| Anayasal vajinismus semptomunun rehabilitasyonu için...

“Psikodinamik yaklaşım bir ruhsal sorun karşısında öncelikle bu sorunun anlamını kavramayı hedefler. Dolayısıyla da vajinismusu anlamak için sormamız gereken soru cinsel birleşme girişimlerine vajinal kasların neden spazmla yanıt verdikleridir. Fenichel, vajinismusu katıksız bir ketlenme olmaktan çok, pozitif bir konversiyon olarak tanımlamaktadır.”
“Ancak başka dinamik nedenler de söz konusu olabilir. Bizim klinik deneyimlerimiz vajinismusun daha çok vücudun içine ve dolayısıyla benliğin sınırlarına girilmesine karşı bir savunma olarak ortaya çıktığını düşündürtmektedir.”
“Bilinçdışı savunma saldırgan ve tehditkar olarak algılanan erkeğin vücuduyla birleşmeyi reddetmektir. Erkeğin saldırgan olarak algılanışına ek olarak cinselliğin kirli ve kötü bir şey olarak algılanması da birleşmeye karşı bir direnç gelişmesine zemin hazırlamaktadır.”
“Vajinismuslu kadınlar ilişkiyi şiddet veya invazyon olarak gördüklerinden semptomun anlamı da şiddete karşı önlem almak demektir. Birçok araştırmada gösterildiği gibi vajinismusluların çoğu ya gerçekten fiziksel şiddete marus kalmış ya da şahit olmuş kimselerdir.”
“Vajinismuslu kadınların sıklıkla çeşitli fobileri olur veya olmuştur.”
“Vajinismus bir semptomdur. Bu semptom, kapanma, kendini koruma, uzak durma, barikat kurma ve sınır koymak ile ilgili savunma ihtiyaçlarının bir ifadesidir. Vajinismus, korkulan acıya, beklenen şiddete ve sınırlarına girilmesine karşı kadını korur. Semptom, bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruma, devam ettirme isteğini gösterir.”
“Dolayısıyla semptom, barikatın sembolik bir ifadesidir.”
Daha genç yaşlarda erkeklerin güvenilmez ve tehditkar olduğunun düşünülmeye başlanması, vücudun içine giren şeylerin acı verecek bir şey ve şiddet olarak algılanması, duygusal ve fiziksel olarak “açık” olmanın tehdit edici ve güvenilmez olduğunun öğrenilmesi ve ilk denemelerde acı yaşanması gibi faktörlerin hastalığı tetiklediği söylenmektedir.
Dikkatinize çekmiştir, semptomun gelişmesine neden olan en önemli faktörler yaşamın ilk dönemlerinde yaşanmaktadır. 12 Eylül’le sınırlandırmadan değerlendirecek olursak, bizim anayasımızın da kuruluş yıllarından başlayarak bir “korku anayasası” olarak şekillendiğini ve yaşamını bugüne kadar vajinismus semptomuyla muzdarip olarak geçirdiğini söylemek mümkündür.
Bu durumun, dışarıdan gelecek her şeyin güvenilmez, tehditkar, acı verici, kirli, kötü ve özellikle özbenliğe tecavüz olarak algılanmasına neden olması doğaldır. Aşırı fobilerden kaynaklı çok sert bir defansa ihtiyaç duyulmasını ve korumacı reflekslerin bu kadar katı olmasını ilk dönem fobilerine bağlamak da mümkündür. “Bütünlüğü ve bağımsızlığı savunma” refleksi, aşksız, sevgisiz, keyifsiz ve doğurgan olmayan bir karakteri sürekli beslemiştir diyebiliriz. Ve temel karakter değişmemesine karşın, ilişkinin yaşandığı dönemlerin tamamı silah zoruyla tecavüz şeklinde gerçekleşmiş, bu durum vajinismus vakasını daha ağırlaştırmıştır.
Partilerin, özüne ilişkin hiçbir şey söylemeden “havuz problemi”ne dönüştürdüğü bu anayasa değişikliği önerisinin bence en önemli tarafı, vatandaş tarafından onaylanması halinde yeni değişikliklerin kapısını aralaması, vajinismus semptomumun rehabilitasyonu noktasında çok önemli bir adım oluşturmasıdır. Nitekim Anayasa Mahkemesi de rehabilitasyona imkan sağlama ve koruma kalkanlarını indirme noktasında gerekli desteği vermiştir.
Benim anladığım kadarıyla bu anayasa değişikliği, eğer gerçekleşirse, ne askeri vesayet anayasasını radikal biçimde dönüştürmekte ne de demokrasi ve özgürlükler adına çok önemli bir adım oluşturmaktadır. Fakat bu değişikliğin vajinismus semptomunu ortadan kaldıracağını öngörmek mümkündür. Bu semptom ortadan kalkmadan diğer adımların hiçbirinin atılamayacağı da çok açıktır.
Referandum öncesi, iktidar dahil, tüm partilerin “argumentum ad hominem” yöntemine yatmalarının nedeni bu gerçeği açıkça söyle(ye)memelerinden kaynaklanmaktadır. Yani, pazarlık diplomasilerini hesaba katmadan ve hiç niyet sorgulamadan bir tasnif yapacak olursak, anayasa değişikliği karşısındaki tutumların vajinismus semptomunun devamından yana olanlarla bu semptomun ortadan kalkmasını isteyenler şeklinde ikiye ayrıldığını söyleyebiliriz.
E, şimdi “sağlıklı bir anayasa”ya sahip olmak isteyenlerin niyetleri kötü olabilir mi diye bir soru akla gelebiliyor tabii... Ben de diyorum ki, anayasa makul ve legal bir “ilişki”ye hazır olsun da, devamını halktan yetkiyi alacak “iyi niyetli” demokratlar getirsin.
Eğer buna “heves” ve “iktidar”ları olursa elbette!































16 YORUM:
PRIMUM NON NOCERE!
Öncelikle zarar verme! Gördüğüm kadarı ile aslında bütün problem burada başlıyor. Tıp etiğinin ilk ve vazgeçilmez kuralı olan, “öncelikle zarar vermemek” aslında tüm mesleklerin ilk kuralı olmalıdır. Bu ilke siyaset mesleğinin de ilk kuralı olarak yazılmadığı sürece önümüzdeki referandum için yaşadığımız süreci her şey için yaşamaya devam etmeye mahkûm olacağımızı düşünmek doğru bir yargı olacaktır.
Hiçbir hekim, “Bu ilacı verince karaciğerin iflas edecek ama sana çok iyi gelecek! Bu egzersizleri yapınca kırık kalçan tamamen parçalanacak ve muhtemelen tromboembolik sorunlar oluşacak fakat bel fıtığın konusunda rahatlayacaksın!” cümlelerini söyleme lüksüne sahip değildir. En basit şekli ile örneklendirmeye çalıştığım bu durum bütün bir metabolizma ve işleyiş düşünüldüğünde “öncelikle zarar verme!” kuralının önemi daha iyi anlaşılacaktır. Kısacası iyi niyetle başladığı söylenen, çok faydalı olarak tanımlanan tedavi nedeniyle hasta böbrek yetmezliği ya da iskemik ataklar yaşamaya başlıyorsa Tıp Bilimi ve Hekimlik mesleği bu durumu iyileşme süreci olarak nitelendirmemektedir. Aksine tedavi yaptığını sanan bu adama, bir meslektaşı tedaviyi durdurması konusunda uyarılarda ve telkinlerde bulunacaktır. Bu uyarıları yapan kişileri de azarlamaya çalışmak bambaşka bir fantezinin konusudur.
İnsan metabolizması dahil, doğadaki her sistem ve tüm devlet biçimleri içine giren değişiklikle mücadeleye programlıdır. Bu değişiklik gerçekten iyi ise, zaten öncelikle zarar vermez ve vücudun organlarından tepki almaz. Örneğin su içtiğiniz zaman organlarınız şoka uğrayıp tepki vermezler fakat enfeksiyona neden olacak bir durum yaşarsanız tüm sisteminiz savunmaya geçer. Sonra da tutup ama bu virus zararsız bir virus diyemezsiniz. Ekmek yediğiniz zaman anafilaktik reaksiyon ile şoka girip dakikalar içinde ölmezsiniz ama alerjiniz olan bir değişken tüm vucudunuzun saçma sapan bir tepki vermesine hatta ölüme neden olabilir. Bir insanı ekmeğe karşı alerjik olmakla da suçlayamayız. Bunu saçma bulamayız. Çölyak hastalığının saçma bir hastalık olduğunu ileri sürüp, barsakların glutene karşı göstermiş olduğu reaksiyonun anlamsız olduğu hakkında konuşamayız. Böyle bir hastaya altı üstü iki dilim ekmek işte, niye bu kadar tepki veriyorsun barsak kardeş diyemeyiz.
Özetlemek gerekirse tüm sistemler mevcut halini korumakla mükelleftir ve her sistemin bunun olmasını sağlayacak kuvvetleri vardır. Örneğin insanlar pek çok yabancı organizmaya karşı kendilerini “doğuştan katil” isimli “katil hücreler” ile korurlar. Vücudu belli bir eşiğin üzerinde tetiklerseniz kendisini yok etmek pahasına dışarıdan gelen her şeyi yok etmeye başlayacaktır. Yine aynı şekilde her sistemin çeşitli seviyelerde devreye giren, farklı karşı koyma sistemleri vardır. Dışarıdan gelen yabancıya karşı boğazınızda başlayan kızarıklık içerisindeki savaş alanı, gerektiğinde genişler ve tüm vücut bu savaşa katılır. Sistem bu savunmayı kendisini yok etme pahasına yapar.
İşte bu yüzden “Öncelikle zarar verme!” etiğine sahip olmayan kişilerin yaptıkları ne kadar iyi niyetli olursa olsun, ne kadar masum görünürse görünsün hastaya fayda vermekten çok zarar verecektir. İyileştirme ve düzeltme süreci için tedavi kılavuzunu bilmekten, fikirlerden fazlası gerekmektedir. En basit bir tedavi için bile bütün bir sistemi ve işleyişini baştan sonra anlamak, nelere hangi tepkileri verdiğini, verebileceğini değerlendirmek gereklidir. İşte bu yüzden Tıp Fakültelerinde Kalp Cerrahları, Ortopedistler de Hepatik Döngüyü öğreniyorlar.
İyi şeyler sancı yaratmazlar. Güzel bir manzaraya baktığınız için başınız ağrımadığı gibi vucudunuz ölümcül tepkiler de vermez. Tedavi iyi ise zaten önce zarar vermeyecektir, organlar stres yaşamayacaktır. Sonuç olarak değişikliklere karşı sistem organları tepki veriyorlarsa, organları suçlamak yerine tedaviyi gözden geçirmek akılcı tüm profesyonellerin yapacağı ilk şeydir. Bu güne kadar böbrek nakli yapılan hiçbir hasta, doktoru tarafından “Niye bu böbreği kabul etmiyorsun? Bak bu sana çok iyi gelecekti aptal mısın? Diyaliz makineni da al defol git” şeklinde azarlanmamıştır. Sürecin başarısı için tedavi öncesi doğru hekimin, doğru psikoloji ile telkinleri de yine tedavinin şekli kadar önemlidir. “Öncelikle zarar verme” ilkesi, milyonlarca değişkenden oluşan sistemlerin beklenmedik reaksiyonlar vermemesi için vazgeçilmez kural olarak belirlenmiştir.
Öyle umuyorum ki, “öncelikle zarar verme” ilkesinin ne denli önemli olduğu bu yazı ile tekrar hatırlanacaktır.
Metaforun benzeyen ile benzetileni her yönüyle üst üste çakışmaz. Tabii sen de aynı metafor üzerinde yürüdüğün için böyle bir çakış(tır)mayı senden de bekleyemeyiz. Ayrıca çok yararlı oldu bu katkılar...
Kıymetli üstadım Sayın A. Selim Tuncer'in zihne küşayiş veren bir yazısı daha... Eline sağlık!
Metaforik yaklaşımın "belaltı"ndan yol alması cihetiyle, çok taze ve her dem taze kalacağını zannettiğim "mağduriyetimi" aynı metot üzerinden dile getirip dert yanmak istedim.
Şöyle: İyi kötü yazıya gönül düşürmüş bir "musahhih"in, büyük bankaların BTL işlerini okuyup düzeltmesi, bir jinekoloğun karşı cinsle olan ilişkisinde "impotence", "ejaculatio praecox" ve "ejaculatio retardata" disfonksiyonlarına benzer bir etki yapmaktadır.
Hürmetlerimle.
Öncelikle şunu söyleyeyim. Her bir şeyi iki bacak arasına nasıl indirger insanlar anlamıyorum. Anayasa ve vagina nasıl birbirine bağlandı. Bir büyüğüm şöyle demişti : İki bacağının arasındaki sorunları çözemeden iki kulağının arasındaki sorunları çözemezsin. Anayasa değişikliğini böyle benzetmelerde ararsanız vara vara jinekoloğa varırsınız. Ciddi ve anlamlı bulmadım bu ciddi konudaki benzetme mantığını.
"Bacak arası" diye bir tabuya takılmak, evet, bu konudaki sorunlarımızın henüz çözülmediğini gösteriyor. Benzetmeyi "göz" gibi bacak dışı bir organ üzerinden yapsaydım daha mı sağlıklı olurdu?
PRIMUM NON NOCERE! (Öncelikle zarar verme!) metaforu aslında açılışla beraber bu referandum süreciyle oldukça iyi bir şekilde örtüşüyor.
1- 11 Eylül değil, 13 Eylül hiç değil! 12 Eylül... (Başlangıç iyi mi yani?)
Sizin verdiğiniz "Vaginismus" metaforunu, "PRIMUM NON NOCERE!" ve pratiği eşleştirirsek;
- Kadının vaginismus olduğunu bilen doktorun kadının küçükken uğradığı cinsel bir istismarı hatırlatarak tedaviye başlaması akla sığan bir yaklaşım mıdır?
"8 yaşında bu tarihte bunlar olmuştu ya, işte bu olayın yıldönümünde hiç tanımadığın birisiyle yatağa gir istersen! Kesin iyi gelecek sana!" cümlesini kurar mı bir doktor? Bu hareket hastayı gerçekten iyileştirme potansiyeline sahip olsa ya da iyileştireceği varsayılsa bile, bir hekim öncelikle zarar vermeyeceğine yemin etmiştir ve bunu yapmaz, yapamaz! İyi niyetli şeyler ve güzel şeyler işte bu yüzden öncelikle zarar vermez. Dolayısı ile PRIMUM NON NOCERE! referandum sürecinde her iki tarafın ilke edinmesi gereken bir gerçektir. Her iki taraf gerçekten iyi niyetli ise, öncelikle metabolizmaya ve işleyişine zarar vermeyeceklerinden emin olmalıdırlar.
Metafordaki her bir analojiyi gerçekte yaşananlar ve yaşanacaklar ile eşleştirmenin mümkün olduğu inancındayım.
Ama rolleri benim düşündüğümden farklı dağıtmışsın. Ben doktorla AKP'yi eşleştirmedim. Aslında ortada doktor var mı, o da belli değil. Semptomun ortadan kalkmasını sağlayacak bir gelişmeden söz ediyorum sadece... Bir gelişme... Karı ve koca ilişkisini ise anayasa ve toplum olarak eşleştirmiştim. Tabii söz konusu gelişmenin, benim yaptığım gibi rehabilitasyon sağlayacağını iddia etmek de hastaya zarar vereceğini söylemek de mümkündür. Burası bir yorum meselesi...
Sanırım her iki metaforu da kişiler ve eşleştirilen konumlarından bağımsız değerlendirmek doğru olacaktır. Zaten metaforlar sonuca ulaşmak için, kişileri ya da konumları örneklemek yerine, "olayların" benzerliklerindeki analojik eşleştirmeler ile çözüm sunmaya çalışır.
Tabi ki AKP'yi, CHP'yi ya da başka bir partiyi doktor olarak göstermeyi hedeflemediğim gibi, ülkenin sıkıntılarını da hastalık olarak tanımlamayı uygun göremem.
Analojideki hekimlik ve hasta örneklendirmesi, sorunu çözmeyi hedefleyen kişinin tutumunun ne yönde olması gerektiğini göstermektedir. Kısacası sürecin tekniği ve yol haritası, metafordaki analojiyi oluşturmaktadır. Bu durumda yazının özetle söylediği; Sistemlere, metabolizmaya, işleyen makinalara müdahale ederken "öncelikle zarar vermemek" kavramının dikkate alınmasıdır. Devlet yapısı da en az insan vucudu kadar karmaşık ve beklenmeyen tepkiler vermeye afinitesi olan bütünsel bir organizmadır. Neyin irritasyon yaratacağını değerlendirmek gerekir. Kullanılan tedavi ajanlarının ve tekniklerin istenen etkiyi başlatmadan önce beklenmedik etkileri açığa çıkarabileceği düşünülmelidir. Herhalde, Tıp bilimi ve Hekimlik bu etiğe sıkıca bağlı olduğu için en çok güven kazanan bilim dalı ve meslek olmayı başarmıştır. Analojiyi, hekimlik ve tıp bilimi üzerinden yapmamın en temel nedeni; siyaset mesleğinde ve hatta tüm mesleklerde bu etiğe sıkıca sarılmanın gerekliliğine olan inancımdır.
Sevgili Tuncer,
Ortaya attığın “Vajinusmus” analojisinin asıl sahibi bence rahmetli Özal’dır.’82 Anayasası için: “Bir kere delmekle bir şey olmaz!” demişti. O tarihten sonra Anayasa birçok kez değiştirildi, defalarca delindi, analoji’deki yaklaşımla “tecavüze” uğradı.
Kim bilir; belki de gerekliydi, doğal olan buydu?
“Bu değişikliğin vajinismus semptomunu ortadan kaldıracağını öngörmek mümkün” ise; referandum sonrası daha sağlam (ben buna “natürel” diyorum) bir anayasamız mı olacak? Hiç değilse gerekli koşullar mı sağlanacak?
Çok emin değilim.
Ayrıca Ad hominen tavrı sadece Kılıçtaroğlu’na atfetmek haksızlık değil mi?
Fallik meteforlara kadar çekilen Anayasa’nın karşılaştırmalı tablolarını da sunsak, konunun özünü oylamaya günler kala kaybetmiş durumdayız. Zaten önümüzdeki süreç 2011 seçimlerine açılmaktadır ve biz çoktan Anayasa’nın ne menem bir şey olduğunu unuttuk.
En “basic” deyimiyle anayasa, bir toplumsal uzlaşma metni gibi bir şeydi… (Hatırlamaya çalışalım:))
Sevgili Varilci Ağabey,
Hayır, vajinismus analojisinin sahibi benim. :) Çünkü anayasanın delinmesinden değil, tamamen meşru bir ilişkiye hazır hale gelmesinden söz ediyorum.
Anayasanın birçok kez değiştirildiği doğrudur, ama bunların bir kısmı tecavüz bir kısmı da semptomun kıyısından köşesinden geçen değişikliklerdi. Dediğim gibi, sağlıklı bir ilişkiye imkan vermeyen bir anayasamız olduğunu iddia ediyorum zaten.
Referandum sonrası, eğer halkın kararı “evet” olursa sağlıklı ve meşru bir ilişkiye daha açık bir anayasamız olacak, aksi durumda ise katılığını ve sağlıksızlığını sürdürecek. Ancak, dikkat etmeni rica ederim, bu semptomun ortadan kalkması mükemmel bir anayasanın güvencesi değildir, hastalık nüksedebilir veya bu kez de sorun diğer partnerden çıkabilir. Bu nedenle sadece başlangıç diyebiliriz.
Recebim türküsü referandum kampanyasının başlangıcında ilk iletişim enstrümanı olarak gözüme çarpmıştı, bu nedenle ben de oradan başladım. Girdinin devamında tüm tarafların aynı yöntemi kullandığını birkaç kez tekrar etmiş olmalıyım. Sadece bunu başlatan taraf CHP olmuştu. Hâlâ da öyle devam ediyor. Sanırım başbakan bunun yanlış bir strateji olduğunu, muhalefetin gazına geldiğini birkaç gündür anladı ve söylemini biraz değiştirdi. Muhalefetin ise önünde iki seçenek vardı, bunu tercih etti.
Karşılaştırmalı tabloları da yine aynı girdi de paylaştım. Hatta CHP’nin, TKP’nin, MHP’nin hayır gerekçeleriyle ilgili belgeleri de ekledim. Tabii uzun ve karışık bir girdi olduğu için gözünden kaçmış olabilir.
Evet, anayasalar bir toplumsal uzlaşma metni olmakla birlikte, aynı zamanda “zayıf” vatandaşı “güçlü” devletin baskısı karşısında korumaya çalışan esas metinlerdir. Kimi değişiklikler dışında bizde hiçbir anayasa toplumsal uzlaşma metni olarak oluşturulmamıştır. Ayrıca tam aksine, toplumu ve bireyi devlete karşı koruması gerekirken, devleti topluma karşı koruma görevi üstlenmişlerdir. Vajinismusun temel nedeni de budur.
İlk fırsatta devam edeceğim. Şimdilik sorularını cevaplamış oldum.
Çok sevgiler...
Bizde hiçbir anayasanın toplumsal uzlaşma metni olarak teşekkül etmediğini söylerken bir yanlış anlamaya neden olabilirim. Yani, öyleyse bunda da uzlaşma olmayabilir anlamında değil bu... Eğer daha geniş bir uzlaşma olsaydı elbette iyi olurdu. Ancak, TBMM'den sonra Anayasa Mahkemesi'nin denetiminden geçmiş bir metin, referandumda da "evet"i sağlarsa hâlâ buna uzlaşılmamış metin diyemeyiz. Yüzde yüz uzlaşım diye bir şey beklemiyoruz değil mi? Eğer beklemiyorsak (ki tabii beklemiyoruz) bunun oranı nedir? Altmış mı, yetmiş mi? Bunu yazılı hukuktaki oranı 50'nin üstüdür.
Sevgili Tuncer,
Türkiye'de bugün Anayasa mı değiştiriliyor, 30 yıl öncesine rastlayan bir darbeyle mi hesaplaşılıyor yoksa Genel Seçim mi var? Sanki hepsi, ya da hiç biri.
12 Eylül'ün toplumsal, siyasi ve ideolojik zeminine yaslanarak gelen bir iktidar, şimdi 12 Eylül'le ve Anayasası'yla hesaplaşma(!) iddiasındayken; 12 Eylül mağdurları "Hayır!" cephesinde saf tutmaktadır.(CHP, MHP, DP, Sendikalar, Dernekler ve Sol kesim.)
Şili, Portekiz hatta Nikaragua'da bile böyle absurd bir durum yaşanmadı. Dikkat çekmek istediğim birinci nokta bu...
İkincisi, "Evet-Hayır" teranelerinin arkasında esas ne var?
Anasayasa mı?
Yaşayıp göreceğiz, acaba öyle mi...
12 Eylül günü ben "Evet!"in galip geleceğini görüyorum (onaylamasam da...)
Devamını yaşayıp göreceğiz hep birlikte,ömrümüz olursa.
Solun külliyen "hayır" dediğini söylemek mümkün değilse de, böyle bir akımın varlığı da orta da... Murat Belge dün ve bugün solun bu halet-i ruhiyesini yazdı: [1] ‘Politik’ olmak [2]
Düşünce ve eylem
FriendFeed kutucuğunda tartışma zaman zaman devam ediyor abi, ayrıca bayramda geliyorum, belki yüz yüze de konuşuruz 11 Eylül'de... :)
Bu arada, evet, bu referandumun genel seçim mi 12 Eylül'le hesaplaşma mı yoksa anayasa değişikliği mi olduğu birbirine karıştı. El birliğiyle karıştırdılar daha doğrusu... Kılıçdaroğlu'nun canhıraş bir şekilde “isbât-ı vücûd” gayretinin de bu referandum sürecine isabet etmesinin kampanyalara ayrı bir renk kattığını kabul etmeliyiz.
AKLIMIZDAKİ SORU | EROL KATIRCIOĞLU (Taraf, 12 Kasım 2011)
Rahmetli Doktor Hikmet Kıvılcımlı buralarda pek görülmeyen bir cesaretle Marx ve Engels’in çalışmalarına ek olabilecek bir çaba içine girmişti 1960’larda. Eklemek istediği ise Marx ve Engels’in inceledikleri “sosyal devrimler”den önce tarihin akışını “tarihsel devrimlerin” biçimlemiş olduğu düşüncesiydi.
Yani sınıfların oluşmadığı, toplumların aşiretler halinde yaşadığı dönemlerde de toplumsal değişimler yaşanmış ve bu toplumsal değişimlerin motoru “sınıf savaşları” değil, “barbarlar ve medeniler” arasında gerçekleşen savaşlar olmuştu.
Doktorun derdi esas olarak Marx ve Engels’e bir katkı yapmak değildi bence. Asıl derdi başta Türkiye olmak üzere, tüm Doğu toplumlarının Batı’dan farklarının temelleri üzerine düşünmek buradan değişimin bu toplumlara özgü yanlarını keşfetmekti.
Kıvılcımlı bu yolda inanılmaz işler yaptı. İslam’ı ve Osmanlı’yı ve hatta Kürtleri anlamaya yönelik ciltlerce kitap yazdı, üstelik de çoğu hapishane koşullarında. En önemli kaynağı da hep İbni Haldun, Marx ve Engels oldu.
… Son günlerde, özellikle seçimden sonra AKP’nin yaptıklarını bir çeşit devrim olarak niteleyenlerin sayısı arttıkça benim de aklıma Doktor’un yukarıda kısaca ifade etmeye çalıştığım düşünceleri geliyor. Eğer bu bir devrimse nasıl bir devrimdi diye.
Eğer bu bir tür devrimse arkasında “sınıflar” mı var, yoksa günümüzün “barbarları ve medenileri” arasında mı geçiyor? Yoksa her iki tür güç de işin içinde mi?
Burada Kıvılcımlı’yı okumamış olanlara, yazdıklarımı takip edebilmelerini kolaylaştırmak için küçük bir açıklama yapmam gerekiyor. Kıvılcımlı “barbar” derken, onun ilkel, yıkıcı ve hoyrat yanını değil, ilkel komünal toplum yapısının “sosyal gelenek göreneklerini” taşıyan ve aynı zamanda “kolektif aksiyon gücü” yüksek özelliklerini gözönüne alıyor. “Medenileri” ise, aksine teknik bakımdan güçlü olmakla birlikte, sosyal gelenek ve göreneklerini kaybetmiş dolayısıyla da “kolektif aksiyon güçleri zayıf” toplumlar olarak görüyor.
Gelelim sadede. AKP’nin temsil ettiği güçler öyle anlaşılıyor ki yalnızca “gelenek-görenekleriyle” davranan “kolektif aksiyon yetenekleri” yüksek toplum kesimleri değil aynı zamanda yükselme potansiyelleri olan “yeni bir sosyal sınıfı” da içeriyor. Başarısı da burada. Kimi gözlemcinin AKP’nin, seksen yıllık vesayet rejimini ve bu rejimin yarattığı eski egemen sınıfları geriletmesini ve oluşan boşluğa kendinin yerleşmeye başlamasını bir tür devrim olarak değerlendirmesi de bu nedenle.
Böyle bir değişimin sosyolojik olarak devrim sayılıp sayılmayacağı sorusu bir yana benim daha önemli bulduğum soru ise bu değişimin nereye doğru gittiği? Bu değişim herkes için yeni ve daha mutlu olacağı bir yöne mi işaret ediyor yoksa herkesin bir biçimde mutsuz olacağı daha otoriter bir yöne mi?
Bu sorunun cevabını vermek zor. Ama benim bu yazıya Doktor’la başlamamın nedeni de bu. Doktor diyor ki tarihte iki tür “tarihsel devrimler” görüldü. Eğer devrimi yapan barbarlar yeni üretici güçlere gebe bir ülkede yaşayan ve “şehir devleti” içinde gelişmiş barbarlarsa onların yapacağı devrim yepyeni “orijinal” bir medeniyete yol açar. Yok eğer devrimi yapan barbarlar, yeni üretici güçlere gebe olmayan ve ancak “göçebe” nitelikte barbarlarsa onların kuracağı medeniyet yıktıkları medeniyetin ancak bir tür “rönesansı” olabilir.
Birinci tür devrimlerde, devrimi yapan barbarlar, kendi kural ve kurumlarını yıktıkları medeniyetin kural ve kurumlarının üzerine yerleştirirler, ikincisinde ise, yıktıkları medeniyetin kurum ve kurallarını benimsemek durumunda kalırlar.
Şimdi eğer AKP’nin yaptığı devrimse o zaman bu devrim yukarıdaki devrim türlerinden hangisine giriyor? Başka biçimde soracak olursak AKP gerilettiği vesayet rejimi yerine gerçekten herkes için yeni bir başlangıç anlamına gelecek daha özgürlükçü kural ve kurumların olduğu yeni bir rejim mi yaratacak, yoksa vesayet rejiminin baskıcı kurum ve kurallarını yenileyerek bu rejimin bir tür rönesansını mı gerçekleştirecek?
Galiba bugünlerde herkesin bir biçimde aklındaki soru bu.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home