| Siyaset bayram rehavetindeyken hadi bu kez biz siyaset yapalım!

Şimdiye kadar burada siyasi iletişim konularına pek girmemeye çalıştım. Biraz daha ders çalışırsam önümüzdeki günlerde zaman zaman bu konulara da gireriz. Bu yazı ise tamamen bir tahrik sonucu yazıldı.
Kim mi tahrik etti? Turkuaz Hareket lideri Ali Müfit Gürtuna!
Bugünlerde TV ve gazetelerde Turkuaz Hareket’in ilan ve reklamlarını görüyorsunuz. Partilerine isim arıyorlar ve bu konuda bizden yardım istiyorlar. Yenilikçi bir tavır doğrusu... Ama bu, Turkuaz Hareket’in bir işine yarar mı, kesinlikle hayır. Ali Saydam, Akşam’daki yazısında buna gayet güzel açıklık getirmiş: “İlk duyulduğunda ne kadar sempatik değil mi? Ama, olur mu?.. Cehennem yolları iyi niyet taşları ile döşeliymiş... Sevgili Başkan; bir partinin vizyonu, hedefi, değerleri oylamayla, halka sorarak oluşturulur mu? Atatürk, yıllarca savaşmış, erkeklerinin üçte birini kaybetmiş Anadolu'ya kurtuluş savaşını oylatsaydı, kaç evet çıkardı sence? Bir partinin adı, onun vizyonu ve misyonu ile ilgili en temel işareti veren iletişim aracıdır. Derhal durdur o işi Başkan. Yeni doğacak çocuğunun adını eş, dost, akrabaya sormuyorsun... Ülkeyi geleceğe taşıyacak vizyonu soruyorsun... Onu halk değil sen bileceksin Başkan. Vur masaya yumruğunu. Çık meydana, boyunun ve vizyonunun ölçüsünü görelim... Liderlik bunu gerektirir. Nasıl yapılacağı halka sorarak liderlik olmaz.”Saydam’a katılmamak mümkün değil. Çünkü, siyasi pazarda partiler, bir cepheden bakınca aslında birer tekliften (marketing offer) ibarettirler. Yani, müşteri taleplerini elbette analiz edeceksiniz, elbette halkın nabzını tutacaksınız, ama teklifi siz oluşturacaksınız. Kimliğin en önemli parçası olan marka ismi de buna dahildir. Yine de ben sonucu gerçekten merak ediyorum; partinin ismi Ekmek Partisi mi, yoksa Hak Partisi mi olacak?
Bugünkü Hürriyet’te de Ahmet Hakan, “Gazete ilanlarıyla partisine isim arayan Ali Müfit Gürtuna’ya bir kıyak yapalım ve birkaç isim önerisinde bulunalım.” diyerek dört isim önerisi sıralamış. Benim ilgimi çeken son önerisi oldu: Sürekli Gülüş Partisi. Hakan, amblemi de şöyle şekillendirmiş: “Amblem olarak telefon mesajlarındaki gülme işaretini öneriyorum. Böylece Gürtuna’nın her durumda gülümseyerek kazanç elde edeceğini zannetmesine de bir karşılık verilmiş olacaktır.”
Gerçi ben Gürtuna’nın pek de güldüğüne tanık olmadım; sadece dudaklarını aşırı derecede kulaklarına doğru gerip güzel dişlerini gösteriyor. Sayın Gürtuna, sanırım gülmenin kendisine çok yakıştığını ve prim yaptığını söyleyen danışmanlarının sözlerine uyarak zoraki gülmeye çalışınca ortaya böyle samimiyetsiz ve yapmacık bir tablo çıkıyor.
Lafı buralara kadar getirmişken ilk aklıma gelenleri sıralayarak siyasi pazar mevzuuna şöyle bir göz atalım. Turkuaz Hareketi’nin hangi pazarda mücadele edeceğini ve bu yöntemlerle başarı şansını bir miktar düşünmüş oluruz.
Dünyadaki tüm gelişmiş demokratik ülkelerde siyasi pazarlar olgunlaşmıştır. Bu nedenle, aynen ticari pazarlarda olduğu gibi dönemsel olarak birinci ve ikincinin değiştiği iki büyük aktör söz konusudur. (Coca Cola-Pepsi)
1.
Bu aktörlerden biri pazar payı lideri (iktidar), diğeri ise meydan okuyan (challenger) muhalefettir. Bu iki pazar aktörünün açık ara ardından izleyiciler (follower), daha küçük segmentlerde de (nich) en küçükler yer alır.
2.
Pazar payları, rekabetçi konumun analizinde belirleyici bir özellik olarak karşımıza çıkar.
3.
En yüksek paya sahip olan ve sürekli varoluş nedenini hatırlatan lider (AKP) için en önemli stratejik yönelmeler; tüm pazarı büyütme, pazar payını genişletme ve bu payı savunmaktır.
4.
Muhalefet ise (CHP), lideri ve birkaç muhalefeti (Anavatan, DYP) alt etmek için çaba gösterir. Lidere ve diğer küçük rakiplere meydan okur. Temel stratejik hedefi atak bir yaklaşımı gerekli kılar.
5.
Lider ve muhalefet, çoğunlukla merkeze en yakın yerde konumlanan sağ ve sol partilerdir.
6.
İzleyicilerin (Anavatan, DYP), iktidar ve ana muhalefet partilerinden biraz daha uzakta olmalarına karşın gözleri merkezdedir, söylemleri geneldir ve zaman içinde merkeze yaklaşabilirler.
7.
Niş pazar aktörlerinin (sınırlı ya da bölgesel) merkeze yaklaşma ve pazarlarını genişletip savunma şansları yoktur. Ancak pazar lideri, pazar ikincisi (muhalefet) ve izleyicilerin tatmin edemediği bazı seçmen katmanlarını zaman zaman kazanırlar, zaman zaman da kendi segmentlerindeki seçmenleri bunlar lehine kaybederler. Bu partiler, dağınıklaşmış seçmenlerin bulunduğu siyasal pazarlarda çok etkili olabilmektedirler.
8.
Türkiye’de siyasal pazar henüz olgunlaşmamıştır. Türkiye siyasal pazarının önümüzdeki on yıl içinde “gelişmekte olan pazar” yapısından “olgunlaşmış pazar” yapısına doğru evrilmeye başlayacağını öngörebiliriz.
9.
Pazarın olgunlaşma süreçlerinin son steplerinde taşların yerine oturmaya başlayacağını, konumlanmalarını sağlamış ve pazar paylarını netleştirmiş aktörleri artık yerlerinden oynatmanın bu döneme göre çok zor olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
10.
Her şeyden önemlisi, müdahaleler dışında, Türkiye’deki siyasal aktörlerin devletin velayeti altında bulunmalarından dolayı, şimdiye kadar pazar doğal gelişimini sağlayamamıştır. Ekonomi gibi başka alanlarda dünyaya açılmanın ve AB sürecinin etkisiyle siyasi aktörler üzerindeki devlet velayet ve vesayetinin zayıflayacak olması rekabetin yönünü ve biçimini değiştirecektir.
12.
Türkiye’nin bugünkü siyasal pazar tablosunu şu şekilde çizebiliriz:
a.
Bölünmüş ve güçsüz merkez sağ partiler.
b.
Bu zaaf nedeniyle dinsel temalarla siyaset yapan kadroların bu boşluğu doldurmaya çalıştığı merkez sağ parti.
c.
Siyasal misyonunun ne olduğu konusunda tam bir kavram kargaşası içinde bulunan ve bölünmüş bir merkez sol.
d.
Karmaşık bir yapı içinde, dinsel ve millici temalarla siyaset sahnesinde yer almaya çalışan, ancak kendisini bir türlü sistem partisi olarak kabul ettiremeyen küçük partiler.
e.
Etnik parti girişimleri ve küçük sol partiler.
Dediğim gibi, bu gözlemlerin eksikleri olabilir. Yeterince ders çalışmadan yazıyorum. İleride güncellemeler yapabilirim. Veya konuya daha vakıf olanların yorumlarıyla geliştirilebilir.
Şimdi de birkaç genellemeyi siyasi pazar üzerine yapıştırarak düşünmeye çalışalım:
1.
Siyasi ya da ticari ürünler arasında “farklılık” yaratmak, pazarlamanın en temel sorunlarından biridir.
2.
Hep söylediğimiz gibi, günümüzde özellikle ticari ürünler arasındaki somut, fiziki farklar üzerine stratejiler geliştirmek neredeyse imkansız hale gelmiş, ürünleri birbirinden rekabetçi anlamda farklı kılan, ürüne bağlı somut özelliklerin önemi azalmıştır.
3.
Bu nedenle simgesel değer yaratmada güçlü bir etkiye sahip olan reklam ve diğer iletişim etkinlikleri, tüketicilerin satın alma kararına etki eden, ürünü farklı algılatan tüketici değer illüzyonu yaratmakla ilgili çok önemli bir görev üstlenmektedir.
4.
Alternatif markalar arasında karar alıcıların ürünlerin değerlendirme sürecinde kullandığı bilgiler ağırlıklı olarak pazarlama iletişiminden kaynaklanmaktadır. Bu anlamda karar alıcıların alternatif ürünler arasında tercihini belirleyen pazarlama iletişimi bilgileri “farklılığın” yaratılmasında da temel bir rol üstlenmektedir.
5.
Bu, tüketicinin değerlendirmelerinde soyut olarak nitelendirilebilecek değerlerin temel bir değişken olma özelliği taşıdığı anlamına gelir. Rekabetin yönünü belirleyecek olan önemli ölçüde budur.
6.
Marka imajı ile marka kimliği arasındaki temel farka değinmek gerekir. İmaj, bir ürünün, markanın, politik kişiliğin ya da ülkenin kamudaki algılanmasını/görünümünü merkeze alır. Kimlik ise gönderici kaynağın sorumluluğundadır. Kaynağın görevi markanın anlamı, amacı ve sunduğunun üzerine odaklanmaktadır. Marka tarafından gönderilen tüm göstergelerin marka adı, görsel simgeler, ürün, reklam, sponsorluk ve diğer iletişim mesajlarının bir sentezi aracılığıyla tüketicinin algısında bir imaj şekillenmektedir. Çünkü imaj, bir kod açımının, anlamın genişlemesinin, göstergelerden çıkarsamanın bir sonucudur. Kimliği oluştururken pazarlama iletişimi profesyonellerinden yararlanmanın önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır.
7.
Konumlandırma için şu dört soruya cevap verilmelidir:
Niçin ya da ne için?
Markanın sahip olduğu, ileri sürdüğü fiziksel ve duygusal tüketici yararı nedir?
Kimin için?
Hedef kitle kim?
Ne zaman?
Ürünün ne zaman kullanılacağına işaret eder.
Kime karşı?
Temel rakibi işaret eder. Kimin müşterilerini elde etmeye çalışıyoruz?
8.
Sağlam bir konumlandırma yapmadan iletişime başlamak son derece yanlıştır.
Bu genellemelerden sonra Turkuaz Hareket’in de pazar payı kapmaya çalışacağı katmanla ve buradaki aktörlerle ilgili bazı gözlemlerimi aktarayım:
Nitel ve nicel araştırma raporları olmadan ciddi bir analiz ortaya koymak risklidir. Buna rağmen, bunların bir bölümünü hem bir iletişim profesyonelinin dışarıdan gördüğü fotoğraf hem de bir siyasi ürün tüketicisinin öznel değerlendirmeleri olarak okumak yararlı olur.
1.
Yukarıda da işaret ettiğim gibi, bana göre Türk siyasi pazarı önümüzdeki on yıl içinde olgunlaşma evresine geçiş sürecini yaşayacaktır.
2.
Olgunlaşmış pazarda ikili bir siyasi yapıya geçiş kaçınılmaz görünmektedir. Geniş pazarlarda aktör sayısı en fazla üç olabilir.
3.
Ancak, Türk siyasi pazarı bugün itibariyle “serbest pazar” özelliği taşımamaktadır. Bu nedenle siyasi partiler toplumsal talepleri merkeze taşımak ya da merkezin taleplerini topluma dayatmak gibi bir ikilem arasında sıkışmıştır.
4.
Oysa, özellikle kritik büyüklüğe sahip kitle partilerinin temel görevi toplumsal talepleri merkeze taşımaktır. Ayrıca büyük pazara arz yapan partilerin bir misyonu da birbirine yakın talepleri kendi bünyesinde toplayarak siyaset pazarının parçalanmasına engel olmaktır. Bu, farklılıkların bastırılması anlamına gelmez. Merkez partileri, çevreden gelen farklı talepleri siyasi merkeze aktaracak bir filtre görevi üstlenerek aslında bu taleplerin hayata geçirilmesini kolaylaştırma fonksiyonunu icra ederler/etmelidirler.
5.
Sağ ve sol kavramlarının Türkiye’deki anlamları dünya literatürüne uygun değildir, ama bu, önemli de değildir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken gerçek, Türkiye’deki sağın, siyasi merkezden daha fazla talepkar olduğu, merkez solun ise daha çok statükoya sahip çıktığıdır. Bu da sağın zaman zaman solculaşması, solun da sağcılaşması anlamına gelir. Kavramların, kimliği oluştururken kilit fonksiyonu görmemesi gerekir.
6.
Türkiye’de partilerin köksüz ve tarihsiz olduğu eleştirilerine katılmıyorum. İki ana damar ta Osmanlı’dan bu yana sürgelmektedir. Demokrasi tarihimizle birlikte daha da belirginleşmiştir. Yalnızca değişen, marka isimleri ve bayrağı devralanların kimlikleridir. Elbette müdahale ve kesintilerin partilerin kurumsallaşmasına olumsuz etkisi olmuştur, ama bu, onların köksüz oldukları anlamına gelmez. Zaten parçalanmalar, hep bu müdahaleler sonucu zaruri hale gelen bayrak devri aşamalarında gerçekleşmiştir.
7.
Şu anda, merkezin sağı (Acaba sol mu demeli?), Türkiye’deki sağ politikaların zaman zaman merkezin taleplerini topluma dayatma eğilimlerinin, farklı talepleri bünyesinde barındırma becerisi gösterememesinin bir sonucu olarak böyle bir biçim almıştır. İktidardaki partinin, Türkiye sağının tamamının siyasi ve entelektüel birikimini bünyesinde toplayamadığı bir vakıadır.
8.
Bu durum, ya bu yeni merkez sağ aktörün kendisini pazara uyarlamasını zorunlu kılacak ya da büyük pazar bu yapıyı tasfiye edecektir.
9.
Mevcut pazar liderinin (AKP) kendini pazara uyarlama şansı var mıdır? Şu anda oturduğu damarın birikiminden, insan kaynağından, farklılıklarından istifade etme yolunda bir çaba gösterilmediği için çok ümitli olamıyorum. İstifade edileceği yönünde bir emare de göremiyorum. Sorun, bugünkü lider kadroların iki yönlü güvensizliğinden kaynaklanmaktadır. Bunlardan birincisi partinin homojenliğini kaybetmesi korkusu, ikincisi de daha birikimli kadroları denetleyememe çekingenliğidir. Oysa merkez partileri, uzun vadede büyüklüklerini homojen bir yapı taşımamalarına borçludurlar.
10.
Buna rağmen, konjonktürde çok ciddi bir değişim yaşanmazsa mevcut pazar liderinin, önümüzdeki beş yıllık dönemde de liderliğini sürdüreceğini ve pazar payını önemli ölçüde koruyacağını öngörüyorum.
11.
Bundaki en önemli etmen, alternatiflerin herhangi bir açılım göstermemesinin yanında kritik büyüklüğün sağladığı avantajdır. Marka meşruiyeti için kritik bir algı eşiğine ulaşmış olmak önemlidir.
12.
Merkez sağda lider aktörün değişmesi imkan ve ihtimali var mıdır? Kısa vadede kolay değildir, ama imkansız da değildir.
13.
Siyaset pazarında iddia taşıyan partiler, tüm pazarlama stratejilerini Türk siyaset pazarının ikili yapıya evrileceği öngörüsü üzerine yapmalıdırlar. Pazarın olgunlaşması gerçekleşmeden, bu pazarı ele geçirmek nisbeten daha kolaydır. Ancak olgunlaşmış pazarda taşları yerinden oynatmak zordur. (Coca Cola-Pepsi)
15.
Merkez sağ segmenti fethetmek yönünde Anavatan ve DYP’nin şansı var mıdır? DYP’nin bugünkü liderinin “delikanlılık” duruşu bakımından iktidarın lideriyle benzerliği var. Delikanlılık algısının, toplumda bir karşılığının olduğunu kabul etmek gerekir. Anavatan’ın, yine toplumsal kodlamada mutlaka bir karşılığı olan, ama bu imajdan daha değerli ve içi dolu bir kimliği ortaya koyması, burada farklılaşması gerekir. Turkuaz Hareket için de aynı durum söz konusudur.
16.
İki aktörlü pazar yapısını kırmak nasıl mümkündür? Altavista ve Yahoo’nun pazara sahip olduğu bir konjonktürde, Google’ın pazarı bozup açık ara liderliğe oturması bir vaka olarak analiz edilmeye değer. Asıl iş budur. Ciddi manipülasyonlarla tepside sunulan bir şeyler olmadan bu işin ne kadar zor olduğunu da kabul etmek gerekir. Turkuaz Hareket bunu gerçekleştirebilecek gücü toparlayabileceğine inanıyor mu acaba?
17.
Anavatan’ın bugünkü çizdiği profilin kamuoyunda bir tepki hareketi olarak algılandığını düşünüyorum. Bu bakımdan DYP daha akılcı bir politika izlemektedir. Ağar’ın son dönemdeki atakları her ne kadar olumlu bir reaksiyon bulduysa da, Susurluk ve benzeri ilişkilerin kiri bu lidere hep kuşkuyla bakılmasına neden olmaktadır. (Kesin başarı için acil çözüm bekleyen bir sorun!) Ağar, kamuoyu gözünde, bir polis müdürü olmasından sivil siyasetçi olma algısına terfi edebilmiş midir, emin değilim.
18.
Anavatan için “Yiğit düştüğü yerden kalkar” (mı?) Düştüğü yerin analizi iyi yapılmalıdır. Aynı dönemdeki rekabet de incelenmelidir.
19.
Dönemsel bir reddi miras için Anavatan kurum görsel kimliğinin değiştirilmesi başarılı olmuş mudur? Desteklenebilirse bir katkısı olur. Değişiklik belki gerekliydi, ancak ne yazık ki değişim bana göre başarısızdır. Amblem, bir karikatürden çok bir soyutlama olmalıdır; oysa yeni arı eskisinden de daha karikatür olmuştur. “Yeşil” rengin yarattığı tartışmalara girmeye ise hiç gerek yoktu.
20.
Tepkisel kimlik, kendini rakiplerine göre pozisyonlayan ve onlara göre tanımlayan kimliktir. Oysa tanımlamayı kendi üzerimizden yapmalı, tepkisel yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğu anlarda başvurmalıyız. Yani çift yapılı bir mesaj stratejisinin gövdesini tepki oluşturmamalı.
21.
Anavatan lideri, bu tepkisel yaklaşımı benimsemiş görünmektedir ve bence doğru değildir.
22.
Meydan okuma (challenge), “kendini ifade ederek” daha güçlü yansımalar sağlayabilir. Bunu, her iki lider için de başarının kritik alanlarından biri olarak görüyorum. Turkuaz için bu konuda ne denilebilir, bilmiyorum.
23.
Görece bir durumdur, ama Anavatan lideri yakışıklı sayılabilir. Karizma için işe yarar, ama yeterli şart değildir. Kusursuz güzellik, uzaklaştırır. Mutlaka suni kusurlar icat edilmelidir. Gürtuna için de benzer bir yorum doğru olur mu acaba?
24.
Anavatan lideri çok “kravatlı” bir duruş sergilemektedir. (Cem Boyner’i hatırlayalım.) Toplumdan uzaklaştırır. Aynı sorun Gürtuna için de geçerlidir. Her iki lider de yanında takım elbise buruşturucuları, kıravatlarını ve saçlarını uçuşturmak için fan, ayakkabı kirletici bulundurabilir!
25.
Anavatan lideri, beni de kıskandıracak ölçüde ve çok düzgün konuşmaktadır. Biraz mizahi gibi gelecek, ama arada kekelemeli, “Eeeeee!” falan diyebilmelidir. Şaka değil!
26.
Parti, bir fikir kulübü gibi davranarak başarı elde edemez. Ancak, bir fikir kulübü özelliğini içinde barındırmalıdır. Asıl yayacağı etki ise; heyecan, duygu ve inançtır. Besim Tibuk ve Cem Boyner birer fikir kulubü liderleri olarak takdir edilmelerine rağmen müşteri kazanamamışlardır.
27.
Lider, önce bir ulaşılmazlık algısı yaratmalı, ancak buna rağmen çok kolay ulaşılmalıdır. (Yönetimi en zor alanlardan biri…)
28.
Gürtuna, her İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapanın başbakan olacağı gibi bir fikre kapılmamalı... Daha önce Dalan da denemişti, olmadı. Tabii, bu durum siyasete atılacak biri için engel de teşkil etmemeli, ama bizim siyasi tarihimizde, daha önceki başarılarını payanda olarak kulllanmak isteyenlere (Kıbrıs fatihi Ecevit) ve babasına bel bağlayanlara (Aydın Menderes, Erdal İnönü, Tuğrul Türkeş) karşı pek de rağbetkâr davranılmamıştır. Tayyip Erdoğan için oluşturulan mağduriyet ve mazlumiyet durumu ise, onun, belediye başkanlığını kullanmasına zaten ihtiyaç bırakmamıştır.
29.
Partiler, pazarı ve rekabeti analiz ederken (Tabii eğer ederlerse!) sivil toplumun ve STK’ların önümüzdeki dönemde güçlerinin artacağını hesap etmeli, internetin sağladığı etkileşimli ve anlık iletişim imkanlarını hiç yabana atmamalıdırlar.
30.
İletişimin sürekliliği ihmal edilmemeli, toplumsal algının kendi kendine oluşmasına imkan verilmemelidir.
31.
Merkezle ilişkilerin önem taşıdığını inkar edemeyiz. Ancak kantarın topuzu o tarafa kaymamalıdır. Kalıcı siyasal başarıların güvencesi toplumdan alınan güçtür. Turkuaz Hareketi gibi denge adına her tarafa karşı sevgi kelebeği pozisyonu alırsanız, o hiç işe yaramaz.
32.
Her şeye rağmen toplumsal meşruiyet hem dahili hem harici merkezin kayıtsız kalamayacağı bir güçtür. Gücü önce oradan elde etmeli… Siyasi tarihe baktığımızda, tersinden meşruiyet arayan hareketlerin tırtıl ömrü kadar bir süre canlı kalabildiklerini görüyoruz. Ayrıca bu durum, meşruiyet aktaran merkez için de can sıkıcı bir durumdur. (Değil midir ki?)
33.
Siyasetçiler için; pazarlama, pazarlama iletişimi, siyasi marka ve siyasi pazar üzerinde artık ciddi olarak kafa yorma zamanı gelmiştir. Bunu kaçıranların işi önümüzdeki dönemlerde çok zor olacaktır. Pazarın eski pazar olma özelliğini kaybetmesine çok az bir zaman kalmıştır.
Çok mu gevezelik ettim? Ayrıca fazlaca da dağınık oldu. Hep Turkuaz Hareketi yüzünden... Peki kesiyorum.
Güncelleme [ 28 Ekim 2006 ]
Okuduğum bir habere göre kamuoyu, belediye başkanlığını bıraktıktan sonra herhangi bir iş yapmayan Gürtuna’nın harcamalarının kaynağını merak ediyormuş. Gürtuna’ya, “Kaç para harcadınız, kaynağınız ne?” diye sormuşlar. Cevabı, “Sadece 100 bin dolar harcadım. Pahalı mecraları kullanmadık. Sponsorlar karşıladı.” şeklinde olmuş.
Ben kaynak maynak işlerinden anlamam, ama bu kampanyanın 100 bin dolara kotarılamayacağını çok yi bilirim. Şunun için gündeme getiriyorum: Bir müşterimiz çıkıp da “Elalem 100 bin dolara ne işler yapıyor, baksanıza!” diye bizi sorguya çekerse ne cevap veririz Allah korusun! Gürtuna kendini temize çıkaracak diye biz mi töhmet altında kalalım yani?
Diğer sponsorlar gibi medyanın da Gürtuna’ya bir kıyağı olduysa onu bilemem tabii... Bu arada, sponsor kavramının siyaset terminolojisine girdiğine de galiba ilk kez tanık oluyorum. Hafızamı zorladım, ama başka hatırlayamadım.
Güncelleme [ 29 Ekim 2006 ]
Bugün Sabah’taki köşesinde Nuran Yıldız da Gürtuna’nın isim arayışına destek vermiş. Vermiş ama, bu arada takkeyi düşürüp keli göstermiş:
İsmini arayan parti
“Parti adını kendin koy, oyunu kendin ver” gibi bir gayri ciddi siyasallaşma günleri... Turkuaz Hareketi, Türkiye’yi magazin programlarından analiz ediyor olmalı. Ahmet Hakan benden önce davrandı, 4 isim önerdi. Beşincisi benden: ESP (Ekilmiş Saçlar Partisi); Gürtuna ve Mim Kemal Öke’den hareketle.































8 YORUM:
Son derece isabetli tespitlerin olduğu bir yazıyla daha başbaşayız. Şahsen ben kendi adıma çok istifade ettim. Bazı noktalarda da benim gibi düşünen birini bulduğum için keyiflendim.Bu arada ekşi sözlük isimli sitede (http://sozluk.sourtimes.org)"ali müfit gürtunanın partisine isim önerileri" başlığı altında yapılan parti ismi önerilerini okumanızı tavsiye ediyorum. Sitede yapılan isim önerilerinden de "Turkuaz Hareketi" olarak ortaya çıkmaya çalışan siyasi oluşumun ne tür handikaplar taşıdığını bir kez daha görme fırsatınız olacak.
Son olarak ülkemizin önümüzdeki aylardan itibaren girmeye başlayacağı seçim atmosferinde Sayın Selim Tuncer'den daha sık bu tür analiz yazıları bekliyoruz.
Teşekkür ederim.
Aslında bu, erken ve hazırlıksız bir yazı oldu. Gürtuna'nın, partisine isim araması işine doğrusu biraz takıldım ve kendimi tutamadım. Konuyla ilgili bir şeyler karalayayım derken yazı aldı başını gitti. Dağınık bir yazıda siyaset ve siyasi iletişimle ilgili bölük pörçük, eksik gedik bazı görüşlerimi de aktarmış oldum.
Yine de dikkat çekmek istediğim yerleri bu vesileyle hatırlatmış olayım:
1.
Siyaset alanı da bir pazardır ve bu pazarda da pazarlama ilkeleri geçerlidir.
2.
Şu anda Türk siyasi pazarı henüz olgunlaşmamış ve taşlar yerine oturmamıştır.
3.
Pazar olgunlaştığında pazar payları netleşecek ve paylaşım kemikleşecektir. Bunun için on yıllık bir süre öngörüyorum.
4.
“Falan ajansa film yaptıralım, gençler slogan uydursun, caddeleri bayraklarımızla donatalım.” gibi yaklaşımların devri kapanmak üzeredir. Pazarın olduğu yerde pazarlama, pazarlamanın olduğu yerde pazarlama iletişimi kaçınılmazdır.
Yazının geri kalanı bu temel fikre hizmet etmeye çalışan gözlem ve düşünce kırıntıları biçimindedir.
Yazınız; belirttiğiniz amaçlarına ulaşmış, tebrik ederim.
İzninizle, siyaset konuşacaksak, vitesi birazcık boşa almakta yarar görüyorum.
Pekala, Evet, şimdi tamam...
Ben, meselenin Liderlik kısmına bir iki keyifli katkıda bulunmaya çalışayım.
Evet,
Neredeyse artık Tayyip Erdoğan'ın ismiyle müsemma "Liderlik Karizması"nın başka örneklerini de yakında görebileceğimizi düşünüyorum.
Zaten, Mehmet Ağar'ın "derinliği" bu "Karizma"nın hemen yakınında bir yerlerde duruyor sanıyorum.
Şimdiye kadar belki de hak etmediği kadar hızlı bir şekilde yıpranan Tayyip Erdoğan'ın, bir beş yıl daha sert vurgularla dünya aleme gösterdiği "Liderlik Karizma"sından sıtkımız sıyrıldığında; Tayyip Erdoğan da, Mehmet Ağar da ve diğer potansiyel Karizmatik Liderler de bize pek keyif vermeyecek herhalde...
Biz de toplum olarak, bu kör başa şimşir tarak nevinden "delikanlı ve karizmatik" vurgulardan bunalmış olacağız. (Olur muyuz?)
Bir varsayım olarak söylüyorum;
Belki de O zaman ki yönelim; Gürtuna gibi daha yumuşak sular -turkuaz:)- olacaktır ha?
Elbetteki, Hayır.
Tartışmaya bile gerek yok! Geçelim.
İşte sizin deyimizle piyasanın olgunlaşacağı süreç içerisinde yıpranmış bir Tayyip Erdoğan'ın beraberinde "Liderlik Karizma"sını da götüreceği düşünülebilir mi?
Hatta bu durum, aynı gemiye binen diğer liderlerin de karizmalarının yeniden sorgulanmasına varacak şiddette bir kazaya da neden olabilir mi?
Şimdiye kadar iyi kötü bu "delikanlı duruş" ile bir yerlere geldik, fakat artık bu "Karizma"nın "Liderlik" kısmının içeriğini de doldurmak da fayda var. Belki liderler Ali Desidero'yu yeniden ele almalılar, Ali Desidero sadece delikanlı duruş'tan fazlasına da sahip.
Neyse.
Belki daha donanımlı, daha az efelenen, daha kusurlu yani daha insan, daha güçlü ama ille de daha sakin birileri bu "Karizmatik Liderleri" yarış dışına itecek.
(Abdullah Gül bu örneğe biraz uyuyor mu, ne?)
Gerçi, bu ülkenin -sizin tabirinizle- dahili ve harici merkezleri, sakin adamları ne kadar sever orası ayrı bir konu, ama artık şu "karizma"ların doldurulmasında fayda var efendim...
Neyse, bu kadar yeter.
Biz şimdi sözü güzel güzel yorduk, sıra sizde.
Şu "ulaşılamaz iken ulaşılabilir olmanın" formülünü rica edeceğim.
(Gelecek 5 yıla yatırım nevinden:))
Bir de, Liderlerin fiziksel kusurlardan bahsetmişken, liderlerin sahip olması gereken başka kusurlar da olmuş mudur, var mıdır acaba?
(Artık ne yapalım bir şeyler yapıp, bu kusurlar varmış gibi yapacağız:))
Sevgiler
anonymous manonymous
Efendim, benim dikkat çekmek istediğim konu ise müstakbel partinin nüvesi konumundaki 'hareket'in adı ile ilgili. Kendileri (kurucular, müteharrikler)ısrarla 'Turkuaz Hareket' olarak kullanıyorlar. Dikkat ettim Selim bey (alıntı imi (') kullanmasına rağmen) ve alıntı yaptığı Sn. Yıldız 'Turkuaz Hareketi' olarak anmışlar.
Sahi nedir bu terkibin olması gereken / olan hali?
Ben, hareketin adını duyduğum andan itibaren buna takmış durumdayım. Ve dahi(müteharriklere) e-posta attım ancak cevap gelmedi.
Turkuaz Hareket mi?
Turkuaz Hareketi mi?
Benim içtihadım 'Hareketi'nden yanadır.
Benzer örneklerle şu sonuca vardım:
Milliyet Gazete
Mass Reklam Ajans
Türkiye Cumhuriyet
Selim bey, siz ne dersiniz?
Saygılarımla...
Öncelikle Nisa Kırkbir’in yorumuna değineyim. Anonymous manonymous, ismini vermediği için cezalı, bu nedenle onun yorumunu daha sonraya bırakıyorum. Hem de bazı noktaları biraz daha anlamaya çalışayım.
İnternet sitelerinden de görüyoruz ki ilgililer, Turkuaz Hareket şeklindeki sıfat tamlamasını benimsemişler. Onlar ne diyorsa odur, bize düşmez. Zaten parti ismi seçinilince bu isim de düşmüş olacak. Ben “Turkuaz Hareket” ismini kullanmaya çalıştıysam da “Turkuaz Hareketi” şeklinde kaçırdığım da olmuş. Sanırım Nuran Hanım’ın başına gelen de bu...
“Yeni Demokrasi Hareketi”, “Yön Hareketi” gibi isim tamlamalarının kulağımızda bıraktığı izin bunda etkisi olabilir mi, bilmiyorum.
“Turkuaz” bir renk adıdır ve sıfattır. “Turkuaz Hareket” de bir sıfat tamlaması... Sizin deyiminizle müteharriklerin kullandığı biçimi doğrudur yani. Mavi hareket, yeşil hareket veya milliyetçi hareket, devrimci hareket, sosyalist hareket gibi sıfat tamlamaları da aynıdır.
Sanırım “turkuaz”ın bir renk adı olduğunu zaman zaman unutuyor ve tamlamayı isim tamlaması olarak kurgulayıveriyoruz.
Verdiğiniz örneklerde ise isim tamlamalarındaki tamlanan ögesinden iyelik eklerini yok etmişsiniz. Elbette bu halleriyle yanlış olur. Oysa sıfat tamlamalarında iyelik eki zaten bulunmaz.
Kırmızı Dergi gibi...
Evet, gelelim diğer yoruma. Her ne kadar, sahibi belli olmayan bir yorumla yalnızca literal bir ilişkiye girmek tatsız bir duygu yaratıyorsa da, kayıtsız kalmak da hoş değil.
Vites boşalınca, tartışma benim en azından şu aşamada pek de dolaşmak istemediğim yerlere kaymış oluyor, ama birkaç maddede yine “iletişim” zaviyesinden inceleyelim.
1.
Karizma başka, delikanlılık bambaşka bir şeydir ve liderlik karizmasının “delikanlılık” üzerine inşa edilmesi şart değildir. Zaten pazarın bu yöndeki talebine karşı yeterli arz mevcuttur.
2.
Tüketici bu arzdan bıkar da başka sulara yelken açar mı? Açar. Tüketicinin sadakatine güven olmaz.
3.
“Lider partisi”nden ifade edilmek isteneni anlıyorum, ama lidersiz parti olmaz. Lider, yönetici olmaktan daha çok bir temsil simgesidir. Partinin ismi, amblem-logosu gibi bir şey yani... Parti içi demokrasi ve liderlik sultası gibi konular “simge-değer”in oluşumunu olumlu-olumsuz etkilemesi bakımından bu tartışmaya dahil edilebilir.
4.
Boş karizma-dolu karizma ilginç bir tanımlama olmuş, ama pazarın arz-talep dengesini şu aşamada etkilemediği ortada... Bir dolu-karizma çıkıp da rekabete başladığında pazar nasıl bir dalgalanma yaşar görürüz. Çıkarsa!
5.
“Kusur” konusunu benim sınırladığım çerçevede bırakırsak iyi olur. Diğer “kusur”lar burayı aşar.
6.
“Ulaşılamazlık”tan değil de, “ulaşılamaz algısı yaratmak”, buna karşın “kolay ulaşılabilir olmak”tan söz ettim Bunun formülünü gelecek beş yıla yatırım nevinden kendime saklasam:)
Teşekkürler.
Aydınlandım, sağ olun Selim bey. Demek ki neymiş, sıfat tamlaması ile isim tamlaması arasındaki farkı bilmek ve 'bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak' gerekiyormuş.
Tamam 'bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmasın' ama genel başkan da olunmasın. Dün akşam, Ceviz Kabuğu'nun yalnızca 15-20 dakikasını seyretmeye tahammül edebildim ve gerçekten çok utandım. Sanki konuşamayan, çelişkiler içinde bocalayan, ipe gelir iki kelam edemeyen benmişim gibi. Of of, birileri bizi bu 'kurtarıcılar'dan kurtarsın artık.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bağlantı Oluştur
<< Home