Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Cuma, Mart 23, 2007

| Güzellik bizzat mesajın kendisi olur bazan...

“Bu reklamın yu-es-pi’si ne oluyor şimdi arkadaşlar?” başlıklı yazımda demiştim ki: “İyilik ve güzellik, ‘neyi nasıl söylediğiniz’i belirlemesi yanında, zaman zaman ‘ne söylediğiniz’in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür.”


Bir reçel reklamı süslüyor ekranları bugünlerde... Lalin. Uzatmayacağım, kuşaktaki diğer reklamlardan ışık, renk, açı, derinlik, kurgu ve kadraj bakımdan kendisini ayırdığını siz de farketmiş olmalısınız. Reklam ajansı Filadam, yönetmen Koray Demir.

Yiyecek içecek kategorisinde uzmanlaşmış reklam filmi yönetmeni hatırlamıyorum ülkemizde... İtalya, Fransa ve İngiltere’de bu işin üstadı görüntü yönetmenleri var. Birçok Türk reklam filminde de bu görüntü yönetmenleri kullanılır genellikle... İşine özen gösterenler tarafından tabii! Zaten onları hemen farkedersiniz.

Koray Demir’le daha önce Kenton için iki film de biz yapmış ve sonuçlardan gerçekten memnun kalmıştık. Görünen o ki, Koray her geçen gün bu işin ülkemizdeki öncüsü olma yolunda sanatını geliştirerek ilerliyor.



Güzelliğin, bizzat mesajın kendisi olmasına karar verdiğimizde, reklam filminin stratejik önemi daha da hayati hale gelir. Eğer çözüm ortağınız olarak doğru yönetmeni seçmezseniz, mesajın ve yaratıcı düşüncenin filmsel iletiye dönüştürülebilmesi konusunda duvara toslar, anlatı biçimi ve görsel üslup seçiminde tüm projeyi zaafa uğratırsınız. Ve mesaj buhar olur, uçar.

Reklam ajansını tercihinden, Koray Demir’i de gösterdiği performanstan dolayı kutlarım.



Lalin, ailenin çeşitli varisleri tarafından ortak kullanımda olan Güllüoğlu’nun, kendini Faruk Güllüoğlu olarak ayrıştırmış varisine ait yeni bir marka... Marka ismi başarılı... Oradan mı alındı bilmiyorum, ama Farsça yakut kırmızısı anlamında... E, reçelin hakim renk yapısına uygun düşüyor. Bu anlamı kimse bilmese de sözcüğün fonetiği ve çağrışımları iyi...

Reklam filminden görebildiğim kadarıyla ambalaj tasarımları başarılı... (Burak Sipahi’nin işi mi, ne?) Kavanoz tasarımları da özgün gibi duruyor, en azından bizim reçelcilerin ortak kullanımında olan kavanozlar değil... Reçeller de iyidir herhalde.

İşi bilen bir reklam ajansının bir projeye nasıl hayat verdiğinin iyi bir kanıtı olarak gördüm bu işi. Marka isminden etiketine, kavanozundan reklam filmine kadar... Dikkat edin, bu saydıklarımdan hangisini dışarı çıkarsanız proje göçüverir. Bu noktada, reklamverenin ajansa tanıdığı fırsat, kendisi için de fazlasıyla fırsata dönüşmüş durumda...

Bu arada, yazıdaki tüm görüşlerimi, reklam ajansının sahibi ve işin kreatif direktörü dostum Uğur Alparslan’la hiç görüşmeden dile getirdiğimi, çünkü amacımın değerlendirmelerimi dışarıdan izleyen bir göz olarak yapmak olduğunu belirtmiş olayım. İtirazı olursa, bildirir nasıl olsa!


Tabii ki müşteriden kaynaklı olarak reklam ajansının çözemediği/çözemeyeceği iki sorun var.

Bunlardan biri işin içine arkadan kameraya el sallar şekilde olsa da tahin helvası falan karıştırılması odağı gereksiz yere dağıtmış. Lalin, keşke şekerleme ürünleri markası olmaya soyunmak yerine, odağı daraltıp reçel markası olarak konumlandırsaydı kendisini... Reçelde rakip tanımazdı.

İkincisi ise, “Nutymax’i en çok Şölen yiyor!..” başlıklı yazımda da eni konu incelediğim gibi burada da Lalin’i en çok Güllüoğlu yiyor!..

Marka ve alt marka ilişkisinde bazan karşılıklı değerler çatışması yaşanır. Daha önce hepsini aynı torbaya doldurma stratejisi uygulan Ülker, markasının özellikle onlu yaş gruplarında fazlaca konservatif bir algıya sahip olduğunu farketmiş olacak ki, bence çok doğru bir stratejisiyle Cola Turka başta olmak üzere bazı güçlü ürünlerinde Ülker’i kulllanmaktan vazgeçerken, takipçilerin ne yazık ki bir süre daha Ülker’in eski stratejisini taklit etmeye devam edecekleri anlaşılıyor.

Marka algılarıyla ilgili elbette araştırmalar yaptırmak, bu şekilde sağlıklı sonuçlara ulaşmak gerekir. Ancak Güllüoğlu, varisler tarafından ortak kullanılan, benim ‘yedi kocalı Hürmüz’ şeklinde isimlendirdiğim markalardan biri olarak yönetilmesi mümkün olmayan, bir varisin yapacağı vahim bir hatanın birleşik kaplar modeline uygun olarak tüm yapıya sirayet edeceği son derece riskli bir zemindir. Hadi, bunu geçelim, İstanbullular için “hakiki”sinin Karaköy’de olduğu söylenen, diğerlerine biraz kuşkuyla bakılan bir baklavacı markası sonuçta... Oysa Lalin’in bizim algılarımıza yerleştirmeye çalıştığı değerler bambaşka ve Güllüoğlu’nun değerleriyle çatışma halinde... Ajansın bunun farkında olduğu belli, çünkü filmde Gülloğlu’nu seslendirmemiş, sadece logo olarak yer alıyor. Ama bu durum, ekranlardan bir görsel şölen sunan Lanin’in filmini izledikten sonra seyircide bir hayal kırıklığı yaşatıp “Aaaa, Güllüoğlu’ymuş be!” dedirtmekten alıkoymuyor.

Ancak, özellikle bunun gibi aile şirketlerinde, şirket sahiplerinin markalarına olan mesafesi çok yakın olduğu için ciddi görme sorunları kaçınılmaz olarak tüm iş, marka ve iletişim stratejilerini özürlü hale getiriyor. Maalesef.

Uğur Alparslan’ı, Koray Demir’i ve emeği geçen tüm arkadaşları, bu arada sözünü ettiğim özürlere rağmen Faruk Güllüoğlu’nu tebrik etmek istiyorum. Örnek vaka konumunda bir iş kotardıkları için...

16 YORUM:

Anonymous Bülent Akgül yazdı:

Selim abi,

Önce inceleme için teşekkürler.

Sonra reklam çok güzel. Burada yer verdiğin fotoğraflar mesela, dünyaca ünlü tatlı ya da gurme dergilerinden alıntı gibi duruyor. Hepsinde şahane kompozisyonlar yakalanmış.

Mesela ben mümkün değil reçel yemem, ancak seyredince canım çekti, yemedim ayrı konu.

Hoşuma gitmeyen tek şey görsel anlatım kusursuza yakınken (kusursuz değildir diye böyle yazdım, yoksa kusur bulduğumdan değil), renklerle, açılarla ve objelerle insanı içine çekerken, sözlü kısımları biraz soğukmuş gibi geldi bana. Ancak anlatamıyorum nedenini, içime sinmedi diyebilirim en fazla.

Eşşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek gibi olmasın ama ben sanki bu markayla tatlı soslarına da zıplanacağına ilişkin izlenimler alıyorum. Yapmazlarsa iyi tabii ki.

Saygılar...

Cumartesi, 24 Mart, 2007  
Blogger Mustafa Avcı yazdı:

Selim abi'nin beğenilerinin tümüne katılıyorum ve bir kaç gündür kıyas yapmak adına gündemimde olan bu reklam için verdiği (benim yapamayacağım şekilde) doyurucu izahat için çok teşekkür ederim..

"Güllüoğlu" Lalin'i yiyor konusunda da söylediğinizin özünü anlamak ve katılmakla birlikte, şu tespitlerimi de paylaşmak isterim.. Öncelikle Başta Helva olmak üzere reçel vb. ürünlerle bir süredir pazarda raflara girmiş olan Lalin markası,ambalajlarının üzerinde Güllüoğlu markasını (göğsünü gere gere) kullanıyor. Belkide pazarda tutunabilmek için şu anda en güçlü silahının bu olduğunu düşünüyor,direk ve sadece lalin olarak girmiş olsa ve biz aslında Güllüoğlu'yuz (Faruk)ama bu durumu ambalaj da vurgulamak istemiyoruz dese, dağıtıcı firma bulmaktan tutun da marketlere girişlere kadar uzanan süreçte daha fazla zorlanacaklarını düşündüler..

Bu türde/çapta markaların oluşumu ve büyümeleri beraberinde reklamın etkileri lokasyon olarak ilk etapta daha çok İstanbul ve çevre bölgeleri olarak genişlediği için Güllüoğluna İstanbul' dan aşina olan hedef kitleye nüfuz etmenin daha kolay olacağını düşünmüş olabilirler, kendilerini ifade etme ve kabullendirme çabalarına "güllüoğlu" isminin katkı sağlayacaklarına inandıkları için bu yolu seçtiklrini düşünüyorum..

Yanılıyorda olabilirim, bu tür analizlere hiç gerek olmadan tamamen duygusalca aynı markayı kullanan diğer aile fertlerine/firmalarına karşı markayı tüketiciler nezrinde sahiplenmede bir adım öne çıkma ve veya bir şekliyle güç gösteriside olabilir..

Saygılarımla,
Mustafa
http://keskinfikir.blogspot.com

Cumartesi, 24 Mart, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkürler Bülentçiğim, eleştirilerine belki ajans cevap verir.

Cumartesi, 24 Mart, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Mustafa, sektör itibariyle bulunduğun yerden bakıldığında elbette doğru bir açı ortaya koymuş oluyorsun. Ancak bunlar konjonktürel ve taktik konulardır ve birçok üretici, bazan imkansızlıktan, bazan kendilerince uyanıklıktan, bazan da bilgisizlikten kısa vadeli çıkarlar uğruna inanılmaz fırsatları teperler.

Elbette belli bir bilinirliği olan hazır bir yapı üstüne kaçak kat inşa etmek çok daha avantajlı ve kolaydır. Yeni bir arsa, hafriyat, temel, alt yapı maliyetlerine girmeden, hatta zaman tasarrufu sağlayarak eski bir yapı üzerine plaza inşa etmeye kalkarsan o yapının plazayı taşıyabileceğine emin olmalısın. Bu mümkün mü? Uzun vadede hayır!

Odaklanma konusu ayrı bir tartışma konusu, uzatmamak için şimdi girmeyelim. Marka genişlemesiyle ilgili olarak “Marka genişlemesi, altın yumurtlayan tavuğu boğazlama teşebbüsünden başka bir şey değildir!” başlıkla bir yazı da kaleme almıştım.

Bu vakadaki belki daha önemli sorun ise Güllüoğlu’nun ortak kullanımda bir marka olmasıdır. Bilebildiğim kadarıyla “marka ortak kullanımı” bir Türk mucizesidir. Babanın vefatından sonra işletme bütünlüğünü bir şirket olarak koruyamayan varislerin her birinin ayrı bir şirket olarak markayı kullanmaları üzerinde yürüyen bir sistemdir bu... Güllüoğlu’yla birlikte ilk aklıma gelenler Koska, Seyidoğlu ve Vefa Bozacısı... Nedense hep tatlıcılar:) Belki birkaç tane daha vardır. Mesela Hacı Bekir’in durumunu bilmiyorum.

Bu markalar tek bir şirket altında birleşemediklerine göre ileride “kullanıcı” sayısının artacağını öngörebiliriz. Mevcut varis yapısı bile markanın yönetimini imkansız hale getirirken ileride yapının ne kadar karmaşıklaşacağını tahmin etmek hiç zor değildir.

“Yedi kocalı Hürmüz” benzetmesi şaka değil... Benzetme hoşgörülsün, ama bir kadının birçok kocası olmaz. Kadın hamile kalsa çocuğun kimden olduğu belli olamayacağı gibi o çocuğun da vay haline!..

İşinde ciddi olan marka varislerinin ya markayı diğer varislerden satın alma yoluna gitmesi (ki bunun pek mümkün olmadığı görülüyor) ya da markayı bir yandan tepe tepe kullanıp diğer yandan ufak ufak başka bir araziye konuşlanması, diğer varislerden birinin veya birkaçının markayı sabote etme ihtimalini gözden ırak tutmaması, böyle bir şey olduğunda da hemen oradan tamamen yeni araziye tüymesi en mantıklı yol görünüyor. Ayrıca markanın sabote edilmesine de gerek yoktur, verasetin genişlemesi zaten böyle bir sonuç doğuracaktır.

Konuya raf bedelleri, distribütörler, kanallar ve perakende noktaları zaviyesinden bakarsak belki bugünü kurtarır, ama geleceği feda ederiz Sevgili Mustafa...

Benim anlatmak istediğim bu. Dinleyene ve anlayana...

Cumartesi, 24 Mart, 2007  
Blogger Mustafa Avcı yazdı:

Saygıdeğer Selim abim, kendi adıma seni hep dinliyor ve anlamaya çalışıyorum..:)

Emin olun bu kıymetli yazınızı ve tespitlerinizide etkileşim içinde olduğum bir çok firmanın yönetim kuruluna ulaştıracağım, bunları duymaya ihtiyacımız var..

Saygılarımla,
Mustafa

Cumartesi, 24 Mart, 2007  
Anonymous rüstem yazdı:

Güllüoğlu konusu daha önce de kafama takılmıştı.Reçelleri ile değil, farklı "oğul" adları ile "baba" adının kullanılması...
Güllüoğlu Selim beyin de yazdığı gibi Koska, Seyidoğlu, Hacı Bozan oğulları ile birlikte anılan bir marka. Koska helvacıdır,"Koska Baklacavısı" olarak hiçbir yerde yazmaz. Ama, tabii ki bütün şubelerinde her türlü baklava tatlı çeşitlerinin görebilirsiniz. Seyidoğlu baklavacıdır, ama o da her türlü helva çeşidi ve reçeler üretir. Koska da aynen. Hacı Bozan biraz daha üst kesime hitap eder bildiğim kadarıyla. Ayrıca, Hacı Bozan Oğulları adıyla kebap-restoran bile işletiyorlar.
Güllüoğlu bildiğim kadarıyla en güzel baklava ustası. Faruk Güllü'yü kastediyorum. Azerbaycan'da da Faruk Güllü'ye ait Güllüoğlu baklacavısı var. Ve faaliyetleri iyi olduğu için ikinci büyük şubesini açtı...
Koska dışında adını saydığım diğer baklavacılar artık sabah kahvaltıları, pizza, hacı-bozan kebap ve.s işine de başlamışlar. Yani, işler bir helva, baklava, nuriye reçel çerçevesinden çoktan çıkmış.
Baklava tülerinde ürün geliştirme konusunda da en ileri giden yine Güllüoğludur. Diyetik ürünleri var. Ben almasam da var olduğunu biliyorum.
En başarısız ürünleri bence meyveli tahin helvaları. Yeni, geliştirmişler.

İlk önce Güllüoğlunun ardından da Seyidoğlunun Ülker2, Ülker3 gibi "adlar" alacağı konusuna inanıyorum.

Reçel'de Güllüoğlu adını kullanılmasını muhtemelen "Güllüoğlu artık bir markadır ve reçelde de gayet güzel müşteri bulur" düşüncesiyle karar vermişler. Bana öyle geliyor daha doğrusu.

Neyse ki, Güllüoğlu bir ad koymuş yeni doğan çocuğuna, Seyidoğlu ve Koska onu bile yapmamış, babanın adını çocuğa da koymuşlar "Seyidoğlu", "Koska" diye....

Güzel yazı olmuş Selim bey.
Yorumlarda güzelliğe renk katmış..

Teşekkürler.....

Pazar, 25 Mart, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Dinleme ve anlama konusu seninle ilgili değildi Mustafa... Yine de teşekkür ederim.

Pazar, 25 Mart, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Katkılar için sağol Sevgili Rüstem.

Pazar, 25 Mart, 2007  
Anonymous Zeynep Özata yazdı:

Tatlı sevmem, reçel hiç yemem. Ama gelin görün ki bu reklam çıktığı zaman kendimi bu görüntülerden alamıyorum ve inanın ağzım sulanıyor. Yayında ve yayımda emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. :)

Pazar, 25 Mart, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sağol Hocam. Sen yine de bir Lalin al da tadına bak. Bu kadar gevezelikten sonra bir faydam dokunmuş olsun.

Reklam öldü diyenlere ne diyelim bu arada?

Pazar, 25 Mart, 2007  
Anonymous Salih Kucukaga yazdı:

Komple başarılı branding örneği yapanların ellerine sağlık, bu degerli bilgileri paylastigin icin tesekkurler Selim Tuncer. Ambalaj tasarımı konusundaki titizliğinden dolayı ajansa ve firmaya ayrıca tebrikler.

Bu arada Güllüoğlu'nun da artık bir re-branding yapma zamanı geldiğini düşünüyorum. Lalin logosunda üst marka olarak duruşu bile amatör bir görüntü veriyor.

Pazartesi, 26 Mart, 2007  
Anonymous koray demir yazdı:

Sevgili Selim Bey,

Yazınızı büyük bir keyifle okudum, açık yürekli övgüleriniz için teşekkür ederim. Reklam stratejisi, uzmanlığım dışı olduğu ve eleştirilerin ilgili muhatabı olmadığım için bir şey söyleyemem.
Ama yönetmenliğini yaptığım reklam filmi konusunda birkaç kelam etmek isterim. Food&Booze'un art arda gelen lezzet planlarından bir armoni oluşturarak inşa edilen bu tür filmlerini ülkemiz ekranlarında sıklıkla görmediğimiz aşikar. Nadir olarak gördüklerimizin iyileri de Daniel Fauchon, David Wynn-Jones ve Alberto Zabban gibi türün dünyaca ünlü ustaları tarafından çekilen filmlerdir. Türkiye'de reklam filmi yönetmenleri, uzmanlık alanı gibi bir ayrıma gitmediği -gidemediği- için bu filmler herkesin girmeye kolay cesaret edemeyeceği bir alan olarak kalmakta. Ve bunun tabi sonucu olarak konudaki çözüm ortakları hep ülke dışında aranmakta. Bu film Türkiye'de de yurtdışı ayarında bu tür işlerin çıkabileceğinin kanıtı olacaktır. Üstelik çok daha ekonomik koşullarda. Bu direnci kırmak için önümüzdeki ay sadece ‘food&booze’ reklamlarından oluşan ayrı bir showreel yayınlıyorum. Son bir buçuk yılda sizinle birlikte başladığımız Kenton Muffin, Kenton KrepYap ve Duru filmlerinden sonra yaz başında yayına başlayacak olan Kızılay Meyveli Soda ve Güllüoğlu Lalin de tamamen lezzet planlarından oluşan filmler oldu.

Bu yanlış algı seline kapılmayan ve projenin başından itibaren bana olan inancını her fırsatta dile getiren Filadam'ın başkanı sevgili Uğur Alparslan'a, markanın sahibi Faruk Güllü'ye ve marka danışmanımız Haşim Çakmak'a teşekkürü bir borç bilirim.

Bu arada tüm bu filmlerde birlikte çalıştığım sevgili görüntü yönetmenim Kamil Çetin'i de anmadan geçmek istemem. Başarılı her iş, yönetmenin "inanç"la bir araya getirdiği bir ekibin eseridir. Kağıtlara ruhundan üfleyen ve onları film yapan tüm insanlar adına saygılarımla...

Koray Demir
Director

Pazartesi, 26 Mart, 2007  
Anonymous İsimsiz yazdı:

Sayın Selim Tuncer,

Uzun süredir yazılarınızı severek okuyorum. Sıradan bir tüketici olarak, maruz kaldığımız reklam borbardımanı içinde, arka tarafta ne işler döndüğünü sayenizde biraz anlar oldum.

Lalin reklamı hakkında söylemiş olduğunuz herşeye katılıyorum, kesinlikle harika bir görünüm. Starateji konusunda herhangi bir yorum yapabilecek yetkinlikte değilim, ancak reklamı seyrederken bana düşündürdüklerini size iletmek istedim.

Film başlar: "Aman allahım ne kadar şık. Bizden böyle şeyler çıkmaz (ne önyargıymış ama)."

'Dünyanın reçeli' veya benzer bazı sözler duyulur/görülür: "Hangi yabancı firma Türk reçeli işine el atmış acaba (bizden küresel bir marka çıkamaz, dünyanın reçeli söz konusu olduğuna göre kesin yabancı bir firma). Elin hazır reçeli, annemin reçelinin yerini tutar mı? A-aa helva da yapıyolarmış. Of çok lezzetli görünüyor (ağzımın suyunun damladığı kısım). Aman kim bilir tadı neye benziyodur (burnumun kıvrıldığı kısım)."

Güllüoğlu logosu görünür: "Haaaa bizim Güllüoğluymuş (ellerin reçelimize bulaşmadığını anladığımız, içimizin rahatladığı kısım)."

Salı, 27 Mart, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Övgüler ve yorum için teşekkür ederim. İsim bildirmeme çekingenliğini pek anlayabiliyor değilim yalnız:)

Salı, 27 Mart, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Koray Demir, açıklamaların için teşekkür ederim.

Bu arada görüntü yönetmeni Kamil Çetin'i anmayı ihmal etmiş olmam bağışlanır gibi değil. Bana küsmemiştir değil mi?

Elimde "reklamcıdan" temiz bir Crysler var, çok az yakıyor, ister misin Kamil? :)))

Salı, 27 Mart, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bu arada şu alıntıyı buraya kayıt düşeyim:

“Kategorinizde uygulanabilir olan tek dersin, aynı kategoride faaliyet gösteren diğer şirketlerden öğrenilen dersler olduğuna dair peşin hükümlü düşünceye dayanarak, markanız için geçerli olabilecek tüm olasılıkları safdışı bırakmaya marka miyopluğu denir.”

Mike Moser, Marka Yaratmanın Beş Adımı, MediaCat, 2003.

Salı, 27 Mart, 2007  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bir Bağlantı Yarat

<< Home