Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Salı, Nisan 03, 2007

| Zaten elitlerle başı hoş olmayan AKP’nin bir de lumpen oylara yönelmesi krizi derinleştirecektir!

GEÇTİĞİMİZ GÜNLERDE MARKETING TÜRKİYE TARAFINDAN 1 NİSAN 2007 TARİHLİ KAPAK KONUSUYLA İLGİLİ OLARAK GÖRÜŞLERİM SORULMUŞ, “AKP, İLETİŞİMDE HANGİ ÖZELLİKLERİYLE ÖNE ÇIKIYOR? İLETİŞİM STRATEJİSİ BAŞARILI MI, BAŞARISIZ MI? NE YAPMALI?” SORULARINA CEVAP VERMEM İSTENMİŞTİ. AŞAĞIDA BU CEVABIN TAMAMINI, ARDINDAN DA MARKETING TÜRKİYE’NİN KAPAK KONUSUNDA YER ALAN TARAFLARIN GÖRÜŞLERİYLE İLGİLİ DEĞERLENDİRMELERİMİ OKUYACAKSINIZ.

Siyasi pazarlar da arz-talep yasaları üzerinde gelişir ve olgunlaşır. Günümüzde, siyasi partilerin pazarlama ve pazarlama iletişimi profesyonelleriyle ilişkilerinin bu ölçüde esnek ve sadakatsiz, parça başı hizmet alımı ve “kolonyalı mendil siparişi” biçiminde olmasının, henüz pazarın olgunlaşmamış bulunmasından ve eski usul bazı yöntemlerin hâlâ iş görebilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum.


Dünyadaki tüm gelişmiş demokratik ülkelerde siyasi pazarlar olgunlaşmıştır. Bu nedenle, buralarda aynen ticari pazarlarda olduğu gibi dönemsel olarak birinci ve ikincinin değiştiği iki büyük pazar aktörü söz konusudur.

Türkiye siyasal pazarının önümüzdeki on yıl içinde “gelişmekte olan pazar” yapısından “olgunlaşmış pazar” yapısına doğru evrilmeye başlayacağını öngörebiliriz. Yani siyasetçiler için; pazarlama, pazarlama iletişimi, siyasi marka ve siyasi pazar üzerinde artık ciddi olarak kafa yormanın zamanı gelmiştir.

Bütüncül bir iletişim stratejisine sahip olmama konusunda AKP’nin de diğer partilerden çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Ancak şu var ki, iletişim adına taktik konularda AKP’nin daha atak ve daha bilinçli bir yapı sergilediğini gözlemliyoruz. En azından önemli günleri kamuoyuyla iletişim kurmanın bir vesilesi olarak hiç ihmal etmediğini söyleyebiliriz. Görsel kimlik standartları ve rehberine sahip ilk parti olarak belli bir iletişim istikrarı gördüğümüz tek parti de şu an için AKP’dir.

Ancak, pazarlama iletişiminden söz edebilmek için, bir partinin pazar, pazarlama, kimlik ve konumlandırma stratejileriyle ilgili çalışmalarının olması kaçınılmazdır. AKP’de böyle bir çaba var mıdır? Ben göremiyorum.

Bir siyasi ürün olarak parti üç unsurdan oluşur; lider, kadro ve program... AKP’de lider dışındaki unsurların liderin gölgesinde kaldığını kabul etmek gerekir. AKP için kimlik algılamasını oluşturan en önemli faktör lider ve muhalefettir. Bir aralar dile getirdiği ve içselleştirmeden çok çabuk unuttuğu muhafazar demokrasi yaklaşımı AKP’nin hiçbir kimlik sorununa çözüm getirmemiştir. Bu nedenle AKP’nin kimliği liderin etkili katkıları yanında, bir hukuk deyimiyle söyleyecek olursak “mefhumu muhalifinden istihraç” şeklinde gerçekleşmektedir. CHP fazlaca laiklik üzerinden muhalefet yaptığına göre AKP’nin çok dindar, Milli Görüş hareketinden koptuklarına göre az dindar, MHP bu kadar topa tuttuğuna göre pek de milliyetçi olmayan bir profile sahip olduğunu çıkarsayabiliyoruz. Ve bu karmaşadan kamuoyunda bir AKP imajı kontrolsüz bir biçimde oluşuyor.

Sağlam bir konumlandırma yapmadan iletişime başlamaksa mümkün değildir.

Siyaset pazarında iddia taşıyan partiler, tüm pazarlama stratejilerini Türk siyaset pazarının ikili yapıya evrileceği öngörüsü üzerine yapmalıdırlar. AKP’nin elde ettiği mevziyi koruması da, hayatiyetini bu ikili yapının bir aktörü olarak sürdürüp sürdüremeyeceğini belirleyecek stratejilere bağlıdır.

Bugün görünen odur ki birçok parti gibi AKP de lumpen oylara gözlerini dikmiştir ve kendisine bu oyları kazandıracağı düşünülen bir reklamcı arayışına girmiştir. Bana göre Türk lumpenliği sınıfsal bir pozisyon değildir. Bunu Marksist terminolojideki lumpenlikle karıştırmamak gerekir. Bana göre bizim lumpenliğimiz, bulunduğu pozisyonla arzu ettiği yer arasındaki boşluğu din, para, Atatürk, bayrak, Allah, milliyetçilik gibi geniş kitleler tarafından dokunulmazlığı olan veya dokunulamayan değerlerle doldurarak ötekine karşı bir kalkan oluşturma şeklinde tezahür eder. Bulunduğu yer konusunda şikayetçi olanların daha çok alt katmanlarda ve varoşlarda yer alması ayrı bir konudur, ama benim tanımım içinde yer alan lumpenlerin sayısı toplumun en üstten en alta tüm katmanlarında küçümsenmeyecek orandadır. Parti de bu boşluk doldurma faaliyetinin bir aracı haline geldiğinde işlevsizleşecek ve kaypak bir tabana sahip olacaktır. Son yıllarda İP’den MHP’ye, CHP’den GP’ye kadar yaşanan geçirgenlik ve geçişkenlikler bunun kanıtıdır. Rekabet, bir iktidar mücadelesi olmaktan, pazar olgunlaştığında iki aktörden biri olarak kalıp kalamama mücadelesine dönüşmek ve tüm pazarlama ve pazarlama iletişimi stratejisi bunun üzerine kurgulanmak zorundadır. Gerisi taktik faaliyetlerden öteye geçmez.

Ayrıca, liderin kimlik konusunda bu ölçüde baskın bir unsur olduğu bir yapıda AKP’nin pazarlama stratejisi ve iletişim adına ne yapması gerektiğini söyleyebilmek, Cumhurbaşkanlığı seçimi netleşmeden mümkün değildir. Çünkü liderin uzaklaşması, partinin kimlik algılamasını değiştirecektir. Belki bugün alt katmanlar yerine üst katmanlarla iletişim kurmak daha doğru görünürken, o zaman daha dengeli bir iletişim stratejisi gerekebilecektir.

AKP’nin elitist bir parti olmaması geniş kitlelerle ilişkisini kurgulama konusunda bugün için kendisine avantaj sağlamıştır. Fakat, elitist olmakla elit olma arasında çok ciddi fark vardır. Elitizm, uzlaşma karşıtıdır ve bence her şeyden önce gayri ahlaki bir tutumdur. Ancak ülke elitleriyle ulusal egemenliğin uzlaşımı önemlidir ve AKP bu konudaki zaafını gidermelidir. Böyle bir zaaf ortadayken bir de lumpen oyları kazanmaya yönelik bir iletişim programı krizi derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Kimileri için son derece önemsiz, kimileri içinse AKP ile ilgili ümit kırıcı bir iletişim sorununu gündeme taşıyarak bitiriyorum. Bilindiği gibi “her şey” Türkçe’de ayrı yazılır ve yazım kuralları açısından tüm otoritelerin kesin mutabık olduğu bir konudur. AKP’nin 3 Kasım seçimlerinden bu yana yanlış imlayla kullandığı “herşey Türkiye için!” sloganının yazılı olduğu panonun önünde Başbakanımız konuşuyor, okullarında okutulan dilbilgisi kitaplarında doğru imlası öğretilen Milli Eğitim Bakanımız konuşuyor, Kültür ve Turizm Bakanımız ve daha nice âkil zevat konuşuyor... Onlarca TV kamerası bu yanlışı milyonlarca kişiye, hem de bu yetkililerin zımni onayıyla gösteriyor. Yıllardır...

Bu düzeltildiğinde iletişim adına ilk doğru adımın atıldığına ve “her şeyin Türkiye için” olduğuna kanaat getireceğim.

Marketing Türkiye’ye gönderdiğim yazı bu kadar... Şimdi de, benim yazımın ardından, Günseli Özen Ocakoğlu ve Ferruh Altun’un imzalarıyla hazırlanan kapak konusunda yer alan ve öne çıkan bazı görüşlerle ilgili kısa değerlendirmeler yapmayı deneyeceğim.

1.
AKP Siyasal İletişimden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Prof. Edibe Sözen’in, AKP’nin Kurban Bayramı’nda kullandığı “Kurban olam ayına yıldızına” başlıklı afişlerle ilgili olarak sorulan soruyu cevaplarken Türkiye’de yükselen bir milliyetçiliğin olmadığını savunarak “Ben ortaya çıkan bu yeni milliyetçiliğin eğitim sistemindeki sorunlardan, ulusal kültürün çok fazla sembollerle ifade edilmesinden ve bu ulusal sembollerin popülerleşmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Popüler kültürün giderek yaygınlaşması ve içine ulusal kültürün sembollerini alması bir milliyetçilik akımı olarak algılanıyor.” diyor. Doğrusu ben, bu ifadeleri çok net olarak anlamadım. Ancak, benim “lumpenlik” olarak adlandırdığım gelişmelere Sayın Sözen’in mesafeli durduğunu algılayabildim.
2.
Yukarıdaki yazımda AKP’nin bir iletişim stratejisi olmadığını söylemiştim. Bir reaksiyon patlaması olarak ortaya çıkan AKP’yi bu bakımdan hoşgörmek mümkündür. Nitekim Arter Reklam Ajansı ve Erol Olçak, partinin görsel kimliği dahil, neredeyse ilçe teşkilatı açılış organizasyonlarına kadar tüm operasyonlarıyla canhıraş bir biçimde ilgilendi. Strateji bir karargah işidir, oysa Arter dur durak bilmeden sahanın ihtiyaçlarını akılcı bir biçimde karşılama derdinde oldu gözlemleyebildiğim kadarıyla... Partide ise Sözen’den önce bu işlerle ne ölçüde ilgilenildiğini bilmiyorum. Taktik çözümler konusunda ise, yukarıda belirttiğim gibi AKP’den başka bir parti yoktu ortalıkta... Cumhuriyetle yaşıt ana muhalefeti düşünsenize... Ne strateji var ne taktik! (Bence Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığına adaylığını koymayacak Sayın Baykal, mevzuyu değiştirin artık!)
3.
Buna karşın Prof. Sözen, iletişim stratejisinin nasıl uygulandığı konusunda öyle parlak açıklamalar yapmış ki, ben bunları bir tespit olmaktan ziyade bir temenni olarak algıladım. Çünkü tezahürlerle anlatılanlar arasında bir paralellik görmekte zorlanıyorum. Yine de bu açıklamalar, Sözen gibi bir profesyonelin genel başkan yardımcısı olarak görevlendirilmesinde ne ölçüde isabet edildiğini göstermeye yetiyor. Şimdiye kadar herhangi bir partide bir iletişim profesyonelinin bu mevkiye getirildiğini hatırlıyor musunuz?
4.
Sevgili Erol Olçak’ın, Ali Taran’ın işe dahil olma ihtimalini gönülsüz kabullendiğini anlıyoruz açıklamalarından... “Türkiye’de hiçbir lider marka Taran’la çalışmadı. Çünkü o birinciye saldırarak yapıyor çalışmasını. Oysa AKP lider bir marka ve Taran’ın saldıracağı bir lider olmayacak karşısında.” diyerek dikkate değer bir analiz yapmış oluyor bence.
5.
Pazarlama ve iletişim stratejilerini tartışmayı bir yana bırakıp uygulamalarla ilgili bir şeyler söyleyecek olursak, benim eleştirdiğim en önemli husus, reklamlarda çok fazla sloganla mesajın dağıldığı, benzerleri çok olan ve her parti tarafından kullanılabilecek olan siyasi söylemlere fazlaca rağbet edildiği, yani reklamların fazlaca “reklam” olduğudur. Ampülle ilgili hiçbir şey söylemeyeyim en iyisi, nitekim fikrin Olçak’a ait olmadığını da biliyorum.
6.
“Reklamcı %2’den fazla kazandıramaz.” diyen Erol Oçak’ın bu ifadesinin, “reklam olmazsa en fazla kaybedeceğimiz %2’dir” şeklinde anlaşılma ihtimali var. Oysa bu, belki konjonktürel bir gerçeğe işaret etmektedir. Ayrıca ben böyle kesinlik ifade eden bir araştırma verisine rastlamadım. Sanıyorum Nuran Yıldız daha yüksek oranlardan söz ediyordu, ama o da bir kaynak göstermemişti. Yine de ben bu oranlarla çok ilgilenmiyorum, çünkü reklamın bir siyasi marka için uzun vadede yapacağı şey, kısa vadede kazandıracaklarının çok çok üstündedir.
7.
Marketing Türkiye’nin kapak yazısından yararlandım, ama yukarıdaki yazımda yer alan görüşlerimi tashih etmemi gerektirecek bir bilgi edinmedim kısaca...
8.
Siyasi iletişimle ilgili yazılarımı nedense hep bir bitmemişlik duygusuyla sonlandırıyorum. Ama mecalim ve ilgim daha fazlasına yetmiyor. Belki “yorum”larda görüşürüz. Bu da bu kadar!

13 YORUM:

Blogger Rüstem Memmmedov yazdı:

Siyasetle daha önceleri çok fazla ilgilenirdim. Sonra benim yapabileceğim bir şey olmadığını görüp bıraktım.
Siyasetçi olarak güvendiğim tek bir insan bile yok. Şimdiye kadar en çok güvenilir, yalnış bile yapsa gerçekten iyi niyetle yapıyor ve vatanı milleti düşünüyor dedğim bir siyasetçi var;Abdullah GÜL. Ama, ona bile tam olarak güvenmiyorum. Yani, güvensizliğim had safhada.

Türkiye'de siyasi durum çok ama çok karmaşık. Ne güzel bizimki:)Kafası falan karışmıyor insanın:)

Sizin yukarıda yazdığınız görüşlerin tamamına katılıyorum ve daha çok da öğrenmiş oluyorum. Ama, bana göre ortada değişmeyen ve bundan sonra da değişmeyecek olan bir durum var; elit, elitist ve lumpen.

Bunun da doğurduğu uydurma (bana göre) bir rejim taraftarı ve rejim karşıtı anlayışlarıı. CHP de filmin "kötü adamı". CHP her konuda artık o kadar başarısız ki, T.C'de tek parti olarak kalsa, yine "tek başına iktidar" olamayacak durumda.
Yabancı birisi olarak, Türkiye'de olaylara ve süreçlere gerçekten siyasi olarak yaklaşmayan, ekonomiyi sırf ekonomik, dış ilişkileri sırf siyaset bilimi ...ve.s yönünden değerlendiren insanları sorsa bana yeni gelen bir yabancı arkadaşım parmağımı katlayarak---bu insanlar diyemem.

Üç senedir burdayım, ben de "siyasileşmiş"im galiba!


Yazı tam zamanına denk gelmiş ve güzel olmuş...

Derin Hörmetle....

Çarşamba, 04 Nisan, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Rüstem,

“Türkiye’de siyasi durum çok karmaşık. Bizim oralarda (Azerbaycan) ne güzel, insanın kafası karışmıyor.” deyince aklıma bir hatıram geldi.

Orta Karadeniz’in şirin bir şehrinde yaşayan rahmetli anneannem, ailesinde çok kaptan olduğu için imparatorluk döneminde gemiyle sık sık İstanbul'a gelen, genç yaşlarında Cuma selamlığında “Padişahım çok yaşa!” diyenler arasında yer alan bir kadındı. Bunları anlatır, biz de keyifle dinlerdik.

Demirel ve Ecevit çekişmelerinin ayyuka çıktığı, Erbakan, Türkeş, Feyzioğlu ve Bozbeyli gibi renkli siyasi kişiliklerin siyasi arenada yer aldığı dönemlerde şöyle derdi:

“Eskiden bir tane padişahımız vardı. Sonra bir tane Gazi Hazretleri... Şimdi ise padişah padişah dolu!”

:)

Çarşamba, 04 Nisan, 2007  
Blogger Rüstem Memmmedov yazdı:

Allah rahmet eylesin anneannenize.

Doğru söylemiş...Bizim eskiden bir Haydar Aliyevimiz vardı, ondan başka da kimse yoktu (görsel olarak vardı, ama ...). Şimdi hem ilah Aliyev var, hem de başkaları...:)

Saygılarla efendim,

Çarşamba, 04 Nisan, 2007  
Blogger Rüstem Memmmedov yazdı:

İlham Aliyev..

Çarşamba, 04 Nisan, 2007  
Blogger MALUM MUHALIF yazdı:

Buna “dil sürçmesi” derler, ama bir de “söyletene bak” diye bir vecize mevcuttur:)

Cuma, 06 Nisan, 2007  
Blogger Emrah Doğu Akay yazdı:

Vatan Gazetesi'nden taze haber:

Ali Taran’dan vazgeçen AKP, seçim kampanyasını yürütmek için ünlü yönetmen Sinan Çetin ile masaya oturuyor. Bu konuda ilk adım da atıldı. Partinin Tanıtım ve Medya İşleri Başkanı Edibe Sözen, Çetin’le temasa geçti. Sözen ve Çetin, bu hafta ilk kez bir araya gelecek. Çetin, geçen ay Zaman’da çıkan röportajında da 2002’de AKP’ye oy verdiğini açıklayıp şöyle demişti: “İnsanoğlu eğer özgür değilse, geri kalan hiçbir şeyin önemi yok. Ben insanlar başörtüsüyle okullara girsin diye AKP’ye oy verdim.”

Bunun yorumunu yapmak bana düşmesin.

Cuma, 06 Nisan, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bu yorumu yapmak bana da düşmesin. Malum Muhalif yapmış:

Bu tartışmayı ilginç buldum. Daha da ilginci AKP’nin adının art arda Ali Taran, Alinur Velidedeoğlu ve şimdi de Sinan Çetin’le (Çetin’e de reklamcı demişler!) yanyana geçmesi... (Bir iki eksik var, onların da adını duyarsak geçit tamamlanmış olacak!) Lumpenlik, elit, elitizm mevzuları bir yana, eğer bu arayışlar gerçeği yansıtıyorsa, AKP, yanına yakıştırdığı reklamcı profili konusunda çok net bir fikre sahip demektir, eğer bir dedikodudan ibaretse güzide basınımızın AKP ile ilgili algısı böyle şekillenmiş anlamı taşır.

Bu arada Arter Reklam’a reva görülen bu “istiskal” (Sözlüğe bakılacaak, bak!) durumu ne kadar ayıp değil mi?


Aşağıda yazının bağlantısı var.

Cuma, 06 Nisan, 2007  
Anonymous Adsız yazdı:

AK Parti'den Sinan Çetin açıklaması

AKP, Tanıtım ve Medya Başkan Yardımcısı Suat Kılıç, reklamcı Ali Taran'la görüşmelerin sona ermesinin ardından yönetmen Sinan Çetin'le reklam ve tanıtıma yönelik bir anlaşma kurmadıklarını bildirdi. 

Suat Kılıç yaptığı açıklamada, bazı gazetelerde AKP ile yönetmen Sinan Çetin arasında reklam ve tanıtım işbirliği yapıldığı izlenimi uyandıracak haberlere yer verildiğini bildirdi. Kılıç, şöyle dedi:

“AKP ile sayın Sinan Çetin arasında reklam ve tanıtıma yönelik herhangi bir işbirliği kurulmamıştır. Son dört yılda Türkiye adına önemli dönüşüm ve değişimlere öncülük eden ve her alandaki icraatlarıyla eşsiz başarılara imza atan AKP, kampanya sürecinde bir paketi veya programı olanların sunumuna açıktır. Diğer yaklaşımlar kamusal etiğe ve basının sorumlu tavrına aykırıdır."

Cumartesi, 07 Nisan, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Anonim, kimin doğru söylediğiyle ilgili bir tetkik gerekiyor sanırım. Aşağıda da Hürriyet’te yer alan bir haber var. Bu arada, böyle önemli bir siyaset haberinin neden magazin servisi menşeli olduğu anlaşılır bir şey mi? Evet, anlaşılır!

AKP devrimci bir parti

6 Nisan 2007
Mevlüt TEZEL / MAGAZİN SERVİSİ

AKP, genel seçimlerde yürüteceği reklam kampanyaları hakkında fikir alışverişinde bulunmak üzere önümüzdeki günlerde ünlü yönetmen ve reklamcı Sinan Çetin ile bir toplantı yapacak.

Sinan Çetin konuyla ilgili şu açıklamada bulundu: "AKP’nin Tanıtım ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Edibe Sözen ile önümüzdeki günlerde bir toplantı yapacağız. Öncelikle fikir alışverişinde bulunacağız." Çetin siyasi fikirlerinin AKP ile uyuşup uyuşmadığı konusunda ise şu açıklamayı yaptı: "AKP’nin yaptığı icraatları beğeniyorum. Ülkemize huzur ve istikrar getirdi. Ben geçtiğimiz seçimlerde istikrar için AKP’yi destekledim ve oyumu bu partiye verdim. Bu seçimlerde de AKP’ye oy vereceğim. Bence AKP devrimci bir parti. AKP’nin ekonomiye ve özgürlüğe bakışıyla devrimci bir parti olduğunu düşünüyorum".

Cumartesi, 07 Nisan, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Nuran Yıldız Hoca’nın bugünkü Sabah’ta yer alan konuyla ilgili yazısını da buraya alalım:

Ali Taran olmadı Sinan Çetin de olmaz

Ankara cumhurbaşkanlığı nedeniyle toz dumanken bu kez de AKPSinan Çetin görüşmesi ortaya çıktı. Size Ali Taran olmaz dedim olmadı. İhtimal, Sinan Çetin de olmaz.
Neden mi? Bir kere Sinan Çetin görüşme için yanlış zamanda girişimde bulundu. Üstelik talep kendisine gelmiş gibi açıklamalar yaptı. Bu tavır bildiğim kadarıyla AKP yönetimini kızdırır. Sinan Çetin her şeyi ben bilirim tavrından vazgeçip İstanbul'da, orta yaşın üzerinde bir iletişim danışmanı tutsa iyi olur. Çünkü böyle çıkılan yol bir yere varmaz.
Üstelik Sinan Çetin'in AKP ile bağlantı kurmak için seçtiği yol da yanlış. Bu da parti yönetimini kızdırmaya yetiyor.
Dahası Sinan Çetin ne reklamcı ne de iletişimci. Siyaset bilgisi bildiğim kadarıyla sokaktaki insan düzeyinde. Yalnızca bir yapımcı. AKP bir film yaptırmak istediğinde Sinan Çetin'e rahatlıkla başvurabilir ama ötesi biraz zor görünüyor.

Pazar, 08 Nisan, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Alper Akcan’ın “Politika ve Pazarlama” yazısı da okumaya değer...

Pazartesi, 09 Nisan, 2007  
Anonymous Murat Buyurgan yazdı:

AKP tek başına kanun çıkartma gücünü kullanarak seçim sistemi, partiler kanunu, dokunulmazlık gibi temel sorunları çözmemiştir.

Hatırladığım kadarıyla eski çürümüş siyasi anlayışı değiştirmek için gelmişlerdi...

Herhalde vakit yetmedi...

Pazartesi, 09 Nisan, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

“Muhalefette doğru söyler, iktidarda şaşar!” anlayışı Türk siyasetinin en temel sorunlarından biri değil midir Muratçığım?

Pazartesi, 09 Nisan, 2007  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home