Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazar, Mart 30, 2008

| Nasıl dağdaki çobanın oyu seninkiyle eşitse, senin oyun da benimkiyle eşit Sevgili Aysun! N’apalım, demokrasi böyle bi’şey...

Hayır hayır, kendimi senden üstün gördüğüm yok, ama bir iletişimci olarak herhalde bu meselelere senden daha fazla kafa yormak zorunda olduğum, hatta iyi kötü kafa yorduğum inkar edilemez. Bu bakımdan yani... [FOTOĞRAF: VLADIMIR LESTROYOV]


Bu, daha çok kifayetsiz profesörlerin sığınağı olan bir görüş (Hani, dağdaki çobanla profesörün oyu meselesi...) olmasına rağmen, oyların katsayı sistemine bağlandığı, literatüre girmiş bir demokrasi anlayışına rastlamadım. Demek ki pek ciddiye alan olmamış. Ama bundan iki üç bin yıl önce Atina demokrasisinde site sakinlerinin sadece %10’unun oy kullanabildiğini biliyoruz. Bunu duymak hiç hoşuna gitmeyecek ama, oy kullanamayan gruplar arasında kadınlar da vardı. Bir zamanlar egemen erkek kültürü tarafından “ayak takımı” olarak görülen kadınların oy kullanma haklarını elde etmelerinin üzerinden en fazla yüz yıl geçtiğini de biliyoruz. Yani iş şirazesinden kayarsa kimi vuracağı belli olmaz! Mesela ortaya, cahillerin ve “ayak takımı”nın daha saf ve kirlenmemiş bir zihne sahip olduğunu, bu nedenle sadece onların oyunun demokrasi için daha sağlıklı sonuçlar doğuracağını iddia edenler bile çıkabilir.

Demokratik elitizm de sonuçta bir öneridir, ama ne yazık ki o elit/elitist oligarşi içine seni de, beni de almazlar, çırak çıkarız. Yine de en iyisi, her ileri demokraside olduğu gibi oyların eşitliğini kabul etmek...

Alfred E. Smith: “Demokrasinin bütün hastalıkları daha fazla demokrasi ile tedavi edilir.” der.

20 YORUM:

Blogger Reklam designer yazdı:

Düşüncelerimize tercüman olmuş bu yazı. Bunun için teşekkürlerimi sunuyorum Selim Bey.

Pazartesi, 31 Mart, 2008  
Anonymous Adsız yazdı:

Halen karışıklığımı giderebilmiş değilim üzgünüm.
Yazınız için teşekkürler...

Pazartesi, 31 Mart, 2008  
Anonymous Adsız yazdı:

Peki Selim bey,
demokrasilerde toplumlar en küçük bireylerinden başlayıp, en tepeye kadar seçme özgürlüğüne sahipse,
biz neden bize dayatılan adaylardan birini seçmeye zorlanıyoruz?
Bizmkisine demokrasi yerine "DAYATMALI DEMOKRASİ" yada "ZORAKİ DEMOKRASİ" demek daha doğru olmaz mı?
Eminim Platon zamanındaki demokrasi şimdikinden daha adilmiştir.
UMUT

Pazartesi, 31 Mart, 2008  
Blogger Ali Sağlam yazdı:

Çok uzun zaman önce Aysun gibi düşündüğüm zamanlar olmuştu ama o zamanlar daha akil baliğ değildim diye şimdi kendimi avutuyorum :)

Aysun Kayacı gibi düşünen bir grubun olduğunu bilmek önemli.

Pazartesi, 31 Mart, 2008  
Blogger Rüstəm Məmmədov yazdı:

Fikre ve mesaja tamamen katiliyorum..Ancak, bu kadar guzel ifade edilir...DAYATMALI DEMOKRASI ve ZORAKI DEMOKRASI ifadelerini Turkiye'de chok duydum, ama bir turlu olayi chozemedim..Bir de onu anlatan olsa...

Saygilarimla,

Pazartesi, 31 Mart, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Şimdi burada, hem de bu laflar üzerine kapsamlı bir demokrasi tartışması yapmak doğru değil. Mümkün de değil.

Umut’un sorusuna, Alfred E. Smith “Demokrasinin bütün hastalıkları daha fazla demokrasi ile tedavi edilir.” şeklinde cevap veriyor zaten...

Aysun Kayacı gibi düşünen bir grubun olduğu elbette doğru Sevgili Ali Sağlam. Daha doğrusu Kayacı’nın, çevresinde sıklıkla dile getirilen bu görüşü, görüş sahiplerinden farklı olarak, biraz safça kaumoyu önünde dile getirmiş olduğunu söylemek gerekir. Bu nedenle, tabii ki eleştirmekle birlikte, bu genç hanımın üzerine çullanmayı son derece yakışıksız buluyorum.

Hele bazı Akparti yetkililerinin, adap sınırlarını aşarak ve hınçlarını boşaltırcasına Kayacı’ya yüklenmeleri daha da yakışıksızdır. Bu görüş şiddetle itirazı fazlasıyla hak etmektedir, bunun demokrasiyle falan ilgisi de yoktur. Ama bu görüşü, biraz da naif dürtülerle ifade eden birinin mini eteğini dile getirmenin de eleştiri adabıyla ilgisi yoktur. Latince “argumentum ad hominem” diye bir deyim vardır; tartışma adabına aykırı olarak belden aşağı vurmak anlamına gelir.

Bu nedenle, yorumlardaki düzey için herkese teşekkür ediyorum.

Bu, yeni bir görüş değildir, 1960’larda Türkiye’de de tartışılmış ve aşılmıştır. Sadece hala zihinlerde aşamayanlar mevcuttur.

“Halen karışıklığımı giderebilmiş değilim, üzgünüm.” diyebilmek bir erdem olduğu gibi, “Bunları söylediğine inanamıyorum Pınar!” diyen ve hayatın gerçeğiyle temas edebilmiş Müjde Ar gibi vicdanların varlığı da ümit verici...

Pazartesi, 31 Mart, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Rüstem,

Türkiye’deki demokrasinin önüne bir sürü sıfat getirilebilir.

Asıl sorun da bu... Yoksa, bir hanımın televizyonda dile getirdiği elitist ve anti-demokratik anlayışın, eğer bir erk kullanmadığı sürece demokrasiye zararı olmaz. Eleştiri sınırları içinde kalmak kaydıyla gereken cevabı da alır. Gerçek demokrasi kendisine karşı olan görüşlerin dillendirilmesini de güvence altına alır çünkü...

“Benim oyum niye başkalarınkiyle eşit olsun?” demek sadece elitist bir tutum değil, aynı zamanda etik bir sorundur da... Peki, hukuk erkini kullanarak yirmi milyona yakın oyun (AK-DTP) yok hükmünde sayılmaya çalışılmasını nereye koyacağız ve bu demokrasiye “ne” demokrasisi diyeceğiz?

Bu durum bizi meşruiyetin kaynağını aramaya yönlendirir. Halk iradesi yerine elitlerin iradesi söz konusu olacaksa, bu elitlerin meşruiyetlerini nerden elde ettiklerini de sorgulamamız gerekir. Meşruiyetini Tanrı’dan alan teokratik devletle meşruiyetini nerden aldığını bilemediğimiz elit oligarşisi arasında ne fark var?

Zaman zaman söylediğimi tekrarlayacağım: “Serbest pazar, sadece malların değil, duygu ve düşüncelerin de serbest dolaşımda olduğu pazardır.”

Gerçek bir demokrasiye sahip olmadığımız takdirde, tam anlamıyla serbest pazar da yok demektir. Tabii bu durumda pazarlama falan da hikayeden ibarettir Sevgili Rüstem.

Pazartesi, 31 Mart, 2008  
Blogger SULEYMAN YUZUBENLİ yazdı:

benim oyum aysun hanım efendikininle eşit değil. ben biliyorum. saygılı ve hürmetli davranıyorum. bu ilgili kişi, bilgi üreten, bilimsel bilgi üreten, güzellik bilgisi üreten bir sürecin ürünü. onunda öğretmenleri, annesi, babası ve modelleri var. bizim yok... biz kimiz ki...

Pazartesi, 31 Mart, 2008  
Anonymous Adsız yazdı:

Bir yazı [Müfredat Aydını] ve bir video [İstikrar senin neyine Vesayet?]...

Pazartesi, 31 Mart, 2008  
Anonymous Adsız yazdı:

Sayın Selim bey,
Sayfanıza eklediğiniz yeni yorumunuz ışığında karışıklığımı gidermiş oldum.Öncelikle size teşekkür ediyorum. Eh benim de Aysun hanımdan daha genç bir birey olduğumu göz önünde bulundurursak. Karışık kavramları yerine koyarken biraz zamana ihtiyacım oluyor. Araştırma sırasında Vikisöz'den bulduğum ufak bir alıntı oy konusunda sizinle paylaşmak istedim.


* Seçmenlerden biri seçim otobüsünün önüne atılır ve Erdal İnönü'ye hitaben "Ölürüm yoluna" diye haykırır. Erdal İnönü cevap verir:

- Dur, ölme. Bir oy bir oydur.
Erdal İnönü

Saygılarımla....

Salı, 01 Nisan, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevindim.

Bu arada, rahmetli Erdal İnönü’ye ait anekdot gerçekten güzelmiş. İnönü’nün hoşgörü ve nüktedanlığını anmış olduk.

Salı, 01 Nisan, 2008  
Blogger Rüstəm Məmmədov yazdı:

Selim bey aydinlattiginiz ichin teshekkur ederim.
Ayrica yorumunuzdan bu parchayi chok kabul ettim ve iliklerime kadar hiss ettim. Gerchek demokrasiye sahip olunmadikcha pazarlamaninin hikaye olmasini da burada o kadar iyi anliyorum ki.

""Zaman zaman söylediğimi tekrarlayacağım: “Serbest pazar, sadece malların değil, duygu ve düşüncelerin de serbest dolaşımda olduğu pazardır.”

Gerçek bir demokrasiye sahip olmadığımız takdirde, tam anlamıyla serbest pazar da yok demektir. Tabii bu durumda pazarlama falan da hikayeden ibarettir Sevgili Rüstem.""

Saygilarimla,

Salı, 01 Nisan, 2008  
Anonymous Cuzo yazdı:

Neden şirketler yöneticilerini veya ordu komutanını seçimle seçmiyor acaba?

Doğruları söylemek yerine pembe dünyalar çizen, sevimli olup, çıkar gruplarına şirin gözükenlerin kazandığı sistemden hiç memnun değilim. Nasıl olmalı konusunda önerim de yok maalesef elimizdeki en iyisi bu. İnşallah tez zamanda insanlık daha iyisini bulur.

Salı, 01 Nisan, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Tabii ki “sen, ben, bizim oğlan” şeklinde olmayan gerçek şirketler de yöneticilerini “seçimle” seçerler. Başka türlüsü mümkün değildir.

Sistemden memnun olmamak hakkımız, onu iyileştirecek çabalar ise görevimiz.

Sistemi daha da kötüleştiren/kötüleştirecek girişimleri eleştiriyoruz zaten.

Perşembe, 03 Nisan, 2008  
Blogger Bülent Akgül yazdı:

Sevgili Selim Abi,

Gerçi bu konularda daha önceden uzun uzun tartışmıştık ama, ben buraya da yazmadan edemeyeceğim.

"Sevgili Rüstem" diye başladığın yorumuna istinaden:

1) 20 milyon oy yok sayılıyor demişsin. Bence burada çok temel bir problem var: AKP'ye oy verenler AKP iddianameye konu olan eylemlerini yapsın, DTP'ye oy verenler de bunlar PKK sözcülüğü yapsın diye oy vermiştir demek, her açıdan fazla zorlayıcı ve kanımca yanlış bir değerlendirmedir.

2) Maalesef demokrasiyi sürekli olarak hükümet bağlamında değerlendirmek ve kapsamını bununla sınırlandırmak gibi bir eğilim genel için söz konusun. Ancak demokrasi bu kadar dar anlamlı değildir. Demokrasi tüm kurumları da kapsar. Dolayısıyla hukuk da demokratik bir kurumdur. İddianame veya Anayasa Mahkemesi de meşruiyetini adını bilmediğimiz bir muçhulden değil, Anayasadan alır. Dolayısıyla burada bir tartışma alanı olmamalıdır. Kimse hukuki olarak üzerine vazife olmayan bir işe girişmemiştir. Doğruluğu yanlışlığı ise ayrı tartışma konusudur. Mevcut Anayasa'nın beğenilmemesi, köhne veya yanlış bulunması bir şey, bu Anayasa'nın verdiği sorumlulukların bu sebeple yerine getirilmemesi veya bunun talep edilmesi ayrı bir şeydir.

3) AKP'nin kapatılma davası bizi daha demokratik veya daha az demokratik yapmaz. Zira biz demokratik bir ülke değiliz. Eskiden de değildik, şimdi de değiliz. Dolayısıyla davanın bu çerçecvede ele alınmasını anlamlı bulamıyorum.

Aysun Kayacı olayına gelince, söylenmemesi gereken bir söz olduğuna ve bunun her açıdan ayıp karşılanması gerektiğine inanıyor, ancak bazı AKP'lilerin de olaya fazlaca anlam yükleyip, kendilerine haybeye muşguliyet yarattıklarını düşünüyorum.

Saygılar...

Pazartesi, 07 Nisan, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Bülent,

Geçenlerde tarihçi bir arkadaş “Bu adamlar, AKP’yi eleştirme hakkımızı da elimizden aldılar.” diyordu. Ben de diyorum ki, halkın “kapatma” hakkı da elinden alınmaktadır.

Demokrasiden önce demokrat lazım galiba...

Sözü fazla uzatmayacağım ve bir link vereceğim. Hem de davayı açan Yargıtay Başsavcısı’nın resmi sitesinden... Evet, Yargıtay’ın sitesinden bir link. O demokrat anlayış hakim olsa böyle davalar da açılamazdı. Evet evet, demokrasiden önce (hükümet de dahil) demokrat lazım memlekete...

ADLİ YIL AÇIŞ KONUŞMASI (2000-2001)

Pazartesi, 07 Nisan, 2008  
Blogger Bülent Akgül yazdı:

Sevgili Selim Abi,

Tam olarak bu konuyu olmasa da, demokrasi bağlamında seninle daha önce tartışmıştık. Karşılıklı görüşlerimiz belli olduğu için ben de o konuyu burada derinleştirmeyi çok anlamlı bulmuyorum.

Ancak yukarıdaki yorumda yaptığım değerlendirmeyi bu sefer soru olarak yöneltmek isterim:

Eğer ortada bir kanun varsa ve eğer bu kanun mevcut hükümet tarafından hükümet ettiği yıllar boyunca değiştirilmeye gerek görülmemişse ve eğer savcı da kanunla kendisine emredilen görevi, yine kanuni çerçeve içerisinde yerine getirmişse ve ortaya koyduğu iddianamede AKP'nin Anayasal bir suç işlediğini ifade etmişse burada sorun nedir, demokratik olmayan nedir? Kabahat kimdedir?

Şimdi ben birisini vursam, avukatım da hakime şöyle dese: "Hakim bey ben meftayı tanırdım, şerefsizin önde gidenidir, o sebeple müvekkilim hayırlı bir iş yapmıştır, tahliyesini talep ederiz." Olur mu abi?

Suç suçtur Selim Abi, birey de işlese, kurum da işlese, hükümet de işlese suç suçtur. Suç varsa ceza çekilir. Eğer bir eylemin suç olduğu kanunda belirtilmişse (ki belirtilmemişse suç değildir) onu yapan herkes suçludur. Benim açımdan da konu böyle bakınca son derece berraktır.

Mahkeme AKP suçsuzdur der o ayrı tabii. Onu da günü gelince konuşuruz.

"Demokrasiden önce demokrat lazım galiba..." demişsin, kesin haklısın, ama önce ve en çok demokrasiden dem vurdukça demokrat olduğuna kendisini de inandırmayı başarmış hükümete lazım.

Saygılar...

Cuma, 11 Nisan, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Bülent,

Hükümetin demokrasiye yönelik arızalı bakışını tartışmaya bile gerek yok. Zaten, Siyasi Partiler Yasası’nın bugüne kadar değişmemesinin nedenlerinden biri de bu...

Ancak, demokrat olmak, karşındakinin pozisyonuna göre değişkenlik gösteren bir tutum değildir.

Suç-ceza ilişkisi noktasında verdiğin örnek ne yazık ki uygun değil. Bunlar karakteri itibarıyla farklı davalardır. Bu tür davalarda, kararların oy birliğiyle alınmamasının sebebi de budur. Çünkü her hakim kendi ideolojik penceresinden farklı değerlendirmelerde bulunabiliyor.

Hakim ve savcılar arasında yapılan “Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” anketine göre hakim ve savcıların yüzde 53’ü karar verirken, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmaları dikkate almıyor, büyük çoğunluğu da AİHM kararlarını takip etmiyor. Hakim ve savcıların yüzde 63'ü adaletin gerekleri ile devletin çıkarlarının karşı karşıya gelebileceğini belirtirken, mülakat sırasında, “Devleti korumaya çalışırken adil olamayabilirsin, adaletten sapabilirsin.”, “Önce devlet gelir.” ya da “Ben rejimin savcısıyım.” gibi ifadeler kullandıkları da belirtiliyor.

İşte 141-142 kaldırılmasına rağmen hemen bunlar yerine Terörle Mücadele Kanunu’nu, 163 kaldırılmasına rağmen yine hemen bunun yerine aşırı zorlamalarla ve yasa yapıcının meramı hilafına 312. maddeyi ikame eden anlayış da budur.

Kendimizi kandırmayalım Bülentçiğim, bu tür davalarda Türk hukuk sistemi, devlet ideolojisinden yanadır. Ve gelişmiş hiçbir demokraside buna hukuk denmez.

Sevgiler...

Cumartesi, 12 Nisan, 2008  
Anonymous Sezgin yazdı:

Ellerine sağlık Selim abi.

Salı, 15 Nisan, 2008  
Blogger Emre yazdı:

Hazırladığınız bu güzel site için sizlere sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz ve başarılarınızın devamını diliyoruz.

Kolay gelsin.

Saygılar ..

" www.internetten-para-kazan.xm.com Ekibi "


www.internetten-para-kazan.xm.com

Perşembe, 05 Haziran, 2008  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home