Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazartesi, Kasım 13, 2006

| Sene-i devriye...

Yani yıldönümü... TDK’ya göre yıl dönümü. Benim 77 model, yine TDK’ya ait “karga”ma uyarak “yıldönümü”nü tercih ediyorum ben. Genel kullanım temayülü de bu yönde... Gerçi bloğumun yıldönümünü polemikle kirletmeyeyim şimdi, başka bir şeyin yıldönümünde bunu da tartışırız. [FOTOĞRAF: EMRAH İÇTEN, TIME]


13 Kasım 2005 günü ilk yazımı yazmışım bu bloğa... Birkaç gün öncesinden bazı denemeler yapıp silmişimdir mutlaka, ama biz nüfus kütüğünü dikkate alalım. “Diyalog bir tür varolma biçimidir.” diye başlamışım sohbete... Ve bu ilk yazıda “diyalog”la ilgili olarak bolca Ekşi Sözlük’e başvurmuşum. Hadi yine öyle yapalım, yıldönümü neymiş bakalım, lafı da tadında barıkalım. Alıntı Ekşi Sözlük’ten, alıntının içindeki parantez içleri benden:

İnsanın bireysel tarihinde önemli bir olayı barındıran güne verilen ad... (İşte o gün, bugün oluyor!)

Ama bu önemli gün, mesela doğum gününde olduğu gibi genellikle sadece kişinin kendisini ilgilendirmez. En az bir kişi daha bu önem arzetme gününe dahildir. (Aşağıda, bu önem arzetme gününe dahil olanların geçen haftaki dahil olma istatistiklerini verdim.) En yaygın kullanılan şekli, evlilik yıldönümüdür. (Bizimle şimdi bir ilgisi yok, o yıllar yıllar dönümü oldu!) En acı şekli ise ölüm yıldönümü. (Ne alakası var şimdi. Allah gecinden versin. Herkesin dahil olup da veda edenin dahil olamadığı önem arzetme gününe girer bu... Biraz kalsın!)

Bazense tuhaf bir senaryoda figüran bulursunuz kendinizi. (E, olabilir; ben dönmeyip, iradem dışında yıl döndüğüne göre...) Mesela doğum gününüzle ölüm gününüz pişti yapar sizi. (Tövbe tövbe!) Veya sevgilinizle tanışma gününüzle ayrılma gününüz takvimde başka sayfa yokmuş gibi aynı günde randevulaşmıştır. (Hımmm!)

Böyle karman çorman gider bu yıldönümleri...

Neyi kutluyorduk, neye üzülmüştük, neye ölmüştük ve neye doğmuştuk? Akar gider öyle... Yıllar döner durur. [saklisaman]

İşte böyle... Bir yıldır burada gevezelik ederken, sanki elimizde mebzul miktarda varmış gibi ömürden de bir yıl daha tüketmiş olduk. Pasta masta da yok! Erkeğiz, unutmadığımıza şükür:)

Bu önem arzetme gününe dahil olanların geçen haftaki dahil olma istatistikleri bunlar... Teşekkürler.

Bu arada, yıldönümünü fırsat bilip blog başlığını değiştirdiğimi de farketmişsinizdir. Eski başlık için “Biraz sonra darbe olacakmış gibi bir havası var!” gibi eleştiriler almıştım:) Aydınlattım, gün ortasında artık darbe marbe olmaz herhalde!

34 YORUM:

Blogger Perpetium Mobile yazdı:

2 güzel bir sayıdır, yanına O alınca daha hoş olcak gibi. İyi yıldönümleri.

Pazartesi, 13 Kasım, 2006  
Blogger Mehmet Doğan yazdı:

Nice nice, dolu dolu yillara. Tebrikler

Pazartesi, 13 Kasım, 2006  
Blogger Mustafa Avcı yazdı:

Bana göre; olabilecek en güzel yıldönümlerinden.. yazılmış, sunulmuş ve paylaşılmış olana dair. Hem size ait hem de herkese..
Nice yıllara sağlıkla ve tadında erişmenizi dilerim.

Pazartesi, 13 Kasım, 2006  
Blogger Ali Saglam yazdı:

Tebrik ederim.
Dilerim ki sizi okuma keyfimiz yıllarca devam etsin; sağlıkla, mutlulukla, kıvançla...

Pazartesi, 13 Kasım, 2006  
Anonymous muhammet yazdı:

Daha uzun süreler yazmanız dileğiyle.

Pazartesi, 13 Kasım, 2006  
Blogger Şahin Tekgündüz yazdı:

Sevgili Selim,

Senin blog olayını ben bir "indifa"ya benzetiyorum.

Daha önce hemen hiçbir yerde yazmayan, bilgi ve görüş açıklanan ortamlarda pek görünmeyen, neredeyse ajans toplantıları ve müşteri sunumları dışında çok fazla konuşmayan birinin, birikimlerini lavlar gibi püskürtmesi... Ne var ki, hiç yıkmayan, yakmayan, kendi yarattığı mecralarda sıcak sıcak akarak çevresini ısıtan lavlar...

Devam et sevgili Selim, bütün övgüleri hakediyorsun. Kutlarım seni.

Pazartesi, 13 Kasım, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Bu yıldönümü benim yıldönümlerimden biriymiş gibi sanki... (Sahiplenmişiz, işte o kadar Mim Ali Bey!)

Sevgili Selim Bey, kutluyorum sizi bu yararlı güzellik için ve kutluyorum bizleri, bu yararlı güzelliği çarçabuk keşfettiğimiz için.

Pazartesi, 13 Kasım, 2006  
Anonymous Tunç Kılınç yazdı:

Kutlarım seni Selim Ağbi, daha nice yıllara.
Tebrikler.

Pazartesi, 13 Kasım, 2006  
Anonymous Cengiz yazdı:

Tebrikler Selim abi.
Daha nice yıllara. Diyaloğunun hiç bitmemesi dileği ile.

Pazartesi, 13 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Hepinize çok teşekkür ediyorum. “Yeni dostluklar” diyorum, bunu laf olsun diye de söylemiyorum. Yüzüme vuran sıcak rüzgarları hissediyorum çünkü...

Eski dost Şahin Tekgündüz’ün yorumuyla ilgili bir şeyler söylemem gerekiyor:

Şahin Abi, fikren merkezde, cismen periferide olmaya sanırım devam edeceğim. Yani beni, yine zor göreceksin eskiden beri görmediğin yerlerde... Böyle iyi:)

Gerçi ben eskiden beri gevezelikler yapardım, ama şimdi bu gevezelikler kendine bir mecra bulmuş oldu, o kadar. Bence de iyi oldu. Teşekkür ederim.

Pazartesi, 13 Kasım, 2006  
Anonymous kalemzede yazdı:

Yeni bir okurunuz olarak ben de blogunuzun sene-i devriyesini tebrik ederim. Saygılarımla...

Pazartesi, 13 Kasım, 2006  
Blogger pazarlamacanavari yazdı:

Selim Bey,
Nice mutlu yıllara.
Aman yazmayı sakın bırakmayın...
Her şey gönlünüzce olsun.
Zeki Yuksekbilgili
http://pazarlamacanavari.blogcu.com/

Salı, 14 Kasım, 2006  
Anonymous derinsular yazdı:

Mutlu Yillar!

Derin Sular basligini buyutme tavsiyen icin de tekrar tesekkurler. Fena olmadi sahiden de. Gun gun daha cok alisiyor gozum...

Salı, 14 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Eski okurlara çay, yeni okurlara sütlü kahve ikram ediyoruz Sevgili Kalemzede... (Bir kalem insana ne yapabilir, merak ettim doğrusu:) Teşekkür ederim. Hoşgeldin.

Senin o tarafta da epeyce okunacak şey olduğunu gördüm. Tebrikler.

Salı, 14 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Ben doktorun zeki ve yüksek bilgili olanını severim:) Aman sen de bırakma sakın Dr. Zeki Yüksekbilgili... Teşekkür ederim.

Salı, 14 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bana göre, bir dostun lacivert ceketinin omzunda tebeşir izi görüp de söylememek yakışık alır mı Sevgili Serdar? Bilenler bilir, ben bunu dostlara yaparım, ama takdir sizindir. Teşekkürler.

Salı, 14 Kasım, 2006  
Blogger Oya Kayacan yazdı:

Dönümleri kutlamaktan bıkmışlığım var biraz. Uzun süredir toplu kutlamaları da, ilişki derecem ön safta değilse eğer, bünyem çekmiyor. Ancaaaak, son dönemin en mutlu tanışıklığı olan Selim Bey'e laf yetiştirmezsem olmaz. Nice yıllar pastasını blogun lezzetli yazılarından yaptım, kestim yiyorum... Herkes buyursun yesin, alışkanlık yapıyor.

Bir soru??? Blog yanına sesli harfler alınca bloğ olmalı mı? Sonuçta Türkçe bir kelime değil ki yumuşatalım, diye de bir ukalalık etsem mi?

Salı, 14 Kasım, 2006  
Blogger destan yazdı:

Bekeldim en son yorumu yazan olayım diye:)
Ya en ilk ya en son, ya en sağ ya en sol yan. Ortamız yok ki Selim Bey:)
Daha nice yıllara. Garip bir durum bu aslında. Blog için başka bir tebrik şekli bulmalıyız gibime geliyor.

Salı, 14 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkür ederim, ama son olduğunu nerden kestirdin Arzu? Bu sefer sol olsun:)

Salı, 14 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Oya Hanım, sizin pastalarınızın yanında bizim blog yazıları poğaça gibi kalır, efendim. Beni mahçup ediyorsunuz.

Bu arada, ‘g’ tabii yumuşamalı. Ürün katoloğundan diyaloğa, psikoloğa kadar böyledir bu.

Salı, 14 Kasım, 2006  
Anonymous Zeynep Özata yazdı:

Aaa eski okurlara niye çay veriliyor? Ben de kahve isterim ama sade olsun :)
Nice nice senelere....

Salı, 14 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Geç gelenlere çay da yok! Oya Hanım’ın yaptığı lezzetli pastalardan kaldı bir miktar:)

Bir de Arzu Kız’ın “son” olma hevesini de kursağında bıraktın yani:)

Teşekkür ediyorum.

Salı, 14 Kasım, 2006  
Blogger Oya Kayacan yazdı:

Bu kadar Türkçeci geçiniyorum, pes yani. Ne kadar haklısınız. Diyalogdu psikologdu falan, bunlar da Türkçe değil ki. Nasıl da şartlamışım beynimi. Bir süre sonra bloğa da şartlarım. Sağolun ve çok sevgiler.
Siz yazdıkça pastalar benden 8-))

Çarşamba, 15 Kasım, 2006  
Anonymous Turgut yazdı:

Başlık da yenilenmiş, güzel olmuş. Tebrikler. Emek isteyen bir iş ve zaman. Müşteriler kıskanmasın Selim bey bu iş giderek büyüyor. Ne dersiniz?

Çarşamba, 15 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkür ederim. Müşteriler niye kıskansınlar ki, ne yapıyorsak onlar için?

Çarşamba, 15 Kasım, 2006  
Anonymous kalemzede yazdı:

Selim Bey;

Türkçeyi doğru kullanmayı ne kadar önemsediğinizin haylice farkındayım, bu özeninizi de takdir ve muhabbetle karşılıyorum -Haluk Mesci Bey'i de bu noktada anmadan geçmemeliyim. Bildiğiniz üzere, -zede eki Farsça bir ek olup sonuna geldiği kelimenin gösterdiği şeye uğramak, maruz kalmak, -hadi Devellioğlu'dan aktarayım- "vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş, uğramış, yakalanmış" anlamlarını oluşturmaktadır. Ekin her koşulda kendi başına bir "zarar, mağduriyet" ifade etme işlevi yok aslında. -Zede eki alıp da Türkçeye geçmiş kelimelerin neredeyse tümünde öndeki kelime tabii afetleri işaretlemekte: Depremzede, selzede, bankerzede ve hatta off-shorezede vs. Zihnimizde bu ekin "zarar" anlamıyla yerleşmiş olmasının müsebbibi ekin kendisi değil eklendiği kelimelerdir. -Zede'nin bana göre Farsçadaki en güzel kullanımını "harfzeden" fiili sergilemekte. Bu kelime harfleri birbirine çatarak, çarparak, vurarak, tutturarak, yakalatarak okumayı sökmeyi ifade etmek için kullanılıyor. Bense, kalemzede'yi seçerken hem ekin bu bildiğimizden daha geniş anlam evrenine sırtımı dayamak hem de -zade ekine bir nazire olması niyetini taşımıştım. Elbette ki, kalem kendi başına bir insana zarar veremez. Gerçi bir vakitler idam cezası verilirken kalem kırılırdı ama bunun da bir vicdan meselesiyle bağlantısı olduğu bilinmekte. Sözü uzatmak istemiyorum, niyetimi anlamışsınızdır, ben kalemzede'ye hem kaleme bir vesile niteliği kazandırmak hem de kalemzade'ye nazire olsun diye vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş, uğramış, yakalanmış idim. Devellioğlu da bu niyetime meşruiyet kazandırıp kelimenin karşılığını aynen şöyle vermiş: "kaleme alınmış, yazılmış." Ha unutmadan, bir güzel kelime daha var ki -zede'li, ona da sevdazede derlermiş.

Bir "kıraatzede" ve "muhabbetzede"niz olma temennisiyle saygılar...

Perşembe, 16 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Kalemzede, aslında latife olsun diye takılmıştım, bir kritik değildi yani... Belki bunda, gerçek isim kullanmamaya karşı biraz takıntılı olmamın da payı vardır:)

Ama iyi oldu, ‘-zede’nin Farsça’daki asıl anlamını hep birlikte öğrenmiş olduk. Tabii “kelimelerin kalbi”ni sonuçta biz dolduruyoruz, ne doldurursak da onu boşaltıyoruz.

Eski kelimelere karşı biraz aşinalığım vardır, Farsça’daki ‘-kâr’ ekininin ne anlama geldiğini de bilirim, ama buna rağmen “cefakâr” kelimesinin Farsça’daki asıl anlamının “cefekeş, cefa çeken” değil de “cefa çektiren, cefa eden” olduğunu bir vesileyle tam da bugün öğrendim/farkettim.

Tabii ki “cefakâr”ın doğru Türkçe karşılığı “cefa çeken”dir. Ne yapabiliriz, öyle doldurulmuştur, boynumuz kıldan incedir!

Kıymet-şinâs dostların biz de muhabbet-zedesi olmaya daima âmâdeyiz.

Perşembe, 16 Kasım, 2006  
Blogger hera yazdı:

bir -gec kalmis- mutlu yaslar da buradan. bir gozlemi iletmek adina: istatistik tablonuzda hayretle gordugum sey pazar gunu en yuksek hite ulasmis olmasi. 1,5 senedir pazar gunleri en -ama en- dusuk rakamlara ulasan ben, bu karsilastirma sonucunu, yorumlanabilir buldum. ne dersiniz?

Cuma, 17 Kasım, 2006  
Anonymous Volkan Vardareli yazdı:

Nice yıllaraaa!
(Kelime bitince boşluk bırakmadan ünlem işareti koyma efekti)

Ben çay, poğaça ne kaldıysa razıyım, etrafında bir sohbet şekillendiği sürece :)

Cuma, 17 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sağolasaaaan Volkan! Burda sohbet eksik olmaz, adama deli derler ama, kimse olmasa bile kendi kendimize konuşuruz:)

Cuma, 17 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkür ederim Sevgili Hera! Aslında benim son birkaç aydır Cumartesi günlerim pek parlak olmuyor, ama Pazar günleri durum toparlanıyordu. Yine de her iki günün hiti, hafta içinden daha düşük olurdu. Bu haftaki ilginç bir gelişme... Ancak bunun bir işaret olduğunu sonradan anlamış oldum; çünkü bu haftanın tekil ziyaretçi ortalaması birdenbire 600'ü geçti. Herhalde okurlardan bir yıldönümü hediyesi:)

Bu arada benim Pazar günlerimin yüksek olmasının belki bu sitem yazısıyla ilgili vardır: “Pazar günleri siz ne yapıyorsunuz?”

Cuma, 17 Kasım, 2006  
Blogger ilker ARABACI yazdı:

Blogunuzun duzenli yedeklerini almaniz birgün Blogger.com bizi terketse de sizin uretimlerinizin baki kalmasi acisindan onemlidir diyerek bencilleserek, nice nice guzel uretimli bol tiklamalali yeni senelere dileklerimle...

Saygilar.

Perşembe, 30 Kasım, 2006  
Anonymous Emrah ICTEN yazdı:

Yazınızda karelerimi kullandığınız için garip bir tanımlandırma yoluna gittim yazınızı...

Google da aylık isim searh programımı çalıştırdığımda yazınız karçıma çıktı ..

Program olmasa yazınızdan ve karelerimi kullandığınızdan haberim olamıyacaktı...

Saygılarımla ...

Pazar, 20 Mayıs, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Emrah,

“Garip bir tanımlandırma” ifadeni biraz daha açabilirsen sevinirim, çünkü şimdi ben de bir garip oldum:)

Yazılarımda bazı fotoğraf sitelerinden çeşitli fotoğraflar kullanıyorum. Ticari bir amaç taşımadığı ve ilgili bağlantıları da kesinlikle verdiğim için doğrusu bunu pek “kullanmak” gibi de düşünmedim. Bu karelerin, yazılarımın ifade gücünü artırması, görsel bir keyif sağlaması yanında, sanatçının tanıtımı yönünde bir işlev icra ettiğini de söyleyebilirim.

Bu arada çalışmalar için kutlarım. “Kullanılma”sında bir sakınca olup olmadığını bildirirsen gereğinin yapılacağını da belirtmek isterim.

Teşekkür ederim.

Sevgiler.

Pazar, 20 Mayıs, 2007  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home