Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Perşembe, Ekim 26, 2006

| Siyaset bayram rehavetindeyken hadi bu kez biz siyaset yapalım!

Siyaset de bir pazardır ve bu pazarda da pazarlama ilkeleri geçerlidir. Siyasi pazar da arz-talep yasaları üzerinde gelişir ve olgunlaşır. Günümüzde, siyasi partilerin pazarlama ve pazarlama iletişimi profesyonelleriyle ilişkilerinin bu ölçüde esnek ve sadakatsiz, parça başı hizmet alımı biçiminde olmasının, henüz pazarın olgunlaşmamış bulunmasından ve eski usul bazı yöntemlerin hâlâ iş görebilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. [ FOTOĞRAF: MISHA-ART ]


Şimdiye kadar burada siyasi iletişim konularına pek girmemeye çalıştım. Biraz daha ders çalışırsam önümüzdeki günlerde zaman zaman bu konulara da gireriz. Bu yazı ise tamamen bir tahrik sonucu yazıldı.

Kim mi tahrik etti? Turkuaz Hareket lideri Ali Müfit Gürtuna!

Bugünlerde TV ve gazetelerde Turkuaz Hareket’in ilan ve reklamlarını görüyorsunuz. Partilerine isim arıyorlar ve bu konuda bizden yardım istiyorlar. Yenilikçi bir tavır doğrusu... Ama bu, Turkuaz Hareket’in bir işine yarar mı, kesinlikle hayır. Ali Saydam, Akşam’daki yazısında buna gayet güzel açıklık getirmiş: “İlk duyulduğunda ne kadar sempatik değil mi? Ama, olur mu?.. Cehennem yolları iyi niyet taşları ile döşeliymiş... Sevgili Başkan; bir partinin vizyonu, hedefi, değerleri oylamayla, halka sorarak oluşturulur mu? Atatürk, yıllarca savaşmış, erkeklerinin üçte birini kaybetmiş Anadolu'ya kurtuluş savaşını oylatsaydı, kaç evet çıkardı sence? Bir partinin adı, onun vizyonu ve misyonu ile ilgili en temel işareti veren iletişim aracıdır. Derhal durdur o işi Başkan. Yeni doğacak çocuğunun adını eş, dost, akrabaya sormuyorsun... Ülkeyi geleceğe taşıyacak vizyonu soruyorsun... Onu halk değil sen bileceksin Başkan. Vur masaya yumruğunu. Çık meydana, boyunun ve vizyonunun ölçüsünü görelim... Liderlik bunu gerektirir. Nasıl yapılacağı halka sorarak liderlik olmaz.”

Saydam’a katılmamak mümkün değil. Çünkü, siyasi pazarda partiler, bir cepheden bakınca aslında birer tekliften (marketing offer) ibarettirler. Yani, müşteri taleplerini elbette analiz edeceksiniz, elbette halkın nabzını tutacaksınız, ama teklifi siz oluşturacaksınız. Kimliğin en önemli parçası olan marka ismi de buna dahildir. Yine de ben sonucu gerçekten merak ediyorum; partinin ismi Ekmek Partisi mi, yoksa Hak Partisi mi olacak?

Bugünkü Hürriyet’te de Ahmet Hakan, “Gazete ilanlarıyla partisine isim arayan Ali Müfit Gürtuna’ya bir kıyak yapalım ve birkaç isim önerisinde bulunalım.” diyerek dört isim önerisi sıralamış. Benim ilgimi çeken son önerisi oldu: Sürekli Gülüş Partisi. Hakan, amblemi de şöyle şekillendirmiş: “Amblem olarak telefon mesajlarındaki gülme işaretini öneriyorum. Böylece Gürtuna’nın her durumda gülümseyerek kazanç elde edeceğini zannetmesine de bir karşılık verilmiş olacaktır.”

Gerçi ben Gürtuna’nın pek de güldüğüne tanık olmadım; sadece dudaklarını aşırı derecede kulaklarına doğru gerip güzel dişlerini gösteriyor. Sayın Gürtuna, sanırım gülmenin kendisine çok yakıştığını ve prim yaptığını söyleyen danışmanlarının sözlerine uyarak zoraki gülmeye çalışınca ortaya böyle samimiyetsiz ve yapmacık bir tablo çıkıyor.

Lafı buralara kadar getirmişken ilk aklıma gelenleri sıralayarak siyasi pazar mevzuuna şöyle bir göz atalım. Turkuaz Hareketi’nin hangi pazarda mücadele edeceğini ve bu yöntemlerle başarı şansını bir miktar düşünmüş oluruz.

Dünyadaki tüm gelişmiş demokratik ülkelerde siyasi pazarlar olgunlaşmıştır. Bu nedenle, aynen ticari pazarlarda olduğu gibi dönemsel olarak birinci ve ikincinin değiştiği iki büyük aktör söz konusudur. (Coca Cola-Pepsi)
1.
Bu aktörlerden biri pazar payı lideri (iktidar), diğeri ise meydan okuyan (challenger) muhalefettir. Bu iki pazar aktörünün açık ara ardından izleyiciler (follower), daha küçük segmentlerde de (nich) en küçükler yer alır.
2.
Pazar payları, rekabetçi konumun analizinde belirleyici bir özellik olarak karşımıza çıkar.
3.
En yüksek paya sahip olan ve sürekli varoluş nedenini hatırlatan lider (AKP) için en önemli stratejik yönelmeler; tüm pazarı büyütme, pazar payını genişletme ve bu payı savunmaktır.
4.
Muhalefet ise (CHP), lideri ve birkaç muhalefeti (Anavatan, DYP) alt etmek için çaba gösterir. Lidere ve diğer küçük rakiplere meydan okur. Temel stratejik hedefi atak bir yaklaşımı gerekli kılar.
5.
Lider ve muhalefet, çoğunlukla merkeze en yakın yerde konumlanan sağ ve sol partilerdir.
6.
İzleyicilerin (Anavatan, DYP), iktidar ve ana muhalefet partilerinden biraz daha uzakta olmalarına karşın gözleri merkezdedir, söylemleri geneldir ve zaman içinde merkeze yaklaşabilirler.
7.
Niş pazar aktörlerinin (sınırlı ya da bölgesel) merkeze yaklaşma ve pazarlarını genişletip savunma şansları yoktur. Ancak pazar lideri, pazar ikincisi (muhalefet) ve izleyicilerin tatmin edemediği bazı seçmen katmanlarını zaman zaman kazanırlar, zaman zaman da kendi segmentlerindeki seçmenleri bunlar lehine kaybederler. Bu partiler, dağınıklaşmış seçmenlerin bulunduğu siyasal pazarlarda çok etkili olabilmektedirler.
8.
Türkiye’de siyasal pazar henüz olgunlaşmamıştır. Türkiye siyasal pazarının önümüzdeki on yıl içinde “gelişmekte olan pazar” yapısından “olgunlaşmış pazar” yapısına doğru evrilmeye başlayacağını öngörebiliriz.
9.
Pazarın olgunlaşma süreçlerinin son steplerinde taşların yerine oturmaya başlayacağını, konumlanmalarını sağlamış ve pazar paylarını netleştirmiş aktörleri artık yerlerinden oynatmanın bu döneme göre çok zor olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
10.
Her şeyden önemlisi, müdahaleler dışında, Türkiye’deki siyasal aktörlerin devletin velayeti altında bulunmalarından dolayı, şimdiye kadar pazar doğal gelişimini sağlayamamıştır. Ekonomi gibi başka alanlarda dünyaya açılmanın ve AB sürecinin etkisiyle siyasi aktörler üzerindeki devlet velayet ve vesayetinin zayıflayacak olması rekabetin yönünü ve biçimini değiştirecektir.
12.
Türkiye’nin bugünkü siyasal pazar tablosunu şu şekilde çizebiliriz:
a.
Bölünmüş ve güçsüz merkez sağ partiler.
b.
Bu zaaf nedeniyle dinsel temalarla siyaset yapan kadroların bu boşluğu doldurmaya çalıştığı merkez sağ parti.
c.
Siyasal misyonunun ne olduğu konusunda tam bir kavram kargaşası içinde bulunan ve bölünmüş bir merkez sol.
d.
Karmaşık bir yapı içinde, dinsel ve millici temalarla siyaset sahnesinde yer almaya çalışan, ancak kendisini bir türlü sistem partisi olarak kabul ettiremeyen küçük partiler.
e.
Etnik parti girişimleri ve küçük sol partiler.

Dediğim gibi, bu gözlemlerin eksikleri olabilir. Yeterince ders çalışmadan yazıyorum. İleride güncellemeler yapabilirim. Veya konuya daha vakıf olanların yorumlarıyla geliştirilebilir.

Şimdi de birkaç genellemeyi siyasi pazar üzerine yapıştırarak düşünmeye çalışalım:
1.
Siyasi ya da ticari ürünler arasında “farklılık” yaratmak, pazarlamanın en temel sorunlarından biridir.
2.
Hep söylediğimiz gibi, günümüzde özellikle ticari ürünler arasındaki somut, fiziki farklar üzerine stratejiler geliştirmek neredeyse imkansız hale gelmiş, ürünleri birbirinden rekabetçi anlamda farklı kılan, ürüne bağlı somut özelliklerin önemi azalmıştır.
3.
Bu nedenle simgesel değer yaratmada güçlü bir etkiye sahip olan reklam ve diğer iletişim etkinlikleri, tüketicilerin satın alma kararına etki eden, ürünü farklı algılatan tüketici değer illüzyonu yaratmakla ilgili çok önemli bir görev üstlenmektedir.
4.
Alternatif markalar arasında karar alıcıların ürünlerin değerlendirme sürecinde kullandığı bilgiler ağırlıklı olarak pazarlama iletişiminden kaynaklanmaktadır. Bu anlamda karar alıcıların alternatif ürünler arasında tercihini belirleyen pazarlama iletişimi bilgileri “farklılığın” yaratılmasında da temel bir rol üstlenmektedir.
5.
Bu, tüketicinin değerlendirmelerinde soyut olarak nitelendirilebilecek değerlerin temel bir değişken olma özelliği taşıdığı anlamına gelir. Rekabetin yönünü belirleyecek olan önemli ölçüde budur.
6.
Marka imajı ile marka kimliği arasındaki temel farka değinmek gerekir. İmaj, bir ürünün, markanın, politik kişiliğin ya da ülkenin kamudaki algılanmasını/görünümünü merkeze alır. Kimlik ise gönderici kaynağın sorumluluğundadır. Kaynağın görevi markanın anlamı, amacı ve sunduğunun üzerine odaklanmaktadır. Marka tarafından gönderilen tüm göstergelerin marka adı, görsel simgeler, ürün, reklam, sponsorluk ve diğer iletişim mesajlarının bir sentezi aracılığıyla tüketicinin algısında bir imaj şekillenmektedir. Çünkü imaj, bir kod açımının, anlamın genişlemesinin, göstergelerden çıkarsamanın bir sonucudur. Kimliği oluştururken pazarlama iletişimi profesyonellerinden yararlanmanın önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır.
7.
Konumlandırma için şu dört soruya cevap verilmelidir:
Niçin ya da ne için?
Markanın sahip olduğu, ileri sürdüğü fiziksel ve duygusal tüketici yararı nedir?
Kimin için?
Hedef kitle kim?
Ne zaman?
Ürünün ne zaman kullanılacağına işaret eder.
Kime karşı?
Temel rakibi işaret eder. Kimin müşterilerini elde etmeye çalışıyoruz?
8.
Sağlam bir konumlandırma yapmadan iletişime başlamak son derece yanlıştır.

Bu genellemelerden sonra Turkuaz Hareket’in de pazar payı kapmaya çalışacağı katmanla ve buradaki aktörlerle ilgili bazı gözlemlerimi aktarayım:

Nitel ve nicel araştırma raporları olmadan ciddi bir analiz ortaya koymak risklidir. Buna rağmen, bunların bir bölümünü hem bir iletişim profesyonelinin dışarıdan gördüğü fotoğraf hem de bir siyasi ürün tüketicisinin öznel değerlendirmeleri olarak okumak yararlı olur.
1.
Yukarıda da işaret ettiğim gibi, bana göre Türk siyasi pazarı önümüzdeki on yıl içinde olgunlaşma evresine geçiş sürecini yaşayacaktır.
2.
Olgunlaşmış pazarda ikili bir siyasi yapıya geçiş kaçınılmaz görünmektedir. Geniş pazarlarda aktör sayısı en fazla üç olabilir.
3.
Ancak, Türk siyasi pazarı bugün itibariyle “serbest pazar” özelliği taşımamaktadır. Bu nedenle siyasi partiler toplumsal talepleri merkeze taşımak ya da merkezin taleplerini topluma dayatmak gibi bir ikilem arasında sıkışmıştır.
4.
Oysa, özellikle kritik büyüklüğe sahip kitle partilerinin temel görevi toplumsal talepleri merkeze taşımaktır. Ayrıca büyük pazara arz yapan partilerin bir misyonu da birbirine yakın talepleri kendi bünyesinde toplayarak siyaset pazarının parçalanmasına engel olmaktır. Bu, farklılıkların bastırılması anlamına gelmez. Merkez partileri, çevreden gelen farklı talepleri siyasi merkeze aktaracak bir filtre görevi üstlenerek aslında bu taleplerin hayata geçirilmesini kolaylaştırma fonksiyonunu icra ederler/etmelidirler.
5.
Sağ ve sol kavramlarının Türkiye’deki anlamları dünya literatürüne uygun değildir, ama bu, önemli de değildir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken gerçek, Türkiye’deki sağın, siyasi merkezden daha fazla talepkar olduğu, merkez solun ise daha çok statükoya sahip çıktığıdır. Bu da sağın zaman zaman solculaşması, solun da sağcılaşması anlamına gelir. Kavramların, kimliği oluştururken kilit fonksiyonu görmemesi gerekir.
6.
Türkiye’de partilerin köksüz ve tarihsiz olduğu eleştirilerine katılmıyorum. İki ana damar ta Osmanlı’dan bu yana sürgelmektedir. Demokrasi tarihimizle birlikte daha da belirginleşmiştir. Yalnızca değişen, marka isimleri ve bayrağı devralanların kimlikleridir. Elbette müdahale ve kesintilerin partilerin kurumsallaşmasına olumsuz etkisi olmuştur, ama bu, onların köksüz oldukları anlamına gelmez. Zaten parçalanmalar, hep bu müdahaleler sonucu zaruri hale gelen bayrak devri aşamalarında gerçekleşmiştir.
7.
Şu anda, merkezin sağı (Acaba sol mu demeli?), Türkiye’deki sağ politikaların zaman zaman merkezin taleplerini topluma dayatma eğilimlerinin, farklı talepleri bünyesinde barındırma becerisi gösterememesinin bir sonucu olarak böyle bir biçim almıştır. İktidardaki partinin, Türkiye sağının tamamının siyasi ve entelektüel birikimini bünyesinde toplayamadığı bir vakıadır.
8.
Bu durum, ya bu yeni merkez sağ aktörün kendisini pazara uyarlamasını zorunlu kılacak ya da büyük pazar bu yapıyı tasfiye edecektir.
9.
Mevcut pazar liderinin (AKP) kendini pazara uyarlama şansı var mıdır? Şu anda oturduğu damarın birikiminden, insan kaynağından, farklılıklarından istifade etme yolunda bir çaba gösterilmediği için çok ümitli olamıyorum. İstifade edileceği yönünde bir emare de göremiyorum. Sorun, bugünkü lider kadroların iki yönlü güvensizliğinden kaynaklanmaktadır. Bunlardan birincisi partinin homojenliğini kaybetmesi korkusu, ikincisi de daha birikimli kadroları denetleyememe çekingenliğidir. Oysa merkez partileri, uzun vadede büyüklüklerini homojen bir yapı taşımamalarına borçludurlar.
10.
Buna rağmen, konjonktürde çok ciddi bir değişim yaşanmazsa mevcut pazar liderinin, önümüzdeki beş yıllık dönemde de liderliğini sürdüreceğini ve pazar payını önemli ölçüde koruyacağını öngörüyorum.
11.
Bundaki en önemli etmen, alternatiflerin herhangi bir açılım göstermemesinin yanında kritik büyüklüğün sağladığı avantajdır. Marka meşruiyeti için kritik bir algı eşiğine ulaşmış olmak önemlidir.
12.
Merkez sağda lider aktörün değişmesi imkan ve ihtimali var mıdır? Kısa vadede kolay değildir, ama imkansız da değildir.
13.
Siyaset pazarında iddia taşıyan partiler, tüm pazarlama stratejilerini Türk siyaset pazarının ikili yapıya evrileceği öngörüsü üzerine yapmalıdırlar. Pazarın olgunlaşması gerçekleşmeden, bu pazarı ele geçirmek nisbeten daha kolaydır. Ancak olgunlaşmış pazarda taşları yerinden oynatmak zordur. (Coca Cola-Pepsi)
15.
Merkez sağ segmenti fethetmek yönünde Anavatan ve DYP’nin şansı var mıdır? DYP’nin bugünkü liderinin “delikanlılık” duruşu bakımından iktidarın lideriyle benzerliği var. Delikanlılık algısının, toplumda bir karşılığının olduğunu kabul etmek gerekir. Anavatan’ın, yine toplumsal kodlamada mutlaka bir karşılığı olan, ama bu imajdan daha değerli ve içi dolu bir kimliği ortaya koyması, burada farklılaşması gerekir. Turkuaz Hareket için de aynı durum söz konusudur.
16.
İki aktörlü pazar yapısını kırmak nasıl mümkündür? Altavista ve Yahoo’nun pazara sahip olduğu bir konjonktürde, Google’ın pazarı bozup açık ara liderliğe oturması bir vaka olarak analiz edilmeye değer. Asıl iş budur. Ciddi manipülasyonlarla tepside sunulan bir şeyler olmadan bu işin ne kadar zor olduğunu da kabul etmek gerekir. Turkuaz Hareket bunu gerçekleştirebilecek gücü toparlayabileceğine inanıyor mu acaba?
17.
Anavatan’ın bugünkü çizdiği profilin kamuoyunda bir tepki hareketi olarak algılandığını düşünüyorum. Bu bakımdan DYP daha akılcı bir politika izlemektedir. Ağar’ın son dönemdeki atakları her ne kadar olumlu bir reaksiyon bulduysa da, Susurluk ve benzeri ilişkilerin kiri bu lidere hep kuşkuyla bakılmasına neden olmaktadır. (Kesin başarı için acil çözüm bekleyen bir sorun!) Ağar, kamuoyu gözünde, bir polis müdürü olmasından sivil siyasetçi olma algısına terfi edebilmiş midir, emin değilim.
18.
Anavatan için “Yiğit düştüğü yerden kalkar” (mı?) Düştüğü yerin analizi iyi yapılmalıdır. Aynı dönemdeki rekabet de incelenmelidir.
19.
Dönemsel bir reddi miras için Anavatan kurum görsel kimliğinin değiştirilmesi başarılı olmuş mudur? Desteklenebilirse bir katkısı olur. Değişiklik belki gerekliydi, ancak ne yazık ki değişim bana göre başarısızdır. Amblem, bir karikatürden çok bir soyutlama olmalıdır; oysa yeni arı eskisinden de daha karikatür olmuştur. “Yeşil” rengin yarattığı tartışmalara girmeye ise hiç gerek yoktu.
20.
Tepkisel kimlik, kendini rakiplerine göre pozisyonlayan ve onlara göre tanımlayan kimliktir. Oysa tanımlamayı kendi üzerimizden yapmalı, tepkisel yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğu anlarda başvurmalıyız. Yani çift yapılı bir mesaj stratejisinin gövdesini tepki oluşturmamalı.
21.
Anavatan lideri, bu tepkisel yaklaşımı benimsemiş görünmektedir ve bence doğru değildir.
22.
Meydan okuma (challenge), “kendini ifade ederek” daha güçlü yansımalar sağlayabilir. Bunu, her iki lider için de başarının kritik alanlarından biri olarak görüyorum. Turkuaz için bu konuda ne denilebilir, bilmiyorum.
23.
Görece bir durumdur, ama Anavatan lideri yakışıklı sayılabilir. Karizma için işe yarar, ama yeterli şart değildir. Kusursuz güzellik, uzaklaştırır. Mutlaka suni kusurlar icat edilmelidir. Gürtuna için de benzer bir yorum doğru olur mu acaba?
24.
Anavatan lideri çok “kravatlı” bir duruş sergilemektedir. (Cem Boyner’i hatırlayalım.) Toplumdan uzaklaştırır. Aynı sorun Gürtuna için de geçerlidir. Her iki lider de yanında takım elbise buruşturucuları, kıravatlarını ve saçlarını uçuşturmak için fan, ayakkabı kirletici bulundurabilir!
25.
Anavatan lideri, beni de kıskandıracak ölçüde ve çok düzgün konuşmaktadır. Biraz mizahi gibi gelecek, ama arada kekelemeli, “Eeeeee!” falan diyebilmelidir. Şaka değil!
26.
Parti, bir fikir kulübü gibi davranarak başarı elde edemez. Ancak, bir fikir kulübü özelliğini içinde barındırmalıdır. Asıl yayacağı etki ise; heyecan, duygu ve inançtır. Besim Tibuk ve Cem Boyner birer fikir kulubü liderleri olarak takdir edilmelerine rağmen müşteri kazanamamışlardır.
27.
Lider, önce bir ulaşılmazlık algısı yaratmalı, ancak buna rağmen çok kolay ulaşılmalıdır. (Yönetimi en zor alanlardan biri…)
28.
Gürtuna, her İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapanın başbakan olacağı gibi bir fikre kapılmamalı... Daha önce Dalan da denemişti, olmadı. Tabii, bu durum siyasete atılacak biri için engel de teşkil etmemeli, ama bizim siyasi tarihimizde, daha önceki başarılarını payanda olarak kulllanmak isteyenlere (Kıbrıs fatihi Ecevit) ve babasına bel bağlayanlara (Aydın Menderes, Erdal İnönü, Tuğrul Türkeş) karşı pek de rağbetkâr davranılmamıştır. Tayyip Erdoğan için oluşturulan mağduriyet ve mazlumiyet durumu ise, onun, belediye başkanlığını kullanmasına zaten ihtiyaç bırakmamıştır.
29.
Partiler, pazarı ve rekabeti analiz ederken (Tabii eğer ederlerse!) sivil toplumun ve STK’ların önümüzdeki dönemde güçlerinin artacağını hesap etmeli, internetin sağladığı etkileşimli ve anlık iletişim imkanlarını hiç yabana atmamalıdırlar.
30.
İletişimin sürekliliği ihmal edilmemeli, toplumsal algının kendi kendine oluşmasına imkan verilmemelidir.
31.
Merkezle ilişkilerin önem taşıdığını inkar edemeyiz. Ancak kantarın topuzu o tarafa kaymamalıdır. Kalıcı siyasal başarıların güvencesi toplumdan alınan güçtür. Turkuaz Hareketi gibi denge adına her tarafa karşı sevgi kelebeği pozisyonu alırsanız, o hiç işe yaramaz.
32.
Her şeye rağmen toplumsal meşruiyet hem dahili hem harici merkezin kayıtsız kalamayacağı bir güçtür. Gücü önce oradan elde etmeli… Siyasi tarihe baktığımızda, tersinden meşruiyet arayan hareketlerin tırtıl ömrü kadar bir süre canlı kalabildiklerini görüyoruz. Ayrıca bu durum, meşruiyet aktaran merkez için de can sıkıcı bir durumdur. (Değil midir ki?)
33.
Siyasetçiler için; pazarlama, pazarlama iletişimi, siyasi marka ve siyasi pazar üzerinde artık ciddi olarak kafa yorma zamanı gelmiştir. Bunu kaçıranların işi önümüzdeki dönemlerde çok zor olacaktır. Pazarın eski pazar olma özelliğini kaybetmesine çok az bir zaman kalmıştır.

Çok mu gevezelik ettim? Ayrıca fazlaca da dağınık oldu. Hep Turkuaz Hareketi yüzünden... Peki kesiyorum.

Güncelleme [ 28 Ekim 2006 ]

Okuduğum bir habere göre kamuoyu, belediye başkanlığını bıraktıktan sonra herhangi bir iş yapmayan Gürtuna’nın harcamalarının kaynağını merak ediyormuş. Gürtuna’ya, “Kaç para harcadınız, kaynağınız ne?” diye sormuşlar. Cevabı, “Sadece 100 bin dolar harcadım. Pahalı mecraları kullanmadık. Sponsorlar karşıladı.” şeklinde olmuş.

Ben kaynak maynak işlerinden anlamam, ama bu kampanyanın 100 bin dolara kotarılamayacağını çok yi bilirim. Şunun için gündeme getiriyorum: Bir müşterimiz çıkıp da “Elalem 100 bin dolara ne işler yapıyor, baksanıza!” diye bizi sorguya çekerse ne cevap veririz Allah korusun! Gürtuna kendini temize çıkaracak diye biz mi töhmet altında kalalım yani?

Diğer sponsorlar gibi medyanın da Gürtuna’ya bir kıyağı olduysa onu bilemem tabii... Bu arada, sponsor kavramının siyaset terminolojisine girdiğine de galiba ilk kez tanık oluyorum. Hafızamı zorladım, ama başka hatırlayamadım.

Güncelleme [ 29 Ekim 2006 ]

Bugün Sabah’taki köşesinde Nuran Yıldız da Gürtuna’nın isim arayışına destek vermiş. Vermiş ama, bu arada takkeyi düşürüp keli göstermiş:

İsmini arayan parti

“Parti adını kendin koy, oyunu kendin ver” gibi bir gayri ciddi siyasallaşma günleri... Turkuaz Hareketi, Türkiye’yi magazin programlarından analiz ediyor olmalı. Ahmet Hakan benden önce davrandı, 4 isim önerdi. Beşincisi benden: ESP (Ekilmiş Saçlar Partisi); Gürtuna ve Mim Kemal Öke’den hareketle.

8 YORUM:

Anonymous adem yazdı:

Son derece isabetli tespitlerin olduğu bir yazıyla daha başbaşayız. Şahsen ben kendi adıma çok istifade ettim. Bazı noktalarda da benim gibi düşünen birini bulduğum için keyiflendim.Bu arada ekşi sözlük isimli sitede (http://sozluk.sourtimes.org)"ali müfit gürtunanın partisine isim önerileri" başlığı altında yapılan parti ismi önerilerini okumanızı tavsiye ediyorum. Sitede yapılan isim önerilerinden de "Turkuaz Hareketi" olarak ortaya çıkmaya çalışan siyasi oluşumun ne tür handikaplar taşıdığını bir kez daha görme fırsatınız olacak.
Son olarak ülkemizin önümüzdeki aylardan itibaren girmeye başlayacağı seçim atmosferinde Sayın Selim Tuncer'den daha sık bu tür analiz yazıları bekliyoruz.

Cuma, 27 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkür ederim.

Aslında bu, erken ve hazırlıksız bir yazı oldu. Gürtuna'nın, partisine isim araması işine doğrusu biraz takıldım ve kendimi tutamadım. Konuyla ilgili bir şeyler karalayayım derken yazı aldı başını gitti. Dağınık bir yazıda siyaset ve siyasi iletişimle ilgili bölük pörçük, eksik gedik bazı görüşlerimi de aktarmış oldum.

Yine de dikkat çekmek istediğim yerleri bu vesileyle hatırlatmış olayım:

1.
Siyaset alanı da bir pazardır ve bu pazarda da pazarlama ilkeleri geçerlidir.
2.
Şu anda Türk siyasi pazarı henüz olgunlaşmamış ve taşlar yerine oturmamıştır.
3.
Pazar olgunlaştığında pazar payları netleşecek ve paylaşım kemikleşecektir. Bunun için on yıllık bir süre öngörüyorum.
4.
“Falan ajansa film yaptıralım, gençler slogan uydursun, caddeleri bayraklarımızla donatalım.” gibi yaklaşımların devri kapanmak üzeredir. Pazarın olduğu yerde pazarlama, pazarlamanın olduğu yerde pazarlama iletişimi kaçınılmazdır.

Yazının geri kalanı bu temel fikre hizmet etmeye çalışan gözlem ve düşünce kırıntıları biçimindedir.

Cumartesi, 28 Ekim, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Yazınız; belirttiğiniz amaçlarına ulaşmış, tebrik ederim.

İzninizle, siyaset konuşacaksak, vitesi birazcık boşa almakta yarar görüyorum.

Pekala, Evet, şimdi tamam...

Ben, meselenin Liderlik kısmına bir iki keyifli katkıda bulunmaya çalışayım.

Evet,
Neredeyse artık Tayyip Erdoğan'ın ismiyle müsemma "Liderlik Karizması"nın başka örneklerini de yakında görebileceğimizi düşünüyorum.

Zaten, Mehmet Ağar'ın "derinliği" bu "Karizma"nın hemen yakınında bir yerlerde duruyor sanıyorum.

Şimdiye kadar belki de hak etmediği kadar hızlı bir şekilde yıpranan Tayyip Erdoğan'ın, bir beş yıl daha sert vurgularla dünya aleme gösterdiği "Liderlik Karizma"sından sıtkımız sıyrıldığında; Tayyip Erdoğan da, Mehmet Ağar da ve diğer potansiyel Karizmatik Liderler de bize pek keyif vermeyecek herhalde...

Biz de toplum olarak, bu kör başa şimşir tarak nevinden "delikanlı ve karizmatik" vurgulardan bunalmış olacağız. (Olur muyuz?)

Bir varsayım olarak söylüyorum;
Belki de O zaman ki yönelim; Gürtuna gibi daha yumuşak sular -turkuaz:)- olacaktır ha?

Elbetteki, Hayır.
Tartışmaya bile gerek yok! Geçelim.

İşte sizin deyimizle piyasanın olgunlaşacağı süreç içerisinde yıpranmış bir Tayyip Erdoğan'ın beraberinde "Liderlik Karizma"sını da götüreceği düşünülebilir mi?

Hatta bu durum, aynı gemiye binen diğer liderlerin de karizmalarının yeniden sorgulanmasına varacak şiddette bir kazaya da neden olabilir mi?

Şimdiye kadar iyi kötü bu "delikanlı duruş" ile bir yerlere geldik, fakat artık bu "Karizma"nın "Liderlik" kısmının içeriğini de doldurmak da fayda var. Belki liderler Ali Desidero'yu yeniden ele almalılar, Ali Desidero sadece delikanlı duruş'tan fazlasına da sahip.

Neyse.

Belki daha donanımlı, daha az efelenen, daha kusurlu yani daha insan, daha güçlü ama ille de daha sakin birileri bu "Karizmatik Liderleri" yarış dışına itecek.
(Abdullah Gül bu örneğe biraz uyuyor mu, ne?)

Gerçi, bu ülkenin -sizin tabirinizle- dahili ve harici merkezleri, sakin adamları ne kadar sever orası ayrı bir konu, ama artık şu "karizma"ların doldurulmasında fayda var efendim...

Neyse, bu kadar yeter.

Biz şimdi sözü güzel güzel yorduk, sıra sizde.

Şu "ulaşılamaz iken ulaşılabilir olmanın" formülünü rica edeceğim.
(Gelecek 5 yıla yatırım nevinden:))

Bir de, Liderlerin fiziksel kusurlardan bahsetmişken, liderlerin sahip olması gereken başka kusurlar da olmuş mudur, var mıdır acaba?
(Artık ne yapalım bir şeyler yapıp, bu kusurlar varmış gibi yapacağız:))

Sevgiler

anonymous manonymous

Salı, 31 Ekim, 2006  
Anonymous Nisa Kırkbir yazdı:

Efendim, benim dikkat çekmek istediğim konu ise müstakbel partinin nüvesi konumundaki 'hareket'in adı ile ilgili. Kendileri (kurucular, müteharrikler)ısrarla 'Turkuaz Hareket' olarak kullanıyorlar. Dikkat ettim Selim bey (alıntı imi (') kullanmasına rağmen) ve alıntı yaptığı Sn. Yıldız 'Turkuaz Hareketi' olarak anmışlar.

Sahi nedir bu terkibin olması gereken / olan hali?

Ben, hareketin adını duyduğum andan itibaren buna takmış durumdayım. Ve dahi(müteharriklere) e-posta attım ancak cevap gelmedi.

Turkuaz Hareket mi?
Turkuaz Hareketi mi?

Benim içtihadım 'Hareketi'nden yanadır.

Benzer örneklerle şu sonuca vardım:
Milliyet Gazete
Mass Reklam Ajans
Türkiye Cumhuriyet

Selim bey, siz ne dersiniz?

Saygılarımla...

Salı, 31 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Öncelikle Nisa Kırkbir’in yorumuna değineyim. Anonymous manonymous, ismini vermediği için cezalı, bu nedenle onun yorumunu daha sonraya bırakıyorum. Hem de bazı noktaları biraz daha anlamaya çalışayım.

İnternet sitelerinden de görüyoruz ki ilgililer, Turkuaz Hareket şeklindeki sıfat tamlamasını benimsemişler. Onlar ne diyorsa odur, bize düşmez. Zaten parti ismi seçinilince bu isim de düşmüş olacak. Ben “Turkuaz Hareket” ismini kullanmaya çalıştıysam da “Turkuaz Hareketi” şeklinde kaçırdığım da olmuş. Sanırım Nuran Hanım’ın başına gelen de bu...

“Yeni Demokrasi Hareketi”, “Yön Hareketi” gibi isim tamlamalarının kulağımızda bıraktığı izin bunda etkisi olabilir mi, bilmiyorum.

“Turkuaz” bir renk adıdır ve sıfattır. “Turkuaz Hareket” de bir sıfat tamlaması... Sizin deyiminizle müteharriklerin kullandığı biçimi doğrudur yani. Mavi hareket, yeşil hareket veya milliyetçi hareket, devrimci hareket, sosyalist hareket gibi sıfat tamlamaları da aynıdır.

Sanırım “turkuaz”ın bir renk adı olduğunu zaman zaman unutuyor ve tamlamayı isim tamlaması olarak kurgulayıveriyoruz.

Verdiğiniz örneklerde ise isim tamlamalarındaki tamlanan ögesinden iyelik eklerini yok etmişsiniz. Elbette bu halleriyle yanlış olur. Oysa sıfat tamlamalarında iyelik eki zaten bulunmaz.

Kırmızı Dergi gibi...

Salı, 31 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Evet, gelelim diğer yoruma. Her ne kadar, sahibi belli olmayan bir yorumla yalnızca literal bir ilişkiye girmek tatsız bir duygu yaratıyorsa da, kayıtsız kalmak da hoş değil.

Vites boşalınca, tartışma benim en azından şu aşamada pek de dolaşmak istemediğim yerlere kaymış oluyor, ama birkaç maddede yine “iletişim” zaviyesinden inceleyelim.

1.
Karizma başka, delikanlılık bambaşka bir şeydir ve liderlik karizmasının “delikanlılık” üzerine inşa edilmesi şart değildir. Zaten pazarın bu yöndeki talebine karşı yeterli arz mevcuttur.

2.
Tüketici bu arzdan bıkar da başka sulara yelken açar mı? Açar. Tüketicinin sadakatine güven olmaz.

3.
“Lider partisi”nden ifade edilmek isteneni anlıyorum, ama lidersiz parti olmaz. Lider, yönetici olmaktan daha çok bir temsil simgesidir. Partinin ismi, amblem-logosu gibi bir şey yani... Parti içi demokrasi ve liderlik sultası gibi konular “simge-değer”in oluşumunu olumlu-olumsuz etkilemesi bakımından bu tartışmaya dahil edilebilir.

4.
Boş karizma-dolu karizma ilginç bir tanımlama olmuş, ama pazarın arz-talep dengesini şu aşamada etkilemediği ortada... Bir dolu-karizma çıkıp da rekabete başladığında pazar nasıl bir dalgalanma yaşar görürüz. Çıkarsa!

5.
“Kusur” konusunu benim sınırladığım çerçevede bırakırsak iyi olur. Diğer “kusur”lar burayı aşar.

6.
“Ulaşılamazlık”tan değil de, “ulaşılamaz algısı yaratmak”, buna karşın “kolay ulaşılabilir olmak”tan söz ettim Bunun formülünü gelecek beş yıla yatırım nevinden kendime saklasam:)

Teşekkürler.

Çarşamba, 01 Kasım, 2006  
Anonymous Nisa yazdı:

Aydınlandım, sağ olun Selim bey. Demek ki neymiş, sıfat tamlaması ile isim tamlaması arasındaki farkı bilmek ve 'bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak' gerekiyormuş.

Perşembe, 02 Kasım, 2006  
Anonymous Ali yazdı:

Tamam 'bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmasın' ama genel başkan da olunmasın. Dün akşam, Ceviz Kabuğu'nun yalnızca 15-20 dakikasını seyretmeye tahammül edebildim ve gerçekten çok utandım. Sanki konuşamayan, çelişkiler içinde bocalayan, ipe gelir iki kelam edemeyen benmişim gibi. Of of, birileri bizi bu 'kurtarıcılar'dan kurtarsın artık.

Cumartesi, 04 Kasım, 2006  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home