27 Aralık 2006 Çarşamba

| Aslında hepimiz özürlüyüz!

Bedeninin bazı organları ya da beyninin bazı fonksiyonları doğuştan olmayan veya bunları sonradan kaybeden insanlara genel olarak engelli diyoruz. Özürlü, sakat gibi tanımlamalar da var, ama bu ayrıntılara girmemize gerek yok.


Bu genel tanımı yaptıktan sonra, geçtiğimiz günlerde gündemi bir süre işgal eden bir olayı aktarıp asıl konuya sonra geçeceğim. Olay, meğer zamanında Amerika’da fotoğrafçılık eğitimi bile almış olduğunu öğrendiğimiz, şimdiye kadar içindeki cevheri ve yeteneği bizden gizlemeyi başarmış olan Serdar Bilgili’nin bazı engelli insanları fotomodel olarak kullanıp gerçekleştirdiği bir fotoğraf olayı... Üstünden biraz zaman geçti, ama bizim, konunun güncelliğiyle bir ilgimiz yok.

Bilgili, bu fotoğrafları “Engelleri kaldıralım.” projesi için çekmiş. Proje hakkında hiçbir fikrim yok, hiçbir yerde de herhangi bir enstrümanına rastlamadım, ama basında çıkan haber ve söyleşilere, Bilgili’nin “Onları en yalın halleriyle çektim.” ifadesine bakılacak olursa, projenin amacının engelliler adına topluma meydan okumak, çıplak gerçekliği gözler önüne sererek toplumsal algıyı engelliler lehine dönüştürmek olduğu anlaşılıyor. Yani, özünde bir iyi niyet taşıdığı çok açık...


Bu projede yer alan fotomodellerden bazılarının o dönemlerde geçici bir şöhret kazandığına da tanık olduk. Şimdi adını hatırlayamadığım, çocukluğunda iki bacağının birden raylar üzerinde uyurken trene kaptırmış, sesi güzel olduğu için bir yapımcının desteğiyle albüm yapmış, konuşurken gerçekten pozitif duygular yayan, masum bir yüz güzelliğine sahip olan yukarıda fotoğrafını gördüğünüz hanımkız da Seda Sayan falan gibi bazı programlara katılarak şarkılar söyledi.

Geleneksel toplumlarda engellilerle ilgili toplumsal algının çok daha doğal ve sorunsuz olduğunu söyleyebiliriz. Yine bu toplumlarda yalın bir gündelik yaşam olduğu için engellilerin karşılaştığı fiziksel engellerin modern kent yaşamıyla kıyaslanamayacak ölçüde az olduğunu da kabul etmeliyiz. Yani, engelli olma durumu modern yaşamda kendisini daha fazla hissettirmektedir. Bu nedenle, engellilerin kent yaşamında karşılaştıkları engelleri ortadan kaldırmak adına yasa koyucunun bazı önlemlere başvurması doğaldır. Bu amaçla geçen yıl bu anlamda ciddi düzenlemeler, hatta cezalar getiren bir yasa yürürlüğe girmişti.


Bence asıl sorun ise modernizmin dayattığı ekrana ve beyazperdeye yakışan modellerin, modern insanın kafasında yarattığı idealize edilmiş insan tipidir. Engelli insanların; çarpılmış, ecinni, şeytan girmiş ve uğursuz olarak görüldüğü inanışlar gibi tarihsel nedenlerle Batı sinemasında ve sanat eserlerinde “kötü” olarak gösterilmesi, reklam fimlerinde neredeyse hiç yer almamaları gibi faktörler bir yana, benim gibi gözlüklü, kel ve göbekli tiplerin de Yunan heykelleri tadındaki modeller yanında bir “anlam” ifade etmemesi durumu, “30-35 yaşlarında, son derece yakışıklı veya güzel, seksi, uzun boylu, yağsız pirzola lezzetinde bir model” algısı yaratmaktadır.

Türkiye’de 9 milyona yakın engelli olduğundan söz edilmekteyse de, özellikle Batılı formatlarda geliştirilmiş bu modeli kriter olarak aldığımızda, üzücü ama, millet olarak hepimiz özürlüyüz.

Tamamen başka bir konuyla ilgili olarak kaleme alınmış Doç. Dr. Ayla Özhan Dedeoğlu’na ait bir makalenin konumuzla ilgili bazı bölümlerini buraya almak istiyorum:
Baudrillard (1997: 155), tüketilen şeyler arasında diğer nesnelerden daha güzel, daha kıymetli ve daha eşsiz ve daha fazla yan anlamlarla yüklü şeyin beden olduğunu belirtmektedir. İşlevsel beden, yazara göre, artık dini görüşteki gibi sadece “et”, endüstriyel mantıktaki gibi “emek gücü” değildir; toplumsal taktik ve ritüel öğesi olarak ele alındığında güzellik ve erotizm gibi iki ana işlevsel motifi bulunmaktadır (s.159). “Güzelliğin kadın için mutlak, dinsel bir buyruğa dönüştüğünü” ve “moda etiğinin ta kendisi olan güzellik etiğinin, bedenin tüm somut değerlerinin, tüm “kullanım değerlerinin (enerji, hareket, cinsellik) tek bir işlevsel değişim değerine indirgenmesi olarak tanımlanabileceğini ve bu değişim değerinin, soyut biçimde, görkemli, eksiksiz beden fikrini, arzu ve haz fikrini kendinde topladığını” ifade etmektedir (s.160).
...
Beden imajı, tüketicinin fiziksel benliği hakkındaki sübjektif değerlendirmelerini kapsamaktadır (Solomon, 2004). Her üç kavram da kendiliğinden doğada olan gerçeklikler değildirler, sosyal olarak yapılandırılmışlardır.
...
Tüketicilerin daha iyi bir vücuda sahip olma çabaları kendilerine verdikleri değer, sosyal ilişkiler içindeki yerleri, yaşam tarzlarının erdemliliği (morality) ve yaşamları üzerindeki kontrolleri ile ilgili anlamlarla ilişkilidir (Thompson ve Hirshman, 1995: 151). Bu anlamlar, kültürel idealler ve söylemler, medya, reklam ve tıp söylemlerinden etkilenmektedir. İnce mankenler, zayıflama reçeteleri, kozmetik tavsiyeleri, obezite ve zararları ve benzeri konular her zaman gündemde olan ve çokça tüketilen konulardandır. Aynı zamanda cinsiyet ve cinsellik söylemleri ile ilişkili olarak yapılanan beden idealleri ve söylemleri, özellikle kadınlar, son dönemlerde de erkekler (Bocock 1997) için daha genç, ince, seksi ve bakımlı olma gibi bir “gereklilik” üzerine kuruludur. Askegaard ve diğerleri (1999) batı toplumlarını 20. yüzyılda beden ideallerini etkileyen (spesifik olarak lipofobik olmaya iten nedenler) arasında artan tüketimciliğe karşın diyet yapmanın estetik ve ahlaki baskısını, fazla kilolu olma ile sağlık problemleri arasındaki ilişkiyi vurgulayan tıbbi söylemi, hayat sigortası endüstrisi ile tıp arasındaki ilişkiyi, cinsellik ve moda konusundaki değişimleri, artan bireyselleşmeyi, gençliğin yükselen bir değer haline gelmesini ve daha hızlı bir yaşam tarzına doğru yönelişi göstermektedirler. Bu faktörler tüketicilerin tıbbi anlamda olmasa da kendilerini fazla kilolu algılamalarına ve sürekli diyet yapma eğilimine girmelerine neden olmaktadır. Thompson ve Hirschman (1995) da tarihi boyunca Batı kültüründe, kişinin vücudunun “iç” ahlaki karakterinin de maddi bir göstergesi olarak yorumlandığını ifade etmektedirler. Türk kültüründe de “içinin güzelliği yüzüne vurmak” deyimi aynı anlama gelmektedir.
Şimdi dönelim baştaki soruya... Engellilerle ilgili toplumsal algıyı bu yöntemle kırmak mümkün müdür? Bence hayır!

Bence, engelli olma durumunu elbette bir ayıp olarak algılama arızasını gidermek için elimizden geleni yapmalıyız. Ancak, kusurları gizlemek son derece doğaldır. Bu şekilde meydan okurcasına, kaba gerçekliğin teşhiriyle toplumsal algıyı düzeltmek mümkün olmadığı gibi, tam tersi bir sonuç bile doğurabilir.


Hepimiz özürlüyüz dediğime göre hiçbir engelli kardeşimizin yanlış anlamaması ve alınmaması gerekir; eğer benim gibi plaj güzeli olabilecek fiziğe sahip değilseniz Çemberlitaş Hamamı’nda daha fazla rahat edersiniz. Kimileri gözaltı kırışıklıklarını gidermek için çabalarken, kimileri “model”e uygun bir form elde etmek için zahmetli diyet porgramları uygularken, kimileri düzgün bir burna sahip olmak için bıçak altına yatarken engelli insanların, tamamen kendi iradeleri dışında sahip oldukları kusurlarını teşhir edip “Onları en yalın halleriyle çektim.” demek doğru değildir. Öyleyse git, Seray Sever’i de sabah uykusundan uyandığında makyajsız ve yalın haliyle çek!

Eğer, derdimi anlatmak gibi bir derdim olmasaydı, ilki hariç, bu fotoğrafları yayımlamazdım. Fakat yine de Serdar Bilgili’nin hakkını verelim; çünkü bu ölçüde kaba teşhir içermeyen güzel fotoğrafları da var. Buradan görebilirsiniz.

Herkesin alkışladığı uygulamalara karşı çıkmak belki de doğru anlaşılmamı engelleyecektir, ama ben, engellilerin basketbol gibi, voleybol gibi, yüzme gibi spor aktivitelerine yönelmelerine de itiraz ediyorum. Bunların bir çeşit sosyalleşme alanları olduğunu kabul ediyorum, ama niye fiziksel özelliklerimizi, eksi ya da artılarımızı dikkate almayalım ki? Ben de futbol oynamak yerine, başka yöntemlerle sosyalleşiyorum yani.

Hayatı paylaşalım, biz özürlüler de hayata katılalım; ama kendi gerçeğimizin sınırlarını zorlamadan, doğallığımızı yitirmeden...

Sorunun kökten çözümü, “model”ler üstünde çalışmakla mümkün olacaktır. Ama doğrusu, bunun nasıl ve hangi imkanlarla yapılabileceğini bilmiyorum.
...
Bu arada, Özürlüler Yasası’nın yürürlüğe girmesiyle ilgili olarak T.C. Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı için geçen yıl gerçekleştirdiğimiz bir kampanyanın birkaç enstürmanını aşağıda yayımlıyorum. Oradaki fotoğraflarda göreceğiniz gibi, gerçeğe gözlerimizi kapatmayı değil, yalnızca kusurların aşırı bir biçiminde teşhirini reddediyorum.