Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Cuma, Ağustos 20, 2010

| Anayasal vajinismus semptomunun rehabilitasyonu için...

Öncelikle vajinismus semptomuyla ilgili olarak Prof. Dr. Doğan Şahin’in “Vajinismusun Psikodinamik Nedenleri” başlıklı makalesinden parça parça bazı alıntılar yapmak istiyorum. Sonuçta, uzmanlık alanım olmayan bir konuda uzmanını dinlemek en doğrusu...


“Psikodinamik yaklaşım bir ruhsal sorun karşısında öncelikle bu sorunun anlamını kavramayı hedefler. Dolayısıyla da vajinismusu anlamak için sormamız gereken soru cinsel birleşme girişimlerine vajinal kasların neden spazmla yanıt verdikleridir. Fenichel, vajinismusu katıksız bir ketlenme olmaktan çok, pozitif bir konversiyon olarak tanımlamaktadır.”

“Ancak başka dinamik nedenler de söz konusu olabilir. Bizim klinik deneyimlerimiz vajinismusun daha çok vücudun içine ve dolayısıyla benliğin sınırlarına girilmesine karşı bir savunma olarak ortaya çıktığını düşündürtmektedir.”


“Bilinçdışı savunma saldırgan ve tehditkar olarak algılanan erkeğin vücuduyla birleşmeyi reddetmektir. Erkeğin saldırgan olarak algılanışına ek olarak cinselliğin kirli ve kötü bir şey olarak algılanması da birleşmeye karşı bir direnç gelişmesine zemin hazırlamaktadır.”


“Vajinismuslu kadınlar ilişkiyi şiddet veya invazyon olarak gördüklerinden semptomun anlamı da şiddete karşı önlem almak demektir. Birçok araştırmada gösterildiği gibi vajinismusluların çoğu ya gerçekten fiziksel şiddete marus kalmış ya da şahit olmuş kimselerdir.”


“Vajinismuslu kadınların sıklıkla çeşitli fobileri olur veya olmuştur.”


“Vajinismus bir semptomdur. Bu semptom, kapanma, kendini koruma, uzak durma, barikat kurma ve sınır koymak ile ilgili savunma ihtiyaçlarının bir ifadesidir. Vajinismus, korkulan acıya, beklenen şiddete ve sınırlarına girilmesine karşı kadını korur. Semptom, bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruma, devam ettirme isteğini gösterir.”


“Dolayısıyla semptom, barikatın sembolik bir ifadesidir.”


Daha genç yaşlarda erkeklerin güvenilmez ve tehditkar olduğunun düşünülmeye başlanması, vücudun içine giren şeylerin acı verecek bir şey ve şiddet olarak algılanması, duygusal ve fiziksel olarak “açık” olmanın tehdit edici ve güvenilmez olduğunun öğrenilmesi ve ilk denemelerde acı yaşanması gibi faktörlerin hastalığı tetiklediği söylenmektedir.

Dikkatinize çekmiştir, semptomun gelişmesine neden olan en önemli faktörler yaşamın ilk dönemlerinde yaşanmaktadır. 12 Eylül’le sınırlandırmadan değerlendirecek olursak, bizim anayasımızın da kuruluş yıllarından başlayarak bir “korku anayasası” olarak şekillendiğini ve yaşamını bugüne kadar vajinismus semptomuyla muzdarip olarak geçirdiğini söylemek mümkündür.

Bu durumun, dışarıdan gelecek her şeyin güvenilmez, tehditkar, acı verici, kirli, kötü ve özellikle özbenliğe tecavüz olarak algılanmasına neden olması doğaldır. Aşırı fobilerden kaynaklı çok sert bir defansa ihtiyaç duyulmasını ve korumacı reflekslerin bu kadar katı olmasını ilk dönem fobilerine bağlamak da mümkündür. “Bütünlüğü ve bağımsızlığı savunma” refleksi, aşksız, sevgisiz, keyifsiz ve doğurgan olmayan bir karakteri sürekli beslemiştir diyebiliriz. Ve temel karakter değişmemesine karşın, ilişkinin yaşandığı dönemlerin tamamı silah zoruyla tecavüz şeklinde gerçekleşmiş, bu durum vajinismus vakasını daha ağırlaştırmıştır.

Partilerin, özüne ilişkin hiçbir şey söylemeden “havuz problemi”ne dönüştürdüğü bu anayasa değişikliği önerisinin bence en önemli tarafı, vatandaş tarafından onaylanması halinde yeni değişikliklerin kapısını aralaması, vajinismus semptomumun rehabilitasyonu noktasında çok önemli bir adım oluşturmasıdır. Nitekim Anayasa Mahkemesi de rehabilitasyona imkan sağlama ve koruma kalkanlarını indirme noktasında gerekli desteği vermiştir.

Benim anladığım kadarıyla bu anayasa değişikliği, eğer gerçekleşirse, ne askeri vesayet anayasasını radikal biçimde dönüştürmekte ne de demokrasi ve özgürlükler adına çok önemli bir adım oluşturmaktadır. Fakat bu değişikliğin vajinismus semptomunu ortadan kaldıracağını öngörmek mümkündür. Bu semptom ortadan kalkmadan diğer adımların hiçbirinin atılamayacağı da çok açıktır.

Referandum öncesi, iktidar dahil, tüm partilerin “argumentum ad hominem” yöntemine yatmalarının nedeni bu gerçeği açıkça söyle(ye)memelerinden kaynaklanmaktadır. Yani, pazarlık diplomasilerini hesaba katmadan ve hiç niyet sorgulamadan bir tasnif yapacak olursak, anayasa değişikliği karşısındaki tutumların vajinismus semptomunun devamından yana olanlarla bu semptomun ortadan kalkmasını isteyenler şeklinde ikiye ayrıldığını söyleyebiliriz.

E, şimdi “sağlıklı bir anayasa”ya sahip olmak isteyenlerin niyetleri kötü olabilir mi diye bir soru akla gelebiliyor tabii... Ben de diyorum ki, anayasa makul ve legal bir “ilişki”ye hazır olsun da, devamını halktan yetkiyi alacak “iyi niyetli” demokratlar getirsin.

Eğer buna “heves” ve “iktidar”ları olursa elbette!

16 YORUM:

Anonymous Burak Birer yazdı:

PRIMUM NON NOCERE!

Öncelikle zarar verme! Gördüğüm kadarı ile aslında bütün problem burada başlıyor. Tıp etiğinin ilk ve vazgeçilmez kuralı olan, “öncelikle zarar vermemek” aslında tüm mesleklerin ilk kuralı olmalıdır. Bu ilke siyaset mesleğinin de ilk kuralı olarak yazılmadığı sürece önümüzdeki referandum için yaşadığımız süreci her şey için yaşamaya devam etmeye mahkûm olacağımızı düşünmek doğru bir yargı olacaktır.

Hiçbir hekim, “Bu ilacı verince karaciğerin iflas edecek ama sana çok iyi gelecek! Bu egzersizleri yapınca kırık kalçan tamamen parçalanacak ve muhtemelen tromboembolik sorunlar oluşacak fakat bel fıtığın konusunda rahatlayacaksın!” cümlelerini söyleme lüksüne sahip değildir. En basit şekli ile örneklendirmeye çalıştığım bu durum bütün bir metabolizma ve işleyiş düşünüldüğünde “öncelikle zarar verme!” kuralının önemi daha iyi anlaşılacaktır. Kısacası iyi niyetle başladığı söylenen, çok faydalı olarak tanımlanan tedavi nedeniyle hasta böbrek yetmezliği ya da iskemik ataklar yaşamaya başlıyorsa Tıp Bilimi ve Hekimlik mesleği bu durumu iyileşme süreci olarak nitelendirmemektedir. Aksine tedavi yaptığını sanan bu adama, bir meslektaşı tedaviyi durdurması konusunda uyarılarda ve telkinlerde bulunacaktır. Bu uyarıları yapan kişileri de azarlamaya çalışmak bambaşka bir fantezinin konusudur.

İnsan metabolizması dahil, doğadaki her sistem ve tüm devlet biçimleri içine giren değişiklikle mücadeleye programlıdır. Bu değişiklik gerçekten iyi ise, zaten öncelikle zarar vermez ve vücudun organlarından tepki almaz. Örneğin su içtiğiniz zaman organlarınız şoka uğrayıp tepki vermezler fakat enfeksiyona neden olacak bir durum yaşarsanız tüm sisteminiz savunmaya geçer. Sonra da tutup ama bu virus zararsız bir virus diyemezsiniz. Ekmek yediğiniz zaman anafilaktik reaksiyon ile şoka girip dakikalar içinde ölmezsiniz ama alerjiniz olan bir değişken tüm vucudunuzun saçma sapan bir tepki vermesine hatta ölüme neden olabilir. Bir insanı ekmeğe karşı alerjik olmakla da suçlayamayız. Bunu saçma bulamayız. Çölyak hastalığının saçma bir hastalık olduğunu ileri sürüp, barsakların glutene karşı göstermiş olduğu reaksiyonun anlamsız olduğu hakkında konuşamayız. Böyle bir hastaya altı üstü iki dilim ekmek işte, niye bu kadar tepki veriyorsun barsak kardeş diyemeyiz.

Özetlemek gerekirse tüm sistemler mevcut halini korumakla mükelleftir ve her sistemin bunun olmasını sağlayacak kuvvetleri vardır. Örneğin insanlar pek çok yabancı organizmaya karşı kendilerini “doğuştan katil” isimli “katil hücreler” ile korurlar. Vücudu belli bir eşiğin üzerinde tetiklerseniz kendisini yok etmek pahasına dışarıdan gelen her şeyi yok etmeye başlayacaktır. Yine aynı şekilde her sistemin çeşitli seviyelerde devreye giren, farklı karşı koyma sistemleri vardır. Dışarıdan gelen yabancıya karşı boğazınızda başlayan kızarıklık içerisindeki savaş alanı, gerektiğinde genişler ve tüm vücut bu savaşa katılır. Sistem bu savunmayı kendisini yok etme pahasına yapar.

Cuma, 20 Ağustos, 2010  
Anonymous Burak Birer yazdı:

İşte bu yüzden “Öncelikle zarar verme!” etiğine sahip olmayan kişilerin yaptıkları ne kadar iyi niyetli olursa olsun, ne kadar masum görünürse görünsün hastaya fayda vermekten çok zarar verecektir. İyileştirme ve düzeltme süreci için tedavi kılavuzunu bilmekten, fikirlerden fazlası gerekmektedir. En basit bir tedavi için bile bütün bir sistemi ve işleyişini baştan sonra anlamak, nelere hangi tepkileri verdiğini, verebileceğini değerlendirmek gereklidir. İşte bu yüzden Tıp Fakültelerinde Kalp Cerrahları, Ortopedistler de Hepatik Döngüyü öğreniyorlar.

İyi şeyler sancı yaratmazlar. Güzel bir manzaraya baktığınız için başınız ağrımadığı gibi vucudunuz ölümcül tepkiler de vermez. Tedavi iyi ise zaten önce zarar vermeyecektir, organlar stres yaşamayacaktır. Sonuç olarak değişikliklere karşı sistem organları tepki veriyorlarsa, organları suçlamak yerine tedaviyi gözden geçirmek akılcı tüm profesyonellerin yapacağı ilk şeydir. Bu güne kadar böbrek nakli yapılan hiçbir hasta, doktoru tarafından “Niye bu böbreği kabul etmiyorsun? Bak bu sana çok iyi gelecekti aptal mısın? Diyaliz makineni da al defol git” şeklinde azarlanmamıştır. Sürecin başarısı için tedavi öncesi doğru hekimin, doğru psikoloji ile telkinleri de yine tedavinin şekli kadar önemlidir. “Öncelikle zarar verme” ilkesi, milyonlarca değişkenden oluşan sistemlerin beklenmedik reaksiyonlar vermemesi için vazgeçilmez kural olarak belirlenmiştir.

Öyle umuyorum ki, “öncelikle zarar verme” ilkesinin ne denli önemli olduğu bu yazı ile tekrar hatırlanacaktır.

Cuma, 20 Ağustos, 2010  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Metaforun benzeyen ile benzetileni her yönüyle üst üste çakışmaz. Tabii sen de aynı metafor üzerinde yürüdüğün için böyle bir çakış(tır)mayı senden de bekleyemeyiz. Ayrıca çok yararlı oldu bu katkılar...

Cuma, 20 Ağustos, 2010  
Anonymous Adsız yazdı:

Kıymetli üstadım Sayın A. Selim Tuncer'in zihne küşayiş veren bir yazısı daha... Eline sağlık!

Metaforik yaklaşımın "belaltı"ndan yol alması cihetiyle, çok taze ve her dem taze kalacağını zannettiğim "mağduriyetimi" aynı metot üzerinden dile getirip dert yanmak istedim.

Şöyle: İyi kötü yazıya gönül düşürmüş bir "musahhih"in, büyük bankaların BTL işlerini okuyup düzeltmesi, bir jinekoloğun karşı cinsle olan ilişkisinde "impotence", "ejaculatio praecox" ve "ejaculatio retardata" disfonksiyonlarına benzer bir etki yapmaktadır.

Hürmetlerimle.

Cuma, 20 Ağustos, 2010  
Anonymous Adsız yazdı:

Öncelikle şunu söyleyeyim. Her bir şeyi iki bacak arasına nasıl indirger insanlar anlamıyorum. Anayasa ve vagina nasıl birbirine bağlandı. Bir büyüğüm şöyle demişti : İki bacağının arasındaki sorunları çözemeden iki kulağının arasındaki sorunları çözemezsin. Anayasa değişikliğini böyle benzetmelerde ararsanız vara vara jinekoloğa varırsınız. Ciddi ve anlamlı bulmadım bu ciddi konudaki benzetme mantığını.

Cumartesi, 21 Ağustos, 2010  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

"Bacak arası" diye bir tabuya takılmak, evet, bu konudaki sorunlarımızın henüz çözülmediğini gösteriyor. Benzetmeyi "göz" gibi bacak dışı bir organ üzerinden yapsaydım daha mı sağlıklı olurdu?

Cumartesi, 21 Ağustos, 2010  
Anonymous Burak Birer yazdı:

PRIMUM NON NOCERE! (Öncelikle zarar verme!) metaforu aslında açılışla beraber bu referandum süreciyle oldukça iyi bir şekilde örtüşüyor.

1- 11 Eylül değil, 13 Eylül hiç değil! 12 Eylül... (Başlangıç iyi mi yani?)

Sizin verdiğiniz "Vaginismus" metaforunu, "PRIMUM NON NOCERE!" ve pratiği eşleştirirsek;

- Kadının vaginismus olduğunu bilen doktorun kadının küçükken uğradığı cinsel bir istismarı hatırlatarak tedaviye başlaması akla sığan bir yaklaşım mıdır?

"8 yaşında bu tarihte bunlar olmuştu ya, işte bu olayın yıldönümünde hiç tanımadığın birisiyle yatağa gir istersen! Kesin iyi gelecek sana!" cümlesini kurar mı bir doktor? Bu hareket hastayı gerçekten iyileştirme potansiyeline sahip olsa ya da iyileştireceği varsayılsa bile, bir hekim öncelikle zarar vermeyeceğine yemin etmiştir ve bunu yapmaz, yapamaz! İyi niyetli şeyler ve güzel şeyler işte bu yüzden öncelikle zarar vermez. Dolayısı ile PRIMUM NON NOCERE! referandum sürecinde her iki tarafın ilke edinmesi gereken bir gerçektir. Her iki taraf gerçekten iyi niyetli ise, öncelikle metabolizmaya ve işleyişine zarar vermeyeceklerinden emin olmalıdırlar.

Metafordaki her bir analojiyi gerçekte yaşananlar ve yaşanacaklar ile eşleştirmenin mümkün olduğu inancındayım.

Perşembe, 26 Ağustos, 2010  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Ama rolleri benim düşündüğümden farklı dağıtmışsın. Ben doktorla AKP'yi eşleştirmedim. Aslında ortada doktor var mı, o da belli değil. Semptomun ortadan kalkmasını sağlayacak bir gelişmeden söz ediyorum sadece... Bir gelişme... Karı ve koca ilişkisini ise anayasa ve toplum olarak eşleştirmiştim. Tabii söz konusu gelişmenin, benim yaptığım gibi rehabilitasyon sağlayacağını iddia etmek de hastaya zarar vereceğini söylemek de mümkündür. Burası bir yorum meselesi...

Perşembe, 26 Ağustos, 2010  
Anonymous Burak Birer yazdı:

Sanırım her iki metaforu da kişiler ve eşleştirilen konumlarından bağımsız değerlendirmek doğru olacaktır. Zaten metaforlar sonuca ulaşmak için, kişileri ya da konumları örneklemek yerine, "olayların" benzerliklerindeki analojik eşleştirmeler ile çözüm sunmaya çalışır.

Tabi ki AKP'yi, CHP'yi ya da başka bir partiyi doktor olarak göstermeyi hedeflemediğim gibi, ülkenin sıkıntılarını da hastalık olarak tanımlamayı uygun göremem.

Analojideki hekimlik ve hasta örneklendirmesi, sorunu çözmeyi hedefleyen kişinin tutumunun ne yönde olması gerektiğini göstermektedir. Kısacası sürecin tekniği ve yol haritası, metafordaki analojiyi oluşturmaktadır. Bu durumda yazının özetle söylediği; Sistemlere, metabolizmaya, işleyen makinalara müdahale ederken "öncelikle zarar vermemek" kavramının dikkate alınmasıdır. Devlet yapısı da en az insan vucudu kadar karmaşık ve beklenmeyen tepkiler vermeye afinitesi olan bütünsel bir organizmadır. Neyin irritasyon yaratacağını değerlendirmek gerekir. Kullanılan tedavi ajanlarının ve tekniklerin istenen etkiyi başlatmadan önce beklenmedik etkileri açığa çıkarabileceği düşünülmelidir. Herhalde, Tıp bilimi ve Hekimlik bu etiğe sıkıca bağlı olduğu için en çok güven kazanan bilim dalı ve meslek olmayı başarmıştır. Analojiyi, hekimlik ve tıp bilimi üzerinden yapmamın en temel nedeni; siyaset mesleğinde ve hatta tüm mesleklerde bu etiğe sıkıca sarılmanın gerekliliğine olan inancımdır.

Cuma, 27 Ağustos, 2010  
Blogger Varilci yazdı:

Sevgili Tuncer,

Ortaya attığın “Vajinusmus” analojisinin asıl sahibi bence rahmetli Özal’dır.’82 Anayasası için: “Bir kere delmekle bir şey olmaz!” demişti. O tarihten sonra Anayasa birçok kez değiştirildi, defalarca delindi, analoji’deki yaklaşımla “tecavüze” uğradı.

Kim bilir; belki de gerekliydi, doğal olan buydu?

“Bu değişikliğin vajinismus semptomunu ortadan kaldıracağını öngörmek mümkün” ise; referandum sonrası daha sağlam (ben buna “natürel” diyorum) bir anayasamız mı olacak? Hiç değilse gerekli koşullar mı sağlanacak?

Çok emin değilim.

Ayrıca Ad hominen tavrı sadece Kılıçtaroğlu’na atfetmek haksızlık değil mi?
Fallik meteforlara kadar çekilen Anayasa’nın karşılaştırmalı tablolarını da sunsak, konunun özünü oylamaya günler kala kaybetmiş durumdayız. Zaten önümüzdeki süreç 2011 seçimlerine açılmaktadır ve biz çoktan Anayasa’nın ne menem bir şey olduğunu unuttuk.

En “basic” deyimiyle anayasa, bir toplumsal uzlaşma metni gibi bir şeydi… (Hatırlamaya çalışalım:))

Perşembe, 02 Eylül, 2010  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Varilci Ağabey,

Hayır, vajinismus analojisinin sahibi benim. :) Çünkü anayasanın delinmesinden değil, tamamen meşru bir ilişkiye hazır hale gelmesinden söz ediyorum.

Anayasanın birçok kez değiştirildiği doğrudur, ama bunların bir kısmı tecavüz bir kısmı da semptomun kıyısından köşesinden geçen değişikliklerdi. Dediğim gibi, sağlıklı bir ilişkiye imkan vermeyen bir anayasamız olduğunu iddia ediyorum zaten.

Referandum sonrası, eğer halkın kararı “evet” olursa sağlıklı ve meşru bir ilişkiye daha açık bir anayasamız olacak, aksi durumda ise katılığını ve sağlıksızlığını sürdürecek. Ancak, dikkat etmeni rica ederim, bu semptomun ortadan kalkması mükemmel bir anayasanın güvencesi değildir, hastalık nüksedebilir veya bu kez de sorun diğer partnerden çıkabilir. Bu nedenle sadece başlangıç diyebiliriz.

Recebim türküsü referandum kampanyasının başlangıcında ilk iletişim enstrümanı olarak gözüme çarpmıştı, bu nedenle ben de oradan başladım. Girdinin devamında tüm tarafların aynı yöntemi kullandığını birkaç kez tekrar etmiş olmalıyım. Sadece bunu başlatan taraf CHP olmuştu. Hâlâ da öyle devam ediyor. Sanırım başbakan bunun yanlış bir strateji olduğunu, muhalefetin gazına geldiğini birkaç gündür anladı ve söylemini biraz değiştirdi. Muhalefetin ise önünde iki seçenek vardı, bunu tercih etti.

Karşılaştırmalı tabloları da yine aynı girdi de paylaştım. Hatta CHP’nin, TKP’nin, MHP’nin hayır gerekçeleriyle ilgili belgeleri de ekledim. Tabii uzun ve karışık bir girdi olduğu için gözünden kaçmış olabilir.

Evet, anayasalar bir toplumsal uzlaşma metni olmakla birlikte, aynı zamanda “zayıf” vatandaşı “güçlü” devletin baskısı karşısında korumaya çalışan esas metinlerdir. Kimi değişiklikler dışında bizde hiçbir anayasa toplumsal uzlaşma metni olarak oluşturulmamıştır. Ayrıca tam aksine, toplumu ve bireyi devlete karşı koruması gerekirken, devleti topluma karşı koruma görevi üstlenmişlerdir. Vajinismusun temel nedeni de budur.

İlk fırsatta devam edeceğim. Şimdilik sorularını cevaplamış oldum.

Çok sevgiler...

Perşembe, 02 Eylül, 2010  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bizde hiçbir anayasanın toplumsal uzlaşma metni olarak teşekkül etmediğini söylerken bir yanlış anlamaya neden olabilirim. Yani, öyleyse bunda da uzlaşma olmayabilir anlamında değil bu... Eğer daha geniş bir uzlaşma olsaydı elbette iyi olurdu. Ancak, TBMM'den sonra Anayasa Mahkemesi'nin denetiminden geçmiş bir metin, referandumda da "evet"i sağlarsa hâlâ buna uzlaşılmamış metin diyemeyiz. Yüzde yüz uzlaşım diye bir şey beklemiyoruz değil mi? Eğer beklemiyorsak (ki tabii beklemiyoruz) bunun oranı nedir? Altmış mı, yetmiş mi? Bunu yazılı hukuktaki oranı 50'nin üstüdür.

Perşembe, 02 Eylül, 2010  
Blogger Varilci yazdı:

Sevgili Tuncer,
Türkiye'de bugün Anayasa mı değiştiriliyor, 30 yıl öncesine rastlayan bir darbeyle mi hesaplaşılıyor yoksa Genel Seçim mi var? Sanki hepsi, ya da hiç biri.
12 Eylül'ün toplumsal, siyasi ve ideolojik zeminine yaslanarak gelen bir iktidar, şimdi 12 Eylül'le ve Anayasası'yla hesaplaşma(!) iddiasındayken; 12 Eylül mağdurları "Hayır!" cephesinde saf tutmaktadır.(CHP, MHP, DP, Sendikalar, Dernekler ve Sol kesim.)
Şili, Portekiz hatta Nikaragua'da bile böyle absurd bir durum yaşanmadı. Dikkat çekmek istediğim birinci nokta bu...
İkincisi, "Evet-Hayır" teranelerinin arkasında esas ne var?
Anasayasa mı?
Yaşayıp göreceğiz, acaba öyle mi...
12 Eylül günü ben "Evet!"in galip geleceğini görüyorum (onaylamasam da...)
Devamını yaşayıp göreceğiz hep birlikte,ömrümüz olursa.

Pazar, 05 Eylül, 2010  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Solun külliyen "hayır" dediğini söylemek mümkün değilse de, böyle bir akımın varlığı da orta da... Murat Belge dün ve bugün solun bu halet-i ruhiyesini yazdı: [1] ‘Politik’ olmak [2]
Düşünce ve eylem

FriendFeed kutucuğunda tartışma zaman zaman devam ediyor abi, ayrıca bayramda geliyorum, belki yüz yüze de konuşuruz 11 Eylül'de... :)

Pazar, 05 Eylül, 2010  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bu arada, evet, bu referandumun genel seçim mi 12 Eylül'le hesaplaşma mı yoksa anayasa değişikliği mi olduğu birbirine karıştı. El birliğiyle karıştırdılar daha doğrusu... Kılıçdaroğlu'nun canhıraş bir şekilde “isbât-ı vücûd” gayretinin de bu referandum sürecine isabet etmesinin kampanyalara ayrı bir renk kattığını kabul etmeliyiz.

Pazartesi, 06 Eylül, 2010  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

AKLIMIZDAKİ SORU | EROL KATIRCIOĞLU (Taraf, 12 Kasım 2011)
Rahmetli Doktor Hikmet Kıvılcımlı buralarda pek görülmeyen bir cesaretle Marx ve Engels’in çalışmalarına ek olabilecek bir çaba içine girmişti 1960’larda. Eklemek istediği ise Marx ve Engels’in inceledikleri “sosyal devrimler”den önce tarihin akışını “tarihsel devrimlerin” biçimlemiş olduğu düşüncesiydi.
Yani sınıfların oluşmadığı, toplumların aşiretler halinde yaşadığı dönemlerde de toplumsal değişimler yaşanmış ve bu toplumsal değişimlerin motoru “sınıf savaşları” değil, “barbarlar ve medeniler” arasında gerçekleşen savaşlar olmuştu.
Doktorun derdi esas olarak Marx ve Engels’e bir katkı yapmak değildi bence. Asıl derdi başta Türkiye olmak üzere, tüm Doğu toplumlarının Batı’dan farklarının temelleri üzerine düşünmek buradan değişimin bu toplumlara özgü yanlarını keşfetmekti.
Kıvılcımlı bu yolda inanılmaz işler yaptı. İslam’ı ve Osmanlı’yı ve hatta Kürtleri anlamaya yönelik ciltlerce kitap yazdı, üstelik de çoğu hapishane koşullarında. En önemli kaynağı da hep İbni Haldun, Marx ve Engels oldu.
… Son günlerde, özellikle seçimden sonra AKP’nin yaptıklarını bir çeşit devrim olarak niteleyenlerin sayısı arttıkça benim de aklıma Doktor’un yukarıda kısaca ifade etmeye çalıştığım düşünceleri geliyor. Eğer bu bir devrimse nasıl bir devrimdi diye.

Eğer bu bir tür devrimse arkasında “sınıflar” mı var, yoksa günümüzün “barbarları ve medenileri” arasında mı geçiyor? Yoksa her iki tür güç de işin içinde mi?
Burada Kıvılcımlı’yı okumamış olanlara, yazdıklarımı takip edebilmelerini kolaylaştırmak için küçük bir açıklama yapmam gerekiyor. Kıvılcımlı “barbar” derken, onun ilkel, yıkıcı ve hoyrat yanını değil, ilkel komünal toplum yapısının “sosyal gelenek göreneklerini” taşıyan ve aynı zamanda “kolektif aksiyon gücü” yüksek özelliklerini gözönüne alıyor. “Medenileri” ise, aksine teknik bakımdan güçlü olmakla birlikte, sosyal gelenek ve göreneklerini kaybetmiş dolayısıyla da “kolektif aksiyon güçleri zayıf” toplumlar olarak görüyor.
Gelelim sadede. AKP’nin temsil ettiği güçler öyle anlaşılıyor ki yalnızca “gelenek-görenekleriyle” davranan “kolektif aksiyon yetenekleri” yüksek toplum kesimleri değil aynı zamanda yükselme potansiyelleri olan “yeni bir sosyal sınıfı” da içeriyor. Başarısı da burada. Kimi gözlemcinin AKP’nin, seksen yıllık vesayet rejimini ve bu rejimin yarattığı eski egemen sınıfları geriletmesini ve oluşan boşluğa kendinin yerleşmeye başlamasını bir tür devrim olarak değerlendirmesi de bu nedenle.
Böyle bir değişimin sosyolojik olarak devrim sayılıp sayılmayacağı sorusu bir yana benim daha önemli bulduğum soru ise bu değişimin nereye doğru gittiği? Bu değişim herkes için yeni ve daha mutlu olacağı bir yöne mi işaret ediyor yoksa herkesin bir biçimde mutsuz olacağı daha otoriter bir yöne mi?
Bu sorunun cevabını vermek zor. Ama benim bu yazıya Doktor’la başlamamın nedeni de bu. Doktor diyor ki tarihte iki tür “tarihsel devrimler” görüldü. Eğer devrimi yapan barbarlar yeni üretici güçlere gebe bir ülkede yaşayan ve “şehir devleti” içinde gelişmiş barbarlarsa onların yapacağı devrim yepyeni “orijinal” bir medeniyete yol açar. Yok eğer devrimi yapan barbarlar, yeni üretici güçlere gebe olmayan ve ancak “göçebe” nitelikte barbarlarsa onların kuracağı medeniyet yıktıkları medeniyetin ancak bir tür “rönesansı” olabilir.
Birinci tür devrimlerde, devrimi yapan barbarlar, kendi kural ve kurumlarını yıktıkları medeniyetin kural ve kurumlarının üzerine yerleştirirler, ikincisinde ise, yıktıkları medeniyetin kurum ve kurallarını benimsemek durumunda kalırlar.
Şimdi eğer AKP’nin yaptığı devrimse o zaman bu devrim yukarıdaki devrim türlerinden hangisine giriyor? Başka biçimde soracak olursak AKP gerilettiği vesayet rejimi yerine gerçekten herkes için yeni bir başlangıç anlamına gelecek daha özgürlükçü kural ve kurumların olduğu yeni bir rejim mi yaratacak, yoksa vesayet rejiminin baskıcı kurum ve kurallarını yenileyerek bu rejimin bir tür rönesansını mı gerçekleştirecek?
Galiba bugünlerde herkesin bir biçimde aklındaki soru bu.

Cumartesi, 12 Kasım, 2011  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home