| Putları kırmak, aslında zihinsel tasarımı özgürleştirmek demektir
Zaten benim amacım, bir ilahiyat tartışmasının içine girmek değil... İşim de değil. Konumuz yine zihinsel tasarımlar olarak ifade ettiğimiz imajlar... Konuyla bağlantılı olarak, geleneksel kültürümüz içinde yer alan “tahayyül, tasavvur ve tefekkür” üçlemesi ilgimi çekiyorsa da, henüz pek inceleme imkanı bulamadım. Bu arada, her ne kadar teolojik bir tartışmanın içine girmediğimi söylüyorsam da, eğer bu yazının sonunda ortaya konulan tez ilahiyatçıların işine yarayacaksa tabii ki kullanabilirler.
Resim ve heykel konusunda serbestiyet içeren görüşlerin aslında tarihsel süreçte de varlık gösterdiğini, ama yine de “yasak” anlayışının İslam sanatını belirlediğini söylememiz gerekir. Ancak şurası kesin ki, İslamiyet, Allah ve peygamberi Hz. Muhammed’in tasvir edilmesini tartışmaya açılmayacak biçimde yasaklamıştır. Bunun tersine bir görüş ileri süren hiçbir din bilgini de, yine benim bildiğim kadarıyla yoktur. Hz. Muhammed’in “Eğer benim resmimi bir yerde görürseniz onu yırtın ve ayaklarınız altında çiğneyin.” dediği aktarılmaktadır. Tarih boyunca da bu emre hem Müslümanlar tarafından uyulmuş hem de başka dinlere mensup insanlar bu ilkeye büyük ölçüde saygı göstermişlerdir.
Oysa, ister politeik ister henoteik isterse monoteik olsun, çeşitli dinlerde, Zeus’tan Amon Ra’ya, Manitu’dan İsa’ya, Buda’dan Wirakosha’ya, Nemrut’tan Hubel’e kadar birçok tanrı ve yarı-tanrı tasavvuru heykel olarak cisimleştirilmiştir. Aslında bu heykel-putlar, birçok inançta tanrıların bizzat kendileri değil, simgeleridir. Bildiğimiz gibi, Mekke’yi fetheden Müslümanların ilk yaptığı iş Kabe’deki putları parçalamak olmuştu.
Şimdi, sanırım aslı Mevlana’nın Mesnevi’sinde anlatılan, ama başka kaynaklarda da çeşitli versiyonlarıyla yer alan bir hikayeyi nakletmek istiyorum.
Bir gün Musa Peygamber Tur Dağı’na çıkarken yolda bir çobana rastlar. Kendi kendine konuşan çobana kulak kabartır. Çoban: “Ey en temiz ve sonsuz aşkın tek sahibi Allah’ım! Neredesin? Bana kendini göster ki sana kul, kurban olayım. Çarığını dikeyim, saçını tarayayım, gömleğini yıkayayım. Ulu Tanrı, sana keçilerimden süt ikram edeyim. Elceğizini öpeyim, ayacığını ovayım. Uyuma vaktin gelince yatağını sereyim, üzerini örteyim. Ey kara sevdalıların, aşıkların Tanrısı! Bütün keçilerim sana kurban olsun. Bütün şarkılarım, türkülerim, haykırışlarım senin içindir. Yeter ki aşkıma karşılık ver.” diye dua etmektedir.
Bu sözleri duyan Musa çok kızar. Çobana çıkışır: “Ey çoban! Sen ne aptal bir adammışsın. Ne saçma sözler bunlar böyle! Sen bilmez misin ki Allah’ın öpülecek eli, çarık giyecek ayağı, süt içecek ağzı yoktur. Bunların hiçbirine ihtiyacı da yoktur. Amcanla ya da dayınla mı konuştuğunu sanıyorsun sen? Çabuk kes sesini de kendini ateşe atma.”
Musa’dan bu sözleri işiten çoban çok üzülür. “Ne yaptın ey Musa, Allah’ıma sevgimi ifade edecek sözleri ve bildiklerimi bana yasakladın. Ben onunla nasıl konuşacağım şimdi?” diyerek kendini çöllere vurur.
Musa, Tur’a çıkar, Allah’tan kendisine azarlayıcı bir vahiy gelir: “Ey Musa, bana aşık kulumu benden niye ayırdın? Senin görevin insanları bana ulaştırmak mı, yoksa benden ayırmak mı? Herkese bir çeşit huy, herkese bir çeşit anlayışı ben verdim. Bu nedenle herkes kendine göre anlar ve yaşar. O kulum, beni bu şekilde kendi lisanıyla andıysa bu bana bir eksiklik getirmez. Çobana göre bal olanın sana göre zehir olduğu doğrudur. Ama senin hakikati anlayışın böyle, onunkisi ise öyle. Bil ki, bu çobanın yanlış sözü benim için binlerce doğru sözden yeğdir. Çabuk onu bul ve gönlünü al.”
Bu hikayeden anladığımız, herkesin zihnindeki Allah tasavvurunun farklı olabileceği, Allah’ın da buna izin verdiği şeklindedir. İslam bilginlerinin bu konudaki ortak görüşünün ne olduğunu bilmiyorum, ama hikayenin, “Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.” diyen Mevlana’nın Mesnevi’sinde yer almış olması, en azından sufilerin bu görüşe sahip olduklarını göstermektedir.
Hz. Muhammed’in, Allah’ın “Ben kulumun zannı üzereyim.” dediğini aktarmış olması da, aslında bu görüşe destek vermektedir. Bu “zan” denilen şey de, bireyin kendi gerçeğinden başka bir şey değildir. Yani kişi, hiçbir zaman “zann”ın “zan” olduğunun farkında olamaz.
Öyleyse bu durumda herhalde şunu söyleyebiliriz: Putlar, soyut Allah tasavvurunu bir kalıba döken, taşlaştıran ve sınırlayan simgelerdir. Putların yıkılması ise bu sınırların kaldırılması, zihnin özgürleştirilmesi anlamına gelir.
Henüz soyutlama yeteneğimizin gelişmediği çocukluk çağlarımızda nasıl bir Allah tasavvuru yarattığımızı hatırlarsak, bu soyutlamanın insanın zihinsel yeteneklerinin gelişmişlik durumuyla yakın bağlantısı olduğunu kabul ederiz. Tabii, eğer Tanrı inancına sahip değilseniz zihninizde bir Tanrı tasavvuru da oluşmaz.
Havarilerden Paul, dinini yaymak için o dönemde büyük oranda putperest inancına sahip olan Atina’ya gider. Kenti gezdiğinde her tarafın mitolojik tanrı heykelleriyle dolu olduğunu, yalnız bir tane boş kaidenin üstünde “Bilinmeyen tanrıya” ifadesinin yer aldığını görür. Aziz Paul, Atinalılar’a hitap etme fırsatı bulduğunda şöyle konuşur: “Sevgili Atinalılar, görüyorum ki çok dindar insanlarsınız. Her yanı tapındığınız tanrı heykelleriyle donatmışsınız. Bu heykellerin arasında yürürken, üstünde ‘Bilinmeyen tanrıya’ yazan bir kaide gördüm. İşte ben size, bu bilmediğiniz tanrıyı sunmaya geldim.”
Aziz Paul’ün, aslında “bilinmeyen tanrı”nın tüm Atinalı putperestlerin zihinlerinde oluşturdukları, diğer heykel-tanrılar gibi kalıba dökülmemiş özgür bir tanrı tasavvuru olduğunu bilerek, dinini tebliğ etmek için nasıl zekice bir yöntem kullandığını görüyorsunuz.
Tekrar resim yasağına dönecek olursak... Hz. Muhammed’in “Eğer benim resmimi bir yerde görürseniz onu yırtın ve ayaklarınız altında çiğneyin.” diyerek resminin yapılmasını neden yasakladığına dair şimdiye kadar verilmiş cevap, çoğunlukla sevilen kimselerin anılarını yaşatmak gibi iyi niyetle yapılan resim ve heykelin sonunda Allah’a şirk koşmaya, resmi ve heykeli yapılan kimseleri tanrılaştırmaya yol açtığı için yasaklandığı şeklinde olmuştur. Bu tabii ki doğru bir gerekçelendirmedir, ama bence daha güçlü ve çok daha önemli bir “neden” var. Hadi “neden” deyip de ilahiyatçıların işine karışmış olmayayım. Biz olgulardan yola çıkarak “sonuç”ları değerlendirmiş olalım.
İnsanlarda, insanlığın başlangıcından bugüne değişmeyen, bundan sonra da değişmeyecek “insan güzelliği” ortak ölçütleri bulunduğunu, hatta bunun, insanın özünde önsel (a priori) olarak var olduğunu biliyoruz. Ama insan fizyonomisinin başka insanlara verdiği mesaj, yalnızca güzellik ölçütleriyle sınırlı değildir. İnsanların, çağdan çağa, toplumdan topluma değişen kılık kıyafet, boy ve kilo, saç ve sakal modelleri, tarz ve endam, konuşma ve ses tonu gibi başka değişken ölçütlerle de çeşitli ve farklı değerlendirmelere yöneldikleri muhakkaktır. Bunun dışında, çok öznel gerekçelerle, çok yakışıklı birinin, kişiye bir başka kişiyi, mesela bir düşmanını anımsatması da yabana atılır bir ihtimal değildir. Zihnin, fiziksel görünümlerinden edindiği çağrışımlarla insanları hızlıca kategorize ettiğini biliyoruz.
Hz. Muhammed’in, daha sonra yazılmış çeşitli biyografilerinde güzel bir fiziğe sahip olduğu aktarılmaktadır. Geniş kitleleri etkileyebilen liderlerin, fiziksel görünüm açısından da çoğunlukla etkileyici özellikler taşıdığını, karizmatik kişiliği oluşturan etmenlerden birinin de bu olduğunu biliyoruz. Ancak, onun bu özelliğinin, bugünün ve yarının insanının güzellik anlayışına uygun düşeceğinin herhalde kesin bir güvencesi yoktur.
Eğer, bu konuda resim yasağı olmasaydı; (1) Hz. Muhammed tasvirleri ressamların öznel yorumlarını taşıyacağı için nesnel gerçeği aktaramayacaktı. (2) Resim, nesnel gerçeği aktarsa bile çağların ve milyarlarca insanın güzellik anlayışına hitap etmeyebilecekti. (3) Resim, bir anın, bir dönemin, bir tavrın durağan bir yansıması olacağı için hiçbir zaman bütüncül bir yansıtma başarısı gösteremeyecekti. (4) Cansız olduğu ve diğer üstün nitelikleri içeremeyeceği için “gerçek” kimliği aktaramayacaktı. (5) Aynen put-heykeller örneğinde olduğu gibi insanların tasavvurlarını sınırlayarak donduracaktı.
Oysa, resminin yapılması yasaklanarak milyarlarca insanın, onu en beğendiği şekilde yüzyıllar boyu zihinlerinde özgürce resmetmesi mümkün olabilmiştir. Yani bu resim yasağı, onun, aslında sınırsız sayıda, hem de en güzel ve en nadide örnekleriyle resminin yapılmasını sağlamıştır/sağlayacaktır.
Bu yazıyı şimdilik “algı ve imaj” konusundaki yazılarımın bir devamı olarak görün. İletişim profesyonellerinin bundan ne gibi dersler çıkarması gerektiğini fırsat bulursak bir başka yazımızda irdeleyelim.































24 YORUM:
Sevgili Selm,
İlk kez görseli olmayan bir yazınla karsılaştım ve doğrusu biraz yadırgadım. Oysa sen bu konuda son derece başarılısın. Bu yazında elbette Hazreti Muhammed'in görselini kullanman mümkün değildi ama, konu görselleştirme açısından da öylesine zengin ki... Merakımı giderirsen sevinirim.
Sevgiler...
Sevgili Şahin Abi,
Görsellerin, yazının aktarmaya çalıştığı fikri zaman zaman desteklediği doğrudur. Bunu yapmadığı durumlarda bile yazının okunurluğunu kolaylaştırmak, yazıyı rahatlatmak, zaman zaman da geçişler arasında seperatör görevi üstlenmek gibi fonksiyonları vardır. Bu nedenle hemen hemen tüm yazılarıma görsel desteği sağlamaya çalışırım.
Bu yazımın, görsel kullanmadığım ilk yazım olduğunun da farkındayım.
Nedenine gelince... Eğer görsel kullanmış olsaydım, bu görsellerin yazının okunurluğunu kolaylaştırması ve yer yer seperasyon görevi üstlenmesi mümkün olacaktı. Ancak düşündüm ki, görsel katkı, yazının aktarmaya çalıştığı fikre destek vermeyeceği gibi, tam tersine köstek bile olabilecekti.
Yazının, görselleştirme açısından zengin bir konuya sahip olduğu da doğrudur. Fakat, burada kullanacağım bir Zeus heykeli resmi, ana fikri değil, ancak ayrıntıları temsil etme yeteneğine sahip olacaktı.
Bu nedenle kaçındım ve salt metin olarak bıraktım. Başka bir nedeni yoktur.
Ben de zihinsel tasarımı özgür bırakmak istedim:)
Sevgiler...
Sevgili Selim Hocam,
Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü mezunu birisi olarak bu konuda en az değerli yazınız kadar söyleyebilecek şeylerim var. Toparlayabilirsem ne ala. Hani hep okurduk ama yazmaya başlayalı pek olmadı, bu sebepten dolayı toparlama korkusu mevcut maalesef.
Konuya menkıbe denilen hikayeler türünden bir tane de ben ekleyeyim.
Medine’nin Fethi sonrasında hani Çağrı filminden bildiğimiz bir sahne vardır. Hz.Muhammed Kabe’ye girer ve putları kırar, devirir. Olayın aslı peygamberin değil sizin de dediğiniz gibi halkın bunu yapmış olduğudur. Kabe o dönemler sadece putperestlerin değil diğer dinlere mensup insanların da ibadet ettiği yer olarak bilinir. İnşa edenin Hz. İbrahim olması sebebiyle. Fakat rivayet edilir ki Hz.Muhammed bu yıkım esnasında “elimin altındakiler hariç “ demiştir. Elinin altındaki şey ise Hz.Meryem’in kucağındaki Hz .İsa tasviri olduğu bildirilir.
Sanat ve din konusunda konuşurken (genelde din konusunda konuşurken) sürekli dile getirilen bir şey var. “Ben bu alanın uzmanı değilim o yüzden girmek istemiyorum” cümlesi. Ben sizin bu tavrınızın akademik adap ve terbiyenizin bir tezahürü olduğunu bilmekle birlikte konu din ya da teoloji olduğunda aynı tavrı paylaşamayacağım. Çünkü dinin ihtisas alanı olması dinin gönderiliş mantığına aykırı. Allah eğer üzerinde ihtisas yapılmadan izah ve anlam kazanmayacaksa neden din göndersin? Özellikle İslam bağlamında bu beni daha da rahatsız eden bir durum. İslam’da ruhban sınıf yok dedikten sonra, işi ihtisas halinde görmek din adına dine rağmen yaşamak gibi bir durum bana kalırsa. Bunlar konunun dışında gibi görünebilir belki ama işte put kırmak ve özgürleşmek/özgürleştirmek belki de buradan geçiyor. Tüm üstte din hakkında dediklerim canım Atam için de geçerli.
İnsanın algılama katmanları çağlar ilerledikçe artıyor ve genişliyor. Bu özellikle tanrı ve tanrısallık algısı açısından çok daha bariz. Her ideoloji, her din, her düşünce akımı… geldiği yerde işe ilk olarak kendisinden öncesinin sembollerini yıkmakla/deforme etmekle başlar. Gökyüzünde bir yılda beş köşeli yıldız çizerek seyrini tamamlayan Venüs yıldızının Hristiyanlık gelince şeytanın sembolü olması, Poseidon’un üç kollu asasının Şeytanın eline tutuşturuluvermesi gibi… Bunlar çok tanrılı dinin üstüne gelen Hristiyanlığın Pagan sembolizmini uğrattığı deformasyona örneklerdir. Bildiğiniz üzere durum devrimlerde de böyledir. Dönem üzerinden bakıldığında İslam dini de indiği kıta ve çevresi için devrim niteliğindedir. Yerleşik putperestliğin ancak tasvir yasağı ile karşısında durulabileceği bu sebeple açıktır. Günümüzde tasvir konusunda yasağın bu denli katı olduğunu ben de düşünmüyorum. Nitekim tasvir yasağının varlığı bir yandan da İslam’ı daha da felsefik bir tabana oturtmuş oldu. Yaşanmışlıkların, resim ve heykelle tasvir edilebildiği bir dinin içinden tasavvuf yeşermezdi. Somuttan soyuta mecburi gidiş belki de düşünce için de böyle bir yol açmış oldu diyebiliriz diye düşünüyorum. Ayrıca oldum olası Hat Sanatı’nın Tipografi karşısında daha esaslı bir duruşu olduğunu düşünürüm. Bu cazibenin altında soyutlama mecburiyetinin yattığını düşünüyorum.
Günümüze gelirsek; bir kişinin tasvirinin artması ile düşüncelerinin ve aslında o kişinin ne olduğunun arasında bir ters orantı olduğunu düşünüyorum. Bunu en son yapmamız gereken kişiye yapıyoruz üstelik. Atatürk’e… o kadar kötü Atatürk heykelleri var ki bakası gelmiyor insanın. Okulda hocamız derdi ki: “Biz bu bölümden 100 ile de 50 ile de öğrenci mezun ediyoruz. Açık konuşayım ülkemizdeki Atatürk heykellerinin çoğu dostlar alışverişte görsün zihniyetli belediye başkanlarının 50 ile mezun olan heykeltıraşlara yaptırdıkları heykeller. Heykellerin kötülüğünden önemli olan ise bizim Atatürk’ün fikir ve düşüncelerini o bronz veya polyesterlerin içine hapsediyor oluşumuz. Daha önce din hakkında söylediklerim burada da geçerli. Atatürk için Atatürk’e rağmen…
Yazdıkça yazasım geliyor ama daldan dala gibi oluyor. Şimdilik bu kadar yetsin. Sağlıcakla kalın.
Sevgili Tanzer,
Gerçekten değerli katkılarda bulunmuşsun, teşekkür ederim. Keşke yarım bırakmasaydın, çünkü daha söyleyecek sözlerinin olduğu anlaşılıyor.
Öncelikle şu açıklamayı yapmama gerek var mı, bilmiyorum, ama yanlış anlaşılmamayı güvence altına almak için söylememin bir zararı yok. Hayatının neredeyse tamamını görsel üreterek/kullanarak geçirmiş ve geçirmeye devam eden biri olarak ne heykel ne de resimle ilgili rezervlerim olabilir. Ayrıca, resim ve heykelin, bir sanat olarak soyutlama yeteneğinin olmadığını da söyleyemeyiz zaten.
Bu kaydı düştükten sonra, yorumunda dile getirdiğin bazı noktalara ben de temas etmiş olayım:
1.
Kabe’deki putlar yıkılırken Hz. Muhammed’in Meryem ve İsa tasvirlerini koruduğuyla ilgili bir bilgiye sahip değilim. Olabilir, ama bunun benim iddiamı çürütecek bir önem taşıdığını düşünmüyorum.
2.
Din ile ilahiyatı sanırım birbirinden ayrı tutmak gerekir. İlahiyat, ya da Batı dillerindeki karşılığıyla teoloji, din(ler)i inceleyen bir sosyal bilim dalıdır. Elbette İslam ilahiyatı diye bir bilim dalı da vardır. Birey olarak bir dinin bağlısı olmakla bir ilahiyat akademisyeni olmak arasında fark vardır. Bizim, konulara onlar kadar vâkıf olmamıza imkan yoktur. Nitekim ben, onların uzmanlık alanlarına girmeme hassasiyeti göstermeme rağmen, başka amaçla da olsa, dinin bir uygulamasıyla ilgili olarak kendi yorumumu özgürce yaptım. Bilim adamlarıyla ruhban sınıfı arasında da ilgili oldukları ortak konular dışında hiçbir benzerlik yoktur. Çünkü bilim adamları bizi afaroz edemezler, sadece görüşlerimize itiraz edebilirler. Yani, onların uzmanlıklarına saygı göstermemiz gerekir, ama din konusundaki tezlerine tâbi olmak zorunda değiliz.
3.
Verdiğin örnekler güzel... Çocukların tanrı tasavvurundan söz etmiştim. Sanırım, insanlığın da çocukluk dönemleri var. Evet, İslam’ın diğer ilkeleriyle çatışmadığı sürece İslam adına tasvir yasağını savunan bir ses duymuyoruz. Bu tasvir yasağının İslam kültür ve sanatına yaptığı katkı konusunda da haklı olabilirsin. Ancak ben, İslam’ın resim yasağını sadece insanların putlaştırma eğilimlerine bağlamanın en azından eksik bir yorum olduğunu söylüyor, hatta ileri sürdüğüm tezin daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Hat sanatının üstünlüğünü de savunabiliriz belki, ama bunu bugün Türkiye’de yazının kullanımı ve tipografik düzeyiyle karşılaştırmak Latin yazısına biraz haksızlık olur. Çünkü biz daha yeni yazımızı oralara taşıyamadık. Konuyla ilgili bir yazı kaleme almıştım.
4.
Atatürk heykelleriyle ilgili eleştirine katılmamak ne mümkün?
Sevgiler.
Selim Bey
"Ben de zihinsel tasarımı özgür bırakmak istedim:)"
Bu yazıda görsel olmaması harika bir seçim olmuş :)
Saygılarımla...
Teşekkür ederim.
Sevgili Selim Hocam,
Konu ile aklımda olanları aktarmaya devam ediyorum.
1) Öncelikle ilk yorumumun başında geçen bir cümlenin yanlış anlaşılabileceğini düşünerek bir açıklama yapmak istiyorum. İlk yorumunda geçen “…Heykel Bölümü mezunu birisi olarak bu konuda en az değerli yazınız kadar söyleyebilecek şeylerim var.” Cümlesindeki “…yazınız kadar…” kısmından kasıt nitelik değil niceliktir.
2) Ayrıca verdiğim örnekler yazınızda belirttiğiniz fikirleri çürütmek için değildi. Sadece konu ile ilgili katkı sağlamak istemiştim.
3) Teoloji’nin dinler tarihi ve birbiriyle etkileşimi olarak düşünürsek ben yine de mesafeli durmaya karşıyım. Zira Kuran bu konuda en güzel örnektir çünkü içinde kendisinden önceki dinlerle ilgili durumları da barındırır. Konuşmanın ve eleştirmenin önündeki çekincelerin mümkün olduğunca ortadan kalkması taraftarıyım.
Bunları belirtmek istedim.
Konuya geri dönersek, aktarmak istediklerim şunlardır;
Tanrı veya dini içerikli tasvirlerinin Batı Heykel Sanatı’nın gelişimindeki rolünü burada vurgulamak gerekiyor. Özellikle Klasik Dönem ve Helenistik Dönem’deki tasvirlerin Mısır Sanatı’nın da etkisiyle çok önemli noktaya ulaştığını ve Rönesans ile daha da anlamlı hale geldiğini belirtmek gerekiyor. Bir sanatçı için bir eseri meydana getirmedeki motivasyonun önemi oldukça büyüktür. Burada kişinin tanrısını tasvir ediyor olması o kişi için en tepe noktadır. Daha büyük bir motivasyon söz konusu değildir diye düşünüyorum.
Aynı durum Afrika Sanatı’daki totemler için de geçerlidir. Bununla ilgili şöyle bir anketod anlatılır;
Afrika Sanatı’nı araştırmak için Avrupa’dan gelen bir sosyal bilimci totemleri yere oturan tabanlarındaki işlemeleri görünce oradaki yerlilere sorar: “ Totemin bu kısmı yere oturuyor ve görünmüyor, neden burasını da işliyorsunuz?”. Cevap anlamlıdır. “İnsanlar görmese de tanrı görür.”
İslam zeminde aynı durum söz konusu değildir tabii ki. Benzeri durum burada mimari için dile getirilebilir. Örnek; Mimar Sinan’ın Ayasofya’nın tam karşısına Süleymaniye Camii’ni yaparken kübbe çapını yarım metre daha geniş yapma konusunda gösterdiği çabadır.
Batı Sanatı resim ve heykel sanatında formasyonunu yani somut sanatı tamamladıktan sonra ancak soyut sanata geçiş yapmıştır. İslam Sanatı ise somut bir dönem yaşamamış işe soyuttan başlamıştır. Bu bir yerde avantaj gibi görünse de somut sanatın dayandığı perspektifin bilimsel tezahürlerinin doğuya geç gelmesine sebep olmuştur. 2.Mahmud döneminde Yeniçeri Ocağı’nın yerine Avrupa tarzında Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adı ile yeni bir ordunun kurulması ile ortaya çıkan yeni askeri yaklaşımlar (perspektif, teknik resim, haritacılık dersleri vs.) çoğu bu okuldan yetişme somut doğa ve insan tasvirleri yapan asker ressamların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Şeker Ahmet Paşa en bilindik örnektir bu konuda. Benzer süreç batıda Rönesans ile gerçekleşmiştir.
Konu doğunun nesneyi olduğu gibi ve kusursuz olarak kabulü ile batının nesnenin neden öyle olduğunu irdelemesi temelinde toparlanabilir.
Velhasıl diyebiliriz ki; insanlık artık geçmişte anlayabilmek ve sahip olabilmek için somutlaştırarak tutsak ettiğini şimdi bozarak/kırarak özgür bırakıyor.
Hem “nitel” hem de “nicel” katkılar için tekrar teşekkürler...
Son iki cümlenin altını çiziyorum:
Konu doğunun nesneyi olduğu gibi ve kusursuz olarak kabulü ile batının nesnenin neden öyle olduğunu irdelemesi temelinde toparlanabilir.
Velhasıl diyebiliriz ki; insanlık artık geçmişte anlayabilmek ve sahip olabilmek için somutlaştırarak tutsak ettiğini şimdi bozarak/kırarak özgür bırakıyor.
Selim Bey,
Yazınızı zevkle okudum..
İşyerinde oda değişimi, dış çekimler vs. nedeniyle cevaplamakta geciktim..
Şimdi de yazınızı cümle cümle değerlendirmek, metni bütünlüğü içinde analiz etmek, sorularınıza tek tek cevap vermek için vaktim yok..
Lütfen beni mazur görünüz!
Beni tanırsınız; Kur'an-ı Kerim'e dayalı düşünürüm.
Heykel konusundaki düşüncelerimi birkaç cümleyle burada ifade etmek isterim:
Heykel yapma yeteneği, insana Allah'ın bir bağışdır. Hz.Süleyman'ın sünnetidir. Heykel sanatı, mabette doğmuştur. Her sanatta olduğu gibi resimde ve heykelde de eser vermek Allah’a şükrü ifa şekillerinden biridir..
Sanat tarihinde büyük heykeltraşları ve şaheserini görüp de insanoğluna bu yeteneğin boşa verildiğini düşünmek, elbette büyük bir yanılgıdır..
Heykel meselesi, Sebe Suresi'nde 12., 13. ve 14. ayetlerde ortaya konmuştur:
“12 - Süleyman'ın emrine de rüzgarı verdik. Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yol idi. Erimiş bakır menbaını da ona sel gibi akıttık. Hem Rabbi'nin izniyle elinin altında cinlerden de çalışan vardı. Onlardan da kim emrimizden dışarı çıkarsa ona ateş azabından tattırırdık.
13 - Onlar, ona mihrablar, timsaller (heykeller) ve havuzlar gibi çanaklar ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlardı. Çalışın ey Davud hanedanı, şükür için çalışın. Ama kullarım içinde şükreden azdır.
14 - Ne zaman ki Süleyman'a ölümü hükmettik, cinlere onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız bir güve böceği yere dayandığı asâsını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkılınca ortaya çıktı ki, cinler eğer gaybı bilir olsalar o zilletli azab içinde bekleyip durmazlardı.”
Hz.Süleyman döneminde bakır işlemesinin geliştiğini öğreniyoruz bu ayetten... Mabet yapımının, dolasıyla mimarinin de geliştiğini haber alıyoruz.. Mihrab, havuz ve heykel yapımında ise zirvelere ulaşıldığını da.. Medeniyeti ve sanatı geliştirmenin Allah'a şükür olduğu da buyruluyor ayrıca..
Bakınız, 13. ve 14. ayetle ilgili olarak, Elmalı Hamdi Yazır neler söylüyor:
“13-14-Burada cinlerin sanatın sırlarını bilen birer sanatkar oldukları da şundan anlaşılıyor. Onlar ona ne isterlerse yaparlardı. Mihrablar ve heykeller.
MİHRAB: "Mif'al" alet ismi ölçüsü olduğu gibi, bir de "midrar" gibi mübalağa (abartma) kipi olur ki, mihrabın esasen bu mânâdan alındığı söyleniyor. Keşşaf'ta denilir ki: Meharib, bayağılıktan korunmuş ve uzak olan şerefli meskenler ve oturulacak yerler demektir. Bunlar onur ve haysiyetle korunduklarından ve savunulduklarından dolayı, "Meharib" ismi ile isimlendirilmiştir. Gerçi burada meharib, mescitlerdir diye de tefsir olunmuştur.
"Temasil" timsal kelimesinin çoğuludur. Timsal, canlı veya cansız bir şeyin biçimine benzer yapılan herhangi bir şekildir. Burada "temasil" melekler, peygamberler ve salih insanların şekilleridir denilmiştir. Halk görsün de onlar gibi ibadet etsinler diye mescitlerde bakırdan, piriçten, sırçadan, mermerden bunların şekilleri yapılırmış. Böyle heykeller yapılmasına Süleyman (a.s.) nasıl izin verdi? diye sorabilirsin. Cevaben derim ki: Tasvir yalan ve zulüm gibi aklın kötü gördüğü şeylerden değildir. Böyle olanlarda şeriatlerin birbirinden farklı hüküm getirmeleri mümkündür. Ebü'l-Âliye'den rivayet olunduğu üzere, o zaman resim yapmak haram kılınmamıştı. Bununla birlikte heykellerin hayvan suretinde olması şart değildir. Ağaç gibi cansız resimleri olması da caizdr. Onun için Razî, yalnız "nükuş" demekle yetinmiştir. "
Evet.. Heykel yapmanın, yalan ve zulüm gibi fiiller yanında değerlendirildiğinde iyilik olduğu açıkca ifade ediliyor. İm ile gösterilen arasındaki fark vurgulanıyor, heykel ve resimin ibadeti imleyebildiği de ortaya konuyor.
Heykel konusunda Kur'anda, dinler tarihinde ve medeniyet tarihinde ilginç bilgiler var.
Aslında elimde büyük bir dosya da var. Kim bilir, belki bir gün konferans vererek veya kitap yazarak heykel konusundaki düşüncelerimi açıklama fırsatı bulabilirim..
Metninize ilişkin düşüncelerimi geniş bir zamanda değerlendirme hakkımı mahfuz tutarak..
Bu kısa bilgiyle gündeminize yeni bir yaklaşım, konuya farklı bir renk ve düşüncelerinize alternatif bir çıkış kapısı sunma umuduyla...
Yürek dolusu sevgi, selam ve dua..
Allah'a emanet olun..
Sevgili Mustafa Yürekli,
Değerli katkıların için çok teşekkür ederim. Hiç bilmediğim yeni ufuklar açtın.
Yorumun devamını sabırsızlıkla bekleyeceğim.
Selam ve sevgiler...
Selim Bey,
İslam'da hoşgörü ve resim sanatına yaklaşımı özetleyen, görsel ağırlıklı bir yazımı burada sizlerle paylaşmak istedim:
Hoşgörü ve Son Akşam Yemeği
Çok teşekkür ederim ilgine...
Tabii benim yazım, günah veya sevap, hoşgörü veya bağnazlık bağlamının epeyce dışında... Zaten konunun teolojik boyutlarını da yeterince bilmiyorum ve daha çok olgulardan hareket ediyorum. Yukarıda, Mustafa Yürekli’nin yorumunda, konunun bu yönüne açıklamalar getiren bilgileri de ilgiyle okudum.
Yazındaki mesaja gelince... Kişisel düşüncemi merak ediyorsan, insanların kendi kutsallarına gösterdikleri özenin şeklini eleştirebilirim, ama kınamam. Bu nedenle, karikatür krizinde gösterilen tepkilerin kabalığı kadar bile bile böyle bir karikatürün çizilmesini de kaba buluyorum. Ayrıca bu karikatüre gösterilen tepkinin nedeni, resim yasağından da öte, Hz. Muhammed’in terörist olarak çizilmiş olmasıydı ki, bunu hoşgörü sınırları içinde değerlendirmek pek mümkün olmasa gerek.
Bir Hindu’nun ineği kutsamasını kendi ölçütlerimiz dahilinde elbette eleştirebiliriz ama, adamın karşısına geçip hayvanın burnunu kulağını mıncıklamamız veya üstüne oturmamız en azından nezaketen hoş olmaz. Bu noktada hoşgörü beklemek de herhalde biraz safdillik olur.
Konulara analitik yaklaşmak kadar soğukkanlılık da önemli... Her kültürün esneme yeteneği farklı yerlerde ortaya çıkabilir. Resimler hoş... Batılı, “İsa’nın Son Yemeği”ni böyle karikatürize edebilir, bizde ise bu esnemeler mesela Ofli Hoca veya Bektaşi fıkralarında kendini gösterebilir.
Değil mi?
Paylaşımın için çok teşekkür ederim.
Sevgiler...
Siz de hoşgörüsüzlüğe karşı fazla hoşgörülü yaklaşmışsınız Selim bey! Bir karikatürden dolayı dünyayı ayağa kaldırmadı mı bağnazlar?
Sevtap Hanım,
İnançsızlık dahil olmak üzere tüm inançlara saygı duymamız, bizim inançlarımıza ya da inançsızlığımıza saygı gösterilmesinin de güvencesidir.
Danimarkalı karikatüristten de bu saygıyı beklemek kadar doğal bir şey olamaz. Ki tarihin en bağnaz Hristiyanları bile bu saygıyı esirgememişlerdir.
Müslümanların tepkisine gelince... Protesto bir haktır, ama bunu cinayete, yakıp yıkmaya vardırmak vahşettir. Buna hoşgörülü falan yaklaşmadım.
Sevgili Goddess Artemis’in “Hoşgörü ve Son Akşam Yemeği” başlıklı yazısı ve bu yazının aldığı yorumları yukarıdaki bağlamdan bağımsız olarak değerlendirdiğimizde pek bir sorun görünmüyor. Ama “karikatür krizi” bağlamında ele alırsak bence bazı sorunlar var. Farklı değinileri ve özgün yaklaşımları nedeniyle Goddess Artemis’i sever ve takip etmeye çalışırım. Bu yazısına ise bazı kayıtlar düşme zorunluluğu hissettim. Sizin yorumunuzdaki “yanlış anlama” nedeniyle ise konuyu biraz daha netleştirmek gerektiğini düşünüyorum:
1.
Tanrı ve Hz. Muhammed resimleri konusunda İslam’ın koyduğu yasak, bu dinin inananlarını bağlar. Bunun, inanmayanlara zararı olmadığına, onların herhangi bir özgürlük alanını kısıtlamadığına göre kimse için bir sorun oluşturmaması gerekir.
2.
Bu yasağın birçok disiplin açısından çeşitli analizleri yapılabilir. İlahiyatçılar, yasağın sınırları falan gibi konuları tartışabilirler. İnananlar da belli bir yoruma göre davranırlar. Yani bir iç meseledir. Antropoloji, sosyoloji, sanat tarihi, estetik gibi başka disiplinler açısından da, yasağın sonuçları gibi alanlarda objektif çalışmalar ve kritikler yapılabilir, ancak hiçbir disiplin inanç boyutunda hüküm ihdas edemez, yasak koyamaz, yasak kaldıramaz.
3.
Danimarkalı karikatürist, bir inanca karşı asgari nezaket kurallarını çiğneyerek saygısız davranmıştır. Bu davranışıyla, Peygamber resmi konusunda duyarlı olan inanç sahiplerini rencide etmiştir.
4.
Bununla da yetinmemiş, Hz. Muhammed’i bir terörist olarak resmetmiştir.
5.
Yani ortada apaçık bir saygısızlık ve hakaret vardır. Hiçbir inanç sahibinden de bu sagısızlığı sineye çekmesini ve hoşgörü göstermesini beklememiz mümkün değildir.
6.
Tabii kastını aşan tepkileri bizim lanetlememiz de en doğal hakkımızdır.
7.
“Son Akşam Yemeği“ne gelirsek... Öncelikle Hristiyan inancında İsa resmi konusunda bir yasak yoktur. Hatta onun resmini yapmak kutsal bir iştir.
8.
Bu resimle ilgili modern manipülasyonları dindar Hristiyanlar’ın yaptığını düşünemeyeceğimize göre, inançlıların kendi içindeki bir hoşgörüden söz etmek mümkün olmaz. Öyleyse, yazıda dile getirilen hoşgörünün, bu manipülasyonlara tepki vermeyen Hristiyanlar olduğunu düşünmek gerekir. (Bu arada, artık azınlıkta kalmış olan kilise cemaatlerinin bunlara tepki verip vermediklerinden de emin değilim.)
9.
Bu durumda, bu tepkisizliğin gerçekten bir “hoşgörü”den mi, yoksa “Hristiyan müminlerin azalması”ndan mı kaynaklandığı konusunda sağlıklı bir cevap veremeyiz.
10.
Buradan “inançsızlığın”, “hoşgörü”yü temin ettiği gibi bir sonuca varmak mümkünse de, bunun “hoşgörü” mü, yoksa “kayıtsızlık” mı olduğu noktasında tereddüte düşmemek mümkün değildir.
Sanırım görüşlerimi biraz daha netleştirmiş oldum.
Yani kısaca, hiçbir hoşgörüsüzlüğe karşı hoşgörü göstermedim. Tabii saygısızlığı da...
Hz. Muhammet'in Hz. İsa ve Meryem tasvirlerini kırmadığı veya yok etmediği bilgisi tamamen yanlıştır. Halbuki O, her tür putu kırmakla görevliydi. Ve görevini eksiksiz olarak yerine getirmiştir. O tasvirleri muhafaza etmesini nasıl yorumlamalıyız peki? Peygamberin sanat sevgisine mi yormalı? Veya Hz. İsa'nın anısına ayıp etmekten mi çekinmiş olabilir? "Elimin altındakiler" ifadesinin, Hıristiyanlar tarafından, Hz. İsa'nın Muhammet tarafından da saygıya değer bulunduğunu göstermesi anlamında uydurulmuş bir Iseviyyet olduğunu hemen belirtmeliyim. Peygamber tabii ki Isa'ya saygı duyuyordu. Bu yüzden Hz. Muhammet put olan her şeyi kırdı ve yok etti. Peygamber Allah'ın emrini yerine getirdi. Mutlak gerçek budur! Ta ki gönüllerdeki putları dahi...
Yukarıda da belirttiğim gibi bu konuda yorum yapabilecek bilgiye sahip değilim.
"Tabii, eğer Tanrı inancına sahip değilseniz zihninizde bir Tanrı tasavvuru da oluşmaz."
Bu ifadenize katılamayacağım. İnsan bir tanrı inancına sahip olmayabilir, ama tanrı tasavvuru sahibi olabilir. Şöyle ki; komşumun anlattıklarından yine komşumun, nasıl bir tanrı tasavvuru olduğunu pekiala soyutlayabilirim. Hatta inanmasam da artık, zihnimde tanrı inancına sahip olanların tanrı tasavvuru olacaktır.
Tasavvurla kastettiğim zihinde beliren bir şekil değil. Semavi din inananları bilirler ki Tanrı insanın zihninde biçimlendirdiği bir şekille meşbu değildir. Tasavvuru Tanrı'nın kudreti ve insanlarla olan vahiy münasebeti olarak ele alıyorum.
Tamam ama, sanırım buna “tanrı tasavvuru“ değil, “komşunun tanrısı tasavvuru“ demek daha doğru olacaktır.
Selim Bey Merhaba,
Meselenin, "kainatta herşeyin, ya özüyle ya da neticesi itibariyle güzel olması", "doğrunun olmadığı yerde güzelin de olamayacağı" ve "hüsnü mücerred" hakikatleriyle sıkı ilşkisi olduğunu düşünüyorum. Bu çerçevede aşağıdaki bahisler muhakkak ilginizi çekecektir:
..Hayır hayır onu söylemek istemiyorum. Baudrillard'ın yapay ekranından söz etmiyorum. Mecaz'dan söz ediyorum. Yerimizin bilincine varma ve bu gerçekliğimizi ifşa etme... Bunu yaratmaz, keşfederiz. Sanatçının bir kâşif olduğunu söyleyebiliriz bu bakımdan. Gerçek içimize doğar ve kalem ona ayna olur. Kalbimizin o makro imgeye ayna oluşu gibi. Bu ampirik algıların fevkinde bir şey... ahlâki bir ilkeye sahip, etik bir çerçeve içindedir. İbn Arabi'nin kelimeleriyle söylersek irfanî himmetle bulunduğumuz yerin dışında doğan bir varlığı keşfetmemiz... Vehim ve hayalimiz hariçte varlığı olmayan sadece kendi muhayyilemizde var olan şeyi nasıl üretiyorsa.
http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=284
Bunun duyusal alanda herkesçe kabul edilen örneği, gölgeyi günışığından ayıran çizgidir, her ne kadar bir çizgi görsek de, haddizatında o, birbirinden ayırdığı iki gerçeklikten dolayı var olur. Aynı şekilde, hayal ve ruhi ya da görülmez dünyayı, cismani ya da görülür dünyadan ayırır, onun tüm kendine özgü özellikle bu ara durumundan çıkar(...) Hayalin en belirgin fonksiyonu cisimsiz/bedensiz olanı cisimleştirmek, cismani olanı ise ruhileştirmek veya inceltmektir.' http://www.sadikyalsizucanlar.net/ozdusunu/iki-temelkavram-hayal-ve-vakia
(Sadık Bey'in eserleri takibi hak ediyor)
Eserinde soyutlama yoluyla zaman ve mekân (perspektif) gerçekliklerinin dayattığı zorunlulukları (kısmen) kıran soyut sanatçı, mutlak zaman ve mekân arayışına girmekle bir anlamda “zamansızlık” ve “mekânsızlık” peşinde koşmaktadır. Böylelikle gelip geçici ve karmaşık bir nitelik arzeden fenomenlerin tâ iç yüzüne inmekte, tesadüf ve kaosun söz konusu olmadığı o muhteşem kanunluluğa, mutlak sükûn ve armoniye şahit olmaktadır. Sanatçı bu temsil ile duyuları aşan bir estetik algıya gönderme yapmaktadır. Çünkü bu eserde “anlık” bir “izlenim” değil, Bakî gerçeklik/ Sermedî güzellik ortaya konmaya çalışılmaktadır...
http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=2758
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=14310&y=DucaneCundioglu
Sifil Hoca da sualim vesilesiyle fıkhi yönünü irdelemişti:
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=489
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=490
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=491
Eskimiş konu, eskimez hakikatler vesilesiyle tazelenmiş oldu artık...
Selam ve sevgiyle...
İbrahim Ergüden
Emek vermişsiniz İbrahim Bey. Katkılar için teşekkür ederim.
Selamlar.
Tanrı Evi'ne sığınan şefkatin rengi | Dücane Cündioğlu
M. Mustafa Çakmaklıoğlu’nun İbni Arabi’yle ilgili bir doktora tezine rastladım: “Hayâl eşyanın en dar kapsamlı olanıdır, çünkü o, hissî ve mânevî şeyleri, nispetleri ve izafetleri ve hattâ Allah’ın celâlini latîf bir şekilde de olsa ancak bir sûret üzere kabul edebilir. Onun hakikati bunu gerektirir, istese de bu hakikatinin dışına çıkamaz. İşte bu şekilde, sûretlerle kayıtlı kalması sebebiyle, hayâlin kapsamı oldukça sınırlı ve dardır. Zîrâ hayâl, mânâyı maddeden soyutlayamaz. Bu sebeple de ilmi süt, bal, şarap ya da inci şeklinde; İslam’ı kubbe ve direk; Kur’an’ı yağ ve bal; dini bağ; Hakk Teâlâ’yı ise insan ve nur sûretinde görür. Dolayısıyla ona en yakın olan şey hislerdir, çünkü sûretleri hislerden alır. Fakat hayâlin sınırlılığı mutlak değildir. Hayâlin hakikati çift anlamlı, çift yönlü olmasından dolayı hem sınırlı, hem sınırsızdır. Hem duyulara yakın somut, hem de soyut anlamlara yakın latîftir. Sûretlere bağlı kalmasından dolayı sınırlı, bu sûretleri sürekli aşarak latîfleştirebildiği için sınırsızdır.”
Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karataş: Hz. Muhammed "Benim resmimi görürseniz ayaklar altına alınız" demiş. Hz. Muhammed'i görsel olarak yaratmak, bence örnek bir modeli tek bir kılıfa sokmak olur ki, bu da çok yanlış. Bence kelime ve anlatımlardan yararlanarak Hz. Muhammed'i herkesin kendi gönlünde canlandırması daha iyi. http://www.yeniaktuel.com.tr/top104,114@2100.html
http://www.turkcebilgi.net/toplum/din-ve-inanc/hz-muhammedin-beden-dili-36119.html
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home