| Güzellik bizzat mesajın kendisi olur bazan...

Bir reçel reklamı süslüyor ekranları bugünlerde... Lalin. Uzatmayacağım, kuşaktaki diğer reklamlardan ışık, renk, açı, derinlik, kurgu ve kadraj bakımdan kendisini ayırdığını siz de farketmiş olmalısınız. Reklam ajansı Filadam, yönetmen Koray Demir.
Yiyecek içecek kategorisinde uzmanlaşmış reklam filmi yönetmeni hatırlamıyorum ülkemizde... İtalya, Fransa ve İngiltere’de bu işin üstadı görüntü yönetmenleri var. Birçok Türk reklam filminde de bu görüntü yönetmenleri kullanılır genellikle... İşine özen gösterenler tarafından tabii! Zaten onları hemen farkedersiniz.
Koray Demir’le daha önce Kenton için iki film de biz yapmış ve sonuçlardan gerçekten memnun kalmıştık. Görünen o ki, Koray her geçen gün bu işin ülkemizdeki öncüsü olma yolunda sanatını geliştirerek ilerliyor.


Güzelliğin, bizzat mesajın kendisi olmasına karar verdiğimizde, reklam filminin stratejik önemi daha da hayati hale gelir. Eğer çözüm ortağınız olarak doğru yönetmeni seçmezseniz, mesajın ve yaratıcı düşüncenin filmsel iletiye dönüştürülebilmesi konusunda duvara toslar, anlatı biçimi ve görsel üslup seçiminde tüm projeyi zaafa uğratırsınız. Ve mesaj buhar olur, uçar.
Reklam ajansını tercihinden, Koray Demir’i de gösterdiği performanstan dolayı kutlarım.


Lalin, ailenin çeşitli varisleri tarafından ortak kullanımda olan Güllüoğlu’nun, kendini Faruk Güllüoğlu olarak ayrıştırmış varisine ait yeni bir marka... Marka ismi başarılı... Oradan mı alındı bilmiyorum, ama Farsça yakut kırmızısı anlamında... E, reçelin hakim renk yapısına uygun düşüyor. Bu anlamı kimse bilmese de sözcüğün fonetiği ve çağrışımları iyi...
Reklam filminden görebildiğim kadarıyla ambalaj tasarımları başarılı... (Burak Sipahi’nin işi mi, ne?) Kavanoz tasarımları da özgün gibi duruyor, en azından bizim reçelcilerin ortak kullanımında olan kavanozlar değil... Reçeller de iyidir herhalde.
İşi bilen bir reklam ajansının bir projeye nasıl hayat verdiğinin iyi bir kanıtı olarak gördüm bu işi. Marka isminden etiketine, kavanozundan reklam filmine kadar... Dikkat edin, bu saydıklarımdan hangisini dışarı çıkarsanız proje göçüverir. Bu noktada, reklamverenin ajansa tanıdığı fırsat, kendisi için de fazlasıyla fırsata dönüşmüş durumda...
Bu arada, yazıdaki tüm görüşlerimi, reklam ajansının sahibi ve işin kreatif direktörü dostum Uğur Alparslan’la hiç görüşmeden dile getirdiğimi, çünkü amacımın değerlendirmelerimi dışarıdan izleyen bir göz olarak yapmak olduğunu belirtmiş olayım. İtirazı olursa, bildirir nasıl olsa!

Tabii ki müşteriden kaynaklı olarak reklam ajansının çözemediği/çözemeyeceği iki sorun var.
Bunlardan biri işin içine arkadan kameraya el sallar şekilde olsa da tahin helvası falan karıştırılması odağı gereksiz yere dağıtmış. Lalin, keşke şekerleme ürünleri markası olmaya soyunmak yerine, odağı daraltıp reçel markası olarak konumlandırsaydı kendisini... Reçelde rakip tanımazdı.
İkincisi ise, “Nutymax’i en çok Şölen yiyor!..” başlıklı yazımda da eni konu incelediğim gibi burada da Lalin’i en çok Güllüoğlu yiyor!..
Marka ve alt marka ilişkisinde bazan karşılıklı değerler çatışması yaşanır. Daha önce hepsini aynı torbaya doldurma stratejisi uygulan Ülker, markasının özellikle onlu yaş gruplarında fazlaca konservatif bir algıya sahip olduğunu farketmiş olacak ki, bence çok doğru bir stratejisiyle Cola Turka başta olmak üzere bazı güçlü ürünlerinde Ülker’i kulllanmaktan vazgeçerken, takipçilerin ne yazık ki bir süre daha Ülker’in eski stratejisini taklit etmeye devam edecekleri anlaşılıyor.
Marka algılarıyla ilgili elbette araştırmalar yaptırmak, bu şekilde sağlıklı sonuçlara ulaşmak gerekir. Ancak Güllüoğlu, varisler tarafından ortak kullanılan, benim ‘yedi kocalı Hürmüz’ şeklinde isimlendirdiğim markalardan biri olarak yönetilmesi mümkün olmayan, bir varisin yapacağı vahim bir hatanın birleşik kaplar modeline uygun olarak tüm yapıya sirayet edeceği son derece riskli bir zemindir. Hadi, bunu geçelim, İstanbullular için “hakiki”sinin Karaköy’de olduğu söylenen, diğerlerine biraz kuşkuyla bakılan bir baklavacı markası sonuçta... Oysa Lalin’in bizim algılarımıza yerleştirmeye çalıştığı değerler bambaşka ve Güllüoğlu’nun değerleriyle çatışma halinde... Ajansın bunun farkında olduğu belli, çünkü filmde Gülloğlu’nu seslendirmemiş, sadece logo olarak yer alıyor. Ama bu durum, ekranlardan bir görsel şölen sunan Lanin’in filmini izledikten sonra seyircide bir hayal kırıklığı yaşatıp “Aaaa, Güllüoğlu’ymuş be!” dedirtmekten alıkoymuyor.
Ancak, özellikle bunun gibi aile şirketlerinde, şirket sahiplerinin markalarına olan mesafesi çok yakın olduğu için ciddi görme sorunları kaçınılmaz olarak tüm iş, marka ve iletişim stratejilerini özürlü hale getiriyor. Maalesef.
Uğur Alparslan’ı, Koray Demir’i ve emeği geçen tüm arkadaşları, bu arada sözünü ettiğim özürlere rağmen Faruk Güllüoğlu’nu tebrik etmek istiyorum. Örnek vaka konumunda bir iş kotardıkları için...
















16 YORUM:
Selim abi,
Önce inceleme için teşekkürler.
Sonra reklam çok güzel. Burada yer verdiğin fotoğraflar mesela, dünyaca ünlü tatlı ya da gurme dergilerinden alıntı gibi duruyor. Hepsinde şahane kompozisyonlar yakalanmış.
Mesela ben mümkün değil reçel yemem, ancak seyredince canım çekti, yemedim ayrı konu.
Hoşuma gitmeyen tek şey görsel anlatım kusursuza yakınken (kusursuz değildir diye böyle yazdım, yoksa kusur bulduğumdan değil), renklerle, açılarla ve objelerle insanı içine çekerken, sözlü kısımları biraz soğukmuş gibi geldi bana. Ancak anlatamıyorum nedenini, içime sinmedi diyebilirim en fazla.
Eşşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek gibi olmasın ama ben sanki bu markayla tatlı soslarına da zıplanacağına ilişkin izlenimler alıyorum. Yapmazlarsa iyi tabii ki.
Saygılar...
Selim abi'nin beğenilerinin tümüne katılıyorum ve bir kaç gündür kıyas yapmak adına gündemimde olan bu reklam için verdiği (benim yapamayacağım şekilde) doyurucu izahat için çok teşekkür ederim..
"Güllüoğlu" Lalin'i yiyor konusunda da söylediğinizin özünü anlamak ve katılmakla birlikte, şu tespitlerimi de paylaşmak isterim.. Öncelikle Başta Helva olmak üzere reçel vb. ürünlerle bir süredir pazarda raflara girmiş olan Lalin markası,ambalajlarının üzerinde Güllüoğlu markasını (göğsünü gere gere) kullanıyor. Belkide pazarda tutunabilmek için şu anda en güçlü silahının bu olduğunu düşünüyor,direk ve sadece lalin olarak girmiş olsa ve biz aslında Güllüoğlu'yuz (Faruk)ama bu durumu ambalaj da vurgulamak istemiyoruz dese, dağıtıcı firma bulmaktan tutun da marketlere girişlere kadar uzanan süreçte daha fazla zorlanacaklarını düşündüler..
Bu türde/çapta markaların oluşumu ve büyümeleri beraberinde reklamın etkileri lokasyon olarak ilk etapta daha çok İstanbul ve çevre bölgeleri olarak genişlediği için Güllüoğluna İstanbul' dan aşina olan hedef kitleye nüfuz etmenin daha kolay olacağını düşünmüş olabilirler, kendilerini ifade etme ve kabullendirme çabalarına "güllüoğlu" isminin katkı sağlayacaklarına inandıkları için bu yolu seçtiklrini düşünüyorum..
Yanılıyorda olabilirim, bu tür analizlere hiç gerek olmadan tamamen duygusalca aynı markayı kullanan diğer aile fertlerine/firmalarına karşı markayı tüketiciler nezrinde sahiplenmede bir adım öne çıkma ve veya bir şekliyle güç gösteriside olabilir..
Saygılarımla,
Mustafa
http://keskinfikir.blogspot.com
Teşekkürler Bülentçiğim, eleştirilerine belki ajans cevap verir.
Sevgili Mustafa, sektör itibariyle bulunduğun yerden bakıldığında elbette doğru bir açı ortaya koymuş oluyorsun. Ancak bunlar konjonktürel ve taktik konulardır ve birçok üretici, bazan imkansızlıktan, bazan kendilerince uyanıklıktan, bazan da bilgisizlikten kısa vadeli çıkarlar uğruna inanılmaz fırsatları teperler.
Elbette belli bir bilinirliği olan hazır bir yapı üstüne kaçak kat inşa etmek çok daha avantajlı ve kolaydır. Yeni bir arsa, hafriyat, temel, alt yapı maliyetlerine girmeden, hatta zaman tasarrufu sağlayarak eski bir yapı üzerine plaza inşa etmeye kalkarsan o yapının plazayı taşıyabileceğine emin olmalısın. Bu mümkün mü? Uzun vadede hayır!
Odaklanma konusu ayrı bir tartışma konusu, uzatmamak için şimdi girmeyelim. Marka genişlemesiyle ilgili olarak “Marka genişlemesi, altın yumurtlayan tavuğu boğazlama teşebbüsünden başka bir şey değildir!” başlıkla bir yazı da kaleme almıştım.
Bu vakadaki belki daha önemli sorun ise Güllüoğlu’nun ortak kullanımda bir marka olmasıdır. Bilebildiğim kadarıyla “marka ortak kullanımı” bir Türk mucizesidir. Babanın vefatından sonra işletme bütünlüğünü bir şirket olarak koruyamayan varislerin her birinin ayrı bir şirket olarak markayı kullanmaları üzerinde yürüyen bir sistemdir bu... Güllüoğlu’yla birlikte ilk aklıma gelenler Koska, Seyidoğlu ve Vefa Bozacısı... Nedense hep tatlıcılar:) Belki birkaç tane daha vardır. Mesela Hacı Bekir’in durumunu bilmiyorum.
Bu markalar tek bir şirket altında birleşemediklerine göre ileride “kullanıcı” sayısının artacağını öngörebiliriz. Mevcut varis yapısı bile markanın yönetimini imkansız hale getirirken ileride yapının ne kadar karmaşıklaşacağını tahmin etmek hiç zor değildir.
“Yedi kocalı Hürmüz” benzetmesi şaka değil... Benzetme hoşgörülsün, ama bir kadının birçok kocası olmaz. Kadın hamile kalsa çocuğun kimden olduğu belli olamayacağı gibi o çocuğun da vay haline!..
İşinde ciddi olan marka varislerinin ya markayı diğer varislerden satın alma yoluna gitmesi (ki bunun pek mümkün olmadığı görülüyor) ya da markayı bir yandan tepe tepe kullanıp diğer yandan ufak ufak başka bir araziye konuşlanması, diğer varislerden birinin veya birkaçının markayı sabote etme ihtimalini gözden ırak tutmaması, böyle bir şey olduğunda da hemen oradan tamamen yeni araziye tüymesi en mantıklı yol görünüyor. Ayrıca markanın sabote edilmesine de gerek yoktur, verasetin genişlemesi zaten böyle bir sonuç doğuracaktır.
Konuya raf bedelleri, distribütörler, kanallar ve perakende noktaları zaviyesinden bakarsak belki bugünü kurtarır, ama geleceği feda ederiz Sevgili Mustafa...
Benim anlatmak istediğim bu. Dinleyene ve anlayana...
Saygıdeğer Selim abim, kendi adıma seni hep dinliyor ve anlamaya çalışıyorum..:)
Emin olun bu kıymetli yazınızı ve tespitlerinizide etkileşim içinde olduğum bir çok firmanın yönetim kuruluna ulaştıracağım, bunları duymaya ihtiyacımız var..
Saygılarımla,
Mustafa
Güllüoğlu konusu daha önce de kafama takılmıştı.Reçelleri ile değil, farklı "oğul" adları ile "baba" adının kullanılması...
Güllüoğlu Selim beyin de yazdığı gibi Koska, Seyidoğlu, Hacı Bozan oğulları ile birlikte anılan bir marka. Koska helvacıdır,"Koska Baklacavısı" olarak hiçbir yerde yazmaz. Ama, tabii ki bütün şubelerinde her türlü baklava tatlı çeşitlerinin görebilirsiniz. Seyidoğlu baklavacıdır, ama o da her türlü helva çeşidi ve reçeler üretir. Koska da aynen. Hacı Bozan biraz daha üst kesime hitap eder bildiğim kadarıyla. Ayrıca, Hacı Bozan Oğulları adıyla kebap-restoran bile işletiyorlar.
Güllüoğlu bildiğim kadarıyla en güzel baklava ustası. Faruk Güllü'yü kastediyorum. Azerbaycan'da da Faruk Güllü'ye ait Güllüoğlu baklacavısı var. Ve faaliyetleri iyi olduğu için ikinci büyük şubesini açtı...
Koska dışında adını saydığım diğer baklavacılar artık sabah kahvaltıları, pizza, hacı-bozan kebap ve.s işine de başlamışlar. Yani, işler bir helva, baklava, nuriye reçel çerçevesinden çoktan çıkmış.
Baklava tülerinde ürün geliştirme konusunda da en ileri giden yine Güllüoğludur. Diyetik ürünleri var. Ben almasam da var olduğunu biliyorum.
En başarısız ürünleri bence meyveli tahin helvaları. Yeni, geliştirmişler.
İlk önce Güllüoğlunun ardından da Seyidoğlunun Ülker2, Ülker3 gibi "adlar" alacağı konusuna inanıyorum.
Reçel'de Güllüoğlu adını kullanılmasını muhtemelen "Güllüoğlu artık bir markadır ve reçelde de gayet güzel müşteri bulur" düşüncesiyle karar vermişler. Bana öyle geliyor daha doğrusu.
Neyse ki, Güllüoğlu bir ad koymuş yeni doğan çocuğuna, Seyidoğlu ve Koska onu bile yapmamış, babanın adını çocuğa da koymuşlar "Seyidoğlu", "Koska" diye....
Güzel yazı olmuş Selim bey.
Yorumlarda güzelliğe renk katmış..
Teşekkürler.....
Dinleme ve anlama konusu seninle ilgili değildi Mustafa... Yine de teşekkür ederim.
Katkılar için sağol Sevgili Rüstem.
Tatlı sevmem, reçel hiç yemem. Ama gelin görün ki bu reklam çıktığı zaman kendimi bu görüntülerden alamıyorum ve inanın ağzım sulanıyor. Yayında ve yayımda emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. :)
Sağol Hocam. Sen yine de bir Lalin al da tadına bak. Bu kadar gevezelikten sonra bir faydam dokunmuş olsun.
Reklam öldü diyenlere ne diyelim bu arada?
Komple başarılı branding örneği yapanların ellerine sağlık, bu degerli bilgileri paylastigin icin tesekkurler Selim Tuncer. Ambalaj tasarımı konusundaki titizliğinden dolayı ajansa ve firmaya ayrıca tebrikler.
Bu arada Güllüoğlu'nun da artık bir re-branding yapma zamanı geldiğini düşünüyorum. Lalin logosunda üst marka olarak duruşu bile amatör bir görüntü veriyor.
Sevgili Selim Bey,
Yazınızı büyük bir keyifle okudum, açık yürekli övgüleriniz için teşekkür ederim. Reklam stratejisi, uzmanlığım dışı olduğu ve eleştirilerin ilgili muhatabı olmadığım için bir şey söyleyemem.
Ama yönetmenliğini yaptığım reklam filmi konusunda birkaç kelam etmek isterim. Food&Booze'un art arda gelen lezzet planlarından bir armoni oluşturarak inşa edilen bu tür filmlerini ülkemiz ekranlarında sıklıkla görmediğimiz aşikar. Nadir olarak gördüklerimizin iyileri de Daniel Fauchon, David Wynn-Jones ve Alberto Zabban gibi türün dünyaca ünlü ustaları tarafından çekilen filmlerdir. Türkiye'de reklam filmi yönetmenleri, uzmanlık alanı gibi bir ayrıma gitmediği -gidemediği- için bu filmler herkesin girmeye kolay cesaret edemeyeceği bir alan olarak kalmakta. Ve bunun tabi sonucu olarak konudaki çözüm ortakları hep ülke dışında aranmakta. Bu film Türkiye'de de yurtdışı ayarında bu tür işlerin çıkabileceğinin kanıtı olacaktır. Üstelik çok daha ekonomik koşullarda. Bu direnci kırmak için önümüzdeki ay sadece ‘food&booze’ reklamlarından oluşan ayrı bir showreel yayınlıyorum. Son bir buçuk yılda sizinle birlikte başladığımız Kenton Muffin, Kenton KrepYap ve Duru filmlerinden sonra yaz başında yayına başlayacak olan Kızılay Meyveli Soda ve Güllüoğlu Lalin de tamamen lezzet planlarından oluşan filmler oldu.
Bu yanlış algı seline kapılmayan ve projenin başından itibaren bana olan inancını her fırsatta dile getiren Filadam'ın başkanı sevgili Uğur Alparslan'a, markanın sahibi Faruk Güllü'ye ve marka danışmanımız Haşim Çakmak'a teşekkürü bir borç bilirim.
Bu arada tüm bu filmlerde birlikte çalıştığım sevgili görüntü yönetmenim Kamil Çetin'i de anmadan geçmek istemem. Başarılı her iş, yönetmenin "inanç"la bir araya getirdiği bir ekibin eseridir. Kağıtlara ruhundan üfleyen ve onları film yapan tüm insanlar adına saygılarımla...
Koray Demir
Director
Sayın Selim Tuncer,
Uzun süredir yazılarınızı severek okuyorum. Sıradan bir tüketici olarak, maruz kaldığımız reklam borbardımanı içinde, arka tarafta ne işler döndüğünü sayenizde biraz anlar oldum.
Lalin reklamı hakkında söylemiş olduğunuz herşeye katılıyorum, kesinlikle harika bir görünüm. Starateji konusunda herhangi bir yorum yapabilecek yetkinlikte değilim, ancak reklamı seyrederken bana düşündürdüklerini size iletmek istedim.
Film başlar: "Aman allahım ne kadar şık. Bizden böyle şeyler çıkmaz (ne önyargıymış ama)."
'Dünyanın reçeli' veya benzer bazı sözler duyulur/görülür: "Hangi yabancı firma Türk reçeli işine el atmış acaba (bizden küresel bir marka çıkamaz, dünyanın reçeli söz konusu olduğuna göre kesin yabancı bir firma). Elin hazır reçeli, annemin reçelinin yerini tutar mı? A-aa helva da yapıyolarmış. Of çok lezzetli görünüyor (ağzımın suyunun damladığı kısım). Aman kim bilir tadı neye benziyodur (burnumun kıvrıldığı kısım)."
Güllüoğlu logosu görünür: "Haaaa bizim Güllüoğluymuş (ellerin reçelimize bulaşmadığını anladığımız, içimizin rahatladığı kısım)."
Övgüler ve yorum için teşekkür ederim. İsim bildirmeme çekingenliğini pek anlayabiliyor değilim yalnız:)
Sevgili Koray Demir, açıklamaların için teşekkür ederim.
Bu arada görüntü yönetmeni Kamil Çetin'i anmayı ihmal etmiş olmam bağışlanır gibi değil. Bana küsmemiştir değil mi?
Elimde "reklamcıdan" temiz bir Crysler var, çok az yakıyor, ister misin Kamil? :)))
Bu arada şu alıntıyı buraya kayıt düşeyim:
“Kategorinizde uygulanabilir olan tek dersin, aynı kategoride faaliyet gösteren diğer şirketlerden öğrenilen dersler olduğuna dair peşin hükümlü düşünceye dayanarak, markanız için geçerli olabilecek tüm olasılıkları safdışı bırakmaya marka miyopluğu denir.”
Mike Moser, Marka Yaratmanın Beş Adımı, MediaCat, 2003.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bir Bağlantı Yarat
<< Home