama ortak kavramlara yönlendirir.

Piktogramlar ve ideogramlar kimi zaman birbirleriyle karıştırılır. Oysa ideogramlar, fonogramlar gibi, yazının daha ileri aşamalarını temsil ederler. Piktogramlar, temsil ettiği şeyin bir karakteristiğini bünyelerinde taşırlarken, ideogramlar önemli ölçüde soyutlanmışlardır. Yani, bir idegoram güneşin doğuşu kavramını simgeliyor olsa bile, o ideogramda “güneş”i ve “doğuş”u artık resim olarak görmemiz mümkün olmaz. Gösterenle gösterilen arasındaki nedensellik bağı artık yok olmuştur.
Fonogram yazılarda harf kombinasyonlarıyla anlamlı sözcükler üretmek pratik bir yöntemdir, ama bence nihai olarak ortaya çıkan sözcük kombinasyonu da bir ideogramdır. Yani bence, iki dil grubu arasındaki farklılık, sonuçlarda değil, yöntemdedir. Şunu kabul etmek gerekir ki, yirmi küsur harfle binlerce kombinasyon oluşturarak binlerce farklı ideogram yaratmak çok önemli bir kolaylıktır.
Logo, bir soyutlamadır. Bu açıdan baktığımızda her logo bir ideogramdır. Bir logo yaratmak, formları soyutlayarak markaya bir görsel kod yaratmaktır. Böyle olunca, marka isminin fonetik yapısı, logonun ideografik niteliğinin gerisinde kalır. Amblemin ise markanın fonetik yapısıyla hiç ilgisi yoktur ve soyutlamanın zirvesidir.

Logo, aynı zamanda anlaşmalı bir göstergedir. Anlaşmalı göstergelerin önemli özelliği, zihnin, başka taraflara kaçmadan, doğrudan kavrama yönelmesini sağlayabilmesidir. Çünkü, işaretle ilgili net bir kitlesel uzlaşım söz konusudur. Logo da böyledir, doğrudan markaya yönlendirir. Özgünleştirme çabaları ise, bu süreçte, yine zihnin sağa sola kaçmasını engellemeye, süreci güvence altına almaya yöneliktir.
Ben, amblem ve logoların, piktografik amblem ve logolar, ideografik amblem ve logolar olarak iki ayrı kategoride tasnif edilebileceğini düşünüyorum.
Şuraya getireceğim: Eğer amblem ve logo tasarımınız piktogram düzeyinde kalıyorsa, yani soyutlama yeteneği zayıf olmuşsa bir yerlerde bir eksiklik var demektir. Eğer tasarımlarınız ideogram niteliğine ulaşmışsa mükemmele daha fazla yaklaştığınızı söyleyebiliriz.
GRAFİK TASARIM’IN HAZİRAN_TEMMUZ 2010 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.































7 YORUM:
AZ ÖNCEKİ YORUMUMUN DÜZELTİLMİŞ HÂLİ. SELİM HOCAM, İLK GÖNDERDİĞİM YORUMU (YAHUT İKİ KERE YOLLAMIŞSAM İKİ YORUMU) SİLİP BUNU ONAYLAR MISINIZ?
Geçen seneki arkeoloji derslerimi hatırladım. Çivi/Sümer yazısının da bir ideogram yazısı olduğunu, piktogramlardan türediğini, ideogram olmasıyla bugünkü Çin yazısıyla aynı mantığa dayandığını hatırlıyorum. Zaten çivi yazısındaki işaretlere baktığımızda, Çin yazısındakiler gibi çizikler şeklinde olduklarını görürüz.
Piktogramdan (resim-yazı) ideograma (fikir-yazı) ve ardından --Yakın Doğu kökenli alfabelere mahsus olmak üzere-- fonograma (ses-yazı) geçişi müsaade ederseniz örneklendirerek tafsîl etmek istiyorum.
Vereceğim örneğin ayrıntısı gerçekte aynen böyle değildi elbette, ama işin mantığı böyleydi.
Farz edelim ki Sümercede arka anlamına gelen kelime "arka" idi. Taş anlamına gelen kelime de "daş" idi. Arka anlamına gelen ve "arka" diye telaffuz edildiğini varsaydığımız kelimeyi, muhtemelen, bir arka veya sırt resmi çizerek gösteriyorlardı. Taş/daş ise bir taş resmiyle ifade ediliyordu. Bu, piktogram (resim-yazı) aşamasıydı. Bu durumda, arkadaş anlamına gelen kelimeyi çizmek için, bir arkadaş resmi çizmek gerekir değil mi?
Ama zamanla veya belki de daha en baştan, Sümerler ve vârisleri bunu yapmadılar. Bunun yerine, arka ve daş diye seslendirdiklerini varsaydığımız kelimelere ait sembolleri art arda çizdiler. Bir arka resmi ve yanına bir taş/daş resmi: arka-daş. Böylece, arkadaş kavramını resmetmek yerine, onu seslendirmeye başlamış oldular. Ve böylece, resim veya fikir temelli bir imlâ sisteminden ses temelli bir sisteme (piktogramdan veya ideogramdan fonograma) geçiş başladı. Bu sıralarda, arka ve taş anlamına gelen semboller resim olmaktan da çıktı, soyutlaştı; Sümer'de çivi yazısı ve Çin'de de hâlâ var olan Çin yazısı oluştu...
Çinliler, neredeyse tamamen ses temelli (fonografik) olan bir yazı sistemine, yani bir "alfabe"ye geçme ihtiyacı duymadılar; çünkü onların ekseri kelimeleri zaten tek hecelidir (kelimelerin yüzde on kadarı çift heceliymiş ve üç heceli Çince kelime yokmuş diye okumuştum).
Fakat Yakın Doğuluların dilleri Çince gibi değildi. Dolayısıyla, yukarıda tarif ettiğim fonogramlaşma, ses-imlâlaşma sürecini tamamlayarak alfabeye geçtiler...
Lâkin, hatırlamak gerekir ki, Fenikelilerin, Fenikelilerin o zamanlar komşusu olan antik İbranîlerin ve şimdiki İbranîlerle şimdiki Arapların yazıları hâlâ birebir fonografik sayılmaz, çünkü kısmen hâlâ hece temellidir, aşırı bir ihtiyaç ârız olmadıkça sadece ünsüzler ve uzun ünlüler yazılır, kısa ünlüler yazılmaz...
Bugünkü Latin dillerinin kendilerine mahsus hususiyetlerine girmemek üzere, orijinal Latince için konuşursak, aslında Latin alfabesi dahi bütünüyle fonografik değildir. Latinler, bildiğimiz üzere, ünlü harfleri de yazarlar. Yazarlar ama tamamını değil; çünkü Latincede mebzul miktarda var olduklarını öğrendiğim uzun ünlüler Latin alfabesinde kısa ünlülerden farklı gösterilmemiştirler. Mesela, İstanbul'un orijinal adı olan Nova Roma, aslında Nôva Rôma diye o'lar uzatılarak söylenirmiş... Dolayısıyla, Arap ve İbranî alfabeleri dâhil Yakın Doğu alfabeleri kısa ünlüleri göstermeyip uzun ünlüleri gösterirken, daha Batıdaki alfabeler, Latin alfabesi ve muhtemelen (hiç tanışık olmadığım) Yunan alfabesi, ise kısa ünlüleri gösterir, uzun ünlüleri göstermezler...
Umarım bu yapmaya gayret ettiğim katkı bir işe yarar.
Saygılarımla,
Uğur
Teşekkür ederim, güzel bir katkı oldu.
Sadece bir hususa katılamıyorum; bazı seslilerin gösterilmemesi o alfabelerin fonografik olmadıkları anlamına gelmez. Arap alfabesi de Latin alfabesi de fonografiktir.
Sevgiler.
Şu paragrafını da çok iyi anlayamadım:
Ama zamanla veya belki de daha en baştan, Sümerler ve vârisleri bunu yapmadılar. Bunun yerine, arka ve daş diye seslendirdiklerini varsaydığımız kelimelere ait sembolleri art arda çizdiler. Bir arka resmi ve yanına bir taş/daş resmi: arka-daş. Böylece, arkadaş kavramını resmetmek yerine, onu seslendirmeye başlamış oldular. Ve böylece, resim veya fikir temelli bir imlâ sisteminden ses temelli bir sisteme (piktogramdan veya ideogramdan fonograma) geçiş başladı. Bu sıralarda, arka ve taş anlamına gelen semboller resim olmaktan da çıktı, soyutlaştı; Sümer'de çivi yazısı ve Çin'de de hâlâ var olan Çin yazısı oluştu...
Selim hocam, fonografik olmadıklarını değil de "bire bir", "tam olarak" fonografik olmadıklarını söylemeye çalıştım; çünkü ses temelli, fonografik bir yazının her zaman sınırları var, çıkardığımız her bir konuşma sesini yazıda gösteremeyiz. Dolayısıyla, ben bunu şöyle ifade ediyorum: Mükemmelen fonografik olan bir yazı, ya imkânsızdır ya da imkânsıza yakındır.
Hani daha önce siz de söylemiştiniz, ses ile yazının yüzde yüz aynı olduğu bir yazı sistemi kurmaya Türkçede de gerek yok, o yüzden uzun ünlülerin hepsini şapka işaretiyle göstermek yersizdir diye. Bir süre sizinle hemfikir olmadıktan sonra, Latincedeki durumu (bir sürü uzun ünlü var olup bunların yazıda gösterilmediğini) öğrenmiş ve nihayet sizinle mutabık olmuştum. Siz de bana hatta lâtife yapmıştınız. "Latinlerin herhalde sakalı varmış, ben söyleyince inanmadın, onlara inandın" gibi bir söz söylemiştiniz.
Zaten, ayrıca şunu da öğrendim: Mesela, kelime başında çıkarılan P sesi ile (pırasa'daki veya İngilizce pear'daki P) kelime sonunda çıkarılan P sesi (ayıp'taki ve İngilizce hope'taki P), sadece Türkçede değil, İngilizcede dahi birbirinden farklı seslermiş. Ama çok benzeştikleri için, biz ikisini de P ile gösteriyoruz. İşte, fonografik yazının da bir sınırı olduğunu, bütün konuşma seslerinin yazıda gösterilemeyeceğini delillendiren bir örnek daha...
Anlamadığınızı söylediğiniz paragraftaki örneği değiştireyim ve birbirinden farklı iki süreci ayırayım.
Farklı süreçlerin biri, piktogramdan ideograma geçiştir (yani kullanılan sembollerin somut nesne görüntüleri olmaktan çıkıp soyut çizgiler hâline gelmesi) ve diğeri, piktogramdan veya ideogramdan fonograma geçiş.
Birinci süreç hakkında söyleyebileceğim bir şey yok. Bunun sebebi, herhâlde, yazıyı kolaylaştırmak, yazı yazmak için resim çizmek zorunda kalmamayı istemek olsa gerektir... Alıntıladığınız paragrafın son cümlesini bu şekilde elemiş olduk, zira o cümlede işbu birinci süreçten bahsetmiştim. Şimdi ikinciye geleyim.
Hocam, öğrenmiştim ki Sümerlerin çivi yazısında bile, ideogramdan fonograma geçiş başlamış. Sümer yazısı, bu sebeple, yüzde yüz ideografik bir yazı değildi. Fonografik özellikleri de vardı.
Bu fonogramlaşma, bir önceki mesajımda örneklemeye çalıştığım şekilde başladı. Keza, aynı fonogramlaşma süreci, her zaman piktografik kalmış olan Mısır hiyeroglif yazısında da mevcuttu.
Örneği değiştirerek tekrar anlatayım. Sümerce kelime bilmediğim için, Türkçe kelimeler üzerinden anlatıyorum.
Farz edelim ki Sümercede (Eski Mısırcanın hiyeroglif yazısı üzerinden de aynı örneği verebilirdik) muhab kelimesi var ve bet kelimesi. Farz edelim ki "muhab"ın anlamı "buğday" ve "bet" kelimesininki "kereste". Gerçekten de, Sümerler, yazıyı ilk başlarda soyut düşünceleri ifade etmek için değil, bilhassa ticarette kullandıkları "buğday", "kereste" gibi somut nesneleri ifade etmek için kullanırlardı.
Fakat daha sonra, yazı üzerinde her sözü göstermeye karar verdiklerinde, meselaTürkçedeki hâliyle Sümercede dahi mevcut olduğunu farz edeceğimiz "muhabbet" kelimesini göstermek istediler. Sevgi anlamındaki muhabbet kavramını bir ideogramla göstermek için, en doğal olan yöntem, yeni bir ideogram oluşturmaktı. Fakat Sümerler (ve Mısırlılar), işte bunu bazı kelimeler için yapmadılar, bazı kelimeler için yeni ideogramlar (ve piktogramlar) üretmediler. Ya ne yaptılar?
(Karakter fazlalığından dolayı mesajı kaydedemiyorum, bir sonraki mesajda devam edeyim.)
Aynı farazî örnek üzerinden gidersek, buğday anlamına geldiğini farz ettiğimiz kelimeyi (muhab) ve kereste anlamına geldiğini farz ettiğimiz kelimeyi (bet) art arda yazdılar, şöyle bir ses oluştu: muhab-bet. Bunun anlamı, normalde "buğday-kereste" iken, burada farklı düşünüldü. Şöyle ki bunu sadece ses olarak düşündüler: Birleşik bir şekilde "muhabbet" olarak...
Elbette verdiğim bu örnek; Türkçe üzerinden verdiğim, hayalî bir örnekti. Ama örneğin ayrıntıları (muhab ve bet ve muhabbet kelimeleri) uydurma olsa da, işin mantığı aynen örneğimdeki gibiydi. Sümercede birçok kelimenin imlası bu mantık üzere gerçekleşti: Bazı kelimeler için yeni ideogram oluşturulmadı, var olan iki ideogramın bitiştirilmesiyle oluşan ses, o sese sahip tamamen farklı mânâdaki bir kelimeyi ifade etti. Böylece, anlam temelli bir işaret (ideogram) değil, ses temelli bir işaret (fonogram) oluşturmuş oldular. Hem Mısır hiyerogliflerinde, hem de Mezopotamya'nın çivi yazılarında, işte bu şekilde, fonografik ögeler mevcuttu...
Böylece, ideogramların hiç var olmadığı, tamamen fonografik temelli olan bir yazıya, yani alfabeye geçiş sürecinin de temelleri atılmış oldu...
Hocam, son olarak, arkeoloji hocamdan öğrendiğim bir bilgiyi de aktarayım: Alfabeyi Fenikeliler icat etmemiş, onlar da başkalarından öğrenmiş. Şu ana kadar bulunmuş olan en eski alfabe numuneleri, Sina yarımadasındaymış. Bu, yeni bir keşif olmalı. Fenikelilere muhtemelen oralardan geçmiş. Peki alfabe Sina yarımadasında mı icat edildi? Belki öyle oldu, belki de Sina'ya da henüz bilmediğimiz başka bir yerden geçti...
Evet, Fenikelilerin yazıyı Mısır hiyerogliflerini baz alarak ürettikleri baskın bir görüştür. Sina'daki yazı başka bir yazı mı, bilmiyorum.
Bir süre için ideografik ve fonografik özelliklerin bir arada bulunması akla yatkındır. Demek ki daha sonra, belki etnik özelliklerin de yönlendirmesiyle net ve keskin bir biçimde ayrıldılar. Bugün itibariyle Japoncada da belli ihtiyaçlardan kaynaklı olarak ideofrafik ve fonografik yazı birlikte kullanılmaktadır.
Hatta fonografik alfabe kullanalanların tamamı aynı zamanda ideogramlar da kullanırlar. Amblemler ve kimi işaretler ideogram niteliğindedirler. Hatta rakamların tamamı fonogram değil, ideogramdır.
Benim itirazım ise şuna oldu; fonografik afabe demek tamamiyle yazıldığı gibi okunan (her sesi mutlaka bir işaretin karşıladığı) alfabe demek değildir. Yazıldığı gibi okunma durumu farklıdır. Bu özelliğe sahip alfabelere (tabir isabetli midir, bilmem) fonetik alfabe diyenler var.
Çok yararlı yorumlar yaptın, teşekkür ederim.
Selim Hocam, rica ederim, asıl ben teşekkür ederim.
Evet, düzeltmenize uygun olarak tekrar ifade edecek olursam, benim anlatmaya çalıştığım, aslında, "fonografik" yazıların dahi tastamam "fonetik" olamadıklarıydı.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home