| Reklamcı ve entelektüel direnç kabiliyeti

Demiştim ki: “Yeni jenerasyon reklam profesyonellerinin dünyaya eskilerden daha açık olduğunu kabul etmeliyiz. Ancak ne yazık ki, bu iletişim imkanlarının doğru değerlendirilmediğini, stratejik temellerden çok suyun üstündeki parıltılara karşı daha fazla ilgi gösterildiğini, birikimin derinliğini kaybettiğini söyleyebilirim. Oysa genç kuşak, öncü kuşağın dışarıdan beslenirken aynı zamanda entelektüel direnç kabiliyetini çoğu zaman kaybetmediğini, her şeye rağmen ‘kendisi’ olarak kalabildiğini gözden uzak tutmamalı ve bu tutumu doğru analiz edebilmeliydi.”
Güven Borça ise söz konusu yazısında şöyle diyor:
“Nasıl birinci kuşak (reklamcı kuşağı) basın, ikinci kuşak televizyon odaklıysa, bu yeni yetmeler de internet/oyun çocukları. Bunun olumlu yanı, dünyaya çok açık olmaları, bilgiye hızlı ulaşımın keyfini sürüp evrensel olana daha kolay varmaları, özgüvenlerinin yüksekliği ve artan üretim verimliliğidir. Olumsuz yanı ise evrensele yaklaşan bu arkadaşların yerelden uzaklaşmaları. Bunun da birbirine bağlı iki olumsuz yansıması görünüyor son dönemlerde. Birincisi, halktan ve ülke gerçeklerinden kopuş, ikincisi ise dil konusundaki duyarsızlık.”
Borça’nın aynı yazısından üç kısa paragraf daha alıntılıyorum:
“Hükümetin başörtüsü ve bazı ekonomik işler dışında bir hassasiyetinin olmadığı (Bağlantıyı ben verdim. AST) memekette dile dair konularda en azından reklamcıların biraz kafa yormasını bekliyor insan. Ama nerde o birinci kuşak aydın reklamcılar?”
“Öylesine sokaktan kopuksunuz ki, çarşıya pazara çıkıp esnafın, milletin ne dediğini duymuyorsunuz.”
“Son dönem reklamlarda ciddi yabancılaşma eğilimleri görüyorum. Evet, biz de global reklamların adaptasyonuyla uğraştık yıllarca, ama bu kadar da ezbere yapmadık ki!”

Madem birazcık sektör eleştirisi yapmaya, yani iğneyi kendimize batırmaya yeltendik, devam edelim. Yine MT Almanak 2007’de yer alan değerlendirmelerimden iki paragraflık bir alıntıyla bitireyim:
“Benim de şimdi yapmak zorunda kaldığım gibi, konkurlar, çalıntı veya esinti işler, komisyon oranları tartışmalarından başımızı kaldırıp, Türkiye’nin onlarca üniversitesinde üretilen bilginin sektörümüz için nasıl kullanılabilir hale getirileceği üzerine bu yılda da hiç mi hiç kafa yormadık, şablonlarımızla ve alışkanlıklarımızla vaziyeti idare etmeye devam ettik. Gerçi, üniversitelerimizin de bu yönde bir çabalarının olduğunu gözlemleyemedik.”
“Remlamcılığın şekil değiştirdiğini/değiştirmek zorunda olduğunu gördük, ama bunu hiç tartışmadık. Daha önce kârsız olduğu için son derece stratejik hizmetleri ‘çizgi altı’ adıyla sırtımızdan grafik atölyelerine attığımız gibi, şimdi de yeterince anlamadığımız ve yine yeterince kârlı bulmadığımız için interaktif iletişim hizmetlerinin pazarlama nosyonu olmayan (Tabii ki kimilerini tenzih ederim.) ajanslar eline bırakılmasına razı olduk. Reklam ajanslarımızın sadece devasa bütçelerle reklam filmi üreten, PR ajanslarımızın da büyük organizasyonlar düzenleyen yapılar olarak misyonlarını nasıl ifa edebilecekleri konusunu tartışmanın zamanı geçmektedir. Zamana ve yeni ihtiyaçlara uyum sorunları ‘stratejik partnerlik’ ilişkisini de paramparça ediyor.”
















2 YORUM:
Eyvallah, ne güzel laflar etmişsin. Bugün farklı ajanslarla birbirimizi tam anlayamadığımız toplantılara girip çıktıktan sonra Marketing Türkiye'de reklam yapım giderlerinin yüksekliği konulu haberi okudum. Hepsinden süzülen net bakiye; reklam-prodüksiyon sektörlerindeki genç arkadaşların az çalışıp çok kazanma arzularının güçlenen etkisiyle iş yapış biçimlerinde giderek kötü alışkanlıklar geliştirdikleri oldu. Sosyal sorumsuzluğun sebeplerinden biri de bu; tembellik. Açıkçası mobil iletişim ve bankacılık gibi paranın kolay kazanılıp kolay harcandığı sektörler de biraz şımartıyor bu arkadaşları. Herkeste şekil, şemal, özel hayat tamam da ortada fazla "iş" yapan yok.
Tabii, meselenin tüm yönlerini aynı anda masaya yatırıp tartışmak gerekiyor.
Senin, uzun zamandır prodüksiyon fiyatlarıyla ilgili eleştirilerini okuyorum. Haklısın, ama bence atladığın bir şey var.
Sen de duyuyorsun, biliyorsun; reklam ajansları, komisyon gelirlerini %1'e kadar indirdiler. Sabit ücret (fee) ve/veya tarife fiyatlarında da dirençleri çok zayıfladı. Elli kişilik nüfusa sahip bir ajansın sabit giderlerini iyi kötü hesap edebilirsin. (Ki ben bir işveren olarak, bugün itibariyle ücretlerin çok yüksek olduğunu düşünmüyorum.) Ajansın cirosuyla bu ciroya tekabül eden komisyon miktarını hesapladığında karşına çıkan brüt rakamın, bu cesametteki bir ajansın altı aylık giderlerini bile karşılayamayacağını hemen görürsün.
Peki bu ajanslar nasıl para kazanıp varlıklarını sürdürüyorlar dersin?
Ajansların, müşterinin gördüğü ve gözünü diktiği legal gelir kaynakları tırpan üstüne tırpan yedikçe, ajanslar da rekabet içinde buna direnç gösterecek kabiliyetlerini yitirdikçe, elbette başka gelir kaynakları icat etmeleri gerekecekti. Bu şeffaf olmayan gelir kaynakları ise prodüksiyon kalemleri ve medya ‘risturn’leri oldu.
İçeriden konuşunca ‘ihbarcı’ gibi sevimsiz bir konuma düştüğümün farkındayım, ama bu durum “şeffaf” ve gerçekten “partner” statüsünde çalışmak isteyen, iş etiğini gözetmek isteyen ajanslar için bir haksız rekabet ortamı doğurmuş oldu. Ve bu yeni düzen, bir süre buna direnen reklam ajanslarını da bir anafor gibi kendi içine çekti. Kalanlar ise Don Kişot olarak mesleklerini icra etmeye çalışıyorlar.
Yakın zamanlarda bir ajans yöneticisinin, “Dürüst kalmak için çok direndik, ama baktık ki olmuyor.” şeklindeki yakınmasını anlamamak ne mümkün?
Tabii, tüm sektörün baştan ayağa aynı anaforun içinde olduğunu söylemek de haksızlık olur. Bu durum, ajans profiline göre değiştiği gibi, aynı ajansın, her müşterinin tavrına ve tarzına göre farklı uygulamalar geliştirdiğini de söylemek gerekir.
İşin ilginç yanlarından biri de, %3-5 komisyonlarla veya 3-5 sabit ücretlerle hizmet satın alan bir müşterinin, eğer işten birazcık anlıyorsa, ajansından nasıl emin olduğudur. Birkaç ihtimal var: Bu müşteriler, ya ajans portföyündeki diğer müşterilerin daha iyi şartlarda çalıştığını ve bunun sadece kendilerine sağlanan bir imtiyaz olduğunu düşünüyorlar, ya medyanın yaptığı %99.9 indirimleri gördükçe ajansları da aynı sepete koyuyorlar, ya hizmet satın alma birimlerinin “Biz çok ucuza alıyoruz.” laflarına inanıyorlar, ya da ne bileyim, çok saflar!
Prodüksiyon şirketlerine gelince... Tespitlerin bir yanıyla doğru, ama öncelikle fiyat şişmesinin ve alışkanlık yaratmasının temel nedenini incelemek gerekiyor.
Yani, prodüksiyon fiyatlarının yüksekliğinden yakınırken reklam ajanslarının adil ve şeffaf kazanç elde etme haklarını da birlikte dile getirirsen, bence daha kökten bir çözüm önermiş olursun Sevgili Güven. Hatta, bu bağlamda medya fiyatlarını da gündeme getirebilirsin.
Yani ajansıyla, prodüksiyon firmasıyla, medyasıyla, müşterisiyle el ele, hep birlikte acayip bir durum yarattık. Bir nebze itibarımız vardı, onu da bu anafor içinde kaybettik maalesef.
Ben ne mi yapıyorum? Sen tahmin edersin.
Katkın için teşekkür ederim.
Sevgiler...
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bir Bağlantı Yarat
<< Home